Fandom

Yeni Wiki

Çanakkale Savaşları

67.038pages on
this wiki
Add New Page
Talk0 Share

Ad blocker interference detected!


Wikia is a free-to-use site that makes money from advertising. We have a modified experience for viewers using ad blockers

Wikia is not accessible if you’ve made further modifications. Remove the custom ad blocker rule(s) and the page will load as expected.

On ayrı cephede savaştığımız I. Dünya Savaşı'nın en kanlı, en zor ve en büyük mücadelesi Çanakkale Cephesi’nde yaşandı. İngilizler ve Fransızlar, Çanakkale Boğazını geçerek İstanbul’u işgal etmek, Osmanlı Devletini ve Türk Milletini tarih sahnesinden silmek istiyorlardı. Bu amaçla, adına ‘Yenilmez Armada’ dedikleri, o zamana kadar tarihte benzeri görülmemiş büyük bir donanmayla 19 Şubat 1915 tarihinde Çanakkale Boğazına girdiler. Kesin ve kolay bir zaferden son derece emindiler. Ama Türk milletinin tarihte eşine az rastlanır şanlı direnişi ve kırılmaz mücadele azmi karşısında, yaklaşık bir yıl sonra Ocak 1916’da 'Çanakkale Geçilmez' demek ve yenilgiyi kabul ederek çekilmek zorunda kaldılar. 250 000’den fazla şehit verdiğimiz bu savaşlarda, Türk Milleti büyük bir kahramanlık destanı yazdı.

Çanakkale Savaşları sırasında Mehmet Akif, görevli olarak Berlin’de bulunuyordu. Savaşı yakından ve endişeyle takip ediyor, Çanakkale’yle yatıp, Çanakkale’yle kalkıyordu. Aklı, fikri, gönlü, gözü, kulağı hep Çanakkale’deydi. Gece gündüz cephedeki askerlerimizi düşünüyor, onlar için dualar ediyordu. Beraber yolculuk yaptığı Yüzbaşı Ömer Lütfi Bey’e sürekli:

- Ömer bey kardeşim, bu Çanakkale ne olacak?” diye soruyor, ondan:

- Allah bilir ama durum çok tehlikeli. Askerlik açısından bakacak olursak, pek ümit yok! Ancak olağanüstü, insanüstü bir şey olmalı ki biz dayanabilelim! şeklinde cevaplar aldıkça da:

- Eyvah, orası bizim son kalemiz! O da yıkılırsa halimiz ne olur?” diye gözlerinden yaşlar döküyor, çocuklar gibi ağlıyordu. Çanakkale için ağlamadığı gün ve gece yoktu.

Daha sonra Mehmet Akif’in o gözyaşlarından Çanakkale Şehitlerimiz için yazdığı ve herkesin bildiği o meşhur, âbidevi ve destansı şiir doğmuştur.

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!" Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi! Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer, Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer. Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında, Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ! Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil, Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyla sefil, Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına; Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... Medeniyyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz. Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb, Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı; Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam, Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam. Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer O ne müthiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer... Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak, Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak. Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmert eller, Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere, Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler... Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler! Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman? Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm. Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler, Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer; Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi; "O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi. Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek. Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar... Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i... Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın. Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... Seni ancak ebediyyetler eder istiâb. "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına; Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle, Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına; Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem; Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana. Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini, Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i, Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...

Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın; Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın; Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât! Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif, düşmanlarımızı çok iyi tanıyor, onların o zamana kadar neler yaptıklarını ve daha neler yapabileceklerini çok iyi biliyordu. Nitekim İngiliz Binbaşı H. M. Alexander hatıralarında, Çanakkale Savaşlarına katılan İngiliz gemilerinden birinin yan tarafında, büyük harflerle: “Önce İstanbul’a, sonra haremlere, evlere hücum!” sözlerinin yazılı olduğunu açıkça belirtir. Düşmanlarımız, alçakça niyetlerini ve emellerini gemilerin yanına yazabilecek kadar pervasızdılar. Mehmet Akif’in gözyaşlarını sel gibi akıtması, endişelenmesi, gece gündüz Allah’a dua ve niyazlarda bulunması, Çanakkale’den kaçarcasına uzaklaşan düşmanın ardından:

Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek!

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

mısralarıyla sevincini haykırması boşuna değildi.

Safahat logo.jpg

Şablon:Düz liseler için safahat projesi
Şablon:Anadolu liseleri için safahat projesi
Şablon:Sosyal Bilimler Liseleri için safahat projesi
Şablon:Türki Dillerde Safahat Projesi
Şablon:Safahat İngilizceye Tercüme Projesi

Also on Fandom

Random Wiki