Wikia

Yeni Wiki

Ömer

Talk0
59.478pages on
this wiki
Bakınız

Ömer'e - Ömer'i - Ömer'in - R1a


Ömer (r.a) - Hz. Ömer - Ömer - Umar
Arabized Arabs - العرب المستعربة
Arapça olmayan isimlerdendir, Ömer. Kays da (Bkz.Kai) Arapça değildir . Anadolu'da da Umar derler, Ömer diyemezler. Rumeli'de de Umardır. Arapların dediği gibi...
İbni Hattâb - İbn-i Hattâb
Hz. Ömer 24 saat kesintisiz şiir okuyabilirdi. Bu duygusal yönünü ve duygusal zekasını geliştirmiştir. Kureyş - Quraish
Ben-i Adi -Banu Adi kolundan
Şemaili : uzun boylu iri gövdeli, insanlar arasında yaya olarak yürürken, binitli imiş gibi, insanların üzerinde görünürdü. Kaba ve seyrek sakallı olup kızılımtırak ve çok saçlı idi.Barbaros gibi. Gözlerinin akında, çokça kırmızılık vardı. Yürürken ise hızlı, yürürdü.
Ömer/VP - Ömer/WP
Ömer/Vecizeleri
Ömer/Anılar

Şiirler
Kocakarı ile Ömer
(Mehmet Akif Ersoy'un muhteşem şiiri)

Ömer bin Abdulaziz Hz Ömer'in torunudur. Süte su katan hilebaz bir anneye direnen kızı görünce, ertesi gün oğluna eş olarak alır ve bundan doğan muhteşem evlatdır.
Ömer Abdullah Özdemir
Ömer Akşahin
Ömer Akpınar
Ömer Ali CİRİT
Ömer Altun
Ömer Şahin
Ömer Çelik

Disambig Bakınız: umar
 :[1] Bir konu için çözüm yolu, çare  :[2] Olması istenilen bir şeyi olsun diye bekler, umut eder  :[1] Nuvola apps bookcase Köken

Books-aj.svg aj ashton 01f Kaynaklar *Şablon:Yurtsever-TAD-1997 pl:Umar sr:Umar


Şablon:Ömerbakınız - d

İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kız kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).

İlk hayatıEdit

Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).

MizacıEdit

Hazreti HZ09:55

Hazreti HZ. Ömer Sahabelerin Hayati Part 1

[1]

Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır" diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'ın iki yakasını tutarak;

"Müslüman ol ya İbn Hattab! ALLAHım ona hidayet ver!" dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).

Rivayetlere göre Ömer (r.a)'ın müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)'ın yapmış olduğu; ALLAH'ım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt" şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).

Müslüman oluşuEdit

Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).

Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman oluşu bir fetihti" (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.

Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.

O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: "Ömer'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin" dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud;

"Onun hicreti bir zaferdi" (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-Ğâbe, IV, 153) demektedir.

Faruk olmasıEdit

Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)e "FARUK" lakabının verilmesinin bir sebebi de şudur: Yahudilerden birisi münafıklardan birisi ile, bir mesele hakkında ihtilafa düştü; aralarında anlaşamadılar. Bu anlaşmazlığı halletmek için Yahudi, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın huzurunda mahkeme olmak istedi. Sebebi; Rasululah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ın rüşvet almayacağına ve adilane hükmedeceğine olan inancıdır.

Münafık da Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' ın huzurunda değil de (Rüşvet kabul edeceklerini tahmin ettiği için) kendi hakimleri yani Yahudi hakimin önünde muhakeme edilmek istedi. Bazı rivayetler o sırada Yahudi hakimin Kab bin Eşref olduğu yolundadır.

Tabii ki; Yahudi'nin ısrarının ağır basması ile Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' a gelirler. Rasulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz her ikisini de dinledikten sonra, Yahudi' nin davasında haklı olduğuna hükmeder.

Münafık bu hükme razı olmayıp, bir de Ömer'ul Faruk'a gidelim diye ısrar etti. Güya kurnazlık yapıyor. Münafık her ne kadar inanmasa ve kafir olsa da, zahiren Müslüman gözüktüğü için, davalı olduğu kişi de Yahudi olduğu için Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'in meseleyi dinlemeden taraf tutar, kendisi lehinde karar verir, düşüncesiyle Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)' e gitmek ister. Nitekim gittiler. Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)' in yanına varınca Yahudi söze başlayarak:

-Anlaşmazlığımız halli için Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'a gittik, bizi dinledi ve benim lehime hükmetti, beni haklı buldu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in bu hükmüne razı olmayan bu adam, bir de sizin, hükmünüze baş vurmamızı söylüyor, dedi. Bunun üzerine Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) münafığa dönüp :

-Yahudi'nin söyledikleri doğru mudur? Diye sordu. Münafık:

-Evet doğrudur, dedi. Bunun üzerine Hz.Ömer (Radıyallahu Anh):

-"Siz burada bekleyin ben biraz sonra gelip hükmümü vereceğim" der ve eve gider. Az sonra elinde kılıcıyla çıkagelir ve münafığın kellesini gövdesinden ayırır. Ve der ki;

-"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)ın hükmüne razı olmayan kimseye ben böyle hüküm veririm."

İşte bu hadise bir taraftan Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'ın, Ömer'ül Faruk diye tesmiyesine vesile olurken, diğer taraftan şu Ayet-i Celile’nin nuzülüne sebep oluyor.

Medine DönemiEdit

Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: "ALLAH, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).

Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.

Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, ALLAH Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.

Halife seçilmesiEdit

Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.

Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir" demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki: ALLAHım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım" karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).


Hz. Ömer Döneminde Fetihler Edit

Resulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi.

Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.

Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı. Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.

Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.

Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır'dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).

İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.

Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.

Hz. Ömer'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.

Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.

Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.

YargıEdit

Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye, Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer, tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).

Hz. Ömer (r.a)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.

O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.

Bilim ve eğitim müsseseciliğiEdit

Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın, müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).

İlk takvimEdit

İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).

İlk paraEdit

İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).

Ordugah şehirlerEdit

Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.

Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.

Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberleşme açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır'daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.

İdareciliğiEdit

Hz. Ömer'in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O "istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur" demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, ALLAH bunu Ömer'den sorar diye korkarım" sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir.

Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e; "Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; "Işıklı aileye selâm olsun" dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; "ALLAH bunu Ömer'den elbette soracaktır" diye ekledi. Hz. Ömer, ona; "Ömer bu durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda kadın;

"Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu" karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım" diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem; "O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer oradan ayrılırken kadın; "Siz bu işe Ömer'den daha layıksınız" dedi. Hz. Ömer;

"Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun" dedi.

Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.


İlmi Edit

Hz. Ömerin fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır.

Hz. Ömer'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)'ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal'acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).

Hz. Ömer (r.a) , Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer'in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123).

Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: "Ebu Bekir ve Ömer'den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum" karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).

Ailesini kontrolüEdit

Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. ALLAH'a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım".

Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.

HitabetiEdit

Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.

İbadetiEdit

Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "ve namazı ailene emret" (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:

"Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum" (Şıblî, a.g.e., II, 373).

SadeliğiEdit

Hz. Ömer (r.a)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescid'in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (r.a), Ahnef'i gördüğünde ona; "Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmiş?" diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)'ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)'a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)'in Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti: "Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, ALLAH yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur" (Buharî, Şurût, 19). İslâmda ilk vakıf olayı budur.

Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashab'a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashab'a verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.

FaziletiEdit

Hz. Ömer (r.a)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (s.a.s)'in yanına gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; "ALLAH yaşını güldürsün ya Resulullah" dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular" dediğinde Hz. Ömer; "Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın" dedi. Sonra da kadınlara dönerek; "Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; "Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)'den sert ve haşinsin" dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan ALLAH'a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).

Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu:

"Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer'e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın" (Suyûtî, a.g.e., 133).

Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (r.a)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: "Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); ALLAH doğruyu Ömer'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer'i göstererek şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır" (Suyûtî, aynı yer).

Ömer (r.a)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz. Ömer şöyle demiştir: "Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde" (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (s.a.s)'e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (r.a)'ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).

Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammedı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)i öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun Müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu.


Müslüman Oluşu Edit

Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömerin Müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti Ömer, Resulullahı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammedi öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömerin ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer öfkeyle eniştesinin evine yöneldi.

Kapıya geldiğinde içerde Kuran okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kuran sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti.

Kendisine verilen sahifelerden Kuran ayetlerini okuyan Ömer hemen orada imân etti ve Resulullahın nerede olduğunu sordu. O sıralarda Müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkamın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullahın DarulErkamda olduğunu öğrenen Ömer doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza Bu Ömerdir.

İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah Ömerın iki yakasını tutarak Müslüman ol ya İbn Hattab! Allah(Azze ve Celle)ım ona hidayet ver dediğinde Ömer hemen Kelimei Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı. Rivayetlere göre Ömerın Müslüman oluşu, Resulullahın yapmış olduğu Allah(Azze ve Celle)ım İslâmı Ömer b. el Hattab veya Amr b. Hişam Ebû Cehil ile yücelt şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti. Ömer risaletin altıncı yılında Müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman Müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı.


Beytullaha Gidişi Edit

Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı Müslümanlar, Beytullaha gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer Müslüman olunca doğruca Beytullahın yanına gitti ve Müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, Müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç Müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullahta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması Müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı.

Abdullah İbn Mesudun Ömerin Müslüman oluşu bir fetihti sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberînin İbn Abbastan tahric ettiği bir hadise göre, Müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer olmuştur. Ömer benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı. Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullahın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.


Şahsiyeti Edit

Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm'ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.

Hz. Ömerin, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer Bizans ve İrana karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescidin çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medineden Mekkeye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir.

Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömeri ziyarete gitmiş onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer Ahnefi gördüğünde ona Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O Benden daha iyi köle kimmiş? diyerek karşılık vermiştir.

Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömerın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömere âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâmı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır.

Hz. Ömer geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in Medinede ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayberin fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz geliri fakirlere, akrabaya, kölelere Allah(Azze ve Celle) yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur. İslâmda ilk vakıf olayı budur. Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashaba müracaat etmiş Hz. Alinin teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı.

H.15 yılında Müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashaba verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer , yemek olarak genellikle şunları yerdi Ekmek buğdaydan olduğu zaman kepekli, bazen et, süt, sebze ve sirke. Ömerin halifelik dönemi birçok yeniliğe sahne oldu. Onun zamanında ülke, yönetim birimlerine ayrıldı. Valiler, ve Halifeye bağlı olarak kadılar atandı. İlk kez adalet işlerinde kadıların görevlendirilmesiyle, yönetim ve adalet işleri birbirinden ayrıldı. Hicri takvimin uygulamaya konulması, devletin önemli sorunlarının görüşüldüğü bir meclisin ve devlet hazinesinin oluşturulması yine bu yıllarda gerçekleşti.

Peygamberimiz Hazreti Ömerin Hayat Özeti İle İlgili Bütün Bilgileri Okuyalım. Evet hz Ömerin hayatından kesitler bütün tüm bilgileri aşağıdan öğrenelim.


Hz. Ömer; Hayatı ve Şahsiyetiyle İlgili Bilgiler. Edit

Adaleti, cesareti ve devlet yönetimindeki üstün başarısıyla meşhur olan Hz. Ömer (r.a), tüm insanlığa İslam’ın kazandırdığı örnek ve eşsiz büyüklerden biridir. Hz. Ömer’in nesebi, Peygamberimiz’in nesebi ile sekizinci cedde birleşir. Babası Hattab, annesi ise Ebu Cehil’in (Amr b. Hişam) kızkardeşi Hanteme binti Hişam’dır. En meşhur rivayete göre hicretten kırk sene evvel doğmuştur. Buna göre, Peygamberimiz’den 12 veya 13 yaş küçük olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Ömer’e çocukluğu zamanında babası tarafından deve çobanlığı yaptırılmakta idi. Bu meslek Araplar arasında hakir görülmezdi. Hz. Ömer bütün gün develerin arkasında dolaşır, yorulduğu zaman biraz istirahat etmek isterse, babası tarafından dövülürdü. Hz. Ömer (r.a) halife olduktan sonra bir gün çobanlık yaptığı havaliden geçmiş, orada gözleri yaşararak şunları söylemiştir; “Ya Rabb, ne büyüksün! Hayatımda öyle bir zaman geçti ki, buralarda deve güder, bîtab kalarak biraz dinlenmek istediğim zaman babam beni döğerdi. Bugün ise en yüksek makamı deruhte etmiş bulunuyorum. Ve Allah’tan gayrisine baş eğmiyorum”.

Delikanlılık çağında Arap eşrafının meşgul oldukları yüksek işlerle vakit geçirmiştir. Ensab ilmini öğrendi. Arap dili ve edebiyatı ile uğraştı. Bu sebeple kuvvetli bir hatip sayılırdı. Ata binmek, silah kullanmak, güreşmek onun en başta gelen zevlerindendi. islam’dan önce okuma-yazma bilen nadir kimselerden biri idi. Ticaretle de uğraşırdı. Bu sebeple Şam ve Irak’a seferleri olduğu, bu esnada Arap ve Acem hükümdarları ile görüştüğü biliniyor.

Hz. Ömer, yirmiyedi yaşında, kızkardeşi Fatma binti Hattab ile eniştesi Sadi bin Zeyd’in gayretleriyle müşlüman olmuştur. Müslüman olmasında işittiği Kur’an ayetlerinin tesirini bütün tarihçiler kaydekmektedir. Müslüman olduğu gün İslam’la şereflenen erkeklerin sayısının kırkı bulduğu rivayet edilmiştir. Hz. Ömer’in müslümanlığı kabul etmesi, İslamiyet tarihinde yeni bir devir açtı. O’nun alenen müslümanlığı kabulü ile müslümanlar ilk defa Kabe’de cemaatle namaz kıldılar. Hz. Ömer’e, hak ile batılı birbirinden ayırd edici anlamına gelen el-Faruk lakabını bizzat Peygamberimiz vermiştir. Medine ye hicrete müsade edildikten sonra Ashab’dan bazıları Medine’ye gittiler.

Diğerleri gizlice hicret ederken, Hz. Ömer aleni olarak hicret eyledi. “Anasını ağlatmak, evladını yetim ve karısını dul bırakmak istiyen kimse, şu vadinin öte tarafında bana kavuşsun”! dedi. Mekke’nin ileri gelenleri bu meydan okuyuşu duydukları halde arkasına düşen olmadı.

Peygamber Efendimiz’in irtihaline kadar, O’nunla birlikte bütün gazvelerine, muahedelerine, idari tedbirlerine, İslam için vukubulan bütün teşebbüslerine iştirak etmiştir.

Bedir’de ilk şehit düşen, Hz Ömer’in kölesi Mihca’dır. Bu gazvede, Hz. Ömer, dayısı olan As bin Hişam’ı bizzat katletmiştir.

Uhud, Hendek, Hudeybiye, Mekke’nin Fethi, Tebük Gazvesi’ndeki rolünü anlatmak yerine, Hz. Ebu Bekir’in hilafeti zamanındaki hizmetlerinden kısaca bahsedip kendi halifeliği dönemi hakkında da birkaç hususa temas edelim. Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesinde en etkin rolü oynamış, irtidat olaylarının tenkilinde, Kur’an’ın toplanmasın da kıymetli hizmetleri olmuştur. Hz. Ebu Bekir’in tavsiyesi üzerine Ashab, Hz. Ömer’i halife seçti.

Ön yıllık hilafeti döneminde büyük işler başardı. İran, Irak, Suriye ve Mısır’ın fethi gerçekleşti. Binlerce insan İslam’a girdi. En çok adalete dikkat etti. “Hz. Ömer’in adaleti” tabiri sadece müslümanlar tarafından değil, tüm insanlığın ortak örnek ve övüncü olmuştur. Devlet idaresini sağlam esaslar üzerine oturtmuş ve birçok yeni müesseseler kurmuştur. Görevlendirdiği memurları çok dikkatli seçmiş, akrabasından hiçkimseye devlet hizmetinde görev vermemiştir. Ashab’a ve ihtiyaç sahihlerine derecelerine göre yıllık tahsisat vermiştir.

Hz. Ömer, uzun boylu, buğday tenli, geniş alınlı, saçları dökük ve bıyıkları uzun idi. Yetiştirdiği çocuklarının hepsi, tarihte iz bırakacak kadar önemli roller oynamıştır. Kızı H. Hafsa (r.anha). Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) pak zerrelerinden biri idi. Kur’an, hadis, fıkıh ilimlerine çok hizmeti geçmiştir. Zahidane bir hayat yaşamıştır.

Evinin yevmiye masrafı on dirhemi geçmezdi.


Vefatı Edit

Birgün Kab el Ahbar geldi ve Hazreti Ömere - Ey müminlerin emiri Günlerini say, üç gün sonra bir kölenin elinden ecel şerbeti içeceksin dedi. Hazreti Ömer - Nereden biliyorsun? deyince - Tevratta yazıyor diye cevap verdi. Efsanevi tarzda anlatılan bu rivayetlerden Hazreti Ömer, bu kölenin bir sabah namazında safların arasından girip, elindeki iki ağızlı bir hançerle vurması sonucu şehit edildiği anlaşılıyor.

Hazreti Ömer, yaralı olduğu hâlde eve gelerek, oğlu Abdullaha katili aramasını söyledi. Sonra bir tabip çağrıldı. Fakat, bunun bir faydası olmadı. Hicri 23. yılın Zilhicce ayında Kasım 644 Çarşamba günü aldığı altı hançer yarasından kurtulamadı. Vasiyeti üzerine cenaze namazını Hz.Suheyb kıldırdı. Hilafetinin on yıl altı ay sürdüğü rivayet edilir. Ayrıca rivayetlerde şehit olduğunda Hazreti Ömerde Resûlullah ve Hazreti Ebu Bekir gibi atmış üç yaşında olduğu hususu da vardır.

Hz, Ömer, kendi icadı olan Hicri Takvim’le, 23 yılında Zerdüşt bir köle olan Ebu Lülü Firuz tarafından suikastle şehit edildi.

Hz.Aişenin muvakatiyle Hz. Peygamber’in ve Ebu Bekir’in yanına defnedildi.


DÜNYA SOSYOLOGLARIN HAYRANLIĞINI KAZANAN HALİFE Edit

(Adaleti idareden diyarlara taşıyan insan) Hz. Ebû Bekir, hastalandığında vefat edeceğini hissedince, ölümünden önce müslümanlara halife olacak kişinin belirlenmesinin faydalı olacağını düşündü. Zira halife seçiminin yeni karışıklıklara sebep olacağından endişe ediyordu.

Bulduğu çözüm yolu, müslümanlara bir kişiyi teklif etmesi, onların da onu seçmeleri ve bîat etmeleriydi. Buna bir nevi «Veliaht» denebilirdi. Bu sırada kendisini halife olmaya ehliyetli gören bir çok sahabe vardı. Hz. Ebû Bekir ise, daha çok Hz. Ömer'i tercih ediyordu. Hz. Ömer'in halifeliği konusunda, sahabeden bazılarıyla istişare etti. Onlardan her biri ayrı ayrı şeyler söyledi. İçlerinde Hz. Ömer'i beğenenler de vardı, tasvip etmeyenler de. Çünkü Ömer’i aşırı asabi, öfkesini kontrol edemeyen gergin ve şiddet yanlısı görenler vardı.Önce Âbdurrahman b. Avf'la görüşerek, fikrini sordu. Abdurrahman» «Senin görüşün mutlaka en faziletli olanıdır» dedikten sonra, «Ömer' in sert mizaçlı olduğunu» söyledi. Hz. Ebû Bekir ise, Ömer'in hilâfet sorumluluğunu üstlendiği zaman yumuşayabileceğini belirtti. Âbdurrahman b. Avf ayrılırken Hz. Ebû Bekir ona, konuşulanları kimseye, söylememesini tenbih etti. Daha sonra Osman b. Affan'ı çağırarak onun da görüşünü aldı. Hz. Osman, Hz. Ömer'i överek «Onun içi dışından daha hayırlıdır. Onun benzeri aramızda yoktur» dedi ve hilâfete ehil olduğunu söyledi. Hz. Ebû Bekir, ona da konuşulanlardan kimseye bahsetmemesini tenbih etti. Yapılan bu tür görüşmeler sonunda, Hz. Ömer' in halifeliğine genel anlamda bir direniş olmayacağı anlaşıldı.

Osman b. Affan'ı çağırarak şunları yazdırdı:

«Bismillâhirrahmanirrahim , Ebû Bekr b. Ebî Kuhâfe'den müslümanlara taahhüttür. Şöyle ki? (bu ibareyi yazdırdıktan sonra baygınlık geçirdi. Sonra kendisine geldi ve devam etti.) Ömer b. Hattab'ın size halife olmasını istiyorum. Âdil davranacağını ümit ve temenni ediyorum, eğer zulüm ederse "ben gaybı bilemem. Ben sizin için hayırlı olanı tavsiye ediyorum.!» Sonra Hz. Osman'a, «Yazdıklarım oku» dedi. Okudu. Hz. Ebû Bekir tekbir getirdi ve vasiyetin halka tebliğini istedi. Vasiyet tebliğ edildikten sonra yanında bulunanlara seslendi:Size bir kişiyi halife olarak teklif ediyorum ki, o benim akrabam değildir. Ömer b. Hattab'ı halife kabul ediyor musunuz? Bence hilâfete en yakın olan odur.» Hep birden, «Kabul ediyoruz» cevabını verdiler.

[Biyografisi:]

Ömer b. Hattab Hz. Peygamber'den on üç yaş küçüktür. Doğruluk, mertlik, cesaret, âlicenaplık gibi üstün meziyetlerle yetiştirildi. Doğruluktan ve doğruyu söylemekten ne pahasına olursa olsun çekinmez¬di. Hz. Peygamber'e risalet geldiğinde yirmi yedi yaşındaydı. İslâm'a ilk davetinde risaletin gerçekliğine inanmamış, üstelik müslümanlara karşı mücadele edenlerin başında yer almıştı. Müslümanların ondan çok canı yandı. Öyle ki Ömer'in ezasından cefasından kurtulmak için Habeşistan'a göçe başladılar. Hz. Ömer, bu kadar işkenceye rağmen müslümanların dinlerine olan bağlılıklarında en küçük bir zayıflama görmeyince bunun sebebini araştırdı. îşte bu araştırma, onun hidayete ermesini sağladı, islâm'a girmeye karar verdi ve doğru Hz. Muhammed'in yanına gitti ve şehadet getirdi.

Hz. Ömer, Hz. Peygamber'in bütün savaşlarına katıldı. Hiç birinde bulunmazlık etmedi. Hz. Ebû Bekir Hz. Peygamber'in istişare ettiği iki önemli müşavir idiler.Peygamber ile akrabalığı vardı. Dul kalan kızı Hafsa, Hz. zevceleri arasına girmişti. Hz. Peygamber'in vefatından sonra Ebû Bekir'in halife seçilişinde Hz. Ömer büyük rol oynadı. Bu tartışmaların ve fikir ayrılıklarının önünü almak için Hz. Hz. Ebû Bekir'e ilk biat eden kişi oldu. Diğer sahabe de onu takip etti. Kendisi Hz. Ebû Bekir’in âdeta sağ koluydu. Adalet mekanizmasını ismen değilse bile fiilen o yönetiyordu. Halifeye istişarî görüşlerini sunuyor, gerektiğinde onun adına tayinlerde bulunuyordu. Hz. Bekir’in sohbetleri ona vakar ve merhamet kazandırmış ve onun daha da geliştirmişti.


Hutbesi: Edit

Hz. Ömer, halife seçildikten sonra, Hz. Ebû Bekir'in başlattığı geleneğe uyarak ilk hutbesini okudu. Bu hutbede o da, Hz. Ebû Bekir gibi takip edeceği siyaseti anlattı. «Mü'min çekingen bir deveye benzer. Binicisinin kırbaçlarına maruz kalmamak için, onun reflekslerini daha, önceden anlar ve ona tam itaat eder. Ben, Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki, bu ümmeti en doğru yola yönelteceğim.» Hz. Ömer, bu kısa hutbesi ile müslümanlan itaatkâr bir deveye benzetiyordu. Mesele deveyi iyi yönetmekti. Bunun gibi müslümanlar da iyi îdare edilirse, bütün engelleri aşabilirlerdi. Bu bakımdan Müslümanları yönetecek kimseler, büyük sorumluluk taşıyorlardı. «Sizi en doğru yola yönelteceğim» derken bu sorumluluğun idraki içinde olduğunu vurguluyordu.


İcraatları: Edit

Hz.Ömer Suriye’nin fethedilmesine önem verdi. Görevlendirdigi birlikler kısa sürede Suriye’nin tamamını fethettiler. Fethedilen şehirlerdeki hristiyanlar din ve ibadetlerinde serbest bırakıldılar. Suriye’nin fethi tamanlandığında Filistin ve kudüs hariç her yer fethedilmişti.kudüs halkı sıranın kendisine geldigini görerek Bizans’tan yardım istedi.Deniz yoluyla büyük bir Bizans ordusu Filistine geldi.Ecnadin denilen yerde yapılan savaşı islam ordusu kazandı.Böylece Suriye ve Filistin’de müslümanların karşısına çıkacak bir Bizans ordusu kalmadı. Savaşın sonunda Kudüs kuşatıldı.Kudüs patriği şehri ancak halifeye teslim edeceğini söyleyince Hz.Ömer Kudüs’e gelerek şehri teslim aldı.Sasanilerle yapılan Kadisiye ve Nihavent savaşlarının sonucunda İran ve Irak toprakları müslümanların eline geçti.Bu yenilgiler sonucunda Sasani imparatorlugu 651 yılında yıkılmıştır.

İslam orduları Hz..Ömer döneminde Azerbaycan , Yukarı Mezopotamya ve Mısır’ı fethederek Trablusgarp’a kadar ulaşmıştır.İslam devleti’nin sınırlarının hızla genişlemesi ve nüfusun artması yönetim konusunda bazı sorunların ortaya çıkmasına neden oldu. Bu sorunların çözümlenmesiyle;

-Fethedilen yerler yönetim birimlerine ayrılarak büyük iller oluşturulmuş ve bu illere valiler tayin edilmiştir.

-Mali ve askeri amaçlı divan örgütü kurulmuştur.

-Devlet hazinesi( Beytülmal) oluşturulmuştur. Böylece maliye sistemini kurmuştur.

-Adli teşkilat kurularak yönetim birimlerine kadılar gönderilmiştir.

-ilk ordu teşkilatı kurulmuştur.Sınırlarda ordugahlar kurularak savunma ve fetih hareketleri kolaylaştırılmıştır.

-Fethedilen bölgelerde yeni şehirler kurularak buralara müslümanlar yerleştirilmiştir.

-İkta sistemi uygulanmaya başlanmıştır

-Hicri takvim kabul edilmiştir

Hz. Ömer İslam devletine ayrı bir yapılandırma getirmiş, kamu güvenliği ve yararını gözeterek idari konularda halkın fikir ve görüşlerinin alınması için mahalli-yerel meclisler kurdurmuştur. Ayrıca coğrafyası geliştikçe gelişen İslam devletinin aksamadan icrası için sistematik mekanizmaları devreye koymuş,halkın birbirini denetlediği ve sorumluluk altına girdiği bir anlayış ile huzur ve güven toplumu kurmuştur.Hz. Ömer döneminde genişleyen topraklarda yaşayan her etnik kökenden ve inançtan yelpaze oluşturan halk kavgasız çatışmasız bir hayat sürmüş bu hususta halifeye şükranlık duymuşlardır. Adli ve mülki idari yenilikler huzur toplumunun adalet damarını beslemiştir.

Merkezi yönetiminde bu sayede yükü hafiflemiştir. Hz. Ömer, valilerden ayrı ve müstakil olarak kadılar (hak| tayin eden ilk halifedir. Kûfe'ye tabiînden, Şureyh’i kadı olarak tayin etmişti. Kûfe'de elli yedi yıl kadılık yapan Şureyh bu süre içinde gayri Müslimlerin dahi haklı takdirini almıştır. Kadı tayininde ve kadılık müessesesinde, Hz. Ömer'in metodunu anlamak için, halife tarafından Abdullah b. Kays'a gönderilen bir genelgeyi burada sunmak gerekir:«Bismillahirrahmanirrahim, Mü'minlerin emiri ve Allah'ın kulu Ömer'den Abdullah b. Kays'a. Selâmdan sonra. Kaza, muhkem farz ve uyulan sünnettir. Şunu bil ki sana bir dava getirildiği zaman tatbiki mümkün olmayan delillerin faydası olmaz.

İnsanlara karşı şahsi münasebetlerinde ve adaletinde, eşit muamele yap ki, kuvvetli senin nüfuzundan korksun, zayıf da adaletine sığınsın. Davalara bakarken telâşa, çığırtkanlığa ve tarafların kırıcı davranışlara asla müsaade etme. Çünkü adaletin oluşması için sükûnet ve ciddiyet şarttır. Hakkın tecelli etmesi adaletin itibar kazanmasına sebep olur. Bir müslümanın niyazı Allah, onun insanlarla olan münasebetlerini ıslah eder. Ancak iç başka dışı başka olursa, Allah ona musibet verir. Bu durumda görevi Allah'ın rızk ve rahmet hazinelerinin kullan arasında dağıtılmasını sağlamaktır. Vesselam» Hz. Ömer'in, bu mektubu, kadıların meslekî rehberi olarak tarihe geçmiştir.

Hz. Ömer kamu hakları hususunda aşırı bir titizliğe sahipti. Kendisi makamında devletin işlerinde devlet malı, özel işlerinde ise kendinsin harcamada bulunduğu kişisel giderlerden karşılardı. Devlet malı konusunda duyarlıydı ve devlet memurlarını bu konuda uyarırdı. Devlete ait eşyaların özel işlerde kullanılmasında ağır cezalar uygulardı. Hatta bir keresinde vergi memuru olan oğlunun maliyenin parası ile (ki hazineden alınan bu para kısa süreli ödünç alınmış ve yerine konulmasına rağmen) devlet memuru ticaret yapamaz ve hazineden para alamaz diyerek kendi oğlunu memuriyetten kovdu. Ardından vasiyetinde benim ailemden kimse asla devlet kademesinde çalıştırılmayacak diye not aldırdı.


Şehadeti: Edit

Hz. Ömer, 645 yılının son ayında Ebû Lü’lü Firuz adında Yahudi bir köle tarafından namaz kılarken şehid edildi. Bu köle Hz. Ömer’e gelip efendisinden alınan verginin çok olduğunu iddia etti. Hz. Ömer, “Senden alınan miktar fazla değildir” dedi. Hz. Ömer’in bu sözüne razı olmayıp, düşmanlık gösteren Firuz, Hz. Ömer’e kastetmeyi plânladı. Görünüşteki sebep böyle görünmekle beraber işin esası böyle değildi. İran casusu olarak aldığı emri yerine getiriyordu. Hz.Ömer bir gün esnaf teftişinde iken, Firuz’a, “ Duydum ki, senin değirmen yapmanda üzerine yokmuş” deyince, “ Şayet sağ kalırsam,sana öğle bir değirmen yapacağım ki, doğda ve batıda herkeks ondan bahsedecek” demişti. Hz. Ömer ‘de, “ Vallahi bu beni tehdit etti” buyurmuştu. Buna rağmen açıkca suç teşekkül etmediği için cezalandırmamıştı.

Hz Ömer ile vergi tartışmasından bir gün sonra elbisesi içine bir hançer saklayıp, sabah namazı vaktinde mescide girdi. Beklemeye başladı. Hz. Ömer safları düzeltip tekbir alarak namaza durur durmaz, Firuz yerinden fırlayıp Hz. Ömer’e arka arkaya altı darbe vurdu. Darbelerden biri karnına isabet etti. Firuz bir kişiyi daha yaralayıp kaçtı ve yakalanmadan önce intihar etti. Hz. Ömer evine kaldırıldıktan bir müddet sonra ayılıp “Katilim kimdir? diye sordu. Ebû Lü’lü Firuz olduğu söylenince “Allah’a şükürler olsun ki bir Müslüman tarafından vurulmadım...” dedi. Ağır öldürücü bir darbe alan Hz. Ömer’e kendisinden sonra oğlu Abdullah bin Ömer’i halife tayin etmesi istenince, “Bir aileden bir kurban yeter!” buyurdu. Kendinden sonra halife olacak kimsenin tayini için Eshâb-ı kirâmdan, Cennet ile müjdelenenlerden altı kişiyi seçti.

Bundan sonra oğlu Abdullah’a “Mü’minlerin annesi Hz. Âişe’ye git ve O’na Ömer İbni Hattab’ın selâmını söyle, müminlerin emiri deme, ben bugün müminlerin emiri değilim. O’na Ömer, sahibinin yanına defnedilmek için izin istiyor de!” buyurdu. Hz. Âişe, izin verince “Bu benim en büyük dileğimdi” buyurarak çok memnun oldu. Vefat ederken oğluna, “Başımı yastıktan al da yere koy, umulur ki, Cenab-ı Hak, beni bu halimden dolayı merhamet edip affeder!” Yaralandıktan yirmi dört saat sonra kelime-i şehadet getirerek vefat etti. Hazret-i Ömer ölüm döşeğinde iken, emri üzerine borcunu hesâb ettiler, seksen altı bin dirhem civarında borcu çıktı ve Hz. Ömer: “Çocuklarımın serveti buna kâfi gelirse borcumu ödesinler. Şâyet yetişmezse Adiy kabilesine mürcâat edin. Şâyet bu da yetişmezse Kureyş’den bu borcu te’mîn edin ve başkalarına baş vurmayın” dedi.

Hz. Ömer'e: “Ey mü’minlerin emiri, bize vasiyet et, dedik. Hz. Ömer, “Benden sonra halife olacak zâta tavsiylerimden birisi, ilk muhacirlere hürmet edip saygı göstermesidir. Ayrıca ilk îmânı kabûl edip servetlerini muhâcirlere bölüşen Ensar’a karşı iyi davranmasını iyiliklerini takdirle karşılayıp, kusurlarını bağışlamasını tavsiye ederim. Bütün şehir halkına karşı iyi davranmasını tavsiye ederim. Zira onlar İslâmiyetin yardımcıları ve orduyu ayakta tutan servet kaynakları ve aynı düşmanın kızdıkları kimselerdir. Onlardan ancak kendi rızaları ile mallarının fazlasını almalıdırlar. Ayrıca Bedevîlere de iyi muâmelede bulunmasını tavsiye ederim. Onların mallarından aldıkları zekât ve sadakaları, onların yoksullarına dağıtmalıdır. Ayrıca zimmîlere (Gayri müslimlere) karşı da iyi davranmasını, onlara karşı verdiği sözde durmasını, güçlerinin yetmiyeceği ağırlığı onlara yüklememesini tavsiye ederim” dedi.

Her fânî gibi o da ruhunu teslim edince, gerekli işlem yapıldıktan sonra cenâzeyi alarak Hz. Âişe validemizin kapısına geldik. Oğlu Abdullah izin istedi. Hz. Âişe müsaade etti ve biri Resûl-i Ekrem, diğeri de Sıddîk-ı a’zam olan iki arkadaşının yanına defnedildi. Abdullah İbn Abbâs’ın anlattığına göre Hz. Ömer bir musalla üzerine kondu. Oradan kaldırılmadan cemâat namazını kıldı ve kendisine duâ ettiler. Ben de o arada bulunuyordum. Benimle kimse ilgilenmiyodu. Bu arada Hz. Ali’yi gördüm. Hz. Ömer’in tabutuna üzüntü içinde bakıyordu. Kendi kendine şunları söylüyordu: “Senin amelin gibi amel ile Allah’a mülâki olacak kimseyi geride bırakmadın. Senin, o iki arkadaşınla beraber olacağına kat’î kanaatım vardır. Çünkü ben çok def’a Resûl-i Ekrem’in, “Ben, Ebû Bekir ve Ömer gittik. Ben, Ebû Bekir ve Ömer çıktık. Ben, Ebû Bekir ve Ömer girdik” dediğini, yâni her ikisini daima bir arada andığını duyardım. Ümid ederim ki Allahü Teâlâ seni de onların arasına alacaktır”


Hz. Ömer’in hayatından anekdotlar: Edit

“Nimetin kıymetini bilin!” Edit

Hz. Ömer, kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaşlardan elbise giyerdi. Zamanında çok fetihler oldu. O’nun zamanında sekiz bin câmide Cum’a namazı kılınıyordu. Her nereye asker gönderse, zafer bulup, sağ salim olarak ganimetle dönerdi. Ordusunun mağlup olduğu görülmemiştir. Çünkü çok hazırlıklı, tedbirli ve adâletli hareket ederdi. Kuvveti, adâleti, askerleri üç kıtayı titreten İslâm halifesini görmeye gelenleri hayrette bırakmıştı. Kudüse geldiğinde orada bir hutbe okudu ve buyurdu ki: “Allahü teâlâ, bizi İslâm dini ile şerefli kıldı. Muhammed Aleyhisselâm ile doğru yolu gösterdi. Bizden dalâleti, sapıklığı kaldırdı. Buğz ve adavetten, ayrılık ve tefrikadan uzaklaştırdı.

Ey müslümanlar, bu büyük nimete hamd ediniz. Zirâ böyle yapmamız, nimetin artmasına sebep olur. Allahü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîmde buyuruyor ki: “Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim” Sizlere kendisinden başka her şey fâni olan, kendisi Bâki olan, Allahü teâlâdan korkmanızı tavsiye ederim. O’na itaat eden evliyasından olur. O’na isyan edenin ahireti yok olur. Ey insanlar, mallarınızın zekâtını veriniz, böylece kalblerinizi ve nefislerinizi temizlersiniz. Allah’tan başka hiçbir mahluktan karşılık ve teşekkür beklemeyiniz. Öğütlerimi iyi anlayınız. Akıllı olan dinini muhafaza eder. Saîd olan başkasının nasihat ve öğüdünü kabul eder. İslâmiyete, Resûlullah’ın sünnetine yapışınız. Kur’ân-ı kerîm’in emirlerine uyunuz. Zira O’nda dertlere deva ve sevâb vardır.”

Peygamberlerden sonra insanların en üstünü Hz. Ebû Bekir’dir. Ondan sonra Hz. Ömer’dir. Hadîs-i şerifte buyuruldi ki: “Cebrâil bana gelip dedi ki: “Ömer’in ölümü üzerine bütün İslâm âlemi ağlayacaktır.” Hz.Ömer’in nasihatı: “Sâdık arkadaşlar bulun ve onların arasında yaşayın. Dürüst ve samimi arkadaşlar, darlıkta yardımcı, genişlikte süs ve zinetdirler. Dostunun sana düşen işini güzel bir şekilde gör ki, lüzumunda, sana daha güzeli ile karşılıkta bulunsun. Düşmanlarından uzaklaş, her dosta bel bağlama, ancak emin olanları seç. Emin olanlar, Allahü teâlâdan korkanlardır. “İzzeti, şerefi başka yerde aramayız!”


Hz.Ömer’in güzel sözleri: Edit

“Hz. Ömer bir defasında Şam’a gitmişti. Orada giydiği eski elbiselerden dolayı söz edildiğini duyunca “Biz İslâmiyet ile izzet bulduk, izzeti, şerefi başka yerde aramayız.” buyurdu. Yolu bir mezbeleden geçse, orada durur ve: “İşte hırsla sarıldığımız dünya” derdi. Dul kadınlara, yetimlere sırtında un taşırdı. Bu halini gören biri: Bırakın biz taşıyalım deyince, Hazreti Ömer: “Ya kıyamet günü günahımı kim taşır” buyurdu. “Allah’a itaat eden büyük zatların sözlerine dikkat edin. Çünkü onlara Allah tarafından gerçekler tecelli eder ve onu konuşurlar.” “Çok gülenin heybeti azalır. Çok şaka yapan eğlenceye alınır. Bir şeyi çok yapan onunla tanınır. Çok konuşan çok yanılır, hataya düşer. Böyle kimsenin hayâsı azalır. Hayâsı azalan şüpheli şeylerden az kaçınır. Şüpheli şeylerden az kaçınanın kalbi ölür.”

“Hakkımda hangisinin daha hayırlı olduğunu bilemediğim için darlık (fakirlik) ve bolluk (zenginlik) günlerimin hiçbirine aldırış etmedim.” “Amellerin efdali farzları yapıp haramlardan kaçınmak ve Allah katında sâdık niyyetdir.” “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Amelleriniz tartılmadan önce tartınız.” “Âhiret işlerinde zarar etmektense, dünyaya ait işlerde zarar ediniz. Böylesi sizin için daha hayırlıdır.” “Tevbe edenlerle oturun, onların kalbleri yumuşak olur.” “Tevazunun başı, bir müslüman ile yolda karşılaşırsan ilk önce selamı senin vermen, bir mecliste en geride oturmaya razı olman ve şöhretten uzak durmandır.”

“İnsanların en cahili, ahiretini başkasının dünyası için satandır.” “Allahü teâlâ başkasına acımayana acımaz, affetmeyin affetmez, özür kabul etmeyenin özrünü kabul etmez.” “Tevbe’den maksad günahı bilip yapmamaktır. Amel-i salihte bulunmaktan maksad, kendini beğenmemektir. Şükürden maksad, aczini itiraf edip kulluğu bilmektir.” “Mescidde oturan kimse, Allahü teâlâ’nın huzurunda bulunuyor demektir.” “Helâlin onda dokuzunu harama düşmek korkusu ile terk ederdik.” “Bana ayıplarımı, kusurlarımı söyleyen kimse Allahü teâlânın merhametine kavuşsun.” “Adâleti zirvesine ulaştırdın”

Amr bin Meymun anlatıyor: Hz. Ömer sû’-i kasde uğradığı vakit, onunla aramızda Abdullah bin Abbâs vardı. Hz. Ömer namazı kıldıracağı zaman saflar arasına durur, safları düzeltir ve bu iş tamam olduktan sonra tekbir alarak namaza dururdu. Cemâatın yetişmesi için çoğunlukla sabah namazının ilk rek’atında Yûsuf, En-Nahl ve benzeri uzun sûreleri okurdu. O sabah da tam safları düzeltip tekbir aldığı sırada Mugîre bin Şûbe’nin mecûsî olan kölesi Ebû Lü’lü’ onu bıçağı ile yaraladı. Hz. Ömer, Abdurrahman bin Avf’ı imamlığa geçirdi. Benim gibi, Ömer’e yakın olanlar durumu müşâhede edebiliyordu. Fakat arak saflarda olanlar durumu göremiyor ancak Hz. Ömer’in sesini duymadıkları için, “Sübhânellah, sübhânellah” deyip duruyorlardı.

HZ. ÖMER İBN-İ HATTAB... (Radıyallahu Anh)


Şekil ve şemaili: Edit

Esmer tenli, uzun boylu iri g övdeli idi. İnsanlar arasında yaya olarak yürürken, binitli imiş gibi, insanların üzerinde görünürdü. Kaba ve seyrek sakallı olup kızılımtırak ve çok saçlı idi. Gözlerinin akında, çokça kırmızılık vardı. Yürürken ise hızlı, yürürdü.

Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) Rasul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in ikinci halifesidir. Aşere-i Mübeşşereden ve Sahabe'nin en büyüklerindendir. Çok adil, abid, zahit ve merhametli idi, fakirce yaşardı. Adaleti, şecaat ve cesareti İlayi Kelimetullah için fedakarlığı meşhurdur. Bir çok Hadis-i Şerif ile methedilmiştir. Ebu Hafs künyesi olup Hattabın oğludur.

Şekil ve şemaili: Esmer tenli, uzun boylu iri gövdeli idi. İnsanlar arasında yaya olarak yürürken, binitli imiş gibi, insanların üzerinde görünürdü. Kaba ve seyrek sakallı olup kızılımtırak ve çok saçlı idi. Gözlerinin akında, çokça kırmızılık vardı. Yürürken ise hızlı, yürürdü.

Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) Rasul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in ikinci halifesidir. Aşere-i Mübeşşereden ve Sahabe'nin en büyüklerindendir. Çok adil, abid, zahit ve merhametli idi, fakirce yaşardı. Adaleti, şecaat ve cesareti İlayi Kelimetullah için fedakarlığı meşhurdur. Bir çok Hadis-i Şerif ile methedilmiştir. Ebu Hafs künyesi olup Hattabın oğludur.

Nesebi ise; Hz.Ömer (Radıyallahu Anh), Kureyşlilerin eşrafından olup, Rasulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile, Kab ismindeki dedesi ile birleşir. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh)'e nazaran bir batın daha Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e yakındır. Çünkü Ebu Bekir (Radıyallahu Anh), Peygamber (Sal lallahu Aleyhi ve Sellem)' imizle Mürre'de birleşmektedir. Mürre ise Kab'ın oğludur. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)' ın annesi Hanteme bint-i Haşim, Ebu Cehil'in amcasının kızı olduğundan Ebu Cehil Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)' in dayısı mevkiinde idi.

Hz.Ömer (Radıyallahu Anh),Hz.Ebu Bekir (Radıyallahu Anh)' den sonra insanların en faziletlisidir. Lakabı ise Faruk'tur. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'i "FARUK" lakabı ile çağırırlardı. "Faruk"; haklıyı haksızdan ayıran, doğru ile eğriyi ortaya koyan, hak ile batılın arasını tefrik eden ayıran manasını taşır.

İbn-i Ömer (Radıyallahu Anhüma) anlatıyor: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

"Allah Teala Hazretleri, hakkı, Hz.Ömer'in diline ve kalbine koydu."

İbn-i Ömer (Radıyallau Anhuma) der ki: halkın başına ne zaman bir iş gelmiş, (o hususta) Ömer bir şey demiş, halk da başka bir şey demiş ise mutlaka Ömer (Radıyallahu Anh)'in dediği üzere Kur'an'dan bir vahiy gelmiştir.(1)

Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)e "FARUK" lakabının verilmesinin bir sebebi de şudur: Yahudilerden birisi münafıklardan birisi ile, bir mesele hakkında ihtilafa düştü; aralarında anlaşamadılar. Bu anlaşmazlığı halletmek için Yahudi, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ın huzurunda mahkeme olmak istedi. Sebe bi; Rasululah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ın rüşvet almayacağına ve adilane hükmedeceğine olan inancıdır.

Münafık da Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' ın huzurunda değil de (Rüşvet kabul edeceklerini tahmin ettiği için) kendi hakimleri yani Yahudi hakimin önünde muhakeme edilmek istedi. Bazı rivayetler o sırada Yahudi hakimin Kab bin Eşref olduğu yolundadır.

Tabii ki; Yahudi'nin ısrarının ağır basması ile Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' a gelirler. Rasulallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz her ikisini de dinledikten sonra, Yahudi' nin davasında haklı olduğuna hükmeder.

Münafık bu hükme razı olmayıp, bir de Ömer'ul Faruk'a gidelim diye ısrar etti. Güya kurnazlık yapıyor. Münafık her ne kadar inanmasa ve kafir olsa da, zahiren Müslüman gözüktüğü için, davalı olduğu kişi de Yahudi olduğu için Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'in meseleyi dinlemeden taraf tutar, kendisi lehinde karar verir, düşüncesiyle Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)' e gitmek ister. Nitekim gittiler. Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)' in yanına varınca Yahudi söze başlayarak:

-Anlaşmazlığımız halli için Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'a gittik, bizi dinledi ve benim lehime hükmetti, beni haklı buldu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in bu hükmüne razı olmayan bu adam, bir de sizin, hükmünüze baş vurmamızı söylüyor, dedi. Bunun üzerine Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) münafığa dönüp :

-Yahudi'nin söyledikleri doğru mudur? Diye sordu. Münafık:

-Evet doğrudur, dedi. Bunun üzerine Hz.Ömer (Radıyallahu Anh):

-"Siz burada bekleyin ben biraz sonra gelip hükmümü vereceğim" der ve eve gider. Az sonra elinde kılıcıyla çıkagelir ve münafığın kellesini gövdesinden ayırır. Ve der ki;

-"Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)ın hükmüne razı olmayan kimseye ben böyle hüküm veririm."

İşte bu hadise bir taraftan Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'ın, Ömer'ül Faruk diye tesmiyesine vesile olurken, diğer taraftan şu Ayet-i Celile’nin nuzülüne sebep oluyor.

"Sana indirilen kitaba ve senden önce indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia eden o kimseleri görmedin mi ki onlar, tağutu reddetmekle emrolundukları halde, tağutun hükmüne müracaat etmek isterler. Şeytan da onları, haktan pek uzak bir sapıklıkla saptırmak ister."(2)


Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' dan on üç yaş küçük olan Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) nübüvvetin altıncı yılında Hz.Hamza (Radıyallahu Anh) Müslüman oluşundan üç gün sonra Cuma günü Müslüman olmuştur. Otuz dokuz olan Müslümanların sayısı Kendisi ile kırk olmuştur. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) ile İslam çemberi genişlediği sırada bazı rivayetlere göre şu ayet nazil olmuştur.

"Ey Peygamber, sana da, mü minlerden senin izinden gidenlere de Allah yeter "(3) Böylece İslam topluluğuna Allah (Celle Celalühu) büyük bir teminat vad etmiş oldu.

Bundan önce Dar-ı Erkam'da Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dua buyurmuştu. İbni Ömer (Radıyallahu Anhuma) anlatıyor: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dua etmişti:

"Allah'ım, İslam'ı şu iki şahıstan sana en sevgili olanla aziz kıl; Ebu Cehil ile veya Ömer İbn'ul Hattab ile, bunlardan Allah (Celle Celalühu) daha sevgili olanı Ömer İbnu'l Hattab idi.4)

O gecenin sabahında müşriklerin ileri gelenleri Harem-i Şerif’te toplandılar; Ebu Cehil Kureyş müşriklerine;

-Ey Kureyş cemaati! Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ilahlarınıza dil uzattı, akıllılarınızı akılsız saydı, ecdadımızdan kalan dinimizi ortadan kaldırmak, putlarımızı tesirsiz hale getirmek istedi. Haberiniz olsun ki; Muhammed'i öldürecek kimseye, benden yüz adet kızıl deve, bin ükiye altun, şu kadar misk göbeği, şu kadar elbise var ve dahası da var! Dedi. Ve Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'e dönerek bu işi üzerine alması için teşvik etti. Bu haller senin asaletine necabetine dokunmuyor mu? Bu kadar kudrete kuvvete sahip olduğun halde putlarımıza yardım etmeyi, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)i öldürmeyi düşünmüyor musun? Diyerek O’nu Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' imize cephe almaya teşvik ettiler. Hz.Ömer'in (Radıyallahu Anh) damarını kabarttılar O da:

-Ben buna talibim dedi. Ve onlarla bu hususta anlaşma yaptı. Kılıcını kuşandı ve yola çıktı. Gayesi Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)ı öldürmek İslam'ın önderini ortadan kaldırmaktı. Yolda Beni Zühre' den Nüaym'a rastladı. (O da gizli Müslümanlardandı)

-Ey! Ömer nereye gidiyorsun? Diye sordu.

-Bizim büyüklerimizi ahmaklıkla vasıflayan, putlarımıza dil uzatan onları hiçe sayan Muhammed'i öldüreceğim. Nuaym (Radıyallahu Anh) O’nu kararından vazgeçirmek için korkutmak istedi.

-Ey! Ömer, vallahi nefsin aldatmıştır seni. Sen Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i öldürünce, Abdi Menaf oğullarının, seni yeryüzünde gezer bırakacağını mı sanıyorsun. Ömer:

-Ey! Nuaym, herhalde sende Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e iman ettin, O’nun dinine girdin. Bunu bilseydim önce seni öldürürdüm, dedi. Nuaym da:

-O candan sevdiğim Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in dinine yalnız ben mi girdim? Senin kız kardeşin Fatıma ve enişten Said bin Zeyd ikisi de Müslüman oldular ve Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e uydular. Sana önce onlarla ilgilenmek düşer. İnanmıyorsan onların evine git.

Ömer (Radıyallahu Anh), bir fırtına gibi kız kardeşinin evine gitti. Resullullah (Sallahu Aleyhi ve Sellem) Habbab b.Ereti onların evine göndermiş kendilerine Kur'an öğretiyordu. Ömer Faruk kapının önüne gelip bir zaman okunan Kur'an'ı dinledi sonra sert bir şekilde kapıyı çaldı. İçerdekiler korktular. Habbab bin. Eret (Radıyallahu Anh) ve okunan Kur'an sahifesini gizlerler. Kapıya açtılar.

Hz.Ömer (Radıyallahu Anh):

İşitmiş olduğum o şey ne idi?! Okuduklarını söylemediler konuyu geçiştirmek istediler. Hz. Ömer (Radıyallahu Anh):

İkinizinde Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e uyduğunuzu ve O’nun dinine girdiğinizi haber aldım, diyerek eniştesi Said b.Zeyd (Radıyallahu Anh)'in üzerine çullandı. Kız kardeşi Fatma (Radıyallahu Anhum) O’nu kocasının üzerinden kaldırmak, ayırıp uzaklaştırmak için araya girmek isteyince Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) O’na da okkalı bir vuruşla vurunca ağzı yüzü kan revan içinde kaldı. Bu haliyle abisine olanca sesiyle haykırırarak;

-Evet! Biz, Müslüman olduk, Allah (Celle Celalühu) ve Resul'üne, iman ettik! Elinden geleni ardına koyma.! deyince. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) son derece şaşırdı. O günün şartlarında ve geleneklerinde bir kadının ağabeyine kükrercesine konuşması ne ile izah edilebilirdi. O’na bu cesareti veren kimdi!

Ve Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) kız kardeşinin kan revan içinde kalmasına sebep olduğu için yaptığına pişman oldu. Kalbinde bir takım kıpırtılar olduğunu hisseder gibi oldu.

-Az önce okuduğunuz şeyi getirir misiniz. Ne idi O..? Kız kardeşi:

-Biz senin o sahifeyi imha etmenden korkarız, dedi. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh):

-Korkma! dedi. Okuduktan sonra geri vereceğim, dedi. Yemin etti ve kız kardeşi Müslüman olacağını umarak Ağabeyine:

-Putlara taptığın müddetçe pissin (temiz değilsin), halbuki O’na (Kur'an yazılı sahifeye) pak olmayandan başkası dokunamaz! dedi. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) kalkıp yıkandıktan sonra sahifeyi verdiler "Taha" suresi yazılı idi. Baş tarafından okumaya başladı.


"Ta ha, Biz Kur'an'ı sana zahmet çekesin diye değil. Ancak (Allah’tan (Celle Celalühu)) korkacak kimselere bir öğüt ve o yüce gökler ile yerleri yaratanın tedricen indirdiği bir (kitap) olmak üzere indirdik". (5) Ayetler birer birer okundukça, Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)’ in kalbine rahmet yağmurları gibi düşüyor ve Ömer (Radıyallahu Anh) adeta bir inkılap yaşıyordu. Kalbi bir inkılap... Ve şu Ayete geldi.

"Ben O Allahım (Celle Celalühu)'ki benden başka ibadete müstahak ilah yoktur. O halde yalnız Bana ibadet et ve Beni hatırlamak için namaz kıl". (6) O koskoca dev gibi Ömer (Radıyallahu Anh) ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla. Az önce Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i öldürmeye giderken, şimdi O’na (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) karşı kalbinde tarifi imkansız bir sevgi meydana gelmişti. Bu durumu sezen Habbab (Radıyallahu Anh) saklandığı yerden çıktı. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'ın yanına geldi.

-Ey Ömer (Radıyallahu Anh), Vallahi Rasullullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' ın duasının sana nasip olacağını umuyorum. Ben dün Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' tan işittim ki:

"Ey Allahım! İslam-ı Ebu Cehil veya Ömer İbn'ul Hattap ile güçlendir" diyerek dua etmişti. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh):

-Ey Habbab (Radıyallahu Anh), beni Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Selleme)' e götür. Habbab (Radıyallahu Anh) sevincinden uçarak, O’nu Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' ın yanına götürdü. Müslümanlar Safa tepesinin yanında bir evde toplanmışlardı.

Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)' in geldiğini, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'a bildirirler. Ömer (Radıyallahu Anh) kılıcını kuşanmış bir vaziyette gelmişti. İçerdekiler Ömer (Radıyallahu Anh)'in bu durumundan tedirgin oldular, Hz.Hamza (Radıyallahu Anh):

Bırakın gelsin; Eğer iyilik için geldi ise ne ala, kendisine bol bol iyilik ederiz. Eğer kötülük için geldiyse, kendi kılıcıyla kendisini öldürürüz, dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

-İzin verin gelsin, buyurdu. Kalkıp O’na doğru yürüdü kendisi ile avluda karşılaştı. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'i kuşağından tutarak kendisine doğru çekti ve;

-"Ey Hattab'ın oğlu, ne ile geldin? Allah (Celle Celalühu)' ın sana bir musibet indirmesine kadar duracağını sanmıyorum. Küfür ve şefkat yolundan hala dönmüyor musun"? buyurdu. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh), Rasul-i Kibriya'nın nur gibi parlayan yüzünü görüp, heybet ve şefkat dolu sözlerini duyunca iliklerine kadar ürperdi. Ve dedi ki:

-Ey Allah'ın Rasul'u (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah (Celle Celalühu)'a, Rasul'üne (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve sana, Allah (Celle Celalühu)' tan gelen şeylere iman edeyim diye geldim. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

-"Allahu Ekber!" diyerek Tekbir getirdi. Sahabe-i Kiram'dan (Radıyallahu Anhüm) evde bulunanlar, Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)' ın Müslüman olduğunu anladılar ve Tekbir getir diler. Tekbir sesleri Mekke yollarından duyuldu. Cenab-ı Hakka (Celle Cellalühu) sonsuz Hamd-ü senada bulundular. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)' le musafaha ettiler, kucaklaştılar. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) İslam'a girinceye kadar Müslümanlar gizli yerlerde toplanıp ibadet edebiliyorlardı.

O gün, Hz.Ömer (Radıyallahu Anh):

-Ya Resulullah! Biz ister ölü, ister diri olalım, hak üzerinde değil miyiz? Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

-Evet, varlığım, kudret elinde bulunan Allah (Celle Celalühu)' a yemin ederim ki: Siz ister ölü, olunuz ister diri olunuz hiç şüphesiz, hak üzerinizdedir. Buyurdu. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh):

-Ya Rasullulah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! Biz Hak üzerinde bulunduğumuz, onlar batıl üzerinde oldukları halde, ne diye Dinimizi gizliyoruz. Vallahi Biz, İslamiyet'i küfre karşı açıklamaya daha layıkız. Allah (Celle Celalühu)' ın Dini, Mekke'de muhakkak üstün gelecektir. Ey Allahın Rasulu (Sallahu Aleyhi ve Sellem) Emir verin gidip Haremi Şerif'te, açık ta namaz kılalım. Bakalım bizim namazımıza kim karşı çıkacak? Bize kim mani olacak! dedi.

Ve Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) o günü şöyle anlatıyor.

İki saf halinde çıktık. Saflardan birinin başında Hz.Hamza (Radıyallahu Anh), diğer safın başında da, ben vardım. Sert adımlarla, yerin topraklarını, un gibi, tozuta tozuta Mescid-i Haram'a girdik. Kureyş Müşrikleri bir bana bir Hz.Hamza (Radıyallahu Anh)' ya bakıyorlardı. Onlar o günün bir benzerine daha uğramadıkları, hüzün ve kedere uğradılar. "Eyvah dediler, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ömer (Radıyallahu Anh)'i kendi dinine döndürmüş. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunu sihirle yapmıştır, gördünüz mü? "Bu esnada Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sahabeleri (Radıyallahu Anhüm) ile birlikte, Hacer'ül Esved ile Beytullah’ın kapısının arasında herkesin gözü önünde namaz kılıp, Kabe'yi tavaf ettiler. Abdullah İbni Mesud (Radıyallahu Anh) der ki:

-Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) İslam namına bir rahmet timsali oldu, Vallahi Ömer (Radıyallahu Anh) Müslüman oluncaya kadar, Kabe'nin yanında açıktan namaz kılmaya kadir olamadık. O (Radıyallahu Anh) Müslüman olunca kendisi Kabe' nin yanında namaz kıldı, biz de kıldık. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'in hicreti de bambaşkaydı. Hz.Ali (Radıyallahu Anh) anlatıyor:

-Muhacirlerden hiçbir kimse bilmiyorum ki, gizli olarak hicret etmesin, amma Ömer b.Hattab bundan müstesnadır. O hicret edeceği zaman, kılıcını kuşandı, yayını omzuna astı. Oklarını ve mızrağını eline alarak Kabe'ye vardı. Kureyş müşrikleri ve ileri gelenleri Kabe'nin yanında bulunuyorlardı. Hz.ömer (Radıyallahu Anh) ağır ağır sükunet içinde Kabe'yi yedi kez tavaf etti. Sonra Makam-ı İbrahim'e gelip namaz kıldı. Namazını bitirdikten sonra, onların yanına gelip durdu. Onların başucuna dikilip:

-Anasını ağlatmak, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak isteyen varsa, şu vadinin arkasında bana gelip kavuşsun dedi. Hz.Ali (Radıyallahu Anh) sözüne devamla diyor ki:

-Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)' ı zayıf ve fakirlerden bir kaç kişinin dışında hiç kimse takip ettmedi. Zaten O’da, onlara buluşacakları yerleri öğretmişti. Sonra Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) tek başına Mekke'den çıkıp gitti.

Hz.Ebubekir (Radıyallahu Anh) vefat edince, Sahabe-i Kiram Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) biat ettiler. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) ferdi hayatındaki kişiliği direnci ve mücadelesini hilafetinde de gösterdi. Allah (Celle Celalühu) O'nunla İslam'ın şanını yaydı yükseltti. Şa'bi (Radıyallahu Anh) anlatıyor:

-Ömer b.Hattab (Radıyallahu Anh) hilafet vazifesini üzerine aldığında minbere çıktı ve:

-"Allah, (Celle Celalühu) Ebu Bekir (Radıyallahu Anh)'in oturduğu yere kendimi ehil görmemi tasvip buyurmaz. "Diyerek bir basamak aşağı indi." Allah (Celle Celalühu)'a Hamd ve Sena ettikten sonra şöyle buyurdu:

-Kur'an'ı okuyun ki onunla tanınasınız, Onunla amel edin ki müntesiplerden olasınız hesaba çekilmeden önce nefislerinizi hesaba çekiniz, Allah (Celle Celalühu)'a arz olunacağınız ve Allah (Celle Celalühu) hiçbir şeyin gizli kalmayacağı o en büyük arz günü için süsleniniz. Allah (Celle Celalühu) isyanla emredenin, isyan ile ilgili emri dinlenmez. İyi dinleyiniz! Ben kendimi, Beytül malı koruma konusunda; yetimin malını korumayı üstlenmiş kimse mesabesinde görüyorum. İhtiyacım olmasa ona el sürmem, muhtaç duruma düşersem maruf ölçüde yerim.(7)

-Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) az yemek yerdi, kalın giyecek giyerdi. On buçuk yıl hilafette kaldı. Öyle ki, devamlı zafer müjdeleri gelirdi. Bütün kafirleri zelil etti. Bütün düşmanlar, Araplar, Acemler, Rumlar ve diğerleri O’na boyun eğdiler. O’nun zamanında İslam Orduluları kuzeyde, Ceyhun ırmağı kıyısına kadar uzandı. İran, Azerbaycan, Horasan fethedildi. Doğu tarafından Sind'e, Hind'e ve Bahreyn yönünden Umman'a, Kirman'a değin ilerledi. Şam yönlerinden ise taa Bizans sınırlarına kadar gitti. Halk boyun eğdi fermanını dinlediler.

Onun zamanında; 8.000 Camii de Cuma namazı kılınıyordu. Tüm bunlara rağmen bu kadar saltanata sahip olurken, bir zerre bile kendi halini değiştirmedi. Ne köşk, ne saray yaptı. Ne yemesinde, ne içmesinde, ne de konuşmasında hiç bir değişiklik olmadı, ifrata gitmedi ve büyüklenmedi, kibirlenmedi sonunda pişman olacağı iş yapmadı.

Bir gün Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) Medine-i Münevvere’de yolda gidiyordu. Yolun kenarında oturan acüze bir kadına:

-İçeri gir, Emir-ül-Mümin'in geliyor dedi. İhtiyar kadın:

-Dün buradan geçerken O’na Ömer derlerdi. Bu gün Emir-ül Mümin'in mi oldu? Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) bu sözleri işitince geri dönüp:

-Ömer (Radıyallahu Anh)' i Ömer’e kim gösterdi? Kendini tanımasına kim sebep oldu? Buyurdu. Ondan sonra her gün o ihtiyarın kapısına gelir:

-Atılacak çöpün, görülecek işin, doldurulacak su kabın var mı? Yapayım. Çünkü, Ömer’i senden başka kimse bilemedi. Buyurdu.

Halkın malını nasıl muhafaza ettiği ile alakalı Menkıbeyi de burada zikredelim. Yüce Mevla (Celle Celalühu) İran'ın Fethini Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)' e nasip kıldı. İran'ın fethedileceği gece, Hz.Osman (Radıyallahu Anh), Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'ın huzuruna girmişti. Baktı ki acele olarak bir mektup yazıyor, selam verdi oturdu. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh), selama cevap vermeden mektubu bitirdi kandili söndürüp başka bir kandil yaktı ve selamı aldı. Hz.Osman (Radıyallahu Anh) bunun hikmetini sorunca dedi ki :

Ey Osman bu kandil Beytül-mal’ındır onda Müslümanların hakkı vardır. Bu mektup Müs-lümanların işleri için yazıldığından o kandili yaktım. Onun ışığında bana gelen misafir ile özel görüşme yaparak hasbihal edemem. Kıyamet günü Müslümanların benden haklarını istemelerinden ve Cenabı Hak (Celle Celalühu)ka cevap veremeyeceğimden korkarım. Buyurdu.

Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) halifelik devrinde hiçbir kimsenin yapamayacağı adaleti yapmış ve adalet güneşi olmuştur. Adalet denince, akla Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'in adaleti gelir. Adaleti dünyaya yaymış, ve herkese her konuya örnek oluşturacak bir hükmü vardır. O’nun (Radıyallahu Anh) devrinde kurt koyuna zarar vermekten çekinirdi. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) şehit edildiği gün, kurtlar koyunlara saldırdı, bir çoban:

Eyvah! Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) vefat etti, deyip istiraca etti. (Biz Allah (Celle Celalühu)'den geldik ve Allah (Celle Celalühu)'a gideceğiz ayetini okudu.) Diğer çobanlar sordular:

Bu Dağın başında nereden bildin Ömer (Radıyallahu Anh)'ın öldüğünü. Çoban:

-O’nun sağlığında kurt koyuna tecavüz edemezdi (O’nun adaleti dağdaki canavarın kalbine işlemişti) Şimdi ise kurdun koyuna saldırışını gördüm. Vefatını bundan anladım dedi. Rivayet olmuştur ki: Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) Ahrete teşrif buyurduğu zaman, yeryüzü hep karanlığa büründü. Hatta çocuklar korkularından ağlamaya başladılar. "Acaba kıyamet kopma zamanı mı geldi, Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) gibi adalet timsali bir insan ahrete teşrif buyurdu, adaletin güneşi söndü onun için yeryüzü karanlığa büründü diyorlardı.


"Fırat kenarında bir koyunu kurt aşırsa,
Adl-i ilahi Ömer'den soracak onu".

Çok dikkatli, hakka hukuka riayet ettiği halde devamlı ağlardı. Bu kadar korku ve ağlamasının sebebini sordular. Dedi ki:

Bir koyun veya keçi Fırat nehri kenarında gezerken kurtlara yem olsa kıyamet gününde onu benden sorarlar diye korkarım.

İşte, Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) bu derece adalet sahibi idi. Gece sabahlara kadar uyumaz istihbarat ederdi. Gece yarılarında, koskoca halife çuvalı omuzlayıp, ihtiyarların, düşkünlerin, fakirlerin evlerine getirirdi. Zayıf olan cariye ve hizmetçilere yardım ederdi. Geceleri Abdurrahman bin Avf (Radıyallahu Anh) ile kervan bekler, şehri dolaşır adeta gece bekçiliği yapardı.

Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)' ın şehadetinden sonra, Abdurrahman bin Avf (Radıyallahu Anh) anlatıyor:

Ben Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'de çok acayip şeyler gördüm, şayet sağ olsaydı bunları anlatamazdım. Biz çoğu zaman geceleri şehri dolaşırdık, bir sokak vardı, oraya gelince beni bekletir kendi gider bir müddet sonra gelirdi ve benimde o sokağa girmeme müsaade etmezdi. Geldiği zaman nereden geldiğini sormaya cesaret edemezdim. Amma ölümünden sonra bir gece o sokağa gittim ve Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)’in sağlığında gittiği eve giderek kapıyı tıklattım. İçerden:

-Kim o, Ömer mi? Gel yavrum.

-Hayır ben arkadaşıyım, dedim girdim. İçeride yatalak bir yaşlı kadın gördüm. sordu:

-Ömer'e ne oldu ki, bu gece gelmedi halbuki her gece gelirdi.

-Başımız sağ olsun, Ömer şehit oldu deyince, ihtiyar kadın bir aaah! çekip bayıldı. Ayılınca dedim ki:

-Ana, ben Ömer'in arkadaşıyım, O, öldüyse ben sağım, O ne yaptıysa aynı hizmeti bundan sonra ben yapayım. Kadın ağlayarak dedi ki:

-O koca Ömer'in yerini kim tutabilir? Her gece gelir bana yiyecek getirir, çamaşırlarımı yıkardı. Hatta yatalak olduğum için yatağımı pisletirdim, gece gelir yatağımı temizler, yıkar pisliğimi atardı. Eğer bana yardım etmek istiyorsan duama amin de...

-"Ya Rabbi! ben bu hastalığa Ömer gibi bir Devlet Reisi'nin yardımıyla katlanıyordum. O’nsuz bu hastalığa bir gün dahi katlanacak takatim yoktur. Hemen ruhumu kabzederek beni’de Ömer'e kavuştur" diye dua etti. O günden sonra, O kadının teçhizü teklifi ile meşgul oldum ihtiyacını tamamladım.

Daha böyle nice rivayetler ve menkıbeler Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) hakkında anlatılır. Hilafeti esnasında bütün Alem-i İslam, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' imiz devrindeki gibi huzur ve rahat içinde yaşamıştır. Zamanında çok büyük fütuhat ve ilerlemeler kaydedilmiştir. On buçuk sene, dünyada kimseye nasip olmayan bir adalet içinde halifelik yapmıştır.

Öyle şecaatli idi ki, O’ndan (Radıyallahu Anh) şeytanlar bile korkardı. Bir mektubu ile seneler önce kurumuş olan Nil'in suyu akmaya başladı. O’nun (Radıyallahu Anh) kamçısı ile, yerde olan zelzele sükunete kavuştu. Medine'deki hutbesinde sesi, yüzlerce kilometre uzaklıkta olan Nihaved'den işitildi. Cenab-ı Hak (Celle Celalühu), O’nun (Radıyallahu Anh) isteğine uygun Ayet-i Kerime’ler inzal buyurdu. Bunun gibi bir çok fazilet sahibiydi. Bir gece rüyasında; kırmızı bir horozun kendisini, iki defa gagaladığını görüp" beni Acemlerden bir adam öldürecek" demiş ve şehit olacağını ummuştur. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) altmış üç yaşında şehit edilmiştir.

Abdullah b.Mes'ud (Radıyallahu Anh) der ki:

-Ömer (Radıyallahu Anh)'in Müslüman oluşu, bir fetih idi. Hicreti bir yardım, Halifeliği ise bir rahmet oldu.

Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) Cennetle müjdelenen on sahabeden biridir. Başta Bedir, Uhud ve Hendek olmak üzere bütün savaşlarda Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'imiz ile birlikte oldu.

Adil halife Hz.Ömer (Radıyallahu Anh), yine bir gün her zamanki gibi, Medine sokaklarında gezerken, muhtaç bir kimse var mı yok mu? Çarşının, pazarın durumu, alış-veriş işleri nasıl diye kontrol ediyordu.

Herkes geceleri bile sabaha kadar uyumayıp, muhtaçların imdadına koşan, herkese Adalet dağıtan Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) muhabbet, saygı ve sevgi ile bakıyordu. Yalnız birisi vardı ki, bakışları farklı idi. Adeta gözlerinden öfke, kin fışkırıyordu. Bu Mugireb. Şüne'nin kölesi, Ebu Lü'lü idi. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh), Ebu Lü'lü' nün bakışlarını görmezlikten gelerek selam verdi, halini hatırını sordu. Ebu Lü'lü efendisine ödediği günlüğün çok olduğundan dolayı, şikayette bulundu. Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) ona, ne iş yaptığını sordu. Demircilik, nakış ve marangozluk yaptığını öğrenince, ödediği miktarın gayet normal olduğunu, çok olmadığını söyledi. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh):

-Duydum ki, yel değirmeni yapmakta üstüne yokmuş, bana da bir tane yapar mısın? Ebu Lü'lü öfkeli bakışları ile:

-Sana öyle bir yel değirmeni yapacağım ki, şarktan garba her yerde bu değirmen konuşulacak, dedi. Bu sözleri işiten Hz.Ömer (Radıyallahu Anh), bu köle beni tehdit etti, beni öldürmek için elinden geleni yapacak. Bunun üzerine Ashap:

-Emir buyurun da, biz bu mecusiyi öldürelim, dediler.

-Hayır, Kendisi öldürmeden kısas yapılamaz, dedi.

Ebu Lü'lü ondan sonra durmadan fırsat kolladı, hazırladığı iki başlı, ortasından saplı ve zehirli hançeriyle amacına ulaşmak için fırsat kollamaya başladı. Hicret'in yirmi üçüncü yılında, Zilhicce ayının sonlarına doğru Mescid-i Nebevi'nin bir köşesinde gizlendi. Bu sırada Medine semalarını, Ezan'ı Muhammediye kaplamıştı. Müminler teker teker evlerinden çıkarak namaza gidiyorlardı. Halife-i Müslim'in de o gün adeti veçhile herkesten evvel kalkmış dışarı çıkmış "Hayyeales-salah! Hayyeales-salah! diye diye camiye gidiyordu. Mescidi Nebeviyi tıklım tıklım dolduran cemaatle, birlikte sabah namazının sünnetini kıldı. Sonra yine adeti olduğu üzere safları birer birer kontrol etmeye, düzeltmeye başladı. Safları düzelttikten sonra mihraba geçti. Tekbir aldığı zaman Mugire bin Şübe'nin mecusi kölesi Ebu Lü'lü hızla ileri atılıp kimsenin kendini tutmasına fırsat bırakmadan iki ucu zehirli hançerini üst üste indirmeğe başladı. Kaçarken de on üç kişiyi yaraladı, bunlardan dokuzu öldü. Yakalanacağı sırada bıçağı kendisine saplayarak intihar etti. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh). Abdurrahman bin Avf (Radıyallahu Anh)' a imamlığa geçmesi için işaret etti. Abdurrahman b.Avf (Radıyallahu Anh) namazı kıldırdıktan sonra Hz.Ömer (Radıyallahu Anh):

-Abdurrahman! bak bakalım beni kim bıçakladı? Kendisini bir Mecusi’nin bıçakladığını öğrenince de Allah (Celle Celalühu)'a hamd olsun ki ölümümü bir Müslüman'ın değil de gayri Müslim birinin eliyle takdir buyurmuş.

-Namaz biter bitmez tüm sahabe, halifenin yanına koştu, hepside ağlıyordu. Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) baygın halde eve götürüldü ve kısa bir süre sonra kendine geldi. Sahabenin bir kısmı yara tehlikeli derken, bir kısmı işin ciddiyetini kavrayamadı. Hekim, hurma suyu gitti getirdi, Getirilen hurma suyunu Halife’ye içirdiler, su Halife’nin karın kısmında olan bıçak yarasından dışarı çıktı. Süt içirdiler, süt de yarasından sızınca; Hz.Ömer (Radıyallahu Anh):

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'a, Hz.Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) ve diğer dostlarına kavuşacağını anlamıştı.

Oğlu Abdullah (Radıyallahu Anh)' a hitaben oğlum;

-Hz.Aişe (Radıyallahu Anhu)' ye git benden selam söyle, Ravzai-i Rasulullah'ta Hz.Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Hz.Ebu Bekir (Radıyallahu Anh)' in yan başına gömülmem için müsaade iste. Hz.Abdullah (Radıyallahu Anh) babasının söylediklerini müminlerin annesi, Hz.Aişe (Radıyallahu Anhu)' ye nakledince, Hz.Aişe (Radıyallahu Anh) validemiz çok müteessir oldu, demek yaralanmıştı Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in yadigarı Ömer'de ahrete göçüyor, ağlayarak dedi ki:

-O yeri kendim için düşünüyordum, amma bugün O’nu kendime tercih ediyorum, dedi.

-Hz.Ömer (Radıyallahu Anh), heyecanla haber bekliyordu. Oradakiler işte Abdullah göründü dediler, gelince ne haber? Diye sordu. İstediğin gibi oldu, Hz Aişe (Radıyallahu Anha) teklifini kabul etti, Elhamdülillah... benim için bundan önemli bir şey yoktu, buyurdu. Haşır sabahına kadar uyanıncaya dek cismiyle Habibullah ve Sıddik-i ekber ile komşu olacaktı...

-Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)'i ziyarete gelenler:

-Ya Emir'ul Müminin bize bir halef bırak, bu konudaki vasiyetini bize bildir, dediler. Hatta bazıları ya Emir'ul Müminin, oğlun Abdullah'ı halef bırakmaz mısınız? Hz.Ömer (Radıyallahu Anh)' in cevabı çok ilginç oldu:

-Bir hanedandan bir kurban yetişir! Sahabeler halef tayini için ısrar ettiklerinde;

-Resül-u Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in kendilerinden razı olarak ahrete göçtüğü kimseleri halef tayin edeceğim. Onlar bu işi istişare ile hallederler.

-Hz.Ali (Radıyallahu Anh), Hz.Osman (Radıyallahu Anh), Hz.Zübeyr (Radıyallahu Anh), Hz.Sa'd b.Ebi Vakkas (Radıyallahu Anh), Hz.Talha (Radıyallahu Anh) ve Hz.Abdurrahman b.Avf (Radıyallahu Anh), Emir'ul Müminin yukarıda ismi zikredilen sahabe-i Kiram’ın büyüklerini yanına çağırdı. Onlara dedi ki:

-"Ben ölünce üç gün istişare edin, bu arada halkın namazını Suheyb kıldırsın, fakat dördüncü gün içinizden biriniz mutlaka halife seçilmelidir."

-Hz.Ömer (Radıyallahu anh) ile herkes helalleşiyordu, hastalığı ilerledikçe ağzından Kelime-i Tevhid' den ve Lafzatullah'tan başka bir söz çıkmaz olmuştu. Sık sık istiğfar ediyor, Mevla (Celle Celalühu)'dan af diliyordu. Bir ara oğluna:

-"Ya! Abdullah, başımı yastıktan al, yere koy. Umulur ki, Allah (Celle Celalühu) beni bu halde görüp merhamet eder", dedi. Ve kelime-i Şahadet getirmeye başladı, cümleyi tamamlar tamamlamaz Ruhunu Rahman (Celle Celalühu)' a teslim etti. Daha sonra Sahabeler Hz. Ömer (Radıyallahu Anh)'in mübarek Na' şını, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in ve Hz.Ebu Bekir (Radıyallahu Anh)'in taşındığı sedye ile taşıyarak Ravza-i Mutahhara’ya getirdiler. Hz. Ali (Radıyallahu Anh), Hz.Saad b.Ebi Vakkas (Radıyallahu Anh), Hz.Osman (Radıyallahu Anh), Hz.Abdurrahman b. Avf (Radıyallahu Anh), Hz.Zübeyr (Radıyallahu Anh) O’nu kabre yerleştirdiler.

Hz.Ali (Radıyallahu Anh) dedi ki:

-Senin amelin gibi amel ile Allah (Celle Celalühu)' a kavuşacak kimse geride kalmadı. Senin o iki arkadaşın ile beraber olacağına kati kanaatim vardı. Çünkü Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'tan çok defa işittim ki:

-"Ben Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) ve Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) ile filan yere gittik..." "Ben, Hz.Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) ve Hz.Ömer (Radıyallahu Anh) falanca yere çıktık..." "Ben, Hz.Ebu Bekir ve Hz.Ömer şuraya girdik...", buyurduğunu yani her ikisini devamlı bir arada andığını duyardım.

-Rabbül Alemin bizleri de onlarla beraber Haşrü Cem eylesin AMİN!...


DİPNOTLAR: Edit

1. Tirmizi, Menakip,(3683), Ebu Davut, Harac 18,(2962)

2. Nisa, 60

3. El-Enfal, 64

4. Tirmizi, Menakip (3682)

5. Ta-Ha 1,2,3,4

6. Ta-Ha, 14

7. ed-Dineveri, el-Kaz 8 / 210


ÖMER B. HATTAB (r.a) Edit

İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).

Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).

Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır" diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'ın iki yakasını tutarak;

"Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!" dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).

Rivayetlere göre Ömer (r.a)'ın müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)'ın yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt" şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).

Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).

Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman oluşu bir fetihti" (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.

Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.

O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: "Ömer'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin" dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud;

"Onun hicreti bir zaferdi" (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-Ğâbe, IV, 153) demektedir.

Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: "Allah, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).

Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.

Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.

Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.

Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir" demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım" karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).


Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler Edit

Resulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi.

Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.

Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı. Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.

Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.

Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır'dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).

İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.

Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.

Hz. Ömer'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.

Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.

Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.

Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye, Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer, tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).

Hz. Ömer (r.a)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.

O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.

Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın, müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).

İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).

İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).

Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.

Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.

Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberleşme açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır'daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.

Hz. Ömer'in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O "istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur" demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarım" sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir.

Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e; "Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; "Işıklı aileye selâm olsun" dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; "Allah bunu Ömer'den elbette soracaktır" diye ekledi. Hz. Ömer, ona; "Ömer bu durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda kadın;

"Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu" karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım" diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem; "O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer oradan ayrılırken kadın; "Siz bu işe Ömer'den daha layıksınız" dedi. Hz. Ömer;

"Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun" dedi.

Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.

İlmi

Hz. Ömer'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)'ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal'acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).

Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer'in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123).

Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: "Ebu Bekir ve Ömer'den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum" karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).

Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm'ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.

Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah'a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım".

Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.

Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.

Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "ve namazı ailene emret" (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:

"Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum" (Şıblî, a.g.e., II, 373).

Hz. Ömer (r.a)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescid'in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (r.a), Ahnef'i gördüğünde ona; "Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmiş?" diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)'ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)'a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)'in Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti: "Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur" (Buharî, Şurût, 19). İslâmda ilk vakıf olayı budur.

Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashab'a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashab'a verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.

Hz. Ömer (r.a)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (s.a.s)'in yanına gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; "Allah yaşını güldürsün ya Resulullah" dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular" dediğinde Hz. Ömer; "Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın" dedi. Sonra da kadınlara dönerek; "Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; "Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)'den sert ve haşinsin" dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).

Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu:

"Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer'e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın" (Suyûtî, a.g.e., 133).

Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (r.a)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: "Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); Allah doğruyu Ömer'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer'i göstererek şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır" (Suyûtî, aynı yer).

Ömer (r.a)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz. Ömer şöyle demiştir: "Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde" (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (s.a.s)'e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (r.a)'ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).

UÇÜNCU FASIL.. 2

ÖMER (R.A.) VE YARGI ORGANI. 2

BİRİNCİ KISIM... 3

İSLAM DEVLETİNDE ADLİYENİN İNŞASI VE ORGANİZESİ. 3

İKİNCİ KISIM... 4

ÖMER (R.A.)'İN KURDUĞU ADLÎ ANAYASA.. 4

ÜÇÜNCÜ KISIM... 5

ÖMER'İN KOYDUĞU BAZI ADLÎ PRENSİPLER.. 5

ADLİYEYE BAĞLI OLAN KISIMLAR.. 10

1- Velâye El-Mezalim... 10

A) Nazır El-Mezalım'ın İhtisasları 11

B) Nazır El-Mezalîm İle Adliye Arasındaki Fark. 12

El- hisbe. 13

A) Muhtesibin İhtisasları 13

B) Emri Bilmaruf (İyiliği Emir) 14

C) Nehyi Anil Münker (Kötülükten Alıkoymak) 14

D) Mezalim Ve Adliyeye Göre El-Hisbe'nin Görevleri 15

DÖRDÜNCÜ FASIL.. 16

İslam'da Üç Otorite (Üç Kuvvet) Arasındaki İlişki 16

UÇUNCU BOLÜM... 18

ÖMER VE SOSYAL SİSTEM... 18

BİRİNCİ FASIL.. 19

ÖMER (RA.) VE DÜŞÜNCE BİRLİĞİ. 19

1- Arap Yarımadasında Din (Tek Din) Bırlıgı 22

2- Arap Yarımadası Dışında Din Hürriyeti 24

İKİNCİ FASIL.. 26

ÖMER VE YABANCILARLA OLAN İLİŞKİLER.. 26

ÜÇÜNCÜ FASIL.. 29

ÖMER VE EKONOMİK SİSTEM... 29

DÖRDÜNCÜ FASIL.. 37

ÖMER VE KAMU AHLAKI. 37

BİRİNCİ KISIM... 37

ÖMER NEZDİNDE DİN VE HAYA.. 37

İKİNCİ KISIM... 43

HALK KRİTERLERİ VE STATÜLER.. 43

ÜÇÜNCÜ KISIM... 47

ÖMER (R.A.) VE KADINLAR.. 48

DÖRDÜNCÜ KISIM... 54

ÖMER VE ÇALIŞMA HAYATI. 54

BEŞİNCİ KISIM... 60

ÖMER VE HALK ARASINDAKİ İLİŞKİLER.. 60

SONUÇ.. 69

KARMA İNDEKS. 71


bir şekilde bu anlamı ima etmişti. Amr halifeye cevap yazdığında hakikatin püf noktasına dokunmuştu. Firavunlar despot ve tirani hükümleriyle birlikte topra­ğın işletilmesine ve konut projelerinin yapılmasına daha fazla önem veriyorlar­dı.

İşte bu sebeple Ömer'in İslam ümmetine genel olarak fethedilen ülkelerin halklarına da özel olarak hayır ve bereketin üzerlerine yağması için, görevlile­rine bu fethedilen ülkelerde kamu yatırımlarını yapmaları için emir verdiğini görürüz. Bu hususta tarihin kaydettikleri aşağıdaki gibidir.

1- Gelirlerin artması için Irak'taki toprakların ıslah edilmesi: Müslümanlar Irak'a iyice yerleştikten sonra, daha Önce de açıkladığımız gi­bi, Ömer toprakların ölçülmesini, ziraata elverişli her karış toprağa suyun ulaş­ması için kanalların tanzim edilmesini, köprülerin ıslah edilmesini, savaşın ya­kıp yıktığı bütün yerlerin tamir edilmesini emretti. Irak'ta oturan İranlı mühen­dislerin bu ıslahat hareketlerini uygulamada Müslümanlara yardımcı oldukları­nı burada belirtmek isteriz. Ömer (r.a.) aynı şeyleri Şam'da da yaptı.

Amr b. As Mısır'ın haracını ve cizyesini halkın ihtiyacı olan konutlar için, köprülerin yapılması ve toprağın ıslah edilmesi maksadıyla harcadığı için hali­feyle arasında anlaşmazlık meydana gelmişti. Bu hususta karşılıklı olarak yazı­lan mektupları daha önce görmüştük.

2- Basra'dan bir heyet halifeye gelerek suyun kısıtlı olması sebebiyle halkın çektiği sıkıntıları ve arazinin denize yakın bulunması sebebiyle tuzluluğunu ve verimsizliğini şikayet ettiler. Bunun üzerine Ömer kendilerine ödenen ödenek­lerin miktarını artırdıktan sonra Küfe valisi olan Ebu Musa el-Eş'ari'ye kendile­rine su götürmesi için emretti. Ebu Musa onlara Dicle'nin üç mil kuzeyinden yeni bir kol ayırarak su ihtiyaçlarını giderdi.

3- Ömer (r.a.)'in en büyük projesi, Nil nehrini Kızıl Deniz ile birleştiren "Emirül-Mü'minin Halici" kazma projesidir. Bu projenin kazılması fikrini ilk defa ortaya atan kimse hakında muhtelif rivayetler bulunmaktadır. Bazı riva­yetlere göre Amr b. As bu boğazın kazılması için Ömer b. Hattab'dan teklif alır. Halife şöyle der:

"Mısır'ın Allah'ın inayetiyle Müslümanlar tarafından fet­hedilmesi, Mekke ve Medine halkına rahatlık getireceği gibi Müslümanlara güç ve kuvvet kaynağı olacaktır. Nil'den Kızıl Deniz'e kadar suyun akıtılması için kazı yapılması Müslümanları güçlendirecektir. Böyle bir kazıda bulunmak, Mekke ve Medine'ye gıda maddeleri taşınmaktan daha kolaydır. Gıda maddele­rini taşımak bizim arzuladığımız gibi olmayıp mesafeyi daha fazla uzaklaştı­rır." Yine rivayetlere göre projenin uygulanması Mısırlıları korkuttu ve doğura­cağı sonuçlardan ürktüler. Kendisine başvurmalarına rağmen halife projenin uygulanmasında ısrar etti.

Fakat tercih edilen görüşe göre, bu düşüncenin başlangıcı Mısır'dan kay­naklanmaktaydı. Bu rahip Bünyamin'le yapılan istişarenin bir sonucu olabilir.

Çünkü körfez projesi çok eski olup Arapların keşfettiği bir proje değildir.

Onlar firavunların çizmiş olduğu hatlar üzerinde seyretmeye devam ettiler.

Görüş kimin olursa olsun, kesin ve tartışma konusu olmayan husus, halife­nin bu projeyi tasdik etmesidir. Yapıldığı imkanlarına ve süresine mukayese edilecek olursa, gerçekten büyük bir projedir. Proje bir yıl içinde tamamlanmış­tır. Bu proje Babilyon'un kuzeyinden başlayarak Bılbis'in doğusuna doğru akı­yordu. Buraya vardıktan sonra doğuya yönelerek Timsah gölüne akıyordu. Bu gölün güneyinden çıkarak ve el-Mürre göllerini takip ederek Süveyş yakınla­rında Kızıl Deniz'e dökülüyordu. Amr b. As bu projenin uygulanmasında Kıpti bir kılavuzdan bilgi almak suretiyle faydalandı. Bu yardımına karşılık ödül ola­rak kendisinin cizye ödeme zorunluluğunu iptal ederek kaldırdı.

Yine bazı rivayetlere göre, bu büyük projenin uygulanmasında, Amr, o za­man yaygın olan geleneklere göre, binlerce Mısırlı işçiyi ücretsiz olarak çalış­tırdığından Ömer'in gazabına maruz kaldı. Bu hususta rivayette bulunanların büyük çoğunluğu özellikle bu dönemde yaşayan Kıptı tarihçileridir.

Amr, projenin birinci bölümünün başarıyla sonuçlanmasından sonra, 11. Batılyos ve ondan daha önce Nekhav'un yaptığı gibi, projeyi eski haline döndür­mek istedi. Buna göre Akdeniz ile Timsah gölünün arasında bir kanal kazılacak ve her iki denizin suları birleşecekti. Ancak ileri görüşlü halife haklı olarak, bir taraftan Rum donanmalarının Kızıl Deniz'e girip İslam devletini tehdit etmesi korkusu, diğer taraftan suların onunla askerlerinin arasında bir engel olmaması gerektiği düşüncesi sebebiyle reddetti. İleri görüşlülüğüyle meydana getirdiği eserlerine baktığımızda, Mısır için özel, Maşrık el-Arabi için genel olarak, Sü­veyş kanalının kendisini vefatından on üç asır gibi uzun bir süreden sonra ka­zılması dehasını ve yüce kişiliğini açıkça göstermektedir.


ÜÇÜNCU FASIL


ÖMER (R.A.) VE YARGI ORGANI


Ömer'in ismi her meslekten daha çok adliye ile birlikte anılır oldu. O kadar ki, her zaman ve mekanda adaletin sembolü haline geldi. Bunun sebeplerini eserimizin birinci bölümünde açıklamış, adaletini ilk yetiştiği döneme, ailesinin bu meslekte ihtisas sahibi oluşuna, karakterine bağlamıştık. Halifelik Ebu Be­kir'e geçtiği zaman Ömer'in bizzat hakimlik görevini seçmesi hiç de garip de­ğildir. Ebu Bekir (r.a.) tek başına devleti yöneltmekten korktuğu zaman Ömer kendisine şunları söylemişti:

"Adaletle ilgili işleri ben yürütürüm". İşte bu se­beple Ömer'in adalet sahasındaki eserleri ebedi olduğu gibi, idare ve hükmetme ile ilgili diğer sahalarda da eşine rastlanmaz eserlere sahiptir.



BİRİNCİ KISIM


İSLAM DEVLETİNDE ADLİYENİN İNŞASI VE ORGANİZESİ


Cahiliye dönemlerinde Araplarda sağlam bir adli sistem yoktu. Organize edilmiş her toplum gibi, anlaşmazlıklar ve sürtüşmeler meydana geldiği zaman, aralarında barışçı yollarla çözmeye çalışlardı. Tarih kitaplarının rivayetlerine göre, bu metodların en meşhurları aşağıdaki gibidir:

a) Hükümet: Cahiliye döneminde Araplar arasında hakim olan geleneklere göre, önemli toplumsal görevlerin, ileri gelen aileler arasında taksim edilmesi kurulanı uygun olarak İslam'dan önce Kureyş'te hükümet işleri Benî Sa'd yöne­tirdi. Gerek Kureyş gerekse Mekke dışından şehre gelen diğer Araplar araların­da başgösteren anlaşmazlıkları Benî Sa'd liderlerine arzederler, onlar da hük­metmek suretiyle çözüme bağlardı.

b) İntikam: Kahinlere ve er-Rafinlere başvurmak suretiyle intikam yapıl­ması normudur. [1]

c) Zulmün def edilmesi için yapılan antlaşma: Bu sistem Resulullah'ın peygamber olmasından önce keşfedilmişti. Bunun sebebi ise Yemen'den bir adam Umre için beraberinde bazı eşyalar olduğu hal­de Mekke'ye gelir. Beni Sehm'den bir adam bu malları kendisinden satın alır. Ancak daha sonra ne kendisine mallarını iade etmeyi, ne de karşılığını ödemeyi kabul eder. Bunun üzerine Kabe'nin etrafında bulunan bazı Kureyş liderlerine gider, uğramış olduğu haksızlığı dile getirir. Durumu öğrenen Kureyş liderleri Abdullah b. Cüd'an'ın evinde toplanır. Mekke'de meydana gelecek zulmü ve haksızlıkları ortadan kaldıracaklarına ve karşı koyacaklarına dair yemin eder­ler. Her mazluma merhamet edileceği belirtilen bu antlaşmaya "Hılfü'l-Fudul" ismi verilmiştir. Resulullah bu toplantıya katıldığı zaman henüz yirmi beş yaşındaydı ve daha peygamberlik gelmemişti. [2]

İslam geldiğinde bütün anlaşmazlıkların ve sürtüşmelerin barışçı yollarla çözümlenmesi için uygun ortam müsaitti. Muhacirlerle Ensar veya Medineli-lerle Yahudiler arasında çıkan anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi için Resulullah arzusunu açık bir şekilde ifade ederek şöyle buyurmuştur:

"Her belgeye imza atanlar arasında varılan antlaşmanın bozulmasından korkulan bir olay veya savaş patlak verirse kendisine başvurulacak olan Allah'ın kitabı ve Resulü Muhammed'dir." [3]

İşte bu şekilde Resulullah, yasama, yürütme ve yargı organlarının hepsim elinde bulunduruyordu. Ondan başka hiçbir Müslümanın elinde bu yetkiler yoktu. Ancak daha sonra İslam devletinin sınırları genişleyip bütün Arap yarı­madasını kapsayınca bazı valiler Müslümanlar arasında hükmetmeleri için gö­revlendirdi. Adli işlemler valinin görevlerinden biri sayılıyordu.

Resulullah Müslümanların arasında hükmettiğinde Allah'ın kitabına göre hareket ediyordu. Nezdindeki ispat yolları ise karineler, yemin etme, şahitleri dinleme, yazılı deliller, feraset ve kur'a idi. Resulullah şöyle buyuruyordu:

"İddia edene ispat, inkar edene de yemin etmek düşer."

Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmaktadır:

"(Meydanda olanla) gözle görülenle hükmetmek için bana emredildi. Sırlan bilen ve ona göre hükmeden ancak Allah'tır".

Halifelik Ebu Bekir'e geçince, Medine'deki adaletle ilgili işleri Ömer b. Hattab'a bıraktı. İki sene süren bu görev esnasında aralarında problem bulunan iki kişi kendisine gelmedi. Böylece şiddetiyle taviz vermezliğiyle meşhur oldu. İkinci halife Ömer b. Hattab döneminde, devletin sınırları genişleyince önemli olan her bölgeye bir hakim tahsis etmek zorunda kaldı. Bu şekilde ilk olarak farklı yargı organının esaslarını, divanların ilk esaslarını koyduğu gibi tedvin etti. [4] Ömer bu hareketiyle İslam'da yargı organının organizesiyle kalmayıp hakimlerin takip edeceği ve uyacağı ilk düsturu (anayasayı) her yerde ve her asırda uyacak şekilde kabul edilir bir tarzda düzenledi.

İslam devletinde ilk hapishane sistemini de kuran odur. Bugünkü anlamıyla hapishane Resulullah'ın dönemindede Ebu Bekir'in devrinde de bilinmiyordu. Bu dönemlerde suçlunun halkla ilişkisinin kesilmesi için suçlu ya bir eve veya camiye kapatılırdı. Öyle anlaşılıyor ki, bunun sebebi Kur'an da'da hapis suçu­nun empoze edilmesidir. [5]

Bu yakın dönemde organize edilmiş adliye zuhur etmesine rağmen, görev­lerini basit bir şekilde işletiyordu. Bu, hakimin içtihadına ve ferasetine dayanı­yordu. Daha önce de gördüğümüz gibi, hakim İslam yasasımn esas kaynaklan olan Kur'an, Sünnet, ve icma'a göre hükmediyordu. Bu dönemde taraflardan herhangi bir harç alınmıyordu. Önceleri yargılama işlemi hakimin evinde yapı­lıyordu. Daha sonra camilere nakledildi.

İslam devletinin ilk döneminde adliye iki esas üzerine kurulmuştu:

1- Bir hakim tarafından yargılama sistemi.

2- Mahkeme kararları tedvin edilmezdi. Mahkeme hükümleri için siciller yoktu. Çünkü hüküm hakimin denetini altında hemen uygulama safhasına ko­nurdu.

İslam devleti Emevi ve Abbasi dönemlerinde altın çağım açıp sistem istik­rar bulunca, yargı organı da gelişip sabitleşti. Hakimin otoritesi ve ihtisası sı­nırlandığı gibi, görev çeşitleri belirlendi. Daha sonra göreceğimiz gibi, hakimli­ğe benzer yarı adli görevler ortaya çıktı. Bütün bunları aşağıda da görüleceği gibi şekillendirmemiz mümkündür:

1- Emeviler döneminde hakimler geniş içtihad otoritesine sahiptiler. Bazan da yüzyüze geldikleri problemler karşısında halifelerle istişare ederlerdi. [6] Daha sonra Abbasiler döneminde dört mezhebin ortaya çıkmasıyla hakim bu mezheplerden birine tabi olduğundan otoritesi daraldı.

2- Abbasiler döneminde çoğu durumlarda hakimler politikadan uzak ve ba­ğımsızdılar. Ancak bu dönemin sonlarında halifelerin baskısı sonucu hakimle­rin seviyesi düştü, öyle ki, Allah'tan korkan takva sahibi birçok hakim görev al­mamak için özür beyan etti. [7]

3- Adli hükümlerin kayıt işlemi Emevi döneminin ilk periyodunda başladı. Muaviye b. Ebi Süfyan'ın halifeliği döneminde Mısır'da hakimlik görevini yü­rüten Süleyman b. İz, mirasla ilgili bir davada meseleyi hükme bağladı. Daha sonra iki taraf hüküm üzerinde tartışarak davayı tekrar hakime getirdiler. Bu­nun üzerine hakim Süleyman, davanın ve kararın tedvin edilmesini emretti. [8]

4- Kaideye göre, daha önce de zikrettiğimiz gibi, hakimi halife atardı. Fakat Abbasiler yeni bir sistem keşfederek buna "el-Kıda'ı el-Merkezi" adını verdiler. Buna göre Abbasi halifesi Mehdi, adalet bakanına eş sayılan kadı el-kudat'ı se­çer, adalet bakanı da eyaletlere tayin edeceği yardımcılarını belirlerdi. [9]

5- Tedrici olarak hakimlerin otoriteleri genişledi. Daha önce medeni ve ce­za sahasındaki anlaşmazlıkları çözümlemekle sınırlı olan hakimin görevi başka sahaları da içine alarak vasilerin nasb edilmeleri gibi görevleri de kapsamına aldı. Bu görev bununla da kalmayıp hakimlikle başka bir kamu görevini bir arada yürütme, polis, el-mezalim, el-hisbe, dar ed-darb, beytülmal gibi diğer görevleri de içine aldı. [10]

6- Ömer b. Hattab döneminden beri, tamamen kendilerini bu işe adadıkla­rından dolayı hakimlere maaş verilmesi âdet haline geldi. Bu sebeple de hakim­ler belli bir ücret karşılığı görevlerini yerine getiriyorlardı.

Ömer b. Hattab Küfe valisi olan hakimi Şürayh'a ayda yüz dirhem maaş bağlamıştı, buna ek olarak yiyecek ihtiyaçlarını karşılaması için, kendisine bir miktar buğday ödüyordu. Daha sonra devlet gelirlerinin artmasına paralel ola­rak hakimlerin maaşlarında da artışlar yapıldı. Emevi devletinin son halifesi Mervan b. Muhammed zamanında hakime ödenen aylık maaş on dinar idi. Ab­basiler döneminde ise Mısır'daki hakim ayda otuz dinar maaş alıyordu. Halife Me'mun döneminde Mısır'daki hakimin aldığı aylık maaş iki yüz yetmiş dinar idi. Bu Abbasiler döneminde bilinen hakimlere verilen en yüksek maaş idi. An­cak daha sonraları hakimlerin hakimleri maaşları çok daha fazla arttı. Tolonlular zamanlında Mısır'da ki hakimin aldığı maaş ayda bin dinar, Fatimiler döne­minde ise bin iki yüz dinar idi.



İKİNCİ KISIM ÖMER (R.A.)'İN KURDUĞU ADLÎ ANAYASA


Ömer (r.a.) adli görevi, müstakil bir görev yapma ve bunun için görevliyi tahsis etmekle kalmayıp bu görevde çalışanlara adli metodu, adliyenin adabını ve davacılar arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldıran vesileleri tahdit etti. Hukuk ilmi uzmanları bunların bütününe "adli anayasa" ismini verdiler.

Bu anayasa mükemmelliğin ve harika olmanın sembolü ise bunun sebebi, teorik ilim ve deney neticesinden doğmuş olmasıdır.

Bu hususta hukukçuların gösterdikleri en önemli vesika, mü'minlerin emirinin Ebu Musa el-Eş'ari'ye yazdığı mektup olup bu mektubunda şunları söyle­mektedir: [11]

"Rahman ve rahim olan Allah'ın ismiyle. Allah’ın kulu, mü'minle­rin emiri Ömer'den Allah'ın kulu Kays'a. Selamün aleyk. Adliye muhkem bir farz ve takip edilen sünnettir. Sana delil sunulduğu zaman idrak et. Meydana çıktığı zaman uygula. Uygulama safhasına girmeyen hakkın hiçbir faydası yok­tur.

Halk yüzüne karşı oturduğunda meclisinde halkı eşit tut ki, şerefin senin otorite güç ve zulmünde gözü olmasın. Raiye de adaletinden ümitsizliğe kapıl­masın. İddia edene delil sunmak, inkar edene de yemin etmek düşer. Helali haram, haramı helal kılan sulhan başka barış Müslümanlar için caizdir. Daha önce hükmettiğin bir hüküm senin yeni bir hüküm vermeni engellemesin. Daha ön­ceki hükmü gözden geçir ve hakka dönmek için, hakkı uygulamak için irşad yolunu takip et. Hak değerli ve yüce olup hiçbir şey onu feshedemez. Bir hük­mün hakka uyup uymadığını gözden geçirmek, batıl olan hükmü uygulamaya devam etmekten daha hayırlıdır.

Allah'ın kitabında ve Resulullah'ın sünnetinde bulamadığın bir şey seni te­reddüde düşürürse, eşya ve örneklerle kıyaslama yaparak bunu anlamaya çalış. Karşına çıkan halleri buna göre kıyas et. Hakka en fazla benzeyeni ve Allah ka­tında en çok sevimli olan uygulama konusunda itina göster.

Kim ki, sana gelir ve kaybolan bir hak veya karine iddia ederse, karineyi sana takdim ettiğinde ona hakkını iade et. Yok karine getiremiyorsa onu muha­keme etmek gerekli hale gelmiştir. Mazeretin ve şüphenin ortadan kalkması için bu en güzel sebeptir.

Aralarında akrabalık ihtimali bulunan sahte şahitlik yapmaktan dolayı tec­rübe edilmiş ve kendisine had cezası uygulanmışlardan başka bütün Müslü­manlar birbirlerine karşı şahitlik yapmakta eşittirler. Allah kötülükleri ve şüp­heleri böyle yaparsanız sizlerden uzaklaştırır.

Endişeye ve sabırsızlığa kapılarak halka eziyet etme. Anlaşmazlık halinde olan tarafların haklarını inkar etmekten sakın. Çünkü Allah bununla kişiyi mü­kafatlandırır ve ona iyilikleri seçer. Kendi nefsine karşı da olsa, Allah'a karşı ihlaslı hareket edeni Allah onunla halk arasında olanlardan (meydana gelecek problemlerden) onu yeterli kılar (onların üstesinden gelir).

Halka olduğundan daha fazla kendisini gösteren kişinin işi Allah'a kalmış­tır. O yüzünün perdesini yırtmış ve tavrına devam etmiştir. Allah'ın ne kadar mükafat verdiğini ve rahmet hazinelerinin ne kadar olduğunu biliyormusun? Vesselam."

Bu belge adli adap ve vesilelerin büyük bir kısmını teşkil ediyorsa da, hali­fe bunu tefsir eden veya açıklığa kavuşturan bazı ilavelerle daha bariz bir şekil­de yürürlüğe koymuştur. Buna örnek olarak başka valilerine yazmış olduğu mektupların bazıları aşağıda arzettiğimiz gibidir:

Şam hakimi Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'a yazmış olduğu mektup:

"Sana adliye hakkında daha önce de yazmıştım. Bu, hem sana hem de bana hayır getirecektir. Beş hususiyete bağlı kalırsan işlerini kolaylaştırır, dininde müstakim olmayı sağlar: Aralarında anlaşmazlık olan iki kişi sana geldiği za­man onlardan eşit düzeyde delil ve karine iste. Fakire yumuşak davran ki, dili çözülsün. Kalbine cesaret gelsin. Yabancıya karşı yumuşak davran ve kendisiy­le iyi ilişki kur. Aksi takdirde onu hapsedersen her şeyi terk eder ve memleke­tine gider. Ona yumuşak davranmayan onun hakkını kaybetmiş olur. Onlara huzurunda veya huzurunda olmaksızın eşit davran. Hükmetmek için yeterli de­lil yoksa, aralarını düzeltmeye itina göster."

Halife, hakim Şürayh'a de şunları yazdı:

"Adalet makamında başkalarına kötü muamele yapma. Kızıp bağırma. Sa­tın alma ve satma işlemine engel ol. İki kişinin arasındaki anlaşmazlığı sinirli bir haldeyken hükme bağlama."

Muaviye'ye yazdığı mektupta da şunları söylüyordu:

"Hakka bağlı kal ki, Hakk, hak ehli olanların makamlarını sana bildirsin. Hakk'ın dışında hükmetme."

el-Ehvaz dağında ikamet eden ve halkın kendisini bulmada zorluk çektiği başka bir valisine de yazdığı mektupta şunları söylüyordu:

"Aldığım habere göre çıkılması ve varılması çok zor olan bir yeri kendine seçmişsin. Kolaylaştır. Hiçbir Müslümanı ve muahidi (barış halinde olan gayr-i müslimi) zor duruma düşürme. İşlerin idaresini ahireti idrak eden birine bırak. Bu kişi aynı zamanda dünyayı da sana vasfeden biri olsun, herhangi bir işte acele ederek dünyada seni hüzne boğup ahiretini de kaybetmene sebep olma­sın."

Bugündü medeni ülkelerle mukayese yapacak olursak, kişi bu kolay ve es­nek muhakemelerin işleyişi karşısında hayrete düşer. Öyle ki, adalet ancak bu­na ehil ve gücü yetenlerin gerçekleştirdiği bir sanat'tan başka bir şey değildir. Günümüzde davaların başlamasından sonra, ancak onlarca sene geçtikten son­ra, davalar çözülmekte ve bu sebeple halk şu sözü tekrarlamaktadır:

"Zamanın­da işlemeyen ağır adalet zulmün en kötü şeklidir". Ömer'in tesis ettiği adalet sistemini acaba bugün dünyanın hangi ülkesinde görebiliriz?

Halkın işlerini zorlaştırmayan, kendilerinden uzak oturmayan, onların sev­mediği şeylerden kaçınan hakim.

Bürokrasi ve harçlardan arınmış ve halkla bir arada olan hakim.

Yabancıya özel bir ilgi göstermek suretiyle kişinin işini ve çıkarlarını ter-ketmesine engel olan hakim.

Bütün bunları adli ve idari örneklerdir, çağdaş ülkeler halâ bunları gerçek­leştirme peşindeler.



ÜÇÜNCÜ KISIM


ÖMER'İN KOYDUĞU BAZI ADLÎ PRENSİPLER


Günümüzde adliyeler iki prensipten birini tercih etmektedir:

1- Hakimin daha önceki adli kararlara bağlı kalması ve bunun dışına çıkma­ması. Bu kaide genellikle Anglo Sakson mahkemelerinin takip ettiği bir pren­siptir.

2- Hakimin daha önceki adli kararlara bağlı kalmaması prensibi.

Ömer'in adli prensibi ikinci metod idi. Adli düsturu ifade ederken Ebu Mu­sa el-Eş'ari'ye yazdığı mektupla dile getiriyordu. Şöyle diyordu:

"Daha önce vardığın bir hüküm seni yeni bir hükme varmaktan alıkoymasın. Daha önceki hükmü gözden geçir ve hakka dönmek için (hakkı uygulamak için) irşad yolu­nu takip et. Hak değerli ve yüce olup hiçbir şey onu iptal edemez. Bir hükmün hakka uyup uymadığını gözden geçirmek, batıl olan hükmü uygulamaya devam etmekten daha hayırlıdır."

Valilerine empoze ettiği ve kendisinin takip ettiği bu metodun sebeplerini ifade ederken şu şekilde açıklar: Bir gün dava sahibi olan biriyle karşılaşır. Kendisine şöyle sorar:

“Ne yaptın?” Adam kendisine der ki:

“Ali ile Zeyd şu şekilde hükmettiler.”

“Ben olsaydım şu şekilde karar verirdim.”

“Durum senin elinde olduğuna göre (halife sen olduğuna göre) seni bundan alıkoyan nedir?”

“Şeyet Allah'ın kitabına ve Resulullah'ın sünnetine göre hükmetseydim o zaman sana yeniden hükmederdim. Ancak ben kendi görüşüme göre seni haklı buluyorum.”

Görüşler ise müşterektir. (Burada söz konusu olan içtihattır. Adama verdik­leri kararı kendi içtihadlarına göre vermişlerdir. Ömer kendi içtihadına göre, adamı kazanan taraf olarak görmektedir. Kur'an ve Sünnette bu hususta bir nas bulunmadığından adam bu hükme boyun eğmek zorundadır. Aksi takdirde ya­sama kaynaklarında bu hükme dair bir olay veya nas bulunmuş olsaydı Ömer daha önce verilmiş olan hükmü iptar eder, mevcut olan yasama kaynaklarına göre hükmederdi.) Bundan ötürü halife en yüce makama sahip olmasına rağ­men, Ali ile Zeyd'in vermiş olduğu hükmü veto etmedi.

Rivayetlere göre halife benzer iki olayda değişik iki hüküm verdi.

Bunun sebebi kendisine sorulduğu zaman dedi ki:

"O daha önce hükmetti­ğimiz gibiydi. Bu ise şimdi hükmettiğimiz gibidir." [12]

Bu metod ferdi içtihadın zorunlu olmadığı prensibinin tabii bir sonucudur. Daha önce de zikrettiğimiz gibi, Allah'ın kitabında ve Resulullah'ın sünnetinde açık hüküm bulunmazsa müçtehide düşen, bu iki kaynaktan bulunan genel prensiplerden karşılaştığı problemin çözümünde uygulaması için, hüküm çıkar­ması gerekir. Bu içtihad ancak müçtehidi bağlayabilir. Hatta o başka bir içti-hadla farklı bir hükme varsa bile daha sonrası için sahibini bile bağlamaz.

Bu hususta meşhur olarak bilinen olaylardan biri de, İmam-ı Şafii hakkın­dadır. Mısır'a gelmeden önce kendisine ait eski görüşleri vardı. Ancak Mısır'da istikrar edip yerleşince bu eski görüşlerinden vazgeçerek önüne yeni ufuklar ve şartlar çıktı. Çok kere söylediğimiz gibi, içtihat toplumun değişen ihtiyaçların­dan etkilenir.

Ömer'in kanunlaştırdığı prensiplerinden biri de korkan kimsenin ifadesinin göz önüne alınması, baskı ve zorlama altında bulunan kimsenin ifadesinin ge­çersiz olması, Bu hususta şöyle der:

"Kişiyi aç bırakmakla, korkutmakla veya hapsetmekle suçunu itiraf etmesi halinde kişi güvence altında değildir." Orga­nize edilmiş toplumlar bu prensibi ancak Ömer'in vefatından bir kaç asır sonra idrak edebilmişlerdir. Öyle ki, bazı ülkeler bu prensibe hala saygı gösterme­mekte, tam tersine çeşitli işkence ve zorlama yollarını kullanmak suretiyle kişi­nin itiraf etmesini sağlamakla birlikte daha sonra bu itirafın geçersiz olduğu is­pat edilmektedir.

Şüphe söz konusu ise cezanın tenfiz edilmemesi:

Şimdiye kadar bu husus ile ilgili olarak birçok örnek arzettiysek de büyük valilerden biriyle ilgili olan bir davayıda burada ilave edeceğiz. Söz konusu olan vali Mugîre b. Şu'be'dir. Dava ise aşağıdaki gibi özetlenebilir:

Ömer, Mugîre b. Şu'be'yi, Basra'ya vali olarak atamıştı. Basra'da Ümmü Cemil adında bir kadın vardı. O zamanın bütün valileri gibi Mugîre de kendi­siyle ilgileniyor ve koruyordu. Bu haber Basra halkı arasında konuşulmaya başlandı. Mugîre ile komşularından biri arasında dargınlık ve husumet vardı. O döneme ait bütün evlerde olduğu gibi evler birbirine yakındı. Komşu ve arka­daşları bir gün komşunun evinde otururken rüzgar Mugîre b. Şu'be'nin evinin penceresini açtı. Komşu ve arkadaşları içeride iri yaplı bir kadının olduğunu ve Mugîre'nin bununla ilişkide bulunduğunu gördüler. Kadın söz konusu olan Ümmü Cemil'e benziyordu. Komşu, arkadaşlarını şahit göstermek suretiyle Ömer b. Hattab'a haber gönderdi. Ömer, Mugîre'yi görevinden azlederek yerine Ebu Musa el-Eş'ari'yi atadı. Onu ve şahitleri ise Medine'ye çağırdı. Mugîe zina suçuyla yargılanırken üç kişi olayın gerçekleştiğini gördüklerine dair şahitlik ettiler. Dördüncüsü gelip şahitlik yapmak için içeri girince (onun şahitliği ol­mayınca ceza verilemeyecekti) Ömer şöyle dedi:

"Benim Allah'tan dileğim, Resulullah'ın sahabilerinden birinin bu gördü­ğüm adam vasıtasıyla rezil edilmemesidir." Başka bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Haktan başka bir söylemeyen ve benden bir şey saklamayan zeki ve akıllı bir delikanlıyı karşımda görüyoruz."

Dördüncü şahit dedi ki:

"Bunların söylediklerini görmedim. Fakat ben şüp­heli bir pozisyon gördüm. Derin bir nefes alış sesini duydum. Ancak bunun ne olduğunu bilmiyorum."

Ömer dedi ki:

"Sen kadını tanıyor musun? Adam:

"Biraz" cevabını verdi ve ekledi. "Fakat ona benzettim." Ömer (r.a.) kazf suçunu işledikleri için üç şahidi cezalandırdı.

Mugîre dedi ki:

"Ben eşimle ilişkide bulunuyordum. Eşim bahsettikleri ve suçladıkları Ümmü Cemil'e benzemektedir."

Toplumsal statüsü göz önünde bulundurulmaksızın adli makamlarda Müs­lümanlar arasında tam eşitlik prensibi:

Beşeriyet bu prensibe oldukça geç dönemlerde kavuşabilmiştir. Ancak Ömer'in çok kati bir biçimde uygulamış olduğu hala günümüzde medeni diye nitelendirdiğimiz birçok ülke inkar etmekte ve bunu ırk ayrımı formu ile çok çirkin bir şekilde yapmaktadır. Daha önce de gördüğümüz gibi onun hasta olan oğlu Abdurrahman'ı Amr b. As'ın cezayı evinin avlusunda vermesi sebebiyle hasta olmasına rağmen nasıl uyguladığını gördük. Buna ilave olarak kayın bira­deri ve çocuklarının dayısı olan Bahreyn valisi ona yakın olmasına rağmen sar­hoş olduğu tesbit edildikten sonra kendisine karşı içki içme haddinin nasıl uy­gulandığım görmüştük.

Bu hususta en büyük örnek olarak göstereceğimiz Cebele b. el-Eyhem el-Gassani ile ilgili olaydır. Cebele el-Cufne krallarından biri idi. Kendisi ve kav­mi İslamı kabul etmişti. Tam anlamıyla donatımlı beş yüz kişilik bir grupla Me­dine'ye Ömer'i ziyarete gelir. Ömer'in bunların İslam'a yeni bir güç katacakları düşüncesiyle sevinir.

Meclisine kabul eder ve birlikte hac yapmak için Mekke'ye giderler. Cebele hac esnasında Kabe'nin etrafında tavaf ederken Benî Fezare'den bir adam elbi­sesine basar ve elbise yırtılır. Cebele'nin gururu kendisini günah işmeye sevkeder. Durumu izzeti nefsine yediremeyerek adama vurur ve burnunu kırar. Olayı duyan Ömer Cebele'yi çağırdı, Cebele yanına gelince suçunu itiraf eder. Bunun üzerine Ömer (r.a.) kendisine der ki:

“Sen suçunu itiraf ettin. Ya adamı razı edersin veya burnunu kırmak sure­tiyle sana kısas cezasını uygulayacağım.” Bunları duyan Cebele der ki:

“Ey mü'minlerin emiri, böyle bir şey nasıl olur? O sırada bir kişi, ben ise emirim.” Ömer (r.a.) der ki:

“İslam sizleri eşit kılmıştır. Sen ancak takvada ve iyilik yapmada ondan üs­tün olabilirsin.” Cebele dedi ki:

“Ey mü'minlerin emiri, İslam'a girmekle cahiliye döneminden daha çok iz­zet ve şeref sahibi olacağımı biliyorum.” Halife sert bir şekilde dedi:

“Şimdi bundan söz etme, eğer adamı razı etmezsen sana kısas uygulayaca­ğım.” Cebele dedi ki:

“O zaman tekrar Hıristiyanlığa dönerim.” Halife dedi ki:

“Şayet Hıristiyan olursan kafanı vururum. Çünkü sen İslam'ı kabul ettin. Mürted olursan seni öldürürüm.” Cebele halifenin sözlerinin ciddi olduğunu ve dediklerini yapacağını anla­yınca şöyle konuştu:

“Durumu bu gece düşünmem için bana izin ver.” Halife kendisine izin verdi. Oradan uzaklaştı. Herkes gece uykusuna dalıp ortalık sakinleşince Cebele ve beraberindeki gizlice şehri terk edip önce Şam'a sonra'da Kostantiniyye'ye (İs­tanbul'a) giderek Hirakl'e sığındı. O ve beraberindekiler Hıristiyan idiler. Hirakl bu duruma çok sevindi. Kendisine toprak ve hediyeler takdim ederek söz­cü ve divan meclisi olarak atadı. [13]

Ömer'in bu tavizsiz tutumu, ileri gelen valilere ve diğer idarecilere hiç imti­yaz tanımaması bazı müsteşriklerin kendisini suçlamasına, -takdir etmelerine rağmen- kendisine "düşüncesi sınırlı" bütün işleri bir kritere göre kişi olarak ni­telendirmelerine sebep oldu.

Abbas Mahmud el-Akkad bu suçlamayı haklı olarak şu şekilde çürütmekte­dir:

"Sınırlı düşünceli olma zannı, tek açıdan bakan ve bu şekilde zanneden müsteşriklere hakim olan görüştür. Bu ise sağa veya sola bükülmeyen adalettir. O adalet ki, çok dakik ve itinalı bir biçimde cezayı ölçüp tartmakta tenakuzlar, toplumsal statüler onu ilgilendirmemektedir. Onlar kendisinin yüce kararlarına baktıklarında bu görüşlerin kati, kesin ve mutlak olduğunu, bir saç teli kadar başka tarafa sapmayan ideal görüşler olduğunu veya yayından fırlamış, belirlenmiş olan hedeflere giden, önüne gelen her şeyi ve hedefine giden bütün en­gelleri delip geçen keskin bir ok gibi gördüler. Onlara, onun zekası iç güdüye benzeyen, feraset zekası gibi tek yöne yönelen zeka düşüncesi hakim oldu. Yi­ne onlara göre bu zeka sağa solu sapmayan, form edildiği şekilde olup başka türlü tasarrufta bulunmayan ve bunun tersine işlemde bulunmayan sınırlı gö­rüşlü olan aklın zekasıdır. Bu zeka tek yönle şartlanmış ve bu çerçeve dahilinde uygulamada bulunan, başka branşlara ve yönlere yönelmeyen bir zekadır.

Sınırlı düşünceli olan Ömer'in düşüncesi değil, bunu iddia eden müsteşrik­lerin düşüncesidir. Tek yön üzerine istikamet gösteren, sağa veya sola sapma­yan kişi, şu ikisinden biridir: Tek yön üzerine istikamet eden kişi ya ondan baş­ka etrafında olup bitenlerden haberi olmayan kişidir veya bu kişi karşısına çı­kacak bütün engelleri aşabilen, her şeyin ona yöneldiğini ve meylettiğini ve onun hiç kimseye veya yüne yönelip eğilmediğini bilen kişidir. Ömer b. Hattab’ın takip ettiği bu istikamette yürüdüğü yol ise birinci değil, ikincisidir. Bu isti­kamet zaaf olmayıp güç ve kuvvete dayanan, mahcurun istikamete değil, sür'atle tasarrufta bulunanın çizmiş olduğu istikamettir."

Ömer'in mutlak eşitlik prensibine örnek olarak Amr b. As, Halid b. Velid, Cebele b. el-Eyhem'in durumlarını örnek olarak gösterdikten sonra Abbas Mahmud el-Akkad der ki:

“Bu, dünyadaki farklı statülere bakmayan içinde bu­lunan farklılık ve yolsuzluklara hayır diyen ve bu türlü tasarruflarda bulunma­yan müstakim kısasa sahip olan adalet örnekleridir.” O da şartları göz önünde bulundurmaksızın yazılı kanunlara göre cezanın takdir edilmesinde, sınırlı dü­şünceye sahip olan kişi için en kuvvetli şüphelerdendir. Acaba gerçekte durum böyle midir? Acaba bu durumlar karşısında her zaman ve her dönemde olduğu gibi, Ömer'in de politika dahileri gibi, hileler yaparak kanunlarla oynaması mı gerekiyordu?

Evet, şayet eşitliği sağlamaktan aciz olsaydı, hileye başvurması gerekirdi. Terazilerin eşit tutulması vali için kusur sayılır, kelimelerle oyalama, bir şeyin etrafında dönüp dolaşmak sureliyle hile yapma ise başarı kabul edilirdi. Çünkü eşitlik ve adaletle hükmetmek kişiyi hasta eder, yorar. Ve yine eşitlik prensibi kişiyi zulümden daha zor ve daha tehlikeli durumlara maruz bırakır. Eşitliğin sonuçlarına bakıldığında, daha zor, ayrıcalık ve temyiz etmekten daha zalimcedir. Onun hakikatin etrafında dolaşması kendisi için vacipti.

Bunların hangisi Ömer'de ve Ömer bunların hangisiyleydi? Zorlukları yen­mekte güçlü ve buna kadirdi. Zalimin zulmünden aşırı derecede elem, mazlu­mun ezilip yenilmesinden aşırı acı duyardı. Allah'ın haklıyı desteklediğine ve koruduğuna tam manasıyla iman etmişti. Bütün bunlara rağmen Ömer niçin haktan sapsın? Neden haksız tasarrufta bulunsun? Ve neden kelime oyunları yaparak hukukta hilelere başvursun?

Zikrettiğimiz, Ömer (r.a.)'in büyük valileri muhakeme etmesi pozisyonuyla ilgili görüşleri çürüttükten sonra, Cebele meselesine temas ederek el-Akkad der ki:

"Kendilerini ileri görüşlü ve basiretli olarak nitelendiren politika dahilerinden biri olmuş olsaydı, emiri razı etmeye ve ona tabi olanların da İslam'da kal­malarını sağlamaya, şikayetçiye çeşitli hileler yaparak onu bundan vazgeçirme­ye, her iki taralı barıştırmaya ve emirin kendisini savunmak için kendisine sal­dıranı vurduğunu beyan etmek suretiyle bu meseleyi hallederdi. Zulme karşı kızgın, hakkı koruyan, güç ve kuvvetine kain olan ve İslam'ın yenilmezliğine inanan Ömer'in bu politikacıların politik dehalarına ihtiyacı mı vardı. Yıldızlara tapan kişinin gazabına uğramış olan emirin tabileri çok olsa bile bunun anlamı, onların davranıp bir şeyler yapmaları gerekiyordu. Ama Ömer'in böyle bir ta­sarrufa başvurmaya ihtiyacı yoktu."

Büyük yazar araştırmasına şu şekilde son verir:

"Onun kesin ve müstakim olan adaletini dar görüşlü, sınırlı düşünceli ola­rak tefsir eden Avrupalı eleştiriciler, kendisini anlayamadılar. Şayet insaflı dav­ransalardı göreceklerdi ki, onun kesin ve müstakim adaleti, güç ve kuvvetinin eksikliğinden değil, fazlalığındandır. İlim ve sür'atle idrak etme eksikliğinden değil, kendisine olan güven ve iman gücünün fazlalığındandır. Verdikleri bu hükümlerinde sabırla hareket edip vicdanlarına sorarak karar vermiş olsalardı, bunu anlamak kendileri için hiç de zor olamazdı. Çünkü onun güven ve iman gücü ahlakında ve işinde gizli olmayıp ileri altığı her adımda mevcuttu. En zor ve en büyük işlerin üzerine giderdi. İleri atıldığı zaman etrafındaki engelleri, eğri büğrü yolları bilmediğinden değil, bunlara önem vermediği ve bunların onun umurunda olmadığının bir sonucudur. Şayet üzerine gittiği takdirde işle­rin ona meyledeceği (ona boyun eğeceği) ve onun hiçbir işe boyun eğmeyece­ğine o bütün imanıyla inanıyordu. Bülün engelleri biliyordu. Ancak engeller­den daha güçlü ve kuvvetli olduğunu da biliyordu. Çünkü o güçlü imanına gü­veniyordu. Onun bu güç ve imanından iki kuvvet doğar: O tüm güçlükleri ve zorlukları omuzlarına alır, hiç eğilip bükülmeden dimdik ayakta dururdu. Onu başkasından ayıran özellik, sorumlu olduğu yükü bilmediği, söz edilen sonuç­lan unuttuğu veya karşısında zor duruma düşdükleri zorluklardan kaçındığı de­ğildi. Hayır onu başkalarından ayırt eden ölçü, onlar zor ve büyük işlere boyun eğerlerken bu zor işlerin ona boyun eğmesidir."

Ömer (r.a.)'in hakkın uygulamasındaki tavizsizliğine ve cezaların infazındaki bütün şiddetine rağmen, adaletin hakim olmasında maksimum derecede insa­ni düşünceye sahipti. Devamlı olarak halka mahkemeler vasıtasıyla yapılan muhakemelerden kaçınmalarım hissettiriyordu. Onun bu hususta söylediği şu söz oldukça etkileyicidir. "Kendiliğinizden başkalarının haklarını kendilerine iade edin. Birbirinizin hakkına sahip çıkın. Birbirinize tahakküm ederek hük­metmem için bana gelmeyin." Halifelik kendisine geçtiğinde ilk hutbelerinin birinde halka hitab ederken şöyle demişti:

"Suç işlememek suretiyle bana yar­dımcı olunuz. Ve kendi nefsime karşı da iyilikle emredip kötülükten men etmem için bana yardımcı olunuz. Allah'ın sizin işlerinizin idaresi için bana ver­diği yetkiler dahilinde görevimi daha iyi yerine getirmem için bana nasihat edin."

Suçlunun cezadan kurtulması için zayıf bir ihtimal bile ufukta görülse, ce­zanın acele bir şekilde uygulanmasından nefret ederdi. Bu husustaki rivayetlere göre, bir devletin bir bölgesinde gezinirken o bölgenin valisine önemli olayları sordu. Vali kendisine verdiği cevapta bir mürtedin katledildiğini söyledi. Bunu duyan halife kendisine şunu sordu:

“Onu bir eve sokup kapıyı üzerine kapatıp her gün kendisine yemek vermek suretiyle tevbe etmesini söylediniz mi? Tevbe ettiyse zaten ona karşı bir şey yapamazsınız. Aksi takdirde öldürebilirdiniz." Daha sonra şöyle söyledi:

"Ya rabbi, ne gördüm ne de böyle yapmaları için em­rettim.. Bu haberi öğrendikten sonra da yapılanlara razı olmadım.” "Bu sözünü daha önce de arzetmiştik" Şüpheli durumlarda cezanın infazım iptal etmek, uygulamaktan daha hayırlıdır."

Bu sebeple onun doktrini gizli olan şeyleri ifşa etmemekti. İbn Cevzi'nin ri­vayetine göre, bir adam Ömer b. Hattab'a gelerek kendisine daha önce suç işle­miş bir kızı olduğunu ancak bundan sonra tevbe ettiğini, şu anda kendisini ni­şanlamak için geleneklerin bulunduğunu ve kendisini nişanlamaya gelenlere bu durumu açıklayıp açıklamaması gerektiğini sordu.

Halife kendisini azarlayarak dedi ki:

"Allah'ın gizlediği şeyi ifşa etmeye kastın mı var? Vallahi onun durumunu herhangi birisine söyleyecek olursan se­ni herkese ibret olacak şekilde cezalandıracağım. Temiz bir Müslüman kadını gibi nikahını kıy."

Cebele b. el-Eyhem el-Gassani'nin yaptığı gibi, suçlunun kafirlere iltica ederek şeytan güçlerine sığınmalarını önlemek için valilerine verdiği emirlerde düşman sınırlarına yakın oldukları zaman kimseyi cezalandırmamaları gerekti­ğini daha önce zikretmiştik.

Ömer (r.a.) hakimin görevinin zor olduğunu bildiği için, meseleleri iyi bir şekilde tartabilen ve feraset sahibi olanları ancak bu göreve atıyordu. Asırlar boyu hakimin görevi, önüne gelen sürtüşmelere kanunu uygulamak ise ve buna binaen hakimin görevi kanunu ortaya koymak değil, mevcut olan kanunu uygu­lamak ise İslam hukukun kendine has bir özelliği vardır. Çünkü hakimin uygu­ladığı kanunlar sınırlıdır. Bu sebeple hakim içtihad etmek zorundadır. İçtihad edeceği hususları Kur'an ve Sünnetten iktibas eder. [14]

İslam hakuku usulü uzmanlarının varmış oldukları icma1 (oy birliği) hakim olacak kişinin içtihad mertebesine varmış olması lüzumudur. Bugünkü hukuk normları detaylı, çok açık ve seçik bir şekilde düzenlenmiştir. Yasa koyucu bunları konularına göre ayrı ayrı kısımlara ayırmıştır. Hakim bugün önüne ge­len bir davaya elinde mevcut olan bu normlardan birini seçip uygulamakla yü­kümlüdür. Ama İslam hakiminin ise Kur'an ve Sünnette bulunan prensiplerden birini uygulamaktan başka bir seçeneği yoktur. Önüne gelen davaya uygulaya­cağı nassı kendisinin keşfedip uygulaması gerekir. Bu görevi yerine getirirken iki kişi bir arada yapar. Önce keşfedeceği normu tesbit etmek bundan sonra önüne gelen davaya uygulamak. Bu anlatmak istediğimizi aşağıdaki örnek açıkça dile getirmektedir. Sire kitapları aşağıdaki olayı rivayet etmektedirler:

Ömer (r.a.) bir gün otururken yanına bir kadın gelip kendisine selam vere­rek şöyle söyledi:

"Kocam geceleri ibadet eder, gündüzleri ise oruç tutar." Ömer dedi ki:

"Allah onu daha fazla muvaffak etsin." Arkasından kadın oradan uzaklaştı. Yanında bulunanlardan biri halifeye dönerek dedi ki:

"Ey mü'minlerin emiri, bu kadın kocasını sana şikayet etmek istiyordu. Bununla kocasının gece gündüz kendisini ibadete verdiğini, bunun tabii sonucu olarak da kocalık görevini yerine getirmediğini anlatmak istiyordu." Ömer kadının geri getirilme­sini emretti. Daha sonra adamın ferasetinin doğruluğuna emin olunca adama dedi ki:

"İkisinin arasında sen hükmet. Benim anlamadığımı sen anladın."

Adam, kadının kocasını çağırdı ve üç gününü ibadete bir gününü de karısı­na ayırması için emir verdi.

Ömer kendisine sordu:

“Neye dayanarak böyle hükmettin?” Adam dedi ki:

“Allah bir erkeğin dört kadınla evlenmesini helal kılmıştır. Şayet adam bu hakkını kulanmış olsaydı, kadına her dört günden bir gün düşecekti. Durum böyle olunca üç gününü ibadete tahsis edebilir. Fakat dördüncü günü evlilik hakkı için kullanabilir.” Ömer bu içtihadı tasdik etti.

İslam hukuku bu yönüyle modern idare hukukuna çok yakındır. Çünkü ida­re mahkemesinde hakim detaylı yasalaşmış maddelere bağlı kalmakla yükümlü değildir. Onun da önünde içtihad sahası oldukça geniştir.

Ömer hakimlik görevinin ne derece önemli ve tehlikeli olduğunu hissetti­ğinden dolayı bu göreve belirli özellikleri olan kişilerin seçilmesi ve tamamen bu görevde çalışmalarını tahsis etmeye bu hisleri kendisini şevketti. Aynı şekil­de hakimlik görevini yürütecek kişiyi çok iyi bir şekilde inceliyordu. Bunu anlatmak için göreve atadığı kişilerin isimlerini hatırlatmak kanaatimizce yeterli­dir: Medine'ye hakim olarak Ebu ed-Derda'yi, Kufe'ye Şürayh'ı Basra'ya Ebu Musa el-Eş'ari'yi, Mısır'a Kays b. Ebi'l-As es-Sehmi'yi atadı.

Şürayh'ın Kufe'ye hakim olarak atanması olayı çok ilginçtir. Ömer (r.a.) bir adamla at pazarlığı yapıyordu. Atı tecrübe etmek için halife binip dolaştı. Bu esnada at sakatlandı. Daha sonra atı sahibine geri vermek istediği zaman, adam hayvanı kabul etmedi. Halife kendisine dedi ki:

“Aramazda hakemlik yapacak birini tayin et.” Adam Şürayh'ı hakem olarak gösterdi. Şürayh her ekisinin söz­lerini dinledikten sonra şöyle dedi:

"Ey mü'minlerin emiri, satın aldığını kabul et. Veya nasıl aldınsa öyle tes­lim et." Bu sözleri duyan Ömer şunları söyledi:

“Ancak böyle hükmedilebilirdi.” Ve Şürayh'ı Kufe'ye hakim olarak atadı. Ve görevi orada tam altmış sene yürüttü.



ADLİYEYE BAĞLI OLAN KISIMLAR


Hakimin asıl görevi, İslam hukukuna göre halk arasında hükmetmek ise ve daha önce de bahsettiğimiz gibi, Ömer (r.a.) bu görev için belirli kişileri tahsis etmişti. Gerek Ömer döneminde gerekse daha sonraki dönemlerde hakimlik gö­revi zorunlu bir şekilde yalnız hakimlik göreviyle bugünkü teknik anlamıyla kalmayıp bunun yanı sıra başka görevleri de kapladı. İşte bu sebeple hakimler hakimlik görevinin yam sıra bu görevle yakından ilgili olan görevleri de yürüt­tüler. Buna örnek olarak askeri komutanlık ve polis idaresi gibi görevleri göste­rebiliriz. Ancak bunlar konumuzu ilgilendirmediği için ayrıntılara inmeyece­ğiz.

Önemle ifade etmemiz gereken husus, hakimlik görevinin yanı sıra, diğer bazı görevler de ortaya çıktı. Bugünkü terimlerle biz buna ihtisas sahibi hakim diyebiliriz. Bununla kastettiğimiz, el-Mezalim ve el Hisbe'dir. Hisbe sistemini ilk kuranın Ömer b. Hattab olduğu hakkında ittifak var ise de Mezalim hakkın­da ihtilaflar söz konusudur. Bu eserimizde takip ettiğimiz metoda uygun olarak bu iki sistemi kısa bir şekilde açıklamanın çok faydalı olacağı kanaatindeyiz.


1- Velâye El-Mezalim


Bu sistem tedrici olarak inşa edilmiştir. Bu sistemde adli ihtisasın yanı sıra tenfi (uygulama, yürütme) de mevcuttur. Adliyenin çözmekte zorluk çektiği anlaşmazlıkları mezalim valisi sonuca bağlar. Bazen taraflar adliyenin adil bir şekilde hükmetmediği kanaatine sahip olduklarında bu hükümler adı geçen mercice sonuca bağlanır. Ancak bu sistemin asıl kuruluş sebebi, adliyenin bazı büyük devlet adamları ve büyük valilerin hukuk devletine boyun eğmelerini sağlamaktan aciz olmaları halinde bu otoritenin adliye yerine söz konusu olan durumu gerçekleştirmesi ve bunların kanuna boyun eğmelerini sağlamasıdır.

İşte bu sebeple İslam'daki mezalim sistemi, modern anlamıyla idâri mahke­melere çok yakından benzemektedir. Bu hakikata tam anlamıyla inanmak için, mezalimin oluşumunu ve ihtisaslarını arzetmek yeterlidir.

Merhum Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehre, velaye el-mezalim'i şöyle tanım­lar:

"Velaye el-Mezalim, devlet başkanının üstlendiği adli velayet, askeri baş­komutanlık ve hisbe gibi bir otoritedir. Devlet başkanı kendisine bunun için vekil atayabilir. Vekil olan kişinin bu görev için yeterli olması ve bunu yerine ge­tirmeye muktedir olması gerekmektedir. Çoğu zaman hakim otoritesine ve onun icraatlarını yapmaya yetkili gibi, olmasına rağmen onun iyi tam anlamıy­la adli olmadığından, mezalim işini yürütene hakim değil, nazır denilmektedir. Onun görevi hem yargıyı hem de yürütmeyi kapsar. Önüne gelen meseleleri uygulama, barış veya hayırlı iş yapmak (bağış, hibe, davadan vazgeçme) sure­tiyle sahibine hakkını iade eder. Onun görevi bazen yargı bazen de yürütme ve idaredir." [15]

Maverdi, Mezalim sistemini şöyle tanımlamaktadır:

“Zulmedenleri korkuyla insafa getirmek ve inkar eden davacıları heybetle caydırmaktır. Bu görevi yeri­ne getiren nazır için aranan şartlar ise, kadir ve kıymet sahibi olması, söylediği­ni uygulatabilen olması, aşın haybet, iffet sahibi, arzu ve isteği olması çok tak­va sahibi olması gerekir.

Çünkü bu otoritesiyle hem yargıç hem de savunan olarak ortaya çıkmakta ve bu iki gıübun özelliklerini bir arada kendisinde bulundurmaya ihtiyacı var­dır. Onun her iki açıdan itibarlı olması ve emrettiğini uygul atabilmesi gerek­mektedir.” [16]

Başlangıçta nazır el-mezalim ile adliye birbirinden ayrılmıyor, bir olarak görülüyordu. Müslümanlara sadrül-islamda dini fonksiyon hakimdi. Ve bundan ötürü Müslümanlar arasında vuku bulan anlaşmazlıklar benzer olup adli ma­kamlarla açıklığa kavuşturulur ve Müslümanlar gönüllü olarak hükümlere bo­yun eğerlerdi. [17] Vali hatta meşru bir şekilde seçilen halife bile başkasına zul­mederse bu zulmün def edilmesi kanuni olarak gerekli olduğuna göre, Resulullah özellikle valilerin halka karşı işledikleri haksızlıklara ve zulümlere karşı koydu. Sahih sünnet kitaplarındaki rivayetlere göre, Cüzeyme kabilesi itaat edip boyun eğmeyi kabul etmesine rağmen Halid b. Velid kendileriyle savaştı. Resulullah bunu kabul etmeyip haksızlığın kaldırılması için ölenler meydan savaşında can vermelerine rağmen, savaşta öldürülenlerin hata sonucu öldürüldü­ğünü ve bu maksatla diyet ödenmesi için Ali b. Ebi Talib'i görevlendirerek gönderdi. Yüzünü gökyüzüne çevirerek dedi ki:

"Allahım! Halid'in yaptıklarını affetmen için sana yalvarıyorum." [18]

Dört büyük halife de Resulullah'ın metodunu izleyerek özellikleri valilerin işlediği suçlan takip etmek suretiyle kendilerini hesaba çektiler. Ömer b. Hattab valilere karşı çok katı davranıyor, suç işlememeleri için kendilerini sürekli uyarıyordu. Hac mevsiminde kendilerine hitap ederek şöyle diyordu:

"Ben siz­leri halkın yüzüne vurasınız diye göndermedim. Suçsuz olarak halkın yüzüne vuran vali, bana gelirse vallahi ona kısas cezasını uygularım." Bunu bilinen meşhur olayda Amr b. As'a ve oğluna aynen uyguladı.

Daha önce de açık bir şekilde ifade ettiğimiz gibi, Amr'ın sırf bir sözle Mı­sırlıyı küçümseyip hakaret etmesi sebebiyle cezalandırmasıdır.

Mezalimi ilk olarak düzenli ve sistemli bir şekilde Ali b. Ebi Talib uygula­dı. Bu anlamda Maverdi şöyle demektedir:

"Ali'nin halifeliği gecikince halk karışıp zulmetmeye başlayınca politikanın katılığım ayırmak, kapalı olan hükümlere varmak için daha fazla itina göstermeye gerek duydu. Bu metodu ilk olarak uygulayan odur." [19]

Emevi devleti ve onu takip eden dönemlerden sonra dünyevi duygu devlette hakim olunca halk açık bir şekilde birbirine kuvvet kullanmak suretiyle zulmet­meye başlayınca uyan ve vaazlar caydırıcılığını kaybedince, güçlü ve kuvvetli olanları caydırmak, güçsüz ve yenik olanlara yardım etmek için mezalimlere ihtiyaç duydular. Mezalim ise otorite gücü ile adliyenin karışımından ibarettir. [20]

İşte bu şekilde mezalim mahkemeleri inşa edilerek müstakil bir mahkeme haline geldi. Bu, adliyeden farklı olup aynı zamanda adliyeyi tamamlayan bir kuruluştur. Aşağıdaki gibi önce mezalimi yönetecek kişi için aranan şartları, ih­tisaslarını ve adliye ile velayeti mezalim arasındaki farkı arzedeceğiz.

Velaye el-Mezalim zulmün en kötüsü olan valilerin ve büyük devlet adam­larının zulümlerini hedef alıyorsa, nazır el-Mezalim -Maverdi'nin dediği gibi adliyenin sarsılmazhğına ve devleti idare eden kişinin otoritesine ihtiyacı var­dır. Ve bu sebeple özel bir tafviz gerekmeksizin onun bütün kamu işlerinde ve­layet hakkı vardır.

a) Özellikle İmam Ali başta olmak üzere dört halife de el-Mezalim'i bizzat idare ettiler. İlk olarak haftada bir gününü mezalim işlerini ve şikayetlerini din­lemek ve bu hususta hükmetmek için ayıran kimse Abdülmelik b. Mervan'dır. Karşısına bir problem çıktığı veya etkili bir hükme varma ihtiyacını duyduğu zaman hakimi Ebu İdris el-Evdi'ye havale ederdi. O, Abdülmelik'in tecrübele­rinden korktuğu için hemen gerekli hükmü uygulardı. Çünkü Abdülmelik du­rumları çok iyi bilen ve tartan, hükmün sebebi üzerinde duran bir halifeydi. Abdülmelik emreden, Ebu İdris ise hükmeden ve uygulayan kimse idi. Daha sonra valilerin zulmü ve asilerin haksızlıkları arttı. Onları bu yaptıklarından ancak güçlü eller ve sabit emirler alıyokabilirdi. Nazır el-Mezalim ilk olarak bizzat bu dönemde kendisi bakan ve haksızlıktan def eden Ömer b. Abdülaziz'dir. Emevilerin işlediği zulümleri sahiplerine def etti. Abbasiler döneminde ise bu işi bir grup yönetti. İlk olarak bu göreve bakan Mehdi, sonra Hadi, daha sonra Reşid, Me'mun ve Muhtedi bu göreve baktılar. [21]

b) Nazır el-Mezalime aynı zamanda bölge emirleri (eyalet başkanları) ve tafviz edilmiş bakanlar yürütme hakkına sahiptiler.

c) Elinde kamu otoritesi bulunmayan mezalime bakma hakkına ancak iste­nilen şartlar kendisinde bulunduğu ve veliyyül emirden tafviz aldığı takdirde sahip olur. Şayet mezalimlere genel olarak bakan kişi ise bu şartlar veliaht, taf­viz edilen bakan, veya eyalet bakanlığı için istenilen şartlandır. Ama bu göre­vin yetkisi, mahkemelerin uygulamada zorluk çekip aciz olduğu durumlar için sınırlı ise nazır el-Mezalimin bu mertebe ve düzeyde olmaması, onun bu görevi yürütmesini engellemez. Ancak uygulama esnasında haktan sapmaması hiç kimsenin kınamasına aldırmaması ve rüşvet alma arzusunu yenmesi şartıyla bu görevi yürütmesi uygundur.

Nazır el-Mezalim görevinin özel yapısını ve idare ile adliye arasındaki ter­cihini göz önünde bulunduracak olursak, bu görevin en iyi bir şekilde tamamlanması için, koordine edilmiş bazı faktörlere ihtiyacı olduğunu görmekteyiz. Daha önce de bahsettiğimiz gibi. İslam adliyesindeki norm, hakimin tek oldu­ğudur. Mezalimler ise Maverdi'nin söylediği gibi beş sınıftan meydana gelen bir meclisten oluşması ve onlar olmadan nazır el-Mezalimin olamayacağı ve bunların hiçbirinden vazgeçilemeyeceği gerekmektedir. Bunlar aşağıdadır:

a) Ayanlar: Güçlüyü cezbetmek, cür'etkarı değerlendirmek için.

b) Hakimler ve hakemler: Mecliste taraflar arasında geçenlerin bilinmesi ve isbat edilen hakların informasyon edilmesi için.

c) Fakihler: Aralannda benzerlik bulunan ve zor olan konulann kendilerin­den sorulması ve başvurulması için.

d) Katipler: Taraflar arasında olup bitenleri tesbit etmek, lehlerine ve aleyh­lerine yöneltilenleri belirlemek için.

e) Şahitler: Kendilerine verilen haklan ve hükümleri müşahede için. Nazır el-Mezalim'in bundan başka bir görevi varsa, yani yalnızca bu görevi yürütmüyorsa, bugün için belli bir gün ayırması gerekir. Mütezallimler bugün­de ona kastederek gelir ve aralarında husumet bulunanlar ona müracaat ederler. Ama nazır el-Mezalim sadece bu görev için tahsis edilmişse ve başka bir göre­vi yoksa o bu görevin her zaman için temsilcisi olup tarafsız ve adil davranma­sı gerekmektedir.


A) Nazır El-Mezalim'in İhtisasları


Maverdi bu ihtisasları on madde halinde sıralamıştır. Bunu araştırana açık bir şekilde İslami anlamıyla mezalim ile çağdaş anlamıyla idari adliye arasında çok büyük benzerlikler olduğunun zuhur edeceğini açık bir şekilde müşahede edecektir.

Bu hususta çok önemli bir yer işgal eden şudur: İlk üç ihtisas, biraz sonra arzedeceğimiz gibi, mütazallim tarafından arzedilmesi gereken ihtisaslar olma­yıp nazır el-Mezalim’in bu ihtisasları kendiliğinden yürütmesi gerekmektedir. Bunu çağdaş tabirle ifade edecek olursak, kamu düzeniyle ilgili olan işler diye belirtebiliriz.

Maverdi'nin sıraladığı şekilde, vela el-Mezalim’in ihtisaslarını aşağıdaki gibi arzedeceğiz:

1- Valilerin raiyeye karşı kötü muamele yapmaları ve haksız davranmaları­nı kontrol etmek. Nazır el-Mezalim’in kendiliğinden valilerin durumlarını ince­leyip araştırması, daha önce zikrettiğimiz gibi, haksızlık yaptıklarında kimsenin şikayet etmesine gerek duymadan onları düzeltmesi gerekir.

2- Adil kanunlara yönelerek valilerin toplamış olduğu mallarda zulmetme­lerini gözetmek, halka yardımcı olmak, valileri ise cezalandırarak ellerine faz­ladan geçirmiş oldukları malları beytülmale verdikleri takdirde buradan alıp sa­hiplerine, kendilerine aldıkları takdirde onlardan alarak gerçek sahiplerine iade etmek.

3- Divan katiplerinin durumunu araştırmak. Çünkü bunlar Müslümanların mallarının tesbitinde sekreterler olup kendilerine ne kadar ödeneceğini ve ken­dilerinden ne kadar alınacağını tesbit ederler.

4- Memurların haklarının kendilerine geç verilmesi veya geciktirilmesini araştırmak ve bunu önlemek.

5- Gaspedilen şeylerin geri iade edilmesi. Bununla kastedilen kanuni olma­yan yollarla gasp edilen mallardır. Maverdi bu malları ikiye ayırmıştır:

a) Sultani gasplar: Valilerin haksız olarak ve zalimce ya devlete verdiği ve­ya kendisine aldığı meşru olmayan mallardır. Bu zulüm çeşidi bahsetmiş oldu­ğumuz ilk üç maddenin ihtisasına girer.

Başka bir ifade ile Nazır el-Mezalim, durumu öğrendikten sonra, kimsenin şikayetine gerek duymaksızın bu malın geri iadesi için kendiliğinden hükme­der. Ama şayet bundan haberi olmazsa, o zaman gasp edilen malın sahibinin tezallüm etmesiyle harekete geçer ve onun şikayetine bağlı kalır. Ancak bu du­rumda gerekli bilgileri, otorite divanında araştırmak suretiyle alabildiği gibi, onun görüşü çıkar sahibinin takdim ettiği delillere bağlı kalmayıp kendisine has özel bir metodla gerekli bilgileri elde edebilir.

b) Kuvvetlilerin kişilerden gasp ettikleri: Devletin ileri gelenlerinin güçsüz­lerden gasp ettikleri mallardır. Bu tür davalara ancak çıkar sahipleri bizzat tazallüm ederse nazır el-Mezalim müdahale eder ve gereken kanuni işlemi yapar.

6- Evkaflarla ilgili olan anlaşmazlıklara bakmak. Bu hususta kamu evkaflarıyla özel evkafları birbirinden ayırmak gerekir.

a) Kamu evkafları (camiler ve fakirlerle ilgili olan vakıflar gibi). Bununla ilgili görevlerini yürütürken nazır el-Mezalim’in kimsenin şikayetine ihtiyacı ol­maksızın kendiliğinden bu işlere müdahele ederek gelirleri tesbit eder ve ittifak şartlarına göre üç yılla bunu ifa eder. Birinci yol temsilcilerin divanlarını araş­tırmak, ikincisi otoriter olanların divanları, üçüncüsü ise büyük ihtimalle doğru olması kabul edilen eski yazılı belgeleri ve vesikaları araştırmak suretiyle.

b) Özel evkaflara gelince, bunlar alacakları bilinen kişilerdir. Çıkar sahibi bizzat şikayet etmedikçe nazır el-Mezalimin bu tür davalara bakmaya yetkisi yoktur. O hükmederken bilinen isbat yolarına göre hükmeder, Hak sahiplerinin, vakıf otorite nazırı karşısında zayıf düşmeleri sebebiyle bu tür davaların bakımı mezalim hakimin ihtisasına terk edilmiştir.

7- Adliyenin uygulamada zorluk çektiği hükümlerin infazını gerçekleştir­mek.

8- Daha sonra arzedeceğimiz hisbenin (el-Muhtesib) ihtisaslarını uygula­masına yardımcı olmak.

9- Cuma namazı, bayram namazları ve hac gibi aşikar olan ibadetlerin ih­mal edilmesi veya şartlarının yerine getirilmemesi durumlarına itina göster­mek. Çünkü Allah haklarının ifa edilmesi ve farzlarının yerine getirilmesi ön­celik taşımaktadır.

10- Kavga edenlerin ve davacıların arasında hükmederek hak çerçevesi da­hilinde ve gereklerine uygun olarak hakem ve hakimlerin hükmettikleri gibi, ancak hakka dayanan hükümlerle hükmetmek.

Bu son ihtisas, mezalim hakimine adli sahada davacıların ona iltica etmeleri halinde kamu velayet hakkı tanımaktır.


B) Nazır El-Mezalîm İle Adliye Arasındaki Fark


Adli makamların yaptığı gibi, nazır el-Mezalim de bir çok davayı çözüme bağlıyor ise, her iki durumda da ihtisasın bir olduğu sorusunu kişi sorabilir. Gerçekte hukuk ilmi uzmanları bu iki sistemi birçok yönleriyle birbirinden ayırdederek farklı yönlerim ortaya koymuşlardır. Maverdi bunu on madde ha­linde belirtmiştir:

1- Adliyenin sahip olmadığı heybet ve güce nazır el-Mezalim sahiptir.

2- Nazır el-Mezalim’in sahası daha geniştir.

3- Nazır el-Mezalim’in hakka varmadaki otoritesi ve batılı bilmedeki yetkisi belirli ve sınırlı delillere dayanan hakimin otoritesinden daha geniştir.

4- Nazır el-Mezalim zulmedeni ve başkalarına saldırganca tavırda bulunanı terbiye etmek ve ders vermek sureliyle cezalandırır.

5- Müphem bir hukuk veya şüpheli bir durum söz konusu ise nazır el-Mezalim vereceği hükmü eneyebilir. Ama normal adli mahkemelerde ise taraflar­dan biri hükmün verilmesini talep ettiği takdirde mahkemenin bunu ertelemeye hakkı yoktur.

6- Nazır el-Mezalim tarafların barışmalarını kendilerinden talep ederek ba­rıştırmak suretiyle anlaşmazlığı sonuçlandırabilir. Mahkeme ise taraflardan biri istemedikçe böyle bir istekte bulanamaz.

7- İnkar etme belirtileri ortaya çıkarsa, nazır el-Mezalim tarafların gerekli­lik sahasını genişletebilir. İnkardan ve yalandan vazgeçmeleri için taraflara ke­falet izni verebilir.

8- Adli şahitliğin dışına çıkan, gizli şahit dinlemeyi nazır el-Mezalim dik­kate alabilir.

9- Kendi hür iradesiyle şahitlerin ifadesini değiştirmeleri halinde ve nazır el-Mezalim’in şüpheye düştüğü hususlarda onlara yemin ettirebilir. Şüpheyi or­tadan kaldırmak için fazla şahit dinleyebilir. Mahkemelerin bu özelliği yoktur. Nazır el-Mezalim kendiliğinden şahit çağırıp dinleyebilir.

10- Tarafların talepleri olmaksızın, nazır el-Mezalim şahitleri çağırtıp ken­dilerinden tarafların anlaşamadıkları hususları bozabilir. Mahkemelerde ise ge­nel olarak delillerin takdim edilmesi davacıdan istenir. Davacının takdim ettiği delillere paralel olarak dava açılır. Deliller yeterli değilse dava açılmaz.

Maverdi, bu on özelliğin dışında kalan hususlarda mezalim ile normal mah­kemelerin eşit olduklarını ve bunun tabii bir sonucu olarak diğer hususların müşterek olduklarım ifade eder. Daha önce de değindiğimiz gibi, nazır el-Me-zalim'i ayırdeden bu özelliklerdir, diğer hususlar ise eşittir.


2- El- hisbe [22]


Maverdi el-muhtesibin görevini şöyle tanımlamaktadır:

"Terk edildiği zu­hur ederse iyilikle emretme, eylemi zuhur ettiğinde de kötülüğü yasaklama". İbni Haldun da aym anlamda şunları söylemektedir:

"İyilikle emredip kötülük­ten nehyetmek dini bir görev olup bu görevin esası da şu ayete dayanmaktadır:

"İçinizden hayra çağıran iyiliği buyurup kötülükten men eden bir topluluk olsun, işte onlar kurtuluşa erenlerdir."[23] "

Bu anlamıyla el-Hisbe Müslümanlar için bir kamu görevidir. Başlangıçta halifeler, özellikle Ömer b. Hattab, bu görevi bizzat yapardı. Gece gündüz hal­kın arasında gezer, dinin hükümlerine ve gereklerine uymalarım din ve dünya işleriyle ilgili olan durumlara itina göstermelerini kendilerine söylerdi. [24]

Devletin görevleri çoğalıp ihtisaslaşınca el-Muhteseb'in görevi temyiz edi­lerek hisbe ile adli mahkemeler arasında yakından ilişki bulunmasına rağmen çoğu zaman hisbe ile ilgili olan durumlar adliyeye terk edilmezdi.[25]

Maverdi'nin sıraladığı gibi, el-Muhtesib'de bulunması gereken şartlar aşağı­daki gibidir:

"... hür olması, adil olması, sağduyu sahibi ve tavizsiz olması, dini hususlar­da kimseye taviz vermemesi, görünüşü itibariyle sevilmeyen şeylerin yapıp yapmaması, istenen şeyleri bilmesi gerekir. İçtihad şartının kendisinde bulunup bulunmaması hususunda hukukçular ihtilafa düştüler. Bazıları bunun kendisin­de bulunmasını şart koştu. Çoğunluk ise bu şartı ileri sürmedi."

Çünkü muhtesibin yaptığı iş, onun müçtehid olmasını teknik bir terimle ifa­de edecek olursak gerektirmez. Daha sonra göreceğimiz gibi, onun asıl görevi, yapılması istenmeyen şeylerin açıkça işlenmesine engel olma ve her Müslümanın yapması gereken ve gözle görülen görevlerin ihmal edilmesine engel ol­maktır.

El-Muhtesib'in görevleri adliye, nazır el-Mezalim ve polisin ihtisaslarından bazılarım kapsamaktadır.

el-Muhtesib delillere ihtiyaç duymaksızın, aşikar olan anlaşmazlıkları so­nuçlandırmada adliyeye yakındır. Müslümanların alışılmış adabının dışına çı­kan, açıkça suç işleyenleri eğitip cezalandırmakla bu açıdan nazır el-Mezalime benzemektedir. Ve son olarak kamu düzenini yollarda ve çarşılarda güvenliği sağlamakla polis görevine yakın görevleri vardır.

Bu sebeple muhtesibin ihtisaslarını, sonra onun görevi ile hakim ve nazır el-Mezalim arasındaki farkları sıralamak suretiyle arzedeceğiz.


A) Muhtesibin İhtisasları


İbn Haldun Mukaddeme'sinde muhtesibin ihtisas çeşitlerini hatırlatmakla yetinerek şöyle der:

"el-Muhtesib münkerleri araştırır, işlemeye yönelenleri azarlar ve eğitir. Şehirde kamu çıkarlarım muhafaza için halka bunu telkin eder ve korumaları için teşvik eder. Buna örnek olarak yolların üzerine oturmak sureliyle yolların daraltılması ve halkın rahatsız edilmesi, yük taşıyanların ve ge­micilerin gereğinden fazla yük taşımalarını önlemek, yıkılmak üzere olan evle­rin yıkılması için emretmek kendisinin ihtisaslarından olduğu gibi, yolda yürüyen yolcuya zarar verme ihtimaline paralel olarak eski evlerin yıkılması, öğren­cilerini döven öğretmenlere vurmak ve onları bundan vazgeçirmek de onun ih­tisasları nd andır. Davalıların sürtüşmelerinden dolayı çağırmakla yetinmeyip davaya bakıp incelemek ve bilgilerine dayanarak hükmetmek onun yetkisi dahilindedir."

Maverdi Kur'an-ı Kerim'de bulunan ayetlerin aslına binaen ve İslam huku­kunda mevcut olan hakların branşlaşmalarını esas alarak bunu sınflandırrnış onun bu etüdü hukuki metoda daha yakın olduğundan kısa bir şekilde buna göz gezdireceğiz:

Maverdi etüdünü şu iki ana esas üzerine bina etmiştir:

1- Kur'an-ı Kerim'e uygun olarak el-Muhtesib'in görevi, iyilikle emredip kötülükten nehyetme esası üzerine kurulmuştur.

2- İslam hukuku ilim uzmanları haklarını üç kısma ayırmaktadırlar:

a) Allah'a ait olan haklar. İslam toplumunun yapısıyla ve ibadetlerle ilgili olan haklardır.

b) Kulların hakları: Bunlar kişilere ait olan haklardır. Örnek olarak mülki­yet hakkı gösterilebilir.

c) Allah'a ait olan haklar ile kullara ait olan haklardan ibaret olan müşterek haklar. Bu haklar daha önce bahsettiğiniz her iki hakkın özelliklerini kapsa­maktadır.

Bahsettiğimiz kısa bir özetten sonra Maverdi'nin taksim ettiği gibi el-Muhtesib'in ihtisaslarını arzedeceğiz:


B) Emri Bilmaruf (İyiliği Emir)


a) Allah'ın haklarıyla ilgili olan ve tamamıyla ona ait bulunan haklar: el-Muhtesib, cuma namazının şartları tamam olduğu zamanlarda kılınması­na, camilerde cemaatle kılınan namazların bütün şartlarıyla birlikte kılınmasını denetlemek, kanuni bir özrü bulunmayanı ve namazı terk edeni bu yaptığından alıkoymak, yaptığından dolayı azarladıktan sonra cezaladırmaktır.

b) Kulların haklarıyla ilgili olan durumlar:

Bunların bazıları kamu haklarıyla ilgili olan haklardır. İçme suyu ile ilgili olan kamu hizmetlerinin arızalanması, surların yıkılması, camilerdi.ve diğer kamu hizmetlerinin zarar görmesi ve yolculara gereken itinanın gösterilmemesiyle ilgili olan haklardır.

Bu durumlarda muhtesibe düşen görev, şartların gereklerine göre bu ihti­yaçların yerine getirilmesi için gerekli nafakayı ya beytülmalden veya zengin Müslümanlardan elde etmek ve bunu denetlemektir.

Özel anlamıyla kulların haklarıyla ilgili olan haklara ise şu örnekleri verebi­liriz: Borçları zamanında ödememe, haklan ertelemek ve zamanında gerekeni yerine getirmemek, kendisine kefalet edilmesi gereken küçüklere kefalet et­mek. Ancak bütün bunlar iki şarta bağlıdır: Hak sahibinin ve borcu olan kişinin hakkını talep etmesi halinde hakkın veya borcun olması (anlaşmazlık ve sürtüş­me söz konusu olmaması) ve bunu ifa etmeye kişinin muktedir bulunmasıdır.

c) Müşterek haklarla ilgili durumlar:

Buna örnek olarak şayet arzu ettikleri takdirde genç kızların kendilerine denk kişilere nikah edilmeleri, eşlerinden ayrılan kadınların iddet sürelerine uy­malarını zorunlu tutmak, hayvan sahiplerine hayvanlarını doyurmalarını ve güçlerini aşan yüklerin kendilerine yüklenmemesini sağlamak ve kim ki, bir gayr-i meşru çocuğu kefaletine alırsa ona karşı olan haklannı yerine getirmek­tir.


C) Nehyi Anil Münker (Kötülükten Alıkoymak)


a) Allah'ın haklanyla ilgili olan ve tamemen ona ait bulunan haklar: Maverdi bunları da üç gruba ayırmıştır:

1- İbadetler:

Kanuni pozisyonlarına uymaksızın namazın yerine getirilmesi, ramazanda oruç tutmama, zekat ödemekten kaçınmak, ihtiyaç olmaksızın halka el açmak ve dilenmek [26] ve dini işlerle ilgili olan fetvalara cahillerin karşı koy­ması gibi.

2- Mahzurat (yasaklar):

Bu pozisyonda el-Muhtesib'e düşen görev, Resulullahın şu hadis-i şerifine dayanarak halkı şüpheli durumlardan alıkoymasıdır:

"Seni şüpheli duruma sokanı, şüpheli duruma terk et (şüpheli durumlardan sakın ve onlan şüpheli durumlara terk et)"

Buna örnek olarak yollarda kadınlarla birlikte olup onlann içine karışmak, açıkça içki içmek, sarhoş olmak ve yasaklanmış eğlence yerlerine girmek gibi.

3- Münker işlerler:

Bunun örnekleri ise faiz, kusurlu sözleşmeler satış işleminde yapılan sahte­karlıklar, fiyatlarda uygulanan kasıtlı ve aldatıcı oyunlar, ölçü ve tartılarda ya­pılan adalete aykırı işler...

b) Tamamen kul haklarıyla ilgili olan durumlar:

Buna örnek olarak herhangi birinin komşusunun hakkına tecavüz etmesini gösterebiliriz. Bu hakların kullanılmasına paralel olarak el-Muhtesib'in güveni­lirlik şartlarının kendisinde bulunması için doktorlar ve öğretmenler üzerinde denetleme hakkı vardır. Bununla onların, halkın mallarını ellerine geçirmelerini engellediği gibi, esnafların da işlerini gerçekten anlayıp uygun bir şekilde yü­rütmelerini denetlemek suretiyle sağlar.

c) Müşterek haklarla ilgili olan durumlar:

Buna örnek olarak halkın evlerinin gözetlenmesini engellemek, camilerde imamların namazları normal kaidenin dışına çıkarak fazla uzatmalarını engelle­mek, kanuni bir sebep olmaksızın hakimlerin tarafları tutuklu olarak davaları ertelemeleri halinde uyarmak, hayvan sahiplerine hayvanlarının güçlerinin yet­mediğini yüklemelerine engel olmak, gemilerin batmasına sebep olacak şekilde aşırı yük yüklemeyi gemi sahiplerine yasaklamak, islam adabına paralel bir şe­kilde kadınlarla erkekleri birbirlerinden ayırmak gibi hususları gösterebiliriz. Bu hakların kullanılmasına paralel olarak, muhtesibe çarşı ve pazarların ancak hazırlandığı amaç doğrultusunda kullanılması, yollardaki trafik seyrinin aksa­tılmaması için yolların üzerinde cami bile olsa herhangi bir binanın yapılması­na engel olmak, ölülere gösterilmesi gereken saygıyı bozmamak için mezarlık­ların korunması gibi denetleme otoritesi tanımıştır.


D) Mezalim Ve Adliyeye Göre El-Hisbe'nin Görevleri


Şüphesiz muhtesibin bahsettiğimiz ihtisaslarını arzeden kişi, bu üç görev arasında büyük benzerlikler olduğunu görecektir. Bu görevler; el-Hisbe, adliye ve Nazır el-Mezalim'dir. Gerçekte bu üç görev birbirini tamamlamaktadır. Ve bu sebeple biz bunları bir başlık altında okuduk. Bu başlık ise "İslam'da Yargı Organı" başlığıdır. Çünkü bunları gözden geçirdiğimiz zaman bunların adliye­nin muhtelif şekilleri olduğunu görürüz. İşte bu sebeple Maverdi bu üç sistemin her biri arasında mukayese yaparak aşağıda görüleceği üzere özellikleri sınırla­mak istemiştir:

el-Hisbe ve adliye arasındaki mukayese:

Maverdi'ye göre el-Hisbe, adliye ve mezalim hükümleri arasında bir yer kapsar. Adliye ile mukayese edildiği takdirde kendisine benzeyen ve benzemeyen yönleri bulunacaktır.

a) Benzer yönler:

Davacılardan biri hem muhtesibe hem de hakime başvurarak bunun gereği her ikisi de başvuranın ifadesini dinleyebilirler. Ancak bu benzerlik mutlak de­ğildir. Bu yalnızca bazı davalar için geçerlidir. Bu dava türleri de daha önce bahsettiğimiz kişilerin haklarıyla ilgili olan davalardır.

Buna örnek olarak, fiyatın çok düşük olması, terazide yapılan tartı oyunu, sahtekarlık, hile ile oyuna getirmek ve ödeme gücü olmasına rağmen borcun ertelenmesi ve kişinin hakkının ödenmesinden kaçınması gibi davalardır. Bu durumlar ortadan kaldırılması gereken aşikar münkerlerle ilgili olduğundan muhtesebin bunlara karşı koyması ve davayı sonuçlandırması gereklidir. Çün­kü el-Hisbe'nin konusu, hakları zorunlu kılmak ve ifa edilmesine yardımcı ol­maktır.

Ayrıca muhtesibe düşen görev, kendisine dinleme yetkisi verilmiş olan da­valarda itiraf ve ikrarlar, davaların yanında tesbit edilen haklar için, davalıyı bu hakların davacıya ödenmesi için, davalının ödeme gücü varsa zorlayabilir. Çünkü davalının yapmış olduğu geciktirme, olayı bir münkerden ibarettir. Ve onun görevi de bu münkeri ortadan kaldırmaktır.

b) Farklı yönler ise aşağıdaki gibidir:

1- Muhtesib, sözleşmeler, ilişkiler ve diğer haklarda açık bir şekilde münker olmayan davaları dinleyemez. Çünkü, bu mahkemelerin ihtisasına girer.

2- Muhtesibin dinleme yetkisi olan davalar, itiraf edilen haklarla sınırlan­mıştır. İçine inkar ve kabul etmeme gibi durumların karıştığı, davalara onun bakma yetkisi yoktur.

3- Birçok durumlarda, şikayetçinin şikayetine gerek duymadan muhtesib ihtisasına giren işleri takip edip gerekeni yapabilir. Hakim ise şikayet olmaksı­zın herhangi bir mes'eleye el atmaz. Davayı tarafların şikayeti üzerine dinler.

4- Hakimin görevi sabır, yumuşaklık ve hakkın ortaya çıkması şeklinde ni­telendirilebilir. el-Hisbe'nin ise katı ve netlikle nitelendirilir.

Maverdi bunu şu şekilde ifade eder, her iki görev arasındaki farklılığı dile getirir:

"El-Hisbe'nin otoriter yetkisi vardır. Münkerler hususunda hakimlerin bu yetkileri yoktur. Çünkü hisbenin amacı caydırıcılıktır. Muhtesibin otorite ve yetkiyle katı davranması, başkalarını korkutmak veya haklarına tecavüz etmek anlamına gelmez. Adliye ise sabırla insafla görevini yerine getirir, hisbe gibi otorite ve caydırıcılıkla hareket ederse, görevinin dışına çıkmış ve başkalarına zulmetmiş olur. Çünkü her ikisinin görevi birbirinden farklıdır."

el-Hisbe ve nazır el-Mezalim:

Bu iki statü arasında da benzer ve farklı yönler bulunmaktadır. Bunlar aşa­ğıdaki gibidir:

a) Benzer yönler:

1- Her iki makam da, Maverdi'nin dediği gibi, otorite yetkisine ve kuvvete dayanan korku ile istikrar bulmuştur.

2- Gerek nazır el-Mezalim gerekse hisbe ihtisasları dahilinde olan bazı gö­revlerini kimsenin şikayetine gerek duymadan yerine getirebilirler.

b) Farklı yönler:

1- Daha önce de belirttiğimiz gibi, nazır el-Mezalim'in görevi, mahkemenin bakmaktan aciz olduğu durumlara bakar. Nazır el-Hisbe ise mahkemeye arzedilmesi gereken hususları üzerine alır.

2- el-Mezalim valisinin hükmetme yetkisi vardır. Nazır el-Hisbe’nin ise hükmetme yetkisi yoktur. Daha önce gördüğümüz gibi, onun görevi ve yetkisi itiraf yoluyla haklar tesbit edilmişse, hakların ifa edilmesi için emretmekle sı­nırlıdır. Ancak bu durumda itiraf edenin ödeme gücüne sahip olması gerek­mektedir. Ödeme gücüne sahip olup davacıya hakkını ödememek münker sa­yılmakta olup bunun ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Adliye, mezalim ve hisbenin görevleri arzettiğimiz gibi aydınlığa kavuş­tuktan sonra, önemlerine göre bunları aşağıdaki gibi, sıralamamız mümkündür: Velaye el-Mezalim, sonra velaye el-Kadai (adliye) ve en sonra da velaye el-Hisbe. Maverdi tabii bir netice olarak bunu şu şekilde sıralamıştır:

“Buna göre ortak mes'elelerde ve davalarda vali el-Mezelim, hakim ve muhtesibe emrede­bilir. Hakim ise vali el-Mezalime emredemez. Ancak el-Muhtesibe emredebi­lir. El-Muhtesib ise bunların hiçbirine emretme yetkisine sahip değildir.”



DÖRDÜNCÜ FASIL


İslam'da Üç Otorite (Üç Kuvvet) Arasındaki İlişki

Modern demokratik ülkelerin büyük çoğunluğu, anayasa sistemlerini kuv­vetlerin ayırımı prensibi üzerine kurmuş bulunmaktadırlar. Bu ülkeler, yasama, yürütme ve yargı organlarının görevleri arasındaki farklılıkları birbirinden ayırt etmekle yetinmeyip bu otoriteler arasındaki ilişkilere de belli bir sınır koymaya itina göstermektedirler. Dünya ülkeleri bu prensip karşısında aşağıdaki şekilde açık ve seçik pozisyonlar almış bulunmaktadırlar. [27]

1- Bazı ülkeler bu prensibi tamamen reddererek otoritelerin birleşmesi dü­şüncesine sarıldılar. Bu ülkeler azınlığı teşkil etmekte olup iki grup oluştur­maktadırlar: Diktatör ülkeler grubu ve kollektif hükümet sistemini uygulayan ülkeler grubudur.

2- Bazı ülkeler ise çok katı bir şekilde kuvvetlerin ayırımı prensibini uygu­ladı. Bu ülkeler devlet başkanlığı sistemiyle yönetilen ülkeler olup en bariz ör­neği Amerika Birleşik Devletleridir.

3- Parlamenter sistemle idare edilen ülkelerin büyük çoğunluğu ise kuvvet­lerin ayrılması prensibini benimseyerek bu otoriteler arasındaki yardımlaşma ve işbirliğine de büyük önem vermektedirler. Bu sistem, parlamenter sistem is­miyle meşhur olup liderliğini İngiltere yapmaktatır.

Kuvvetlerin ayrılması prensibi karşısında İslami sistemin pozisyonu nedir?

Bu soruyu cevaplandırabilmemiz için, kuvvetlerin aynlması sisteminin dev­letin meşruluğu ve hürriyetlerin garanti altına alınması için ileri atıldığını zik­retmemiz gerekmektedir. Çünkü bütün otoritelerin bir kurula veya kişiye veril­mesi, halinde, bu kurulu veya kişiyi despot etmeye ve teşvikte bulunmaya se­bep olabilir. Bu sebeple kuvvetlerin aynlması prensibi her otoriteyi ihtisaslannı kullanırken diğerine eşit ve onu gözetler şekilde koordine ettiği gibi, buna ek olarak görevlerin taksim edilmesi, görevlerin yerine getirilmesi ve kısa süre içinde tamamlanması gibi meziyetleri de ihtiva etmekte olup anayasa hukuku kitapları kuvvetlerin ayırımı prensibini açıklarken bunlara detaylı bir şekilde yer vermektedir.

Kuvvetlerin ayrılması prensibi, yeni bir prensiptir. Bu prensibi ortaya atan Fransız hukukçu Monteskiyö'dür. Monteskiyö, bu prensibi, çağının İngiliz sis­teminin esası olarak takdim etmiştir.

Modern ülkelerdeki anayasa hukukunda uzman kişiler, kuvvetlerin ayrımı prensibini kuruluş amacı itibarlarını göz önünde bulundurarak destekliyorlarsa da prensibin sahasının sınırlanması hususunda ihtilafa düştüler.

Yargı organı müstakil bir organ mıdır? Yoksa yürütme organının bir çeşidi midir? Yasama oraganından çıkan kanunların muhtelif anlaşmazlıklar için be­lirli hükümler gereği uygulanması, hükümlerin gerekçelere dayanmasına haiz olur. Bu ise bir çeşit kanunun uygulanmasıdır. Hukuk uzmanlarının büyük ço­ğunluğu, yargı organının müstakil bir organ olarak kabul etmekte, yasama ve yürütme organlarına denk ve eşit olduğunu kabul etmektedirler. Mısır anayasa hukukunda da tercih edilen görüş bu görüştür.

Kuvvetlerin ayırımı prensibi ile ilgili özel etüdlerin İslam'daki hüküm siste­mini konu ederek işleyen Müslüman hukukçuların zihinlerinden uzak olduğun­dan şüphemiz yoktur. Daha önce de açıkladığınız gibi, başlangıçta bütün otori­teler, Resulullah'ın elinde toplanmış bulunuyordu. Devletin sınırlarının genişle­mesi, şehirlerin ve konutların çoğalmasına paralel olarak problemlerin artması, idarecilerin bu problemlere karşı koymalarından doğan görevlerin branşlaşması ve onların bu görevlere karşı sorumlu olmalarının neticesi olarak daha sonra tedrici bir şekilde otoriteler belirmeye başladı.

Bu şekilde en küçük bir tereddüde düşmeden diyebiliriz ki, İslam devleti, modern devletlerde olduğu gibi, birbirinden farklı olan üç otoriteyi çok iyi bili­yordu. Bunlar yasama, yürütme ve yargı organlarıdır.

Ancak bizi burada ilgilendiren anladığımız kadarıyla İslam hukuku uzman­larının belirttikleri gibi, bu üç otorite arasındaki ilişkiyi belirlemek ve bu gö­revlerden her biriyle kastedileni ve diğerleriyle olan ilişkisini sınırlamaktır.

İslam hukuku bilim uzmanları, uygulama ile idare görevleri ve değişik formlarıyla yargı görevleri arasında temyiz yaptıysalar da başlangıçta şunu vur­gulamak isteriz ki, onlar yargı görevini yürütme görevinden farklı ve müstakil bir görev olarak kabul etmediler. Buna delil olarak hakimin yalnız adli işlerle ilgilenmediğini gösterebiliriz. Hatta hakim yargı göreviyle hiçbir ilgisi olma­yan, bazı uygulama görevlerini yargı görevlerinin yanı sıra yürütmede hiçbir sakınca görmedi. Daha önce buna örnek olarak hakimlerin ordu komutanlığını ve benzeri görevleri yürüttüklerine işaret etmiştik.[28] Aynı zamanda genel yetkiye sahip olan bakanlar ve eyalet başkanlarının valileri tayin etme, azletme, yer ve zamana göre ihtisaslarını belirleme ve anlaşmazlıkların konularını belir­leme gibi yetkileri vardı.

Ancak organik açıdan yargı organının yürütme organıyla birleşmesi ha­kimlerin müstakil bir şekilde görevlerini yürütmelerine dokunmadığı gibi, bu hususta araştırma yapıldığında bugünkü modern devlette eşi görülmeyen bir tarzda hakimin görevlerini yürütürken bağımsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunun sebebi ise daha sonra göreceğimiz gibi, İslam yasama organı karşısında hakim ile idare adamının statü ve pozisyonlarına dayanmaktadır. Ve bu şekilde bu husustaki tartışma konumuz bir taraftan yasama organı diğer taraftan ise yürütme organı ve beraberinde yargı organı arasında olan ilişkiyi sınırlamaya münhasırdır.

Burada İslami sistemin modern ülkelerde bilinmeyen bir tarzda bu iki otori­te arasındaki kuvvet ayrımını garantilemiş olduğunu görürüz. Ancak kuvvetle­rin ayrılması esası her iki sistemde farklılık göstermektedir:

Modern ülkelerdeki kuvvetlerin ayrılması, prensibinin temel esası, kişi öz­gürlüğünü garanti altına almak ve devletin meşruluğunu tekeffül etmekten iba­rettir. İslami sistem bu itibarları göz önünde bulundurarak bunları güvence altı­na alırken kuvvetlerin ayrılması prensibi esasına değil, bütün Müslümanları idare eden ve edilenleri dünya ve ahiretete eşit tutan dini fonksiyona dayanır. O fonksiyon ki, şu meşhur kaideye binaen isyan sayılan herşeye karşı Müslümanı özgür kılar.

"(Yaratılan) Yaratana karşı isyan sayılan (herhangi bir şeyle emreder veya isterse) yaratılana itaat edilmez."

İşte bu sebeple İslam sistemine bu gerçekçi açıdan bakılması gerekmekte­dir. İslam devletinin esası dini yapıya dayamr. Bunun aksine verilen her hüküm ap açık hatadan ibaret olup bu gerçekten uzak olma zorunda kalır. İslam devletlerinin büyük çoğunluğunun devlet adamlarındaki dini fonksiyon zayıflamış ise daha önce de söylediğiniz gibi, bu, sistemin eksikliğinden olmayıp bunun için sistem sorumlu tutulamaz. Suç, kendilerini bu duruma düşürenlerindir.

İslam'da yasama organı ile yürütme organı (ve bununla beraber yargı orga­nı) arasındaki kuvvetlerin ayırımı İslam'daki yasamanın tabii sonucundan kay­naklanmaktadır.

İslam'da yasama, ince anlamıyla, yalnızca Allah'a aittir. Bu esas gereği İs­lam devletinde hiçbir otorite yasama yetkisine sahip değildir. Başka bir tabirle, yeni yasaları veya hükümleri icat etmez. Yeni meydana gelen zorunluluklara ve ihtiyaçlara cevap vermek ise ilahi yasama hükümlerine uygun olarak isünab yoluyla yapılan işlemlerdir. Bu görevi ifa edenlerin Müslümanlar arasında bir grup olduklarını ve kendilerine müçtehid adıyla hitap edildiğini ve müçtehidlerin bu sıfatı iki ana unsardan kazandıklarını daha önce de görmüştük.

Kazanılan faktör, içtihada yol açacak etüd ve özel araştırmalardan ibarettir. Diğer faktör ise verasetle kazanılan ve kişinin tabiatında bulunan bir faktör olup kişi bununla kaynağı ilahi olan yasal hükümleri kaynağından istinbat ede­rek içtihat etme gücüne sahip olur. Bu sebeple İslam devletinde, bu sıfatı birine verecek, veya diğerinden alıkoyacak ihtisas sahibi meşru bir otoritenin bulun­madığını daha önce söylemiştik. İçtihad Allah'ın insana vermiş olduğu bir fazi­lettir.

Bu açıklamalardan sonra bir taraftan yasama, diğer taraftan ise yürütme ve yargı organları arasında tam anlamıyla bir ayrımının bulunduğunu belirtmekte yarar vardır. Halife yürütme organının başkanı olarak yasama yetkisine sahip değildir. Şartları kendisinde mevcut olduğu zaman, diğer müçtehidler gibi, onun içtihadda bulunma hakkına sahip olduğunu belirtmiştik. O, içtihad yaptığı zaman içtihadını halife sıfatıyla değil, müçtehid sıfatına dayanarak yapmakta­dır.

Aynı durum hakim için de geçerlidir. Hakim, önüne gelen herhangi bir da­va hakkında hükmedebilmesi için, ilahi kanunlardan hüküm çıkarması gerek­mektedir. Bunu yaparken bir müçtehid olarak hareket eder. Yürütme organına tabi olmasına rağmen, İslami sistemdeki hakim görevini yürütürken tamamen bağımsızdır. Çünkü uyguladığı normlar yürütme organının eseri olmayıp ilahi prensiplerden kaynaklanmakta ve ilahi usullerden alınmaktadırlar. İslam devletinin özelliklerini aşağıdaki gibi sınırlamak mümkündür:

1- Dini esaslara dayanan bir hükümettir.

2- Alimlerin hükümetidir. [29]

3- Kamu otoriteleri arasında kuvvetlerin ayırımını kabul etmediği gibi, ya­sama organını diğer organlardan ayırır.

İslam siyasi düşüncesi, kuvvetlerin ayırımı prensibini bilmiyorsa gerçek an­lamıyla bu prensibi uygulama yapı itibariyle ihtisası ifade etmesi, hükmün meşruluğunu garanti altına alması, despotizmin hakimi mi yetinden korkarak otoritelerin tek bir elde tutulmasına engel olunması İslam hukukunun üzerine kurulmuş olduğu esaslara ters düşmemektedir. Hakikatte idare sahasında basi­retli ve sağduyu sahibi politik normlara sahip olan bu prensip despotizmin önü­ne geçmede ve ona mani olmada sağlıklı bir içtihaddır. Belki de Ömer (r.a.) hakimlerin yalnızca görevlerini yürütmeleri ve bu sahada ihtisas sahibi olmala­rı prensibini ortaya attığında kuvvetlerin ayırımı prensibinin üzerine kurulmuş olduğu temel esasları zihninden geçiriyordu. İslam siyasi düşüncesi, zulmün en kötü çeşitlerinden biri olan valilerin ve büyük devlet adamlarının zulümlerine karşı velaye el-Mezalimi onların bu zulümlerini ortadan kaldırmak için icat et­miş ise bu düşünce meşruluk prensibini gerçekleştirmeyi hedef edinen, özgür­lük atmosferini meydana getirmek isteyen ve devletteki otoritelerin ihtisaslaş­masını sağlayan her sisteme açıktır.



ÜÇÜNCÜ BOLÜM


ÖMER VE SOSYAL SİSTEM


Çağın terimleriyle söylemek gerekirse, İslam, herşeyi içine alan içtimai bir devrimden ibaretti. Genel anlamıyla içtimai devrim, çağdaş anlayışa göre top­lumu bütün yönleriyle yeniden kuran, belirli ve eski düşünce ve değerlerden yeni ve değişik içtimai değerlere temelinden transformasyon olan içtimai dev­rimdir. İçtimai devrimler sadece bazı değişiklikler yapmak için meydana gel­mezler. Sebebi, toplumun gerileyip çökmesi ve bunun düzeltilmesinin eski top­lumun bazı yönlerini değiştirmeye dayanan alışılmış ıslahatlarla gerçekleşmemesinden kaynaklanmaktadır. İşte bu sebeple bazılarına göre içtimai devrim, "zamanında (gecikmiş olan kalkınmanın) gerçekleşmemişin ıslah edilmesidir."

İslam'dan önce ve sonraki Arap toplumunun durumunu mukayese eden kişi ifade etmek istediğimiz anlamı derhal idrak edecektir. İslam, bu toplumu dü­şünceden başka düşünceye, değerden başka değere ve durumdan başka duruma transform etti. Arapların İslam’a karşı direnmeleri ve Müslümanlara katı davra­narak onları ibret haline getirmelerinin sebebi bu büyük transformasyon idi.

Bu katı ve kötü düşmanlık, körükörüne direnme, Hazreti Peygamber sadece onların eski ilahlarını kabul etmeyişine dayanmıyordu. En önemli ve başta ge­len sebep, tam anlamıyla insanlar arasında eşitliği, soy sop esasına dayanan farklılıkları ortadan kaldırarak, her insanın değerinin kendi yaptıklarıyla ölçül­düğü yeni toplumsal değerleri ortaya almasıydı.

"Allah'ın yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korkanınızdır." [30]

Daha İslama girişinin ertesi günü, Cebele b. el-Eyhem el-Gassani'nin bu durum karşısında nasıl rahatsız olduğunu, dar ufkuyla emirle sıradan bir kişinin aynı muameleyi kabul etmediğini, dinini değiştirme pahasına da olsa, toplum­sal statüsünü etkiliyorsa hemen firar etliğini daha önce görmüştük.

Kur'an ve Sünnet teoriyi, Ömer ise uygulama yönünü üstlendi. Birden fazla yerde zikrettiğimiz Ömer'in devlet idaresindeki metodunun öneminin etüd edil­mesi burada tecelli eder. O, aynı dönemde yaşayan Müslümanların hiçbirinin anlamadığı şekilde İslami teoriyi idrak etmiş, bunu en ideal şekliyle uygulama safhasına koymuştur. Bazen vuku bulduğu gibi, şartların değişmesini nazar-ı itibare alarak ve kalkınma perdesinin arkasına saklanarak teorinin dışına çık­madı.

Burada İslami toplumsal teori ile çağdaş teoriler arasındaki büyük farkı, izah etmekle söze başlamak istiyoruz. İslam teorisi Allah'ın yapısıdır. Çağdaş teoriler ise insan yapısından ibarettir. Ve bu iki durum arasında büyük fark var­dır. Bu iki farkın etkinliği uygulamada daha açık bir şekilde ortaya çıkar. Çün­kü belli bir neslin yaptıkları, kendisinden sonra gelen nesiller için zorunlu de­ğildir. Her nesil iradesine paralel olarak, hayatım düzenlemede serbesttir. Ama Allah'ın yaptığı ise ebedidir. Çünkü Allah kullarının ihtiyacını en iyi bilendir. İlmi metodlar adına konuşanlar, bu söylediklerimizi donuklaşma, gerileme ve insan aklının keşifler ve icatlar yapmasına ebedi sınırlamalar empoze etme ola­rak görüyorlarsa da onların bu görüşlerinden vahim bir şekilde yanılmaktadır­lar. Çünkü İslam teorisinin getirmiş olduğu prensipler, genel kapsamlı ve esnek prensipler olup her zaman ve mekan için uygulanmaya münasip ve Müslüman­ların içtihad etmelerine sımr koymayan prepsiplerdir.

Bu prensipler Müslümanların içtihadlarında insani davranmayı ve başkala­rına şefkatle yaklaşmayı garanti altına aldığı gibi, insanlık tarihinin gelişim merhalelerinin bir çoğunda hakim olan ve gerek eski gerekse günümüzde mü­şahede ettiğimiz aşırıcılık düşüncesinden uzak olmasını garanti altına alır. İsla­mi düşünceler akla sınır koymaz. Aksine kişi akıl yoluyla hem dünya hem de ahiret mutluluğunu elde eder.

İnsanların ihtiyaçlarının değişeceği Ömer'in gözünden kaçmamıştı. Her top­luma düşen, kendisinin içtihad etmesiydi. Çünkü toplum kendi ihtiyaçlarını ve çıkarlarım daha iyi bilir. Rivayetlere göre bu hususta şöyle demektedir:

"İnsanlar krizleriyle, atalarından çok (yaşadıkları krizlere) benzerler."

Bu sahada önemli bir durum arzeden hususlardan biri de, Resulullah'ın Hakk'a yürümeden önce kelâle [31] hakkında Müslümanlara kesin bir yorumda bulunmamasıydı. Bunu şu ayete uygulamakla yetinmişti:

"(Habibim) senden fetva isterler. De ki: Allah, babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü (şöylece) açıklar: Eğer (erkek veya kızl evladı (ve babası) olmayan bir erkek ölür, onun (ana baba bir veya sadece baba bir) bir tek kız kardeşi kalırsa terikesinin yansı onundur. (Mirasçı) erkek kardeş ise çocuksuz (ve babasız) ölen kız kardeşinin (vefatıyla) bıraktığı(nın tamamına)dır. Eğer (aynı şartlarla kalan) kız kardeş iki (veya daha ziyade) ise oğlan kardeşin bıraktığının üçte ikisi(ni alırlar). Eğer yine (aynı şartlarda mirasçı­lar) erkek ve dişi kardeşler ise o zaman erkek için dişinin iki hissesi (vardır) Allah size, şaşırırsınız diye (dininzin hükümlerini) açıklıyor. Allah herşeyi hakkıyla bilendir. [32]

Bu genel hüküm, bütün olması muhtemel durumlara cevap vermiyordu. Ömer bu hükümlerle hep meşgul oldu. Bu hususta dedi ki:

"el-Kelale ilgili da­vada hükmedip daha sonra Kur'an okuyanla okumayanın bu hükmetmiş oldu­ğum hükme dayanarak hükmetmesinden korkarım."

Dedenin mirası hakkında içtihad ederek vurulduğu günü akşamı kemik üze­rine yazmış olduğu görüşünü, kendisine vurulan darbelerin öldürücü olduğunu anlayınca oğlu Abdullah'a şöyle söyledi:

"Dün dedenin mirası hakkında yazdı­ğım kemiği getir." Bununla yazdıklarını silmek, kendisinden sonra gelenlerin bunu ellerinde delil olarak göstermelerini engellemek istiyordu. Oğlu Abdullah kendisine şöyle dedi:

"Ey mü'minlerin emiri, biz bu isteğinizi yerine getiririz!" Ancak Ömer (r.a.), bunu kabul etmeyerek şunu söyledi:

"Hayır," Yazıyı getirip kendisine verdikten yazıyı elleriyle sildikten sonra ancak rahat edebildi.

Ömer (r.a.)'in karşı koyduğu ve karşı karşıya kaldığı İslami teorinin uygula­ma şartlan çok katıydı. Resulullah'ın ve birinci halife Ebu Bekir'in vefatına ka­dar, teorinin uygulama sahası esaslı bir şekilde Arap toplumu içinde geleneksel bir biçimde mahsurdu. Hakikatte İslam bu sahada esasi ve temelli toplumsal değişiklikler gerçekleştirmek suretiyle cahiliyet kibrini ortadan kaldırarak Müs­lümanların arasında eşitlik sağlama, zenginlerin mallarında fakirlere belli bir miktarda mal empoze etme, askeri ve sivil hayatta, soy sop ve içtimai statü gö­zetmeksizin gerekli şartların kendilerinde bulunduğu kişilere komutanlık ve idarecilik gibi görevlerin verilmesi gibi önemli toplumsal görevleri gerçekleş­tirmiştir. Ancak bu değişikliklerin tamamı, Arapların yiyecek, giyecek, rızık gelirleri ve hayat şartları itibariyle almış oldukları toplumda ve bu atmosfer çerçevesi dahilinde gerçekleşti.

Ömer'in gelmesiyle bütün bunlar tepeden tırnağa değişikliğe uğradı. Ömer'e düşen görev, İslami teoriyi Arap yarıadasınin dışına taşımak, Arap fatihlerin fe­tihlerden sonra Arap yarımadasına göre tamamen farklı bir hayat sürdürmeleri ve yaşamalarından sonra Arapların daha önce alışmamış fakat başka milletlerin alışmış olduğu kent hayatına İslami teoriyi uygulaması gerekiyordu. Onun bu ağır ve zor görevi ve aynı zamanda idare etme ve hükmetme sahasındaki dehası bizi bu eseri yazmaya teşvik etti. Yine onun bu yüce şahsiyeti bizi Arap halklarının anayasalarında kaydettiklerini, eserimizin başında zikrettiğimiz gibi, çağ­daş yasa koyucular manevi değerler başta olmak üzere, kültürve değerlerini muhafaza etmek istiyor ve gerçekten çağdaş Arap toplumlarının kalkınmasını arzuluyorlarsa Ömer'in hayatını araştırıp göz gezdirmeleri, devlet idaresi ve hükmetme sahasındaki metodunu incelemeleri gerektiğine teşvik etti. Kesinlik­le inanıyoruz ki, o zamanın şanlarına göre Ömer'in görevi, günümüzün yasa koyucularının şartlarından çok daha zor ve çok daha katıydı.

Daha önceki iki bölümde, lider ve liderlik ile hükmetme sisteminin genel çerçevesini ve bu çerçeve dahilinde liderin aküvitesini arzetük. Devlet idare­siyle yakından ilgili, değişen ve esnek ilişkilerin düzenlenmesinde gizlenen toplumsal ilişkileri ve bu ilişkilerin İslami hükümlere veya çağdaş tabirle dev­rimci hareket teorisine uygun olarak nitelendirilmesini hukuki açıdan arzedeceğiz. Ve bundan dolayı, aşağıda sıralandığı gibi, önce Ömer'in devletteki fikir birliği düşüncesine, sonra yabancılara, arkasından ekonomik sistem ve en son olarak da genel ahlaka karşı olan pozisyonunu arzedeceğiz.



BİRİNCİ FASIL


ÖMER (RA.) VE DÜŞÜNCE BİRLİĞİ


Devlet merhaleden merhaleye geçtiği, toplumsal ilişkilerini yeni esaslar üzerine yeniden bina etmek istediği zaman düşünce birliğini sağlama proble­miyle karşı karşıya kalır. İslam'ın doğuşu sırasında Araplar, belirli ve muayyen prensiplere tabi idiler. Bu prensipleri atalarından ve büyüklerinden irsi bir şe­kilde kazanmışlardı ve bunların gölgesinde yaşamaya devam ediyorlardı. Top­lumsal ilişkilerini de buna göre düzenlemişlerdi. Daha sonra İslam gelince bun­ların büyük çoğunluğunu ortadan kaldırarak eski değerlerin yerine yeni düşün­celer ve prensipler getirdi. Bu sahada halka, sizin inandığınız gelenek ve göre­nekler İslam’ın ortadan kaldırdığı geleneklerdir demek yeterli değildir. İslam’ın eskilerin yerine yenilerini takdim etmesi, halkın bu değişikliklerin hikmetini anlaması ve eskinin yerine yeninin geçmesinin sebebinin ve illetinin bilinmesi gereklidir. Bu anlamı ifade eden ayet-i kerime'de Allahü Tealâ şöyle buyur­maktadır:

"Bedeviler (iman ettik) dediler. De ki: "Siz iman etmediniz amma (bari) Müslüman olduk deyin. İman henüz sizin kalblerinize gir(ip yerleş)memiştir. Eğer Allah'a ve Peygamberine itaat ederseniz O, sizin amel ve (hareket)lerinizden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü Allah (mü'minleri) çok yarlığayıcı, çok esir­geyicidir." [33]

İman, İslam'dan sonra gelen merhaledir. Çünkü bu merhalede düşünce ile eylemin birbirine uygun olması, birbiriyle çelişmemesi gerekir. Çünkü uygula­ma safhasına girmeyen teorik düşünceden bir hayır beklenemez.

İslam toplumunun yeni düşüncesi Allah'ın kitabında mevcuttur. İşte bundan dolayıdır ki, Ömer (r.a.) Allah'ın kitabına çok büyük itina gösteriyor, en önemli işi olarak onu görüyordu. Kur'an hafızlarının şehit olmaları üzerine bundan sonra Kur'an-ı Kerim'i ezberleyenlerin yok olacağından korkarak bütün Kur'anın tek bir kitap haline getirilmesindeki düşüncesini ve bu düşüncenin bi­lahare nasıl gerçekleştiğini daha önce görmüştük. Tarihçilerin oy birliğiyle onayladıkları Ebu Bekir (r.a.)'in devrinde gerçekleşen en tehlikeli işlerden biri Kur'an'ın tek bir kitap haline getirilmesi olayıdır. Ömer'in Allah'ın kitabına kar­şı duyduğu aşın muhafaza korkusu onu hadislerin yazılmasının yasaklamasına ve hatta daha önceki iki fasılda belirttiğimiz gibi, yazılmış olan hadislerin yok edilmesine şevketti. Ömer, hadislerin yazılmamasiyla da yetinmeyip fazla ha­dis rivayet edilmesini de yasakladı. Buna ters hareket edenleri terbiye etmek suretiyle cezalandırma yoluna gitti. Bütün bunları, halkın başka şeylerle meş­gul olup Allah'ın kitabını hıfzetmemelerinden doğan endişesinden dolayı yapı­yordu. Özellikle bu dönem İslam ordularının doğu ve batı cephelerinin her tara­fına yayıldığı ve devletin başlangıç yıllarını yaşadığı bir zamana rastlıyordu.

Bu sebeple Ömer (r.a.), Sire kitaplarının rivayetlerine göre Müslümanla­rın yeni fethettikleri ülkelerde, karşılaştıkları kitaplarla ilgilenmemelerini İstedi ve bunu yasakladı. Bu husustaki rivayetlere göre bir adam Ömer b. Hattab'a ge­lerek şunları söyledi:

“Ey mü'minlerin emirî! el-Medain'i fethettikten sonra orada elime bir kitap geçti. Bu kitabın içinde acaip ve garaip şeylerin yazılı olduğunu gördüm.” Ömer, adamın konuşmalarını dinledikten sonra kendisine şunu sordu:

“Bahsettiğin Allah'ın kitabından mıdır?” Adam,

"Hayır" cevabını verdi. Bu­nun üzerine Ömer (r.a.) Allah'ın kitabından şu ayeti okudu:

"Elif, lam, ra. Bu (surenin ayetlerinde her hakikati) açıklayan kitabın (Kur'an'ın) ayetleridir.

Hakikat biz onu (manasına) akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.

Biz sana bu Kur'an-ı (sureyi) vahyetmek suretiyle en güzel beyanı kıssa olarak anlatacağız. Halbuki sen daha evvel bundan elbet haberdar olmayan­lardandın." [34]

Daha sonra adama şunları söyledi:

"Sizden önceki milletlerin helak olmalarının sebebi, rahiplerinin ve alimle­rinin kitaplarına sarılıp İncil'i ve Tevrat'ı ihmal etmeleriydi. Böylece bu mukad­des kitapların içindeki ilimleri kaybettiler."

Ömer (r.a.) örnek kişiliğini ortaya koyup söylediklerini tavırlarıyla doğrula­mak için Kur'an okuyanları bir araya topluyor, kendilerine büyük değer veri­yordu. İbn Abbas'ın rivayetine göre, Kur'an okuyanlar, Ömer'in meclisinde bu­lunan arkadaşları ve müsteşarları idiler. Ömer bu hususta ihtiyarlar ile gençler arasında bir ayırım yapmıyordu.

Ömer (r.a.) Kur'an-ı Kerim'e o kadar saygı gösterdi ki, günümüzde bazıları onun bu hareketi aşırılıkla itham edebilirler. Rivayete göre, bir adamın elinde küçük bir Kur'an gördü. Adama Kur'an'ı kimin yazdığını sordu. Adam kendisinin yazdığını söyleyince, elindeki âsâyı kaldırarak şöyle dedi:

"Kur'an'a çok saygı gösterin."

Ömer (r.a.) Kur'an'ın geniş çevreye yayılmasını sağlamak için hafızları kır­sal bölgelere gönderiyordu. Bu husustaki rivayetlere göre, Ebu Süfyan adında birini halka Kur'an öğretmesi için kırsal kesime gönderdi. Ebu Süfyan Kur'an'ı okuyamayanlan dövüyordu.

Bir gün halka hitap ederek şöyle dedi:

“Ey insanlar! Öyle bir zamana geldik ki, Kur'an okuyanların Allah'ı ve on­da olanları kastettiklerini tasarlıyordum. Bana öyle geliyor ki, bazı insanlar Kur'an okumakla insanlan ve ellerinde bulunanları kastediyorlar. Kur'an oku­makla ve yaptığınız işlerle, Allah'tan başka kimseden bir şey beklemeyin.

Ömer (r.a.) Müslümanların çok Kur'an okumalarını ve ezberlemelerini isti­yor, bununla da yetinmiyor, Kur'an'ın manasını iyi anlamalarını talep ediyordu. Kur'anı anlamadan okumalarını istemiyordu. Çünkü Kur'an yalnız mübarek ol­duğu için okunmaz. Hükümlerinin dini ve dünyevi işlerimizde uygulanması ve hakim olması için okunur.

Ayrıca Ömer (r.a.) Kur'an ayetlerinin benzer ayetler olduğunu ve bunun Müslümanların dağılıp tefrikaya düşmelerine sebep olmaması gerektiğini bili­yordu. Bu sebeple Müslümanları tefrikaya düşürmek ve düşüncelerini bu ayet­lerle (benzer ayetlerle) karıştırmak isteyen kişi kim olursa olsun, kendisine kar­şı katı bir tavır oluyor, taviz vermiyordu.

Bu husustaki katı davranışlarını dile getiren rivayet şu şekildedir:

Sebiğ b. Esel adında birisi Müslümanların arasında dolaşarak Kur'an'daki benzer ayetleri soruyordu. Bu şekilde hareket ederek Mısır'a kadar vardı. Amr b. As kendisini halifeye gönderdi. Elçi halifeye gelip eyalet başkanının kendisi­ne göndermiş olduğu mektubu okuyunca halife şöyle sordu:

“Adam nerede?”

Adamı kendisine getirdikleri zaman adama sordu:

“Yeni bir bid'at mı ortaya atmak istiyorsun?” Ve kendisini incitecek şekilde dövdü. Daha sonra belli bir süre onu terketti. Tekrar yanına çağırarak bir daha dövdü ve bu durumu üç kere tekrarladı. O zaman adam kendisine şöyle söyle­di:

“Şayet beni öldürmek istiyorsan, iyi bir şekilde öldür. Ama beni tedavi et­mek istiyorsan vallahi ben bu konuda tedavi oldum ve şu anda suçsuz bir insa­nım.”

Bunun üzerine Ömer memleketine dönmesi için kendisine izin verdi. Ebu Musa el-Eş'ari'ye yazdığı mektupda da kimsenin bu adamla birlikte oturmamasını emrediyordu. Ebu Osman en-Nehdi bu hususta der ki:

"Bulunduğumuz ye­re geldiği zaman yüz kişi bile olsak, oradan kalkar ve dağılırdık.” Ve Zer'e der ki:

"Sebiğ'i gördüğümde sanki uyuz bir deve gibiydi. Herhangi bir grubun yanı­na yaklaştığı zaman veya gelip oturduğu zaman kimse onu tanımazdı.” Başka bir gurup onu yanına çağırır ve derlerdi ki:

"Bu, mü'minlerin emiri Ömer'in almış olduğu bir karardır." Ondan ayrılır ve kendisini tekrar çağırırlardı. Bu durum adamın çok ağırına gitti. Bunun üzerine Ebu Musa el-Eş'ari Ömer'e yazdı­ğı mektupta adamın durumunun iyiye gittiğini ve düzeldiğini yazdı. Ömer de verdiği cevapta artık halk ile birlikte oturmasına izin verdi.

Herhangi bir kimse Ömer'e bu mes'lede katı davranmakla suçlayacak olur­sa, kendisinden sonra vuku bulan ve onun kapatmış olduğu fitne kapışım açma­yı uygun görüp gruplara ve partilere ayrılarak Müslümanların başlarına ne türlü musibetlerlerin gelmesine sebep olan durumları kendilerine hatırlatmak gere­kir. Bu hususta bazılarının sadece bir Müslümanın görüşünün ona ters düşmesi sebebiyle onu öldürmeyi reva görmeyi burada zikretmek yeterlidir sanıyoruz. Ayrıca Kur'an-ı mahluk olduğu düşüncesi ve doğurduğu musibetleri, başta Ahmed b. Hambel olmak üzere kendilerinden zerre kadar şüphe edilmeyen bazı kişilerin öldürülmelerini veya işkence görmelerini burada hatırlatmakta fayda vardır.

Ömer'in diğer sahalarda olduğu gibi bu sahada da katı davranmasının sebe­bi, Müslümanları eğitmek ve birliklerini tehlikeye sokacak olan tehlikeleri ve merkezleri kendilerine göstermekti. Şehadetinden onlarca yıl sonra meydana gelecek musibetleri sanki önceden biliyor ve görüyordu.

Ömer'in yeni kurulmuş olan devletteki düşünce birliğine karşı olan büyük ilgisi bize diğer dinlere karşı olan tutumu hakkında bilgi vermekte ve soru sor­maya itmektedir. Çağdaş tabirle bu karşıt devrim diye nitelendirilmektedir.

Burada teori, uygulama ile çatışmaktadır. Düşünce birliğinin ideal örneği, diğer düşünceleri dışarı atan, karşıt düşünce olması itibariyle onu yok eden, or­tadan kaldıran düşüncedir. Ve buradan yola çıkarak, çağdaş siyasi teoriler kar­şıt devrim olması itibariyle karşıt görüşlere müsamaha göstermeyen esaslar üzerine kurulmuşlardır.

İşte bu şekilde Marksist blok ancak Marksist teori çerçevesi dahilinde içti­hat yapma hakkını kabul etmektedir. Bunun dışında yapılan her türlü içtihad ihanet sayılıp içtihad yapan kimse en ağır şekilde cezalandırılmaktadır.

Ancak İslam'ın bu pozisyon karşısında asil bir pozisyonu söz konusudur. Kendisinden önce beşeriyetin tanımadığı müsamaha ve hürriyeti insanlığa sun­muştur. Bu durum aşağıdaki ayet-i kerime ile ifade edilmektedir:

"Dinde zorlama yoktur. Hakikat iman ile küfür ap açık meydana çıkmıştır. Artık kim şeytanı tanımayıp da Allah'a iman ederse o muhakkak ki, kopması (mümkün) olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işitici, (her şe­yi) kemaliyle bilicidir." [35]

Ancak bu ayette dinle kastedilen açıklanması gerekmektedir. Burada kastedilen din semavi dindir. Allah'a şirk koşmak din değildir.

Tevbe suresinin nazil olmasıyla İslam toplumunda şirk haram kılınmış olup şu ayeti kerime bunu açık ve seçik bir şekilde gözler önüne sermiştir:

"Müşriklerin içinden (kendileriyle) muahede ettiklerinize Allah'tan ve Re­sulünden bir ültimatomdur bu.

(Ey Müşrikler, haydi) yeryüzünde dört ay daha (güvenlikle) dolaşın. Bilin ki, siz Allah'ı aciz bırakabilecekler değilsiniz. Allah herhalde kafirleri (dilediği zaman) rüsvay edicidir.

Ve (bu) hacc-ı ekber günü Allah'tan ve Resulünden insanlara (şöyle) bir ilamdır: Allah ve Resulü müşrikler(i himaye etmek) den artık kafiyen uzaktır. (Bununla beraber) eğer (küfürden ve muahedelere hainlik etmekten) tevbe ve rücu' ederseniz bu, sizin için hayırlıdır. Eğer (yine) yüz çevirirseniz (şunu) bi­lin ki, şüphesiz siz Allah'ı aciz bırakabilecek değilsiniz. O küfredenlere (Allah'ı ve Peygamberi tanımayanlara) acıklı bir bir azabı müjdele.

Muahede yaptığınız müşriklerden size (ahidlerinin şartlarında) hiç bir şey eksiklik yapmamış, aleyhinizde (düşmanlarınızdan) hiçbir kimseye yardım et­memiş olanlar (bu hükümden) müstesnadır. O halde onların müddetleri (bitin­ceye) kadar ahidlerini tamamlayın. Çünkü Allah haksızlıktan sakınanları se­ver." [36]

Semavi dinlere gelince, özellikle Hıristiyanlık ve Yahudilikle İslam onları veto etmek ve ortadan kaldırmak için değil, onları tamamlamak için gelmiştir. Bundan dolayı Müslüman bir kişi daha önceki semavi dinlere inanmadıkça İs­lam'a olan imanı tam sayılmaz. Bu husustaki Kur'an ayetleri kesin ve açıktır. Delil olarak şu ayeti kerimeyi gösterebiliriz:

"Ey mü'minler deyin ki, "Biz Allah'a, bize indirilene (Kur'an-ı Kerime) İb­rahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına (esbata) indirilenlere, Mu­sa'ya, İsa'ya verilenlere ve bütün Peygamberlere rableri katından verilen (kitap ve ayetler)e iman ettik. Onlardan hiç birini (kimine inanmak, kimini inkar etmek suretiyle) diğerinden ayırt etmeyiz. Biz (Allah'a) teslim olmuş (Müslümanlarız.)" [37]

Bu sebeple üç semavi din, Arap yarımadasında ve dışında, gerek Resulullah'ın ve gerekse Ebu Bekir'in dönemlerinde bir arada yaşadı. Şayet Resulullah bazı Yahudileri Arap yarımadasından dışarı sürmüş, bazıları ile savaşmış ve di­ğer bazılarını da ortadan kaldırmışsa bunun sebebi kendi dinlerine bağlı kalıp İslam'ı kabul etmemelerinden değil, Resulullah ile yaptıkları anlaşmaları boz­maları, Müslümanlara karşı savaşmaları ve İslam düşmanlarıyla işbirliği yap­mış olmalarıdır. Durum böyle olunca kendileriyle savaşıp Arabistan dışına at­maktan başka yapacak bir şey yoktu.

Yine bu sebeple Resulullah döneminden beri Müslümanların savaşlarda ehl-i kitaba seçenek olarak teklif ettikleri şiarları şu üçünden biridir: İslamı ka­bul etmek, cizye ödemek veya savaşmak. Daha önce de gördüğümüz gibi, ciz­ye, ehl-i kitabın savaştan muaf tutulmasının karşılığıdır. Bundan dolay şayet ehl-i kitaptan biri, gönüllü olarak Müslümanların safında düşmana karşı sava­şırsa cizye ödeme görevi otomatik olarak düşer.

İslami olmayan düşüncelere karşı İslam teorisinin genel çizgileri bunlardır. Ömer (r.a.) bunu uyguladı.

Burada, karşısına çıkan bu itibarlara paralel olarak Ömer'in içtihad ettiğini bu genel çizgileri geliştirerek bir taraftan Arap yarımadası ile diğer taraftan İs­lam devletinin diğer bölgeleri arasında temyiz yaptığını görürüz. Bunu aşağıda izah edeceğiz.


1- Arap Yarımadasında Din (Tek Din) Birliği


Ömer halifelik görevini üstlendiğinde, Arap yarımadasında Müslüman Araplardan başka, onlar büyük çoğunluğu teşkil ediyorlardı bazı Yahudi ve Hıristiyanlar da vardı.

Yahudiler:

Bunlar Hayber'de oturuyorlardı. Resulullah burayı fethetmiş ve kendilerim buradan çıkarmak istemişti. Ancak onlar topraklarını işletebilmek için buradan çıkarılmamalarım istemişler ve bu toprakların gelirlerinin bir kısmını Müslü­manlara vermeyi kabul etmişlerdi. Resulullah onların bu taleplerim kabul etti. Buna göre Müslümanlar antlaşmayı kabul ettikleri sürece ittifak geçerli olacak­tı. Resulullah Rabbine kavuşunca Ebu Bekir Peygamber'in yapmış olduğu ant­laşmanın aynı şekilde geçerli olmasını kabul etti. Halifeliğinin ilk dönemlerin­de Ömer de aynı antlaşmanın geçerliliğine itina gösterdi. Ancak bu dönemde bazı Yahudiler bazı Müslümanlara saldırdılar. Saldırıya uğrayanlardan biri de Abdullah b. Ömer'dir. Bunun üzerine Ömer (r.a.) kendilerine bir elçi göndere­rek şöyle söyledi:

"Allah, sizin buradan temizlenmenize izin vermiştir. Resulullah'ın şöyle söylediği bana bildirilmiştir: Arap yarımadasındaiki din bir arada yaşayamaz."

Ve bu şekilde kesin olarak Yahudiler Arap yarımadasından çıkarıldı.

Hıristiyanlar:

Hıristiyanlar da Yemen sınırında Necran'da oturuyorlardı. Resulullah'a bir heyet göndererek anılaşma yaptılar. Bu antlaşma Ömer'in halifeliğine kadar ge­çerliliğini korudu. Sonunda onları Arap yarımadasından atmaya karar verdi. Onların Arap yarımadasından atılmalarının sebebi, hakkında rivayetlerde bulu­nanlar ihtilafa düşmüşlerdir.

Bazılarına göre Resulullah ve daha sonra da Ebu Bekir, Necran Hıristiyanlarıyla dinlerinde kötülük yapmaları, antlaşmaya itina göstermeleri ve faiz ile iş yapmamaları şartıyla antlaşma yaptılar. Ancak bunlar daha sonra faizle iş yap­tıkları için antlaşmayı bozmuş oldular. Bunun tabii bir neticesi olarak Arap ya­rımadasından temizlenmeleri Ömer için haklı bir gerekçe oldu. Başkalarının zikrettiklerine göre de Necran'daki Hıristiyanlar kendi aralarında anlaşamadılar ve onların bu anlaşamamazlıkları gün geçtikçe daha da şiddetlendi. Bunun üzerine Ömer'e gelerek kendilerini başka bir yere göndermesini ve iskan etmesini istediler. Üçüncü gruba göre ise Necran Hıristiyanlarının Arap yarımadasından temizlenmesinin sebebi, burada fazla güçlenmiş olmaları ve Ömer'in onların bu gücünden endişelenmesinden dolayı kendilerini bölgeden dışarı atmasıdır.

Hıristiyanları Arap yarımadasından çıkarmaya Ömer'i iten sebep ne olursa olsun, kendilerine Ya'lâ b. Ümeyye'yi göndererek onları buradan çıkarması için gönderdi ve kendisine şöyle söyledi:

"Onları dinlerinden ayırmaya, dinlerini in­kar etmeye zorlamayın. Dinini muhafaza etmek isteyene olumlu davranın. İs­lam'a girmek isteyeni ise kabul et. Boşaltacakları toprakları ölç. Sonra gitmek istedikleri yerleri seçmek için kendilerine tercih ve seçim hakkı ver ve kendile­rine de ki, Allah'ın ve Resulünün emirlerine binaen Arap yarımadasından atılı­yorsunuz. Arap yarımadasında iki dinin bir arada yaşaması mümkün değildir. Kim ki, kendi dininde kalacaksa burayı terketsin. Buradaki toprakları kadar kendilerine toprak verilecektir. Biz bunu yapınca onların üzerimizde bulunan haklarını ikrar ediyor ve Allah'ın emrettiği zimmetin gereğini yerine getiriyo­ruz. Onların topraklarını Yemen halkıyla ve diğer halklarla kendilerine komşu­luk yapan taşra halkıyla değiştirin."

Hıristiyanların Arap yarımadasından boşaltılmasından sonra kendilerine gayr-i menkullerine ve diğer mallarına karşılık tazminat ödenerek Küfe yakın­larına yerleştirildiler. Ömer (r.a.) kendilerine yazdığı vesikada şöyle diyordu:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu belge mü'minlerin emiri Ömer ta­rafından Necran halkı için yazılmıştır. Onlardan kim yola çıkmış ise Allah'ın güvencesi altındadır. Müslümanlardan hiç kimse kendilerine zarar veremez. Bu Resulullah'ın ve halife Ebu Bekir'in kendilerine vermiş olduğu antlaşmanın ye­rine getirilmesi ve buna vefalı kalmamızın gereğidir. Bu belge ile Şam ve Irak emirlerinin yanlarına vardıklarında, işletmeleri için kendilerine toprak versin­ler. İşletebilecekleri toprak onlara aittir. Bu Allah rızası bir sadakadan ibaret olup aynı zamanda terkettikleri topraklarının bir tazminatıdır. Kimsenin bu hu­sustaki kendilerini zarara sokmaya hakkı yoktur. Onlara kim zulmetmeye kal­karsa yanlarında bulunan Müslümanlar kendilerine destek olup müdafaa etsin­ler. Onlar bizim zimmetimizdedirler. Bir yere yerleşinceye kadar yirmi dört ay süresince kendilerinden cizye alınmayacaktır. Olara iyilikten başka herhangi bir yük yüklemeyin. Onların haklarını tecavüz etmeyin, zulümde bulunmayın."

Bazı müsteşrikler, bunlardan dolayı Ömer'i suçlamaktadırlar. Resulullah'ın ve Ebu Bekir'in yaptığı antlaşmayı batıl kabul ettiğini iddia etmektedirler.

Ancak şartlan içinde bulunduğu kriterlere göre ölçen tarafsız ve insaf sahibi herkes Ömer'in bu pozisyonunu takdir eder. Arap yarımadasında iki dinin bir arada olamayacağına dair Resulullah'ın hadisine Ömer'in işaret ettiğini söyle­miştik. Sahih rivayete göre bu hadis-i şerifi Resulullah, hasta iken söylemişti. Bu durumda Resulullah'ın uygulamada bulunması mümkün değildi. Daha sonra Ebu Bekir döneminin kısa olması ve bu süre içinde meydana gelen tehlikeli ha­diseler onu bu uygulamayı gerçekleştirmekten alıkoydu.

Sırf politik bakış açısıyla duruma bakacak olursak, Ömer'i bu hususta ma­zur görürüz. Politik sistemin genel hatlarını değiştiren ve güvenliği hatta ayakta durması yakın tehlikelerle karşı karşıya kalan, normal şartlarda meşru sayılma­yan yollarla bile olsa, bütün yolları deneyerek güvenliğim emniyet altına alma­sı kendisinin hakkıdır. Bu dönemde İslami prensipler Arap toplumu için henüz yeni idi. Bu sebeple bu vaziyet karşısında fitneye veya tuzağa düşmeden gü­venliğin sağlanması gerekliydi. Eli silah tutan bütün Müslümanları dış düşmanlarla savaşmaları için uzak bölgelere gönderen Ömer (r.a.) iç cephede onbirlerce silahlı kişiyi kırsal bölgelerde serbest bırakmakla iç güvenliği nasıl emniyet altına alabilirdi ve nasıl güven duyabilirdi. Şayet bunu yapmış olsaydı, eşi bu­lunmayan feraset sahibi Ömer (r.a.) olamazdı.

Günümüzün bazı mütefekkirleri ve yazarları bu anlamı idrak ettiler ve bu hususu açıkladılar. Abbas Mahmud el-Akkad bu hususta şöyle demektedir:

"Ömer'in doğru bulduğu ve yapılmasını gerekli görerek başvurduğu arındırma projesiyle ilgili olan iki husus bu sahada gözümüzden kaçmamalıdır: Bunların birincisi, Arap yarımadası İslam’ın dokunulmaz bölgesi olup bu bölgenin etrafı her an tetikte olan düşmanlarla çevrilidir. Rumların Şam'da, Farsların da Irak'ta yaptıkları gibi, buralara fitne sokmak için her an çaba sarf etmektedirler. Halkı­na karşı kalleşlik yapacak kimselerin böyle dokunulmaz bir yerde bulunmaları halinde, bu gibiler de çok fazladır, güvenceden bahsedilemez. İkincisi ise, bu projede Ömer İslamiyet ile Hıristiyanlığı eşit tutmuştur, Beytülmakdis'i Hıristi­yanlar için dokunulmaz bölgeler olarak belirlemiş, kabul etmedikleri kimsele­rin orada oturmaması için kendilerine yetki tanımıştır. Aynı zamanda Arap ya­rımadasını da Müslümanların dokunulmaz bölgesi ilan etmiş ve kendilerine kalleşlik edebileceklerin burada oturmasını yasaklamıştır."

Dr. Heykel de bu hususta şöyle demekledir:

"Bu durumun hukuki nitelik yönünü takdir edebilmemiz için müsteşriklerin kendisine isnat ettikleri taassup suçlamasını Ömer'den def etmemiz gerekmektedir. Onlar içinde bulunduğumuz çağın insanının inandığı inanç Özgürlüğü prensibini gerekçe göstererek Ömer'i yaptıklarından dolayı suçlamaya gitmekte ve bunu ileri sürmektedirler. Bu, apaçık bir hatadan ibaret olup gerçekleri görmemekten başka bir şey değildir. Ömer’in asrında hakim olan gerçek, din veya ideoloji toplum hayatımn esasım teşkil etmekteydi. Toplum düşüncesine ters düşenler veya bunu dışında olanlar cemiyet dışı sayılır ve kendisine yabancı gözüyle bakılırdı. Hatta bazen de top­luma ters düşen veya toplum sistemini ayaklar altına alanlar olarak kabul edilir ve bunun için onlarla yapılan savaş, devlet başkanı için bir çözüm ve bazen de bir görev idi.

Ömer'in Arap yarımadasında iki dinin bulunmaması gerektiğinde ısrar et­mesi hiç de garip değildi. Bütün yarımadada Arapların Resulullah'ın devrinde kabul ettikleri, daha sonra Ebu Bekir'in zamanında irtidad ettikten sonra tekrar döndükleri yegane bir din vardı. Birliği güçlendiren ve güvenliği garanti altına alan husus dindir, din birliğidir. Birlik ve beraberlikle oynayan, barış ve güven­liği intikam ile bozan aynı dinden olmayanların birlikte oturmamalan bu esasa dayanıyordu."

Daha sonra Dr. Heykel Ömer (r.a.)'in bu pozisyonu ile bazı Hıristiyan grup­ların birbirlerine karşı Ömer'in şehadetinden asırlar sonra pozisyonlarını ve ta­vırlarını mukayese ederek şöyle der:

"Ömer, katoliklerin, ve Protestanların baş vurdukları yola hiçbir zaman başvurmadı. Bunlar mezhep içindeki muhalifleri­ne zulmetmek suretiyle kendilerini öldürünceye kadar çeşitli işkence türlerini uygularlardı. Ama o ilk olarak elçisi Ya'lâ'ya: -onları Necran'dan çıkarmak için söylediği- onları dinlerinden ayırmaya kendilerini zorlamaması, kendi dinlerinde kalmakla İslami seçmede tam anlamıyla özgürlük tanımasını ve ellerinde bulunan topraklar kadar yarım ada dışında kedilerine tazminat olarak toprak vermesiydi."

Büyük yazar Endülüs'teki Hıristiyanların Müslümanlara yaptıklarına işaret etmek isteseydi onların nasıl soruşturma mahkemeleri kurduklarını ve suçu ola­rak Müslümanlığı tesbit edilen kişiye, bilinen gerçek tarihe paralel olarak, Ömer'in vefatından birkaç asır sonra ne türlü ibret verici işkenceler uyguladık­larına değinebilirdi. Ama öyle görünüyor ki, Ömer (r.a.)'in kişiliği müsteşrikle­rin bütün itham kapılarını yüzlerine kapattığından, her ne şekilde olursa olsun, herhangi bir yolla kendisini suçlamak için çaba sarfetmekten geri kalmadılar.


2- Arap Yarımadası Dışında Din Hürriyeti


Bilinen gerçek tarih boyunca semavi dinler arasında barış içinde, Müslü­manların hükmettiği dönemlerde olduğu gibi, bir hayat tarzı tesbit edilememiş­tir. Dünyanın muhtelif bölgelerinde kendilerine savaş açılan zelil ve ezik düşü­rülen ve dokunulmaması gereken mahremlerine dokunulan Yahudiler, ilgili ve güvenceyi İslami idarenin altında buldular. Bu durum özellikle Endülüs'ün fet­hinden sonra çok daha açık bir şekilde gözler önüne serilmektedir. Yahudi ta­rihçiler Musa b. Nusayr'a özel bir önem vermektedirler. Çünkü o, kendilerini esirlikten kurtarıp hürriyete kavuşturan büyük bir İslam komutanı idi. Özel ola­rak Araplar, genel olarak Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki katı çatışma ve savaşlar ancak Yahudilerin Siyonist Yahudi formuna bürünmelerinden sonra vuku bulmuş ve bu dava semavi dinlerin çağrılarından tamamen uzak olup ırkçı bir davadan ibarettir. Durum böyle olunca günahın Müslümanlarda değil, Yahudilerde olduğu açıkça kendini gösterir.

İslam'ın ilk dönemlerinden beri İslam'ın Hıristiyanlığa karşı olan pozisyonu bilinmektedir. Avrupa haç perdesi altına gizlenerek Meşrik el-Arabı'a gelip iş­gal edip sömürdüğü zamanlarda bile Müslümanlar İslam’ın müsamaha ve dü­şünce hürriyeti normlarına bağlı kalmakta devam ettiler.

Endülüs'te Müslümanlar için soruşturma mahkemeleri kurulup binbir işken­ceden geçerek öldürülürken ve kendilerine göç hakkı bile tanınmazken; İslam Hıristiyanların bulunduğu Balkanlar'da, Lübnan'da ve başka yerlerde hakim ol­masına rağmen Müslümanlara yapılan muamelelerin aynen kendilerine karşı uygulanması prensibine başvurmadıklarını burada belirtmekle yetineceğiz. Çünkü hata yapana karşı aynı hata ile cevap vermek geçerli bir sebep değildir. Çünkü Müslümanlar Allah'ın şu ayet-i kerimesini okuyor ve idrak ediyorlardı:

"Ne (her) iyilik ne de (her) kötülük bir olamaz. Sen (kötülüğü) en güzel (haslet ne ise) onunla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile sanki yakın dost(un olmuş) tur." [38]

Ömer (r.a.) böyle bir Müslümanın canlı bir sembolüydü. Bu husustaki bir çok tavrı kendisini örnek insan haline getirmiştir. Beytülmakdis halkının barış talep etmelerinden sonra kendilerine yazmış olduğu belgeyi hep birlikte okuya­lım:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu, mü'minlerin emin ve Allah'ın kulu Ömer'in İliya halkına vermiş olduğu güvence belgesidir. Allah, onların malları ve canları için kendilerine güvence vermiştir. Aynı şekilde kiliseleri haçları, hastaları sağlıklı olanları ve diğer hepsi güvence altındadırlar. Onların kiliselerinde ikamet edilemeyeceği gibi, kiliselerinin yıkılması, içinden herhan­gi bir şeyin alınması, sahip olduğu bir malın gasp edilmesi, haçlarına el konma­sı yasaktır. İnandıkları dinlerinden dolayı kendilerine zor kullanılamayacağı gi­bi herhangi birine de bir zarar verilemez. İliya'da onlarla birlikte herhangi bir Yahudi ikamet edemez. el-Medain halkının cizye ödediği gibi İliya halkının da cizye ödemesi gerekir. Ayrıca İliya'da bulunan hırsızları ve Rumlarıda kentten çıkarmaları gerekir. Bunlardan kim ki kenti terk ederse gideceği yere varıncaya kadar canından ve malından emin olacaktır. Kim ki, onlarla oturursa o da gü­vence altındadır. İliya halkının ödediği cizye kadar cizye ödemesi gerekir.

Mallanyla birlikte kendisi Rumlarla gitmek isteyen İliya halkının kiliseleri, haçlan ve çanları gidecekleri emin yere varıncaya kadar güvence altındadırlar. Dileyen gider, dileyen İliya'da kalır. Kalan kişi ise İliya halkının ödediği mik­tarda cizye ödemek zorundadır. Dileyen Rumlarla birlikte gider, dileyen ehline ve akrabasına geri döner. Mahsûlleri kaldınlmadığı müddetçe kendilerinden bir şey alınmaz. Onlar üzerlerine düşen cizyeyi ödedikleri takdirde bu bölge Al­lah'ın ahdi; Resulullah'ın, sahabilerinin ve mü'minlerin zimmetidir."

Şehir teslim edildikten sonra Ömer (r.a.) -kente girdi ve dini eserlerini ziya­ret etmeye başladı. Beraberinde ise rahipler ve diğer din adamları bulunuyordu. Onlar Kıyamet Kilisesinde iken Ömer namaz vaktinin geldiğini anladı- Patrik kendisinden kilisede namaz kılmasını istedi. Çünkü kilise de Allah'ın evlerin­den biriydi. Ancak Ömer, daha sonra Müslümanların bu geleneği sürdüreceğin­den korkarak özür beyat etti. İleride Müslümanlar günlerinden bir gün halifele­rinin kilisede namaz kıldığını bahane ederek ve gerekçe göstererek Hıristiyanları kiliselerinden çıkarıp kendileri orada namaz kılabilirlerdi. Aynı sebepten dolayı Kıyamet Kilisesi'nin yanı başında bulunan Konstantin kilisesinde de na­maz kılmadı. Hıristiyanlar Konstantin Kilisesi'ne gelmeden önce, Ömer'in na­maz kılması için kilisenin kapısına seccade sermişlerdi. Halife Mukaddes Kaya'ya yakın bir yerde namaz kıldı. Ömer'in daha önce sezdiği gibi, Müslüman­lar daha sonra burada (namaz kılmış olduğu yerde) yeni bir cami yaptılar ki, bu da Mescid-i Aksa'dır.

Ömer'in bu tasarrufunu Dr. Hüseyin Heykel şöyle yorumlamaktadır:

"Ömer'in özür beyan ederek Kıyamet Kilisesi'nde namaz kılmaması dinler tari­hinde büyüklük ifade eden bir hadisedir. Aynı zamanda bu dinlere tabi olan halkların birbirleriyle olan ilişkilerini formasyon etmekledir. Bu da Müslüman­ların müsamahasını, Ömer'in dinde zorlama olmadığını belirten kaideye olan bağlılığını, bu dönemde Müslümanların güttüğü politikanın formunu, düşünce özgürlüğü esasına dayanan Allah yoluna yapılan davetin iyilikle emredip en iyi şekilde yapılan tartışma ve mücadeleye dayanan politika olduğunu tasvir et­mektedir. Seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dorst olu­vermiştir. el-Faruk'un eliyle on dört asır önce bütün bunların vuku bulması da­ha sonra asırlar boyu ve nesillerin müşahede ettikleri Beytülmakdis'in savaşla­rın ve sürtüşmelerin merkezi haline gelmesi, dünyanın muhtelif bölgelerinde bulunduğumuz çağa mezhep taassubu, dini kibirliliğin ve küstahlığın hakim ol­ması ve devamlı olarak Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların arasında Beytülmakdis'in sebep olması gariptir. Şayet muhtelif milletlerin politika adamları ve kralları Ömer'i o dönemde idrak ettikleri gibi şimdi idrak edebilse­lerdi, Onun gördüğü gibi dinde zorlamanın olamayacağını, vaad edilmiş top­raklar veya Süleyman Heykeli ismi altında Filistin'de kendilerine hak iddia et­memiş olsalardı, dünyanın her tarafında hiçbir ifanın veya milletin bunun sı­kıntılarını ve acılarını çekmekten kurulamadığı ve bunun sebep olduğu sıkıntı­ları çekmekten kurtulacaklardı."

Araplar Mısır'a girdikten sonra ilk yaptıkları iş, Roma hükmünün Mısır'da empoze ettiği mezhep taassubunu ve mezhebe sokma despotizmini ortadan kal­dırmak oldu. Bu sebeple Amr b. As'ın Nube'den İskenderiye'ye ilan etmiş oldu­ğu ve herkese duyurduğu emir; düşünce hürriyetinin mukaddes bir hürriyet ol­duğu, dinde zorlama olamayacağı ve hiç kimse dini veya mezhebi yüzünden ne hürriyetinden ne de malından zarar göremeyeceği hususunu ilan ediyordu. Di­leyen dilediği şekilde, ister Melkarü isterse Monifızist olabilirdi. Bir dinden başka bir dine veya bir mezhepten başka bir mezhebe geçmek isteyen dilediği­ni seçmekte hür olup bu hususta kendisine kimse zarar veremez. Müslüman ol­mak isteyen ise, Müslümanların sahip olduğu hak ve görevlere sahiptir. Halife­nin Amr'a göndermiş olduğu mektuplardan bazılarını daha önce arzettiğimiz gibi, halife şöyle diyordu:

"Bil ki, ya Amr! Senin hükmün altında olanlar ahd ve zimmet ehlidirler. Resulullah Kiptiler hakkında yaptığı vasiyette der ki: Kıptilere karşı iyi davra­nın, onlarda zimmet ve rahm mevcuttur. Rahmleri ise İsmail (a.s.) onlardan­dır..."

Romalıların Mısır'da yaydıkları, Kıptilerin kabul etmediği mezhebi zorla onlara empoze ettikleri terör sebebiyle rahiplerin büyük çoğunluğu bunların başında rahip Bünyamin çöllerdeki kiliselerde saklanmışlardı. Müslümanların din hürriyetine verdikleri önem haberi kendilerine ulaşınca geri dönmeye baş­ladılar. Halife Ömer'in bütün Kıptilere verdiği ve tanıdığı özgürlükle ilgili mektupta özellikle rahip Bünyamin'in ismi varid olmuştu. Adı geçen mektu­bunda şöyle diyordu:

"Patrik kendisinden emin ve güvenilir bir şekilde gelsin. Mısır toprakları üzerinde oturan Kiptiler ve başkaları da aynı güvenceye ve öz­gürlüğe sahiptirler. Onlara hiçbir zarar dokunmayacak, eziyet edilmeyecek ve utandırılmayacaklardır." Bunun üzerine patrik gizlendiği yerden çıktı, İskende­riye'ye zafer kazanmış bir komutan gibi girdi. Kıpti halk kendisini sevinç ve neşe içinde karşıladığında o şükreder konuştu ve halka hitap elti. Tarih kitapla­rının bu husustaki rivayetlerine göre şöyle dedi:

"Memleketim olan İskenderi­ye'ye döndüm. Beladan sonra güvence, korkudan sonra emniyeti memleketim­de buldum. Allah, kafirleri baskılarından ve işkencelerinden bizi kurtardı."

Mısır'da oturan Melkaniler Roma mezhebine tabi olanlar Kıptilerin sahip oldukları düşünce özgürlüğünden daha az bir özgürlüğe sahip değildiler. Ömer’in himayesi ve kendilerine tanımış olduğu özgürlük gölgesi Monilisileri göl­gelediği gibi, onları da gölgesinin altına aldı.

Bütün bunlardan sonra Mısırlıların şu şekilde karar vermeleri hiç de garipsenecek bir olay değildir: "Rumların Mısır topraklarından çıkarılmalarına ve Müslümanların zafer kazanmalarına sebep olan asıl faktör, Hırakl'in işlediği büyük suç ve günahlar ile eliyle Kıptilere yapılan haksızlıklar ve eziyetlerdir."

Bazı Arap komutanlar, "din birliği" prensibinin yalnız Arap yanmadasıyla sımrlanamayacağını, aksine bütün Arapları kapsayacağını zannettiler. Bu esasa dayanarak Velid b. Ukbe Tağlib Hıristiyanlarından savaşla İslam'a girme ara­sında bir yol tayin etmelerini kendilerinden istedi. Çünkü burada yaşayan Hı­ristiyanların aslı Arap idi. Ancak onların el-Velid'in bu isteğini reddederek Ömer b. Hattab'a başvurdular. Ömer, onları görüşü istikametinde hareket ede­rek İslamın kendilerine zorla empoze edilmesini reddetti. Çünkü o, komutanına yazdığı mektupta şöyle söylüyordu:

"Arap yarımadasında İslam'dan başkası ka­bul edilemez. Onları öylesine terk et ki, ne Velid'i destekleyip ona güç versinler ne de İslam'a girmek isteyene mani olsunlar."

Ömer'in bu hükmünü öğrendiklerinde içlerinde bazısı iradesiyle İslama gir­meyi kabul etli. Bazıları ise Hıristiyan olarak kalmada direttiler.

Ömer döneminde Müsümanların takip etmiş olduğu inanç özgürlüğü işte böyleydi. Müslümanların düşmanlarını hezimete uğratması, fethedilen bölgele­re güvenliğin yayılması, verimin artmasına büyük tesir etmiştir. Hatta dış görü­nüş itibariyle, insanın zannettiklerinin aksine de bazı etkileri bu düşünce hürri­yeti gerçekleştirmiştir. Bu da inanç özgürlüğünün tabii bir sonucu olarak herke­sin kendi inanç ve düşüncesine sahip olması, bunu muhafaza etmesi ve Müslü­manların sahip oldukları düşünce özgürlüğüne paralel olarak, fethedilen ülke­lerdeki milletlerin gönüllü olarak İslamı kabul etmelerinde bu faktör etkili ol­muştur. Dr. Heykel bu hususla Bitler'den şu paragrafı nakletmektedir:

"İslamı kabul eden bir Kıpti'nin dünya malı ve zineti içi bunu yaptığını söy­lemek adilce bir karar değildir. Bazı Kiptiler cizye ödemekten kurtulup Müslü­man fatihlerin sahip oldukları özelliklere sahip olmak için İslam'a girmeyi ka­bul etmişlerse de bu gibi kişiler imanı güçlü olmayan ve dünya menfaati peşin­de olanlar için geçerlidir."

Acı gerçek şudur ki, sağduyu sahibi ve basiretli kişilerin büyük çoğunluğu sahibine karşı olan isyandan dolayı (İsa'ya karşı olan isyan) Hıristi yani aktan nefret ettiler. İsa (a.s.)'run Allah'ın sevgisi ve ricası emirlerine isyan ederek par­tiler ve mezhepler arasında patlak veren devrim ve savaşlarında bunlar unutul­du. Bu basiretli ve zeki insanlar bütün bu durumları farkettiklerinde İslam'a yönelip onun güvencesine bağlanarak, onun mütevazi ve sakin gölgesine sığına­rak sadelik ve güveni kendisinden kazandılar.



İKİNCİ FASIL


ÖMER VE YABANCILARLA OLAN İLİŞKİLER


Burada yabancı kelimesiyle kastedilenler Müslüman olmayanlardır. Günü­müzde uluslar arası hukukta bilinen uyrukluk (vatandaşlık) devletin sınırları, egemenliği ve bu iklim üzerindeki devletin hukuki egemenliği kastedilmekte­dir.

Arap yarımadasında Ömer'in uygulamış olduğu kaide, "tek din" kaidesi ise bizim şu anda görmüş olduğumuz problem ancak Arap yarımadasının dışında söz konusu olabilir.

Genel olarak Müslümanların kendilerine komşu olanlarla mevcut ilişkileri­nin savaş ilişkileri olduğunu söylemek mümkündür. Arapların Şam ve Irak'taki komşularına karşı saldırıya geçtikleri görüşü yaygın olmakla birlikte sabit olan tarihi gerçeklere paralel olarak bu savaşlar saldırı savaşları değil, savunma sa­vaşlarından ibarettir. Resulullah İslam çağrısının dünyanın her tarafına yayıl­ması için emretmiş ve barışçı yollarla buna başlamıştı. Kedisine komşu olan devlet adamlarına ve krallara, Fars kralı Kisra, Rum kralı Kayser, ve Mısır ha­kimi Mukavkıs başta olmak üzere mektuplar göndermişti. Bunlardan bazıları edebini bozmadan cevap vermiş, Fars kralı gibi bazıları ise Resulullah'a büyük hakaretlerde bulunmuş, hatta bazı askerlerini göndererek Arap peygamberini ölü veya diri olarak kendisine getirmeleri derecesinde aşın bir şekilde ileri git­mişlerdi. Ancak Resulullah bunları gerçekleştiremeden Hakk'a yürüdü.

Arap yarımadasında Resulullah istikrara vardığından beri, büyük komşu ül­keler çeşitli oyunlar ve hileler hazırlıyor, Müslümanları tuzağa düşürmek isti­yorlardı. Öyle ki, neredeyse düşmanlar Müslümanlara saldıracaklardı ki, Müs­lümanlar bu durumun farkına vardılar. Ömer bu durumu şöyle ifade eder:

"Ar­kadaşı Resulullah’ın eşlerine kızgın olduğu haberini kendisine getirdiği hikaye­yi Ömer (r.a.) şöyle anlatmaktadır:"... Gassanın bize karşı saldırıya geçmek için hazırlıklar yaptığını konuşurken, arkadaşım nöbet günü olduğu için dışarı çıktı ve geceleyin geri dönüp acaip bir şekilde kapımı dövmeye başladı ve dedi ki; oldukça endişe verici bir durum maydana geldi. Ne oldu diye sordum. Gassan (Şam'da İslanıı kabul etmeyen ve Hıristiyanlıkta ısrar eden bir Arap kabile­si) bize karşı savaşmaya mı geldi? Hayır cevabını verdi. Bundan çok daha önemli ve çok daha üzücü, Resulullah eşlerini boşadı, dedi.

Haklı olarak kişinin dikkatini çekmesi gereken husus şudur ki, Ömer b. Hattab onun döneminde İslam tarihinin en büyük meydan savaşları kazanılma­sına rağmen savaşların vuku bulmasına taraftar değildi. Zorunlu ve gerekli ol­madıkça herhangi bir savaşa katılmak veya savaşın patlak vermesine sebep ol­mak istemezdi. Cihada gitmeye susamış olan ordu komutanlarına izin verme­den önce uzun uzun düşünürdü. Mürtedlere karşı savaş açılmak istendiği za­man, onun pozisyonunu daha önce görmüş ve Ebu Bekir'e barış yapması için nasıl telkinde bulunduğunu ve iyi kalbli, yumuşak huylu halifenin nasıl kükreyip sakalından tutarak onu ne şekilde azarladığını ve şu meşhur sözü söylediği­ni görmüştük;

"Cahiliyette cebbar, İslam'da korkak mısın?" Araplar ilk zaferle­rini İranlılara karşı kazandıktan sonra Ömer (r.a.) şöyle diyordu:

"Bizlerle Farsların arasında ateşten bir dağ olsaydı, ne biz onlara ne de on­lara bize yeüşselerdi" Komutanları kendisinden Fars topraklarında ilerlemek için izin istedikleri zaman aynı anlamda şu sözü bir kere daha Sa'd b. Ebi Vakkas'a gönderdiği mektupla tekrarladı:

"Dağlarla bu toprakların arasında ne on­ların bize ne de bizim onlara yetişmemizi isterdim. Beni etkileyen Müslüman­ların selametidir."

Ömer b. Hattab uzun tereddütten sonra ancak Amr b. As'a Mısır'ı fethetme­si için izin verdi. Çünkü bu tereddüd hali devam ederken Rum komutanının ye­ni kuvvetler toplayıp Müslümanlara karşı saldırıya geçmek için Mısır'a gittiği ve kuvvet topladıktan sonra Şam'a saldıracağı kesinleşmişti. Bu hususta Amr'a emir verdikten sonra, Amr'ın politik dehası ve mekri olmasaydı neredeyse tek­rar onu geri çağıracaktı. Halife Mısır fethedildikten sonra Amr'ın batıya doğru ilerlemesini yasakladı. Kaçınılması mümkün olan tehlikelere karşı Müslüman­ları korumakta ve kollamakta çok itinalı davranıyordu. Bu husustaki şu sözünü daha önce de arzetmişük:

"Bir Müslüman benim için yüz bin dinardan daha de­ğerlidir."

Savaş kaçınılmaz olduğu zamanlarda ise Ömer barış yapılması için en bü­yük fırsatları hazırlamaya büyük itina gösteriyor ve kendilerine İslam’ın meşhur şartlarım arzediyordu. Kitabu'l-Haraç sahibinin zikrettiğine göre, Ömer b. Hat­tab orduyu bir yere gönderdiğinde, askerin başına İslam hukukunda ve diğer ilimlerde söz sahibi birini getirdi. Bu göreve getirilenlerden biride Seleme b. Kays idi. Seleme'ye şöyle söylüyordu:

"Allah'ın ismiyle yürü. Allah yolunda kafirlere karşı savaş. Düşmanlarınız olan müşriklerle karşılaşırsanız kendilerini şu üç haslete davet edin. İslam'a da­vet edin. Şayet İslam'ı seçer ve evlerinde oturmayı tercih ederlerse mallarından zekat alın, Müslümanların leylerinde de onlara pay yoktur. Evde oturmayıp siz­lerle birlikte savaş etmek isterlerse aynen sizler gibi, sizin için kâr olan onlar için de kâr, sizin için söz konusu olan zarar onlar içinde geçerlidir.

Şayet bu teklifimizi kabul etmezlerse onlan cizye ödemeye davet edin. Ka­bul ederlerse düşmanlarına karşı savaşın. Haraç ödemeleri için onları serbest bırakın. Meşgul etmeyin ki, çalışsınlar. Güçlerinin yetmediği şeyi kendilerine yüklemeyin. Şayet cizye ödemeye de yanaşmazlarsa onlarla savaşın. Biliniz ki, Allah sizi onlara karşı galip getirecektir."

"Şayet kalelere sığınır ve sizlere Allah'ın ve Resulünün hükmüne göre in­mek istediklerini söylerlerse, Allah'ın ve Resulünün hükümlerine göre inmele­rine izin vermeyin. Çünkü Allah'ın ve Resulünü onlar hakkında nasıl hükmetti­ğini bilemezsiniz. Şayet Allah'ın ve Resulünün zimmetine sığıhırak inip teslim olmak isterlerse, onlara Allah'ın ve Resulünün zimmetlerini vermeyin. Onlara kendiniz zimmet veriniz. Şayet sizlere karşı savaşırlarsa, kendilerine kalleşlik yapmayın, aşın gitmeyin. Kesinlikle çocukları öldürmeyin."

Ordu komutanlarını meydan savaşlarına gönderirken kendilerine takva sa­hibi olmalarını söyler, sancağın yanında şöyle hitab ederdi: "Allanın adıyla ve yardımıyla, Allah'ın size tey'id ettiği zaferle gidin.”

"Yardım yalnız daima galip ve hikmet sahibi olan Allah kalındadır." [39]

"Sınırı aşmayın, çünkü Allah sının aşanları (aşırı gidenleri) sevmez." [40] Düşmanla karşı karşıya geldiğiniz zaman, çekinmeyin ve korkmayın. Üstün olduğunuz ve galip geldiğiniz zaman ibret etmeyin, (yendiğiniz kimselerle oy­nayıp onlan ibre ederek kendileriyle alay etmeyin) Gösterişle israf etmeyin. Yaşlıları, kadınları ve çocukları öldürmeyin. İki kuvvet karşılaşıp çatışmaya başladığı zaman kendilerini öldürmekten sakının. Aynı şekilde savaş kızıştığı ve saldinlara geçildiği zaman onlan öldürmekten sakının.

Ganimetleri aldığınız zaman aşırı hareket etmeyin. Cihadı dünya arzularından ve isteklerinden tenzih kılın. Alış veriş yaptığınız ve kazandığınız kârdan dolayı kendinizi müjdeleyin.

"Gerçekten bu büyük başarıdır." [41]

Bu talimatlar ve emirler, İslam'da savaş düsturunun esaslan sayılırlar.

Bu sömürü savaşı değil, düşünce savaşıdır. Bu savaş öyle bir savaştır ki, düşmanı barış için ikna etme çabasından sonra ancak mümkün olabilen ne al­datmalara ve hilelere ne de kalleşliğe imkan tanımayan akide savaşıdır. Savaş patlak verdikten sonra da, hedefe tam olarak gidilir. Amaç yakıp yıkmak ve yok etmek değildir. Bu savaş çok sınırlar dahilinde ancak siviller açîsından za­rarlı olabilir.

İslam'da savaşın gayesi barış ise, buna paralel olarak Müslümanlar başkala­rına garanti verebilirler. Orduda her asker düşman tarafından olan herkese ga­ranti verebilir. İslam toplumuna düşen verilen bu garantiyi yerine getirmektir. Medeni toplumlar bu norma hala ulaşamamışlardır. İnsanlık tarihinin İslam'dan önce böyle bir normdan haberdar olup olmadığını bilemiyoruz. Halife Ömer bu normu oldukça geniş bir sahayı kapsayacak şekilde uygulamıştı. Öyle ki, İslam ordusu düşman kalelerinden birini muhasara eder ve kalede bulunan düşman askerinin birine Müslüman asker indiği takdirde onu öldüreceğine dair kendisi­ni tehdit eder ve düşman askeri bunu anlar, kaleden inip güvence talebinde bu­lunursa, bu kaideye binaen güvence allına alınırdı.

Belazuri'nin bu husustaki rivayetine göre, Halid b. Velid komutanlıktan azledikdikten sonra, Şam rahipleriyle şehri savaşmadan barışçı bir teslim almak için anlaştığında, Ebu Ubeyde b. el-Cerrah şehri savaşarak teslim almak için harekete geçmiş ve kaleyi varmıştı. Şam rahipleri Ebu Ubeyde'ye Halid'in mek­tubunu gösterdiklerinde, bazı Müslümanlar şöyle demişlerdi:

"Bu, yalnızca Müslümanları böyle bir şey yapmaktan alıkoyar." Ve barışı halifenin ikrar etti­ği gibi kabul etti.

Başarısızlıklara ve yenilmişlere karşı Ömer'e ne derece şefkatli davradığını isbatlamak için şu gerçeği burada aşağıdaki rivayete göre arzetmek istiyoruz: "Mısır Kıptilerinin lideri Mukavkıs Araplarla barış yapmaya karar vererek Amr b. As ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmanın gereği olarak her Kıptı erkek senede iki dinar haraç ödeyecek, Mısır'da bulunan Rumlardan ise dileyen bu anlaşma­ya boyun eğecek dileyen ise Mısır'ı terketmekte serbest olacaktı. Ancak Rum kralı bu antlaşmayı kabul etmedi. Mukavkıs'a aşırı şekilde düşmanlığını dile getirerek Müslümanlarla savaşmaya devam etti. Bunun üzerine Mukavkıs Amr'a gelerek kendisine şöyle dedi: "Senden üç şey istiyorum:

Bunlardan birincisi, Rumlar beni şikayet ettiler ve dinlemediler. Yaptığım anlaşmayı göz ardı ettiler. Bana karşı ileri sürdüğün şartlan onlara karşı ileri sürme.

İkincisi, Kiptiler yaptıkları antlaşmaya tabi olup bozmamı şiardır. Rumların antlaşmayı bozmaları sebebiyle onları suçlama.

Üçüncüsü, şayet ölürsem, İskenderiye'deki falanca kiliseye beni defnetme­leri için emret."

Amr onun yalnızca üçüncü isteğini kabul etti ve savaş patlak verdi. Mı­sır'ın şahirleri ve köyleri de savaşa katıldılar. Ancak Müslümanlar galip olarak çıktılar. Onlardan çok sayıda esir aldılar ve Ömer'e gönderdiler. Ancak halife onların hala zımini olduklarına hükmederek antlaşmanın geçerli sayıldığını ka­bul etti ve kendilerini tekrar Mısır'a gönderdi.

Müslümanlar düşmanla barış yapmak istediklerinde düşmanla antlaşma ya­par ve barışın şartlarım garanti altına alırlardı. Daha önce Beytülmakdis'in (İliya) tesliminin barış şartlarını arzetmiştik. Şimdi de aşağıdaki iki örneği arzedeceğiz:


1- Filistin halkı ile yapılan atlasına:


"Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle. Bu, Allanın kulu, mü'minlerin halifesi Ömer'in Filislin halkı ve onunla birlikte yaşayanlara vermiş olduğu ba­rış ve güvence şartlarıdır. Onların canları, malları, kiliseleri, haçları, hastaları, suçsuz olanları ve diğer halkları güvence ve garanti altındadır. Kiliselerinde kimse ikamet etmeyecek, yıkılmayacak, herhangi bir şey alınmak suretiyle bir şey eksiltilmeyecek, kilisenin mallarından bir şey alınmayacaktır. Kimse halk­tan bir şey alamayacaktır. Ayrıca mallarından ve haç larından bir şey alınmaya­cak ve dinlerinde zorlama yapılmayacaktır. Onlardan herhangi birine zarar ve­rilmeyeceği gibi, kendileriyle birlikte Filistine giren hiç kimseye zarar verilme­yecektir. Filistin halkı kendileriyle olan Led halkı Şam halkının ödediği şekilde cizye ödeyecektir. Bu şartların dışına çıkıldığı takdirde Şam halkına yapılan aynısı kendilerine uygulanacaktır."


2- Mısır halkıyla yapılan barış antlaşması:


“Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle, Bu, Amr b. As'ın Mısır halkının mallarına, canlarına, mezheplerine, kiliselerine, haçlarına, kara ve deniz bölge­lerine vermiş olduğu güvence ve garantisidir. Bunların hiçbirine zarar verilme­yecek, haklarında eksiltme ve kısıtlama olmayacak ve huzursuz edilmeyecek­lerdir. Şayet bu barış antlaşmasını kabul ederlerse, Mısır halkına düşen cizye ödemektir. Buna karşı çıkana zimmetimiz sorumlu değildir. Rumlardan ve Nube halkından bu barış antlaşmasına girmek isteyenler için Mısır halkı için ge­çerli olan kendileri için de geçerlidir. Onlar için lehte ve aleyhte olan durum­lar, bunlar için de geçerlidir. Kim ki gitmeyi tercih ederse, gideceği güvence yerine varıncaya kadar veya bizim otorite sınırlarımızın dışına çıkıncaya kadar güvence altındadır. Bu belgede bulunanlar, Allah’ın ahdi ve zimmeti, Resulullah’ın ve halife emirül-mü'mininin zimmetidir. Bunu kabul eden Nube halkının bu kadar hayvan ve şu kadar at vermek suretiyle bize yardım etmeleri gerekmek­tedir. İthal ve ihraç edilen malları engellemeleri ve bunu yapan kafilelere sal­dırmamaları gerekmektedir."

Halife Ömer (r.a.) Müslümanların yaptığı anlaşmalara oldukça itina gösteri­yor ve önem veriyordu. Daha önce de arzettiğimiz gibi, Farslar sık sık antlaş­malarım bozmaya yöneliyor ve antlaşmaların Araplar tarafından ihlal edildiğini veya antlaşma şartlarını yerine getirmediklerim ileri sürme çabası içindeydiler.

Müslümanlarla gayr-i müslimler arasındaki ilişkiler, İslam devletinin dışın­da da meydana geldi. Ancak bunlar sınırlı ilişkilerdi. Bazıları aşağıdadır:

a) Darü'l-Harp tüccarları: Bunlar ticaret yapmak maksadıyla İslam toprakla­rına girmek istedikleri zaman öşür veriyorlardı. Buna karşılık Müslüman tüc­carlar da darü'l-harp topraklarında ticaret yapmak istedikleri zaman ayrû şekil­de öşür veriyorlardı.

b) Müslümanlar düşmanlarıyla esir değiş tokuşu yaparlardı. Bu hususta Ömer’in söyledikleri oldukça etkileyici ve takdire şayandır:

“Müslüman bir esiri kafirlerin elinden kurtarmak benim için Arap yarımadasmdan daha değerlidir.”

“Müşriklerin ellerinde bulunan her Müslümanın serbest bırakılması için ödenecek fidye Müslümanların beytülmahndan karşılanır.”

c) Bu husustaki olaylardan biri de, şudur: Araplardan bir kişi kaçarak Rum­lara sığındı. Velid b. Ukbe durumu Ömer b. Hattab'a bildirdi. Ömer bunun üze­rine Rum kralına şunları yazdı:

"Aldığım habere göre Araplardan bir kişi mem­leketimizi terk edip memleketinize sığınmıştır. Vallahi ya onun memleketinden çıkarırsın veya sana karşı savaş ilan ederim."

Yapılan muameleye karşı aym muameleyi yapma prensibine paralel olarak bu tehdit karşısında Rum kralı kaçak olan Arabi memleketinin dışına sürmek zoruda kaldı.

d) Ömer b. Hattab'ın eşi ile Rum kralının eşi arasında karşılıklı hediyeleşme olduğunu daha önce de arzetmiştik.

e) Rivayetlere göre, Ömer'in kuzeydeki görevlisi kendisine gelerek, Rum devleti ile İslam devleti arasında bulunan Arap es-Sus şehrinin Müslümanların sırlarım Rumlara aktardığını ve Rumların Müslümanların her şeyinden haberder olduklarını bildirdi. Bunu öğrenen Ömer, kendisine şunları söyledi:

"Adı geçen şehre gittiğin zaman, onlara bu seçeneklerden birini seçmelerini arzet. Bir teke yerine iki teke, bir deve yerine iki deve, sahip oldukları başka her şe­yin birine karşılık iki şey kendilerine verip onları bu şehirden çıkar ve şehri yık. Razı olmazlarsa kendilerini uyararak şehrin yıkılmasını bir sene sonraya ertele." Ve kendisine bu hususta bir belge yazıp verdi.

Vali kendilerine gidip halifenin; şartlarını kendilerine arzettiği zaman, halk bu teklifi reddetti. Yıkma işlemini bir yıl erteledikten sonra şehri yıktı.

Zımmilere karşı Ömer başta olmak üzere Müslümanların çok müsamahalı davranmalarına ve kendilerini dinin emirleri gereği zorunlu hissetmelerine rağ­men bazı tarihçilerin zikrettiklerine göre, Ömer bunlara karşı bazı ek şartlar koşmuş ve dolayısıyla Müslümanlarla zımmiler arasında tam anlamıyla bir eşitlik sağlamıştır. Esaslı olarak Müslümanlarla zımmiler arasında farklılık gösteren cizye ve haraç gibi mali şartlara ilave olarak Ebu Yusuf Kitabu'l-Haraç adlı meşhur eserinde şunları ilave etmektedir:

a) Yolları yıkmamaları, düşmana destek vermemeleri ve Müslümanların düşmanlarına yataklık etmemeleri.

b) Giydikleri elbiselerle kendilerini Müslümanlara benzetmemeleri, binek ve heyetlerini de Müslümanlara benzetmemeleri ve kendilerine has kıyafetleri­nin olması.

c) Dini törenlerini kendi aralarında yapmaları ve Müslümanların çarşı ve pazarlarında içki ve domuz etini salmamaları.

Bu ilave şartlar gerçekten doğru ise biz buna bugünkü deyimle devletin ka­mu nizamını gerekçe gösterebiliriz. Medeni dünya ülkelerinin büyük çoğunlu­ğunun özgürlük hususundaki açıklamalarına rağmen bu ülkeler kendileri için oldukça (kamu nizamı için önemli gördükleri) ve burada oturanlara bazı şartları empoze ettikleri göz önünde bulundurulmaktadır. Biz buna şu örneği verebili­riz. Bilindiği gibi bir Müslüman, İslam hukukunun gereği olarak iki kadınla ev­lenebilir. Ancak Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğu bunu yasaklamaktadır. İşte bu sebeple kendi topraklarının üzerinde bir Müslümanın iki kadınla evli ol­masına izin vermezler. Her ne kadar durum kişini hürriyetiyle ve akidesiyle il­gili ise de, bu devletler -kim olursa olsun- bir erkeğin iki kadınla evlenmesini kamu nimazı açısından istememektedirler.



ÜÇÜNCÜ FASIL

ÖMER VE EKONOMİK SİSTEM

Biz burada İslami sosyal sistemin en ince ve dakik noklarına varmış bulu­nuyoruz. Bilindiği gibi İslam, cahiliyette bilinen ekonomik sistemin iskeletini büyük çapta değiştirmemiştir. Biz çağın terimlerine paralel olarak ekonomik sistemi bilinen iki unsura dayandıracak olursak bunlar üretim ve dağıtım unsur­larıdır. İslamın ekonomik sisteminin açık bir şekilde dağıtım unsuru sahasında yenilikler yaptığım görürüz.

İslam'dan önce Arap yarımadasında bilinen üretim unsurları, esaslı bir şe­kilde yaz ve kış seferlerine işaret etliğinde Kur'an-ı Kerim'de zikredildiği gibi ticarete dayanıyordu. Su bulunduğu zamanlarda Araplar hayvancılığa ve hay­van terbiyesine önem vermişler, özellikle başta deve olmak üzere çöl atmosfe­rine uyum sağlayan büyük baş hayvanları ve bu meyanda at beslemişlerdi. Bu­nunla beraber Araplar, Arap yarımadasında ziraatla da uğraşmışlar, özellikle güney bölgelerinde ve Medine civarında ziraatı geliştirmişlerdir.

Sanayi ise gerek barış gerekse savaş dönemlerinde günlük hayatın ihtiyacı­nı karşılayan araçlardan ileri geçememiş ve geri kalmıştır.

Bu sahada İslam'ın gerçekleştirdiği değişiklikler sınırlı olup üretim ilişkile­rinde insani fonksiyonu etkilemekle yetinmiştir. İslam’ın gerçekleştirdiği önem­li yenilikleri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

a) Faizin yasaklanması:

Araplar alışılmamış ve insani olmayan bir şekilde, bu hususta ihtisas sahibi eserlerin açıkladığı gibi, faizle iş yapıyorlar, faiz alış verişinde bulunuyorlardı. İslam gelir gelmez bunu yasaklayarak kapital sahibinin yalnız kapitalini geri al­ması şaklinde sınırladı. Resulullah’ın amcası Abbas başta olmak üzere, bütün Müslümanlara onu örnek göstererek her çeşit faizi iptal etti.

b) Müslümanlar için bazı mallarda alış verişin yasaklanması:

Bu malların başında içki ve domuz gelmektedir. İslam hukuku ilim uzman­ları bunu "değerli olmayan mal" terimiyle tanımlamışlardır.

c) Toplum için zararlı olan bazı aktivitilerin yasaklanması:

Bunun en meşhurlarından biri de kumardır. Kumar gerek normal haliyle ge­rekse gizli her türlü çeşidiyle yasaklanmıştır.

d) Bu negatif durumların yanı sıra yani yasaklama ve haram kılmaya daya­nan sistemin yanı sıra İslam, bazı pozitif normları koymuştur ki, bu normlar ilişkilerin insani sınırlar dalıilinde gerçekleşmesini garanti altına alır. Bunların en meşhurları aşağıdaki gibidir:

“Gıda maddelerinin tekelinin yasaklanması.” [42]

“İlişkilerde sahtekarlığı yasaklanması. Kendilerine verilen işi bitirir bitir­mez, terleri kurumadan, hadis-i şerifin nassına binaen ücretli işçiye ücretinin ödenmesi.” [43]

İslamın gerçekleştirmiş olduğu değişiklikler ise ikinci faktör olan ekonomik ilişkiler sahasını kapsamış dağıtım faktörüdür. Cahiliye toplumu, sırf liberal esaslar üzerine kurulmuştu. Her Arap, mülkiyetinin mutlak sahibiydi, vicdani kanaatinden başka hiçbir otoritenin egemenliği altına girmemişti. Arapların mertlikleri ve misafirperverlikleri başta olmak üzere, irsi Arap geleneklerine dayanıyordu ki, bu da Arapların asaletini temsil eden ve herkesçe örnek alınan bir töreydi. Ancak bununla birlik ve mertliği ve asaleti belirleyen bu pozisyonu tanzim eden veya buna zorunluluk sıfatını veren belirli normlar mevcut değil­dir.

İşte, İslam gelince buna çok ince ve dakik bir sistem yerleştirdi ki, bunun en önemli formu ise zekattır. Daha önce de arzettiğimiz gibi zekat İslam'da zo­runlu vergi türüdür. Araplar Resulullah'ın döneminde bu yeni sistemi kabul edip uyum sağlamalarına rağmen Resulullah Hakk'a kavuştuktan sonra Medine dışında bulunan büyük çaptaki Müslümanların irtidad etmesine sebep olan ve tahrik eden özellikle zekat idi. Onlar zekatı Medine'deki hakimlere bir çeşit ciz­ye ödeme olarak nitelendiriyor, egoist ve oburluk görüşleri Müslümanlar için sağlamış olduğu kamu yararını görmekten kendilerini alıkoyuyordu. Kur'anın sınırlamış olduğu zekat vergisinin İslam dini ibadetler kabilinden de bazı mali yükümlülükler meydana getirmiş, her Müslümanın kendi mali kapasitesine göre bunu yerine getirmesini emretmiştir.

Bunun en bariz örnekleri ise, fıtır sadakası (fitre), kurban bayramında kesi­len kurbanlar ve bilinen mali kefaretlerdir. Bunlara ilave olarak Müslümanları hür ve serbest bir şekilde sadaka vermeye teşvik etmiş, Kur'an ayetlerine ve ha­dis-i şeriflere paralel olarak fakirlerin elinden tutmayı ve yardım etmeyi hisset­tirmiştir. [44]

Ömer (r.a.)'in üretim sahasındaki ilk ve en etkili içtihadı, Müslümanların Irak'ta, Şam'da ve sonra da Mısır'da zorla fethettikleri topraklarla ilgili içtihadı idi. Ömer bu toprakların fatihleri arasında paylaşılmasına şiddetle karşı çıktı, daha önce de ayrıntılı bir şekilde açıkladığımız gibi, Müslümanlar bu görüşü icma ile benimseyip kabul ettiler. Bu toprakların ganimet olarak fatihler arasın­da paylaşılmasını değil, Müslümanların beytülmaline gelir getiren sabit gelir kaynağı olarak kalmasını ve sağlanacak gelirlerin fakirlere dağıtılmasını, kamu hizmetlerinin imar edilmesini, sınırları koruyan orduların teçhizatları ve hazır­lıkları için harcanmasını öngörüyordu. Ömer'in gerekçeleri bunlardı. İşte bu şe­kilde zekatın yanı sıra, zekattan daha fazla gelir sağlayan kaynağı İslam devleti kazanmış oldu. Çünkü o zamanın şartlarını göz önünde bulunduracak olursak üretim gelirlerinin en önemli unsuru ziraat idi. Sanayi döneme henüz başlama­mıştı.

Ömer b. Hattab'ın fakir Müslümanların çıkarları için toprak tahsis ettiği hu­susunu daha önce arzetmişük. Bu toprağa "ardu'l-huma" denilmekte idi, ancak bir veya deve sahibi veya bir veya iki teke sahibi onun sözlerine paralel olarak bu topraktan faydalanabilirdi.

Büyük mal sahiplerinin bu topraklara girmesini veya buralardan faydalan­masını önlemek için, bekçi tayin etmiş ve İslam'da ilk kamu sektörünü meyda­na getirmiştir.

Ömer döneminde devlet gelirlerinin artışı, akla sığmayacak kadar çoğalmış, bu gelirlerin büyük yekunu Müslümanların Irak, İran, Şam ve Mısırda elde et­likleri zaferlerden kazandıkları ganimetlerden elde edilmiştir. Bu gelirler, hali­fenin her Müslümana belirli bir aylık bağlamasını gerçekleştirmiştir. Ömer'in Ebu Bekir'in metodundan nasıl farklı bir metodu benimsediğini ve uyguladığını daha önce de belirtmiştik. İslam davasına karşı olan pozisyonlarını ve bu uğur­da çektikleri sıkıntı ve kederlerine paralel olarak kişiler arasında aylık ödemede ayrıcalık metodunu ortaya koydu.

Bu sebepten dolayı bazı gruplara yüksek düzeyden maaş bağladı. Şayet o çağın kriterlerine göre mukayese yapacak, Ömer dönemindeki satın alma gücü­nü göz önünde bulunduracak ve buna ek olarak başka kaynakların elde ettikleri -ticaret ve ziraat gibi sahalarda malların yatırımını- gelirleri hesaba katacak olursak, verilen maaşlar oldukça yüksek bir düzeydeydi.

Ömer'in yalnızca toprakların dağıtımı hususundaki pozisyonunda çok katı ve kesin tavır almış olduğunu da burada zikretmekte fayda vardır. Fatihlere in­tikal eden mallar konusunda, kazandıkları bütün hakların eksiksiz olarak kendi­lerine verilmesine itina gösteriyordu. Daha önce ayrıntılı olarak gördüğümüz gibi, Sa'd b. Ebi Vakkas, Calinos'u öldürüp ganimetlerini elde eden askere ser­vetini tamamını vermekte tereddüp edip bütün serveti kendisine vermeme ça­bası içine girdiğinde Sa'd'ı nasıl azarladığım ve yüzbinlerce dinar değerinde serveti askere ödettiğini görmüştük.

Bütün bunlar, Ömer (r.a.) döneminde Arap yarımadası dahilinde ve haricin­de büyük zengin tabakalarının oluşmasına ve İslam düşünürlerinin bu toplum­sal problem karşısında İslam’ın pozisyonunu araştırmalarına sebep oldu. Vefa­tından sonra korkunç bir şekilde patlak veren bu toplumsal sorunu Ömer şehid olmadan önce hissetmiş ise de kader ona bu sahada kesin karşı koyma ve zor­luklara göğüs germe fırsatını vermedi.

Acaba her çağda Müslümanların tabi oldukları ve boyun eğdikleri İslam’ın iktisadi sistemi mi vardır? Yoksa Müslümanların değişen ihtiyaçlarına göre İs­lam’ın Kur'an ve Sünnetle getirmiş olduğu normlar dahilinde kendilerine içtihad izni verilmiş bir ekonomik sistem midir?

Kur'an ve Sünnet'in hükümlerinden anlayan ve bunlara göz atan, özellikle Ömer'in metodunu idrak eden kimse kesin bir sonuca varacaktır. Bu da devlet idaresi sisteminde olduğu gibi, İslami ekonomik sistemde Müslümanların içti­hadından doğmaktadır.

Şüphesiz Kur'an ve Sünnet'in getirdiği ve ihtiva ettiği hükümler zorunlu olup Müslümanlar bunların dışına çıkamazlar. Bu hükümler ekonomik sistemle yakından ilgili olan Hükümlerdir. Faizin haram kılınması, içki alış verişinde bulunmak, domuz eti ve kumar gibi yasakları ihtiva etmektedir. Ayrıca isyan kabilinden sayılan ve İslam'ın bariz usullerine ters düşen her türlü aktivite de buna dahildir. Ancak bu kaideler genel olup geniş sahaları kapsamaktadırlar. Bu kaidelerin rolü değişen çağın problemlerine göre Müslümanların düşüncele­rine kılavuzluk etmektir. Bu problemlerin bazıları Ömer'in döneminde kendisi­ni göstermiş bazıları ise Osman'ın, Ali'nin ve daha sonraki dönemlerde ortaya çıkmıştır.

Bu problemlerden bazıları, Müslüman dilediği kadar mal ve mülk sahibi olabilir miydi? Kur'an ve Sünnet'te açık bir şekilde varid olan naslara ilave ola­rak devlet kişilere yeni izafi yükümlülükler yükleyebilir miydi? Allah'ın helal kıldığı çerçeve dahilinde Müslüman, dilediği gibi ve arzu ettiği şekilde malın­dan faydalanabilir miydi? Şayet İslam'da bu sorulara açık bir şekilde cevap bu­lunabilseydi, biraz sonra göreceğimiz gibi akidelerinin sağlamlığından, güçlü imanlarından şüphe edilmeyen ve Resulullah’ın dönemini yaşayanlar arasında bu konuda anlaşmazlık doğmazdı.

Makul sınırlar dahilindeki ihtiyaçlarını aşan servetini Müslüman ne yapma­lı? Farzları ödedikten sonra dilediği gibi malında akidesine göre tasarrufta bu­lunmada serbest mi olsun? Yoksa devlet mi buna müdahale ederek fazla olan malında tasarruf sahibimi olsun? Biz burada iki içtihadla karşı karşıya kalıyo­ruz: Bu içtihad sahipleri iki büyük sahabi olup bunlardan biri Abdurrahman b. Avf, diğeri ise, Ebu Zer el-Gıfari'dir.

Abdurrahman b. Avf Resulullah ile bütün savaşlara katılan büyük bir saha-bidir. Bu sebeple hiçbir sahabinin sahip olmadığı ve hiç birine kısmet olmayan bir özelliğe sahiptir. Bu da Resulullah’ın kendisinin arkasında namaz kılmasıdır. Bu hususta Resulullah şöyle buyurmaktadır:

"Ümmetimden salih bir kişi kendisine imamlık etmeden hiçbir peygamber vefat etmemiştir."

O, Resulullah'ın cennetle müjdelediği on kişiden biri idi. Ömer vurulduktan sonra da namaz kıldırmak için seçilmişü. Şûra adaylarının arasındaydı. Hatta Ömer (r.a.) şu sözüyle onu diğerlerinden ayırd etmişti;

“Şayet şûra adayları parçalanır, aralarında anlaşmazlık çıkarsa Abdurrah­man b. Avf in bulunduğu grubla birlikte olun.”

Abdurrahman b. Avf İslam hukukunda ilim sahibi olan en büyük alimler­den biriydi, üç halife döneminde en çok fetva veren oydu.

Bu yüce sahabiye baktığınız zaman, kendisini Müslümanların içinde en zengin kişi olarak görürüz. O kadar çağın ölçülerine göre büyük mal sahibi ol­duğunu görürüz. Ensar'dan bir kadınla evlenmiş ve mehir olarak kendisine otuz bin dinar ödemişti. Ticaret kafileleri Medine, Şam, Mısır ve diğer bölgelere gi­dip gelirdi. Kervanlarından birinin sayısı yedi yüz binekten meydana gelirdi. Kafileleri Medine'ye girdiğinde halk bir çığlık atar ve şöyle derdi:

"Abdurrah­man b. Avfın kervanı geldi." Vefat ettiği zaman büyük bir servet bırakmıştı. Ebu Ömer b. Abdilber şöyle der:

"Ticarette çok başarılı ve ciddi bir tüccardı. Çok büyük servet kazandı. Vefat ettiği zaman arkasında bin deve, üç bin küçük baş hayvan, yüz at bıraktı. Bütün bu hayvanları yirmi sulama yerinde sulatırdı. Yıllık aile masrafları bunlardan karşılanırdı. Anlatıldığına göre, eşlerinden biri­ne mirasının sekizinin dörtte biri ödenmiş ve bu pay seksen bin dirhem olmuş­tur. Yani dört eşine düşen pay sekizde bir oranı üç yüz yirmi bin dirhemdir. Bı­raktığı miras ise, bu esasa göre iki milyon beş yüz altmış bin dirhemdir." [45]

Abdurrahman b. Avf'ın bu serveti Resulullah’ın vefatından sonra değil, Me­dine'ye hicret ettikten sonra oluşmuştur. Rivayete göre Resulullah şöyle buyur­muştur:

"Bu gece sizlerin makamını cennette gördüm”. Bana önce Ebu Bekir gel­di ve yerini gördü. Daha sonra Ömer geldi ve yerini gördü. Bilahare Osman, Ali, Talha ve Zübeyir geldiler ve yerlerini gördüler.” Daha sonra Abdurrahman b. Avf geldi ve dedi ki:

"Sahabelerin arasında beni getirmekte geciktiler. O ka­dar ki, helak olduğumdan korktum ve korkunç bir şekilde terledim. O zaman kendisine sordum:

“Gelmeni erteleyen sebep nedir?” Dedi ki:

“Ey Allah’ın Resulü, malımın fazla oluşu.” Bunun üzerine Abdurrahman ağladı ve dedi ki:

“Ey Allah’ın Resulü, bu yüklü yüz hayvan Mısır ticaretinden geldi. Bunları Medine halkının fakirlerine ve çocuklarına sadaka olarak veriyor ve seni şahit gösteriyorum. Belki Allah o günde benim yükümü hafifletir..."

İbn Sa'd'ın et-Tabakat, es-Safve, Hilyetü'l-Evliya ve İbn Kesir'in zikrettikle­rine göre, Şam'dan Medine'ye yüklü yedi yüz hayvandan oluşan bir kervan ge­lince bu Medine halkının arasında çığlıkların ve gürültülerin oluşmasına sebep oldu. Bunun üzerine Aişe (r.anha) gürültülerin sebebini sordu. Kendisine ver­dikleri cevapta Abdurrahlan b. Avf’in kafilesi olduğunu dile getirdiler. Bunun üzerine Aişe şöyle söyledi:

“Resulullah’ın şöyle buyurduğunu duydum:

"Abdurrahman b.Avf’in cennete iki elinin ve karnının üzerine sürünerek girdiğini gör­düm." Bu haber Abdurrahman'a ulaşınca Aişe'ye geldi ve sordu:

“O da kendisi­ne hadis-i şerifi tekrarladı. Bunun üzerine Abdurrahman şöyle söyledi:

"Bu ka­fileyi yüküyle, üzerinde bulunan eşyalarla Allah yoluna bağışladığıma seni şa­hit gösteriyorum."

Söz konusu olan diğer taraf ise büyük sahabi Ebu Zer el-Gifari'dir. Bu yüce sahabi Kureyş'ten değildi. Şam yolunun üzerinde kafileleri soymayı ve yağma­lamayı adet haline getirmiş bir kabiledendi.

O kadar ki, İslam davasının daha Mekke safhası devam ederken, Ebu Zer'in İslamı kabul edip Mekke'ye gelmesi Resulullah'ı bile hayrete düşürmüş, bu se­beple şöyle demişti:

"Allah dilediğini doğru yola iletir." [46]

Resulullah Medine'ye hicret ettiği zaman, Ebu Zer hep onunla oldu ve hiç kendisinden ayrılmadı. Her vesileyle ondan bilgi edinme konusunda büyük iti­na gösteriyordu. Resulullah onun bu arzusunu biliyor, ondan başkasına çok na­dir bir şekilde ancak bu metodla arzularını sorularına cevap vermek yoluyla ye­rine getiriyordu. Buna örnek olarak Ebu Zer'in Resulullah'tan nasihat talep et­mesi ve Resulullah’ın kendisine nasihat etmesini gösterebiliriz.

"Benim sana tavsiyem Allah'tan korkmandır. Bu, bütün işlerin başında ge­lir." Ebu Zer daha fazlasını talep etti.

"Kur'an okumaktır. Kur'an yeryüzünde mur, gökyüzünde ise zikirdir."

Ebu Zer daha fazla der:

"Hayırlı şeyleri söylemediğin sürece senin için susmaktır. Bu, şeytanın sen­den uzaklaşmasına sebep olduğu gibi, dininde de sana destektir.” Ebu Zer daha fazla der: Resulullah şöyle devam eder:

"Sana düşen görev Allah yolunda cihad etmektir. Çünkü ümmetimin ruh­banlığı cihaddır." Ebu Zer

“Daha fazla nasihat et ey Allah'ın Resulü” der.

"Fakirlerle otur ve kendilerini sev."

“Daha fazla ey Allah’ın Resulü,” der.

"Senden üstün olanlara değil, daha düşük olanlara bak ki, Allah’ın sana bah­şettiği nimetleri küçük görmemiş olasın. Böylesi daha hayırlıdır."

Ebu Zer:

“Daha fazla ey Allah’ın Resulü” der.

"Akrabaların senden yüz çevirseler bile, sen onları terk etme." Ebu Zer:

“Da­ha fazla ey Allah’ın Resulü,” der.

"Allah yolunda karşılaşacağın kınamalar için korkma, aldırış etme."

Ebu Zer,

“Daha fazla ey Allah’ın Resulü” der.

"Acı da olsa hakkı söylemekten kaçınma."

Ebu Zer de diyor ki, daha sonra Resulullah göğsüme vurdu ve dedi ki:

“Ey Ebu Zer! tedbir gibi akıl, yetinmek gibi Allah korkusu, iyi ahlak gibi değer yoktur.” [47]

Rivayetlere göre bir gün Resulullah sahabilerine şöyle sordu:

“Sizi terkettiğim durumdaki gibi, içinizden hanginiz aynı şekilde benimle buluşacak?” Ebu Zer diyor ki:

“Ey Allah’ın Resulü, ben. Resulullah, "doğru söyledin" buyurdu, sonra sa­habilerine dönerek şöyle dedi: "Yeryüzü mevcut oluncaya kadar Ebu Zer'den daha vefalı ve daha doğru söyleyen kimse olmayacak. Kim İsa b. Meryem'in zühdünü görmek istiyorsa, Ebu Zer'e baksın!"

Ebu Zer'in mülkiyet konusundaki doktrinine göre, Müslümanın mülkiyeti ihtiyacını karşılayacak mülkiyetten daha fazla olmaması gerekir. Burada ileri sürdüğü delil ise şu ayet-i kerimenin zahiri anlamıdır:

"Altını ve gümüşü yığıp ve biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar (yok mu?) işte bunlara pek acıklı bir azabı müjdele." [48]

Ömer'in ilk hilafet dönemlerinde Ebu Zer, Medine'yi terk ederek Şam'a git­ti. Ebu Zer Müslümanların hayat tarzlarında değişiklikler olduğunu, büyük ser­vetler topladıklarını ve lüks hayata yöneldiklerini görünce halka çağrıda bulun­maya başladı. Hutbelerinde şu âyeti okuyordu:

"Ey zenginler, altını ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda sarfetmeyenler var ya, işte onlara acı bir azabı müjdele, onların alınları, sırtları ve yanlan ateşten ütülerle ütülenecektir."

Bu çağrı Şam'ın bazı zenginlerinin canını sıktı. Kendisini politika dahisi Muaviye b. Ebi Süfyan'a şikayet ettiler. Muaviye dehasına rağmen onu bu da­vasından vazgeçirtmedi. Halife Osman'a mektup yazmak suretiyle şikayette bu­lundu. Halifeden cevap beklenirken Muaviye kimsenin kendisiyle oturmaması için emretti. Bu emre paralel olarak şayet o, halk ile konuşmaya teşebbüs eder­se ve halka hitapta bulunursa insanlar dağılacaklardı. Halife Osman (r.a.) verdi­ği cevapta Ebu Zer'in Medine'ye gelmesini emrediyordu. Ancak Osman da onu kendi düşüncelerini halka yaymaktan alıkoyamadı. Ebu Zer daha fazla istekte ve talepte bulunarak kendi ekonomik doktrinini gerçekleştirmek için devlet otoritesinin kullanılmasını istedi. Bu husustaki rivayetler aşağıdaki gibidir:

Ebu Zer, Osman'ın yanına girdiğinde, yanında Ka'bü'l-Ahbar vardı. Os­man'a şöyle söyledi:

"Zenginlerin eziyet etmelerine razı olmayınız. Ki onlar da iyilik yapsınlar. Kardeşlerine ve komşularına yardım edip akrabalarına iyilikte bulunsunlar." Ka'bü'l- Ahbar dedi ki:

“Kim farzını yerine getirirse -zekat öderse- üzerine düşeni yapmıştır.” Bunu duyan Ebu Zer sinirlenir, elindeki asasını kaldırarak Kab'ın kafasına vurduğu gibi, Kab'ın kafası kırılır ve kendisine der ki:

“Ey yahudi kadının çocuğu, senin burada ne işin var?”

Ebu en-Nuaym'ın rivayetine göre, der ki:

"Abdurrahman b. Avfın bıraktığı mirası taksim ederken Osman Kab'a dedi ki:

"Bütün bu malları toplayan için ne dersin? O, bu mallardan sadaka verir, yolda kalanlara yardım eder ve daha bir­çok yardımlarda bulunurdu." Ka'b verdiği cevapta şunları söyledi:

"Bütün bu iyiliklerin onun için hayırlı olmasını temeni ederim." Ebu Zer bunun üzerine si­nirlendi ve şöyle dedi:

"Ey yahudi kadının çocuğu, kıyamet gününde akreplerin bu mal sahibinin kalbini sokmadıklarını nereden biliyorsun?"

Ebu Zer bu doktrinini ileri sürerken bunu teorik olarak değil, söyledikleri­nin en açık örneğinin doğruluğunu kendi hayatına uygulamak suretiyle yaşıyor cahitlerin ellerinde büyük servetler toplandı. Bunlardan biri de Ebu Zer idi. Bir gün kendisine şöyle söylendi:

"Gelir toplayan mülk edinmek istemez misin?" "Falan olsam ne yapacağım? Benim için her gün süt ve cuma günü de bir mik­tar buğday yeterlidir."

Resulullah'tan

“Altın ve gümüşleri sahibinin elinde bulunan herhangi bir mal, sahibi üzerinde onu Allah yolunda hurcayıncaya kadar yanan bir ateşten ibarettir,” hadisini duyduğunda kendisine ödenen ödenekte altın ve gümüş bu­lunuyorsa hizmetçisini çağırır ve kendisine bir yıl boyunca esaslı ve gerekli ih­tiyaçları sorar, bunlar için altın ve gümüşleri harcardı. Şayet geriye bir şey ka­lırsa bunu paraya çevirirdi. Bu paralar bakırdan olup kendisi büyük fakat değeri küçük, ağır ve değersiz eşyaların alınmasında kullanılırdı. Çoğu zaman bu para ile ihtiyaçlarını karşılamakta zorluk çekerdi. Çünkü bu değersiz parayı çoğu za­man tacirler almazdı.

Politika dahisi Muaviye b. Ebu Süfyan, Ebu Zer'in davasına ne derece sadık kaldığını ve bağlı olduğunu denemek istedi, gecenin kör karanlığında kendisine bin dinar gönderdi. Ebu Zer bu parayı anında fakirlere dağıttı. Sabah olunca Muaviye paranın yanlışlıkla kedisine teslim edildiğini gerekçe göstererek para­nın iadesi için kendisine elçisi gönderdi. Ancak elçi yanına vardığında bir şey bulamadı. Bunun üzerine Muaviye Ebu Zer'in davasına bağlı ve sadık olduğu­nu idrak etti, halife Osman'dan yardım istedi. Kendisine yazdığı mektupta şöyle diyordu:

"Bu Zer başıma problemler açtı". Veya "Ebu Zer benim için mesele oldu."

İşte bu sebeplerden dolayı, Osman (r.a.) Medine dışında bulunan ez-Zübde'ye gönderdi ki, halk arasında düşüncesinin yayılması engellenmiş olsun. Orada da Ebu Zer kendisine prensip olarak kabul ettiği hayatını değiştirmedi. Resulullah’ın daha önce haber verdiği gibi, yalnız ve tek başına vefat etti. [49]

Bu metodlardan hangisi daha fazla İslam ile uyum halindedir?

Şüphesiz İslam her iki metodu da ihtiva etmekte ve ikisini de kapsamakta­dır. Gerek Resulullah gerekse Ömer Abdurrahman b. Avf’ın metodunun İslam’ın dışına çıktığını görselerdi, kesinlikle buna izin vermeyeceklerdi. Ömer gibi birisi, İslam’ın gerek usullerinde gerekse branşlarında hiç kimseye taviz vermez ve Müslümanlar içindeki statüsü ne olursa olsun, hiç kimseden korkmazdı. Ab­durrahman b. Avf kendisine en yakın olan sahabilerden biriydi. Bazı rivayetle­re göre, şayet son olarak o Ömer'den fetva dileyip bu hususta kendisine nasihat etmesini istemeseydi, onu tek başına Müslümanlara halife adayı gösterecekti. Ancak Abdurrahman kesin bir şekilde yalnızca kendisinin bu göreve aday gös­terilmesine karşı çıkmış ve reddetmişti. Bu rivayetin doğruluk derecesi ne olursa olsun, daha önce de belirttiğimiz gibi kesin olan Abdurrahman b. Avf in ken­disinden sonra halife adayı olarak gösterilen altı kişiden biri olmasına rağmen ilk olarak bu adaylıktan ilk çekilen de o idi. Ömer borç para almak istediğinde, Abdurrahman b. Avf a başvururdu. Eğer Ömer Abdurrahman'ın kazancının şüpheli olduğunu bilseydi, böyle bir paradan kesinlikle borç istemezdi. Bütün bunlar İslam'ın Abdurrahman b. Avf’in metoduna açık olduğunu ve Abdurrahman büyük çapta zengin olduğunu açık bir şekilde göstermekledir.

Şüphesiz Ebu Zer'in metodu İslam'ın ruhuna daha yakındır. Ayrıca o meto­du uygulayan yalnızca Ebu Zer değildi. Başla Ömer olmak üzere birçok sahabi bu metodu uyguluyordu.

Ayrıca Ömer'in bazı valileri -bunlardan bazılarını daha önce arzetmiştik- sanki Ebu Zer'in birer kopyasıydılar. Bunlardan Said b. Amir'i arzedecek olur­sak, bu yüce sahabi elbiselerinin yıkanması ve başka elbisesi olmadığı için hal­kın karşısına çıkmaması, kendi ailesine hizmet etmesiyle ve onlara yemek hazırlamasıyla biliniyordu. Çünkü hizmetçi tutacak kadar serveti yoktu. Yine bunlardan büyük sahabi, kalbi Allah korkusuyla çarpan Umeyr b. Sa'd, binecek bir hayvanı olmadığı için, Humus'tan Medine'ye kadar yaya yürüdü ve Müslü­manlardan dilenip bir binek hayvanı almayı reddetti. Yine o Ömer'in kendisine göndermiş olduğu malları muhtaçlara dağıtan ve kendisine hiçbir şey ayırma­yan, evinde birkaç bardak arpa bulunduğu için Ömer'den bir şey kabul etmeyen yüce bir şahsiyetti.

Sahabilerden birçoğu Ebu Zer'in davasına inanıyorlardı. Ancak sahabiler arasında Ebu Zer'i birinci plana getiren ve davanın sembolü yapan devlet otoritesiyle halife tarafından halka empoze etmeyi ve resmi bir doktrin yapmayı ta­sarlayan metodu idi. Bu anlamı dile getiren açıklamayı halife Osman'ın Ebu Zer'e söylediği şu sözlerden anlamak mümkündür: Halife kendisine şöyle söy­lemişti:

"Bana düşen görev halkı zühde zorlamak değil, içlihad ve ikdisada ça­ğırmaktır". Başka bir rivayete göre de halife Ebu Zer'in Medine’ye gelmesini emretmişti. Ebu Zer Medine'ye geldiğinde kendisine şöyle söylemişti:

"Neden Şam halkı senin lisanının katılığından şikayet etmektedirler? Ebu Zer kendisine şöyle cevap verdi:

"Allahın malı denmesi uygun değildir. Zen­ginlerin bu kadar mal elde etmeleri de münasip değildir” [50] Bunun üzerine Os­man (r.a.) kendisine dedi ki:

"Ya Eba Zer, bana düşen, üzerime terettüp edeni yerine getirmem, raiyeden alınması gerekeni almamdır. Bana düşen onları züh­de zorlamak değil, içtihad ve ikdisada çağırmaktır."

Neden Ebu Zer bu davasını ancak Osman döneminde açık bir şekilde ilan etmiştir. Şüphesiz Ömer'in dönemi savaşlarla ve fetihlerle doluydu. Ebu Zer de bu savaşlara Şam'da katılmıştı. Ganimetlerin çok olmasına ve servetlerin sür'atle artmasına rağmen onları en fazla meşgul eden konu cihad idi. Bu yüzden başka şeyleri düşünmeye zamanları bile yoktu. Osman döneminde ise fetihler yavaşlamaya ve Araplar fethettikleri yerlere yerleşmeye başladılar. Ebu Zer ve onun gibilerin alışamadıkları dünya zevkleri ve menfaatleri ve bu uğurda göste­rilen çabalar zuhur etmeye başladı. Hislerinin inceliğiyle, akidelerinin sağlam­lığıyla ve onun gibi başka sahabiler bu yeni durumun Müslümanlar için genel, Araplar için ise özel olarak ne kadar yıkıcı etkiler doğuracağını idrak etmiş, ye­ni meydana gelen bu akım karşısında durmak istemişlerse de bu akım onlardan daha güçlü çıkmış, doğruluğuna inandığı yolun uğrunda cihad ederek buna kur­ban olmuştur. Acaba onun zamanında Ömer yaşamış olsaydı, Ebu Zer'in sonu böyle mi olacaktı? Şayet Ömer birkaç sene daha yaşayıp Ebu Zer'in gördükleri­ni görseydi yoksa onun bu davası hiç mi ortaya çıkmayacaktı?

Durum ne olursa olsun, iktisad sahasında yaptığı içtihadlarıyla Ömer büyük zengin gruplarıyla geniş halk kitleleri arasında görülen uçurumun farkının ne derece genişlediğini hissetmiş, son günlerinde servetlerin bir azınlık grubun elinde toplanmasının tehlikeli etkilerini sezmiş ve bu hususta kesin olarak onun bu yöndeki görüşünü açıklayan sözleri aşağıdaki gibi rivayet edilmiştir:

"Kureyş Allah’ın mallarının avcıları olmak ve Allah’ın diğer kullarını bun­dan alıkoymak istemektedir. Ben yaşadığım müddetçe bu asla gerçekleşmeye­cektir. Babülhürre'nin yanında Kureyş'in boynundan tutar, ve onların ateşe düş­melerine engel olurum. İslam tamamlanmak suretiyle mükemmellik kazınmış­tır. Mükemmel hale gelen bir şeyde eksiklik kazanmıştır. Mükemmel hale ge­len bir şeyde eksiklik olur mu?"

Kıtlık Yılı'ndan sonra Ömer 'in şöyle söylediği rivayet edilmektedir:

"Ta­sarladığım gibi olur ve ömrüm yeterse, zenginlerin fazla olan mallarını kendile­rinden alır, muhacir fakirlere dağıtırdım."

Kendisinden sonra gelecek olan halifeye mali konularla ilgili vasiyeti şöy­leydi:

"Sana vasiyetim, zenginlerin mallarım al ve fakir akrabasına dağıt." Baş­ka bir sözü de şöyledir: "Feylerini almak suretiyle onları sinirlendirip küstür­me. Hak etmiş oldukları (savaşta aldıkları ganimet ve aylıkları) malları onlara vermemezlik edip kendilerini yaralama, Müslümanları sürekli askerde tutmak suretiyle ailelerden uzaklaştırma, böylece onların nesillerini kesme, malların zenginlerin ellerinde toplanıp devletleşmcsine izin verme."

Mutedil olarak nitelendirebileceğimiz Ömer'in bu metodu İslam ekonomi sistemini en iyi şekilde nitelendiren doktrin olarak gösterilebilir. Ömer gücü yeten her Müslümanın çalışmasını istiyordu. Buna ek olarak kazanmasını ve Müslümanlara yük olmamasını arzuluyordu. Bu husustaki en meşhur sözü aşa­ğıdadır:

"Herhangi biriniz oturarak rızk talebinde bulunmasın. Allah’ım bana rızık ver demesin. Kişinin bilmesi gerekir ki, gökten ne altın yağar ne gümüş. Allah insanları birbiri sayesinde rızıklandırır."

"Allah'a tevekkül eden, toprağa tohumu eken mütevekkildir."

Kureyş gençlerinin ellerindeki malları telef ettikleri haberi kendisine iletil­diğinde şöyle söylemişti:

"Onlardan birinin mesleğini bulup seçmek, hayat so­rumluluğunu karşılamaktan daha güçtür". Başka bir sözünde de şöyle diyordu:

"Bir meslek seçerek bununla hayatını temin etmek, başkalarından dilenmekten daha hayırlıdır." Bir defasında da şöyle demişti:

"Şayet malın var ise itibarın, dinin var ise kerametin vardır." Fakirleri yönlendirirken kendilerine şunları söylüyordu:

"Ey fakirler başla­rınızı kaldırın yolunuz açık ve seçiktir. Menfaat ve nimetlerden faydalanın. Di­lenmek suretiyle Müslümanlara yük olmayın." Başka bir defasında ise şöyle demişti:

"Fakirlerin dilenmek maksadıyla zen­ginlerin yamna gitmesi fitneye sebep olur." Bazı dualarında ise şöyle söylüyordu:

"Ya Rabbi! Dünyada sınırı aşmamak için bana fazla servet verme. Fazla mal sahibi olan insan Mevlasim unutup sı­nırı aşabilir. Seni unutmamam için de beni fakir etme. Kişinin yeryüzündeki malının az ve yeterli sayıda olması, fazla olup sürekli onunla meşgul olmasın­dan daha hayırlıdır." Başka bir yerde yine bu anlama gelen şu sözü söylüyordu:

"Gerçekten Allah kazanmayı arzu eden ve takdir edeni sevdiği gibi, israf eden­den de nefret eder."Bir defasında kendisine en zor belanın ne olduğu sorulduğu zaman şu ceva­bı vermişti:

"Servetin az, çocukların ise çok olmasıdır." Bu hadis-i şeriftir.

Ömer'in uyguladığı melod kat'i ve aşikardır. Aşırı gidip Müslümanlara za­ruri ihtiyaçlarından başka, malları haram görenlere verdiği cevapta, Müslüman helal mal kazanmasını öğütlüyor, zaruri ihtiyacı olmadığı takdirde de mal ka­zanmalarını teşvik ediyordu. Bu sözlerinden bazıları aşağıdadır:

“Kıtlık Yılı'nda gönüllü Müslümanlardan, ihtiyaç sahibi Müslümanlara yi­yecek dağıtmaları için yardım etmelerini istedi. Bunlardan bazıları bu talebi reddederken Ebu Ubeyde kabul etti. Ebu Ubeyde dört bin kafile ile yola çıktı. Halifenin tahsis ettiği yardımı muhtaçlara dağıttı. Ömerin arzuladığı gibi göre­vini tamamlayınca, halife kendisine bin dinar gönderdi. Başka bir rivayete göre de dört bin dirhem yollamıştır.” Ebu Ubeyde bu parayı almayı reddetti ve şöyle söyledi:

"Ey mü'minlerin halifesi, ben bu işi senin için yapmadım. Bunu yalnız­ca Allah rızası için yerine getirdim ve karşılığında hiçbir şey alacak değilim." Ömer (r.a.) şöyle söyledi:

"Resulullah bizi bir görevi yerine getirmek için bir yere gönderdiğinde bunun karşılığı olarak ödenek öderdi. Fakat biz bunu kabul etmek istemezdik. Ancak Resulullah bizim bu tutumumuzu reddederdi. Bunu kabul et ve bu malı dinin ve dünyan için harca." Bunun üzerine Ebu Ubeyde kabul etti.

Ömer (r.a.) Müslümanlardan birine sordu:

"Ne kadar malın var?" Adam ce­vap verdi:

"İki at, iki katır ve iki kölem var. Bunlarla gazaya giderim. Bir de zi­raat yaptığım ve yiyeceğimi temin ettiğim tarlam var." Ömer kendisine bin di­nar verdi ve dedi ki:

"Bu parayı al ve kendine nafaka olarak harca." Adam:

"Benim bu paraya ihtiyacım yok. Benden daha fazla ihtiyacı olan birini bulabi­lirsin" deyince Ömer:

"Evet, fakat yine de al. Resulullah benim sana yaptığım teklifi bana yapmıştı. Ben de senin söylediğin gibi söylemiştim. O zaman bana şöyle demişti:

"Ya Ömer, Allah tarafından sana gelen rızka ihtiyacın olmazsa veya kabul etmek istemezsen bile yine onu kabul et. Eğer ihtiyacın yoksa bu malı sadaka olarak muhtaçlara dağıt. Eline gelmeyeni ise terket" cevabını ver­di.”

Bu anlam çok açık ve seçiktir. Müslümanın çalışması ve helal mal kazan­ması zorunludur. Bu hususta empoze edilmiş bir sınırlama yoktur. Ancak Müslümana düşen görev, empoze edilmiş olan Allah'ın haklarını yerine getirmek ve Allah'ın kitabında işaret edildiği gibi, kendi nefsine ve bakmakla yükümlü bu­lunduğu kişilere karşı haklarını yerine getirmek yükümlülüğü vardır.

"Elini boynuna bağlı olarak asma. Onu büsbütün de açıp saçma. Sonra kı­nanmış, perişan bir halde oturup kalırsın." [51]

"Onlar ki, harcadıkları vakit ne israf ne de sıkılık yapmazlar. (Harcamala­rı) ikisi arası ortalama olur."[52]

"O çardaklı ve çardaksız cennet (gibi üzüm) bağ (larını) o meyveleri ve tadlan çeşitli hurmaları, mazruatı, zeytinleri, narları birbirine hem benzer, hem benzemez bir halde yaratıp yetiştiren O'dur. (Allah'tır) Her biri mahsul verdiği zaman mahsulünden yiyin. Devşirildiği ve toplandığı gün de hakkını (sadakasını) verin. İsraf etmeyin. Çünkü (Allah) israf edenleri sevmez." [53]

"Hısıma, yoksula, yolda kalmışa hak(lar)ını ver. (Malını) israf ile saçıp sa­vurma." [54]

"Hali, vakti geniş olan, nafakayı genişliğine göre versin. Rızkı kendisine daraltılmış bulunan (fakir) de nafakayı Allah’ın ona verdiğinden versin. Allah hiçbir nefse, ona verdiğinden başkasını yüklemez. Allah, güçlüğün arkasından kolaylık ihsan eder." [55]

Ancak ne dereceye kadar devlet otoritesi tüketim sahasında müdahalede bu­lanabilir?

Ömer'in tasarruflarından istidlal ederek genel hatlarıyla devletin Müslüman bireyi farzların yerine getirilmesi için zorlama hakkına sahip olduğu kanuni olarak normlaşmış kurallar, zekat ve cezalar gibi tartışma konusu değildir. Ama bunun dışında bulunan durumlara gelince, mesele her Müslümanın vicda­nına ve akidesine bırakılır. Daha önce de arzetmiş olduğumuz gibi, Osman ile Ebu Zer'in tartışmaları sırasında Osman'ın işaret ettiği anlam bu idi.

Şüphesiz ve kesin olan bir durum da devletin fazla olan zenginlerin malları­nı istisnai durumlarda savaşlara hazırlık ve açlık gibi durumlarda- istimlak et­mesidir. Kendisinden sonra gelecek olan halifeye etmiş olduğu vasiyette Ömer'in işaret ettiği anlam buradadır. Ömer'in bu görüşü Allah'ın kitabında varid olan şu ayete dayanıyordu:

"Allah'a ve peygamberine iman etmekte sebat edin. (Sizden evvel geçenle­rin ardından Allah'ın) size (tasarruf için) vekalet verdiği (mal)dan (onun uğ­runda) harcayın. İçinizden iman edip de (o suretle) harcayanlar (yok mu)? Onlar için büyük mükafat vardır." [56]

Gerçekte mal, mal sahibinin elinde bir mevduattan ibarettir. Sahibine düşen görev, kanuni sınırlar dahilinde kendisinin ve toplumun çıkarlarım gözeterek harcamasidır. Şayet Ömer ve diğer halifeler zenginlerden üzerlerine düşen farz­ları yerine getirmelerini ve geriye kalan durumlarda Allah'ın rızası için kendile­rinin tasarrufta bulunmalarını ön görmüş ise bu beytülmalin büyük çapta dolup taşmasından, herkesin rahat bir hayat sürmeye muktedir olmasından dolayıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, çoğu zaman Ömer'in verdiği aylık onların ihtiyaçlarını karşılamaktan daha fazla bir miktarda idi.

Ama herhangi bir sebepten dolayı Beytülmalin bütçesi tükenir ve raiyenin ihtiyaçlarım karşılamak için veliyyül emr mala ihtiyaç duyarsa onların bizzat tasarrufta bulunmaları yerine veliyyül emr zenginlerin fazla mallarını alıp bu maksatla raiyesine harcama hakkına sahip olur.

İmam Ali, Müslümanın ihtiyaçlarına maksimum derecede bir sınır koyarak bunu yıllık dört bin dirhem olarak belirlemiş, Bu miktarı aşan mal fazla olarak kabul edilmiş ve bu malın bireyin elinde bulundurulması yasaklanarak Beytülmale verilmesi hükmü kanun haline getirilmiştir. [57] Bu durumda İmam Ali'ye isnat edilenler doğru ise, onun sınırlamış olduğu miktar o günkü hayat şartları­nın gereklerine göre tesbit edilmiş, bu miktarın bütün asırlar için sabit olup de­ğişmeyeceği itibarını uyandırması mümkün değildir. Çünkü fiyatlar ve paranın değeri asırların gereklerine göre değişmektedir.

Birden fazla yerde temas ettiğimiz bir gerçeği burada bir daha zikretmemiz gerekmektedir. Bu hakikat İslam'ın birçok organizasyonunun akideye yani Müslümanların imanlarına dayandığıdır. Bundan dolayı Resulullah Müslüma­nın dini açıdan kendisini eğitmesi için, onun maundaki tasarruf metodunu göz önünde bulunduruyordu.

Çoğu zaman Müslümanlar mallarını bağışlamak için kendisine geldiklerin­de, savaş hali olmayan zamanlarda onlara teşekkür eder, mallarını kendilerine geri vererek bildikleri şekilde akrabalarına ve muhtaçlara sadaka şeklinde da­ğıtmalarını emrederdi. Bu metod vakıf sisteminin doğmasına sebep olmuştur. Ömer kendisine ait bir toprak parçasını bağışlamak istediğinde Resulullah bu toprağı yakınları olan muhtaçlar için saklamasını söylemiş ve bu şekilde İs­lam'da vakıf sistemi inşa edilmiştir. Ancak Müslümanın dini duygusu eğer zayıflamışsa ahiret cezasına dayanarak Müslümanın malının tasarrufu da serbest mi bırakılması yoksa devletin kendisinin eline vurup tasarruf hakkım alması mı gerekir?

Ömer'in tavırları bu soruya olumlu bir şekilde cevap vermiştir. Bu hususla ilgili olmak üzere, en etkili rivayet edilen yönleri aşağıdaki gibidir:

Abdullah b. Ebi Rebia Bahreyn'dan gelirken ez-Zibirkan b. Bedr'e uğradı. Kendisinden su talep etti, ancak ez-Zibirkan kendisine su vermedi. Daha sonra başka kabilelere uğradığında kendisini çok iyi bir şekilde karşılayıp ağırladılar. Bunun üzerine onları övdü, konukseverliklerinden bahsetti. Bununla birlikte ez-Zibirkan b. Bedr'i de kötüleyerek onun itibarını sarstı. Bunun üzerine ez-Zi­birkan b. Bedr, Ömer (r.a.)'e giderek Abdullah b. Rebia'yi şikayet etti. Ömer meseleyi öğrenince ez-Zibirkan'ı azarlayarak kendisine sordu:

"Ey mü'minlerin emiri! Atalarımın ve benim birlikte kazdığımız kanalın suyunu başkalarından esirgeyemem mi?" Halife kendisine şöyle söyledi:

"Vallahi, herhangi bir yolcu­dan suyu esirgediğine dair bana haber gelirse Necid'de oturmana asla izin vermeyeceğim."

Rivayetlere göre, Ensar'dan bir gurup yolculuğa çıkü. Yolculukları esnasın­da çölde bazı Araplarla karşılaştılar. Kendilerinden yiyecek istediler ancak on­lar bunu reddettiler. Para karşılığında satın almak istediklerinde yine onların bu teklifini kabul etmediler. Bunun üzerine ihtiyaçları olan yiyecekleri kendilerin­den güç kullanmak suretiyle aldılar. Bunun üzerine Araplar Ömer'e gelip şika­yette bulundular. Ömer (r.a.) kendilerine şunları söyledi:

“Gece gündüz hayvanların memelerinde Allah'ın biriktirdiği sütü yolcular­dan mı esirgiyorsunuz? Yolcu oturandan daha çok önceliğe sahiptir.”

Resulullah, mülk sahibinin hakkını kötüye kullanamayacağı çağdaş normu­nu daha o dönemde kanunlaştırmış ve buna uygun olarak birinin gereği olmak­sızın başkasına zarar vermesi veya meşru olan bir hakkı kendisinden alıkoyma­sını yasaklamıştır. Rivayetlere göre Semüre b. Cündüb'ün Ensar'dan bir kişinin hurma ağaçlan vardı. Semüre ve aile fertleri bu bahçeye girer, adamın bahçesi­ne böylece zarar verirlerdi. Bunun üzerine adam Resulullah'a gelerek Semüre'yi şikayet etti. Resulullah Semüre'ye şöyle söyledi:

"Hurma ağaçlarını sat." Ancak adam bu teklifi kabul etmedi. O zaman

"Satmayacaksan o zaman kes" dedi. Adam yine kabul etmedi. Resulullah kendisine şöyle bir baktı ve dedi ki:

"Sen zarar veriyorsun." Daha sonra Ensariye bakarak şöyle buyurdu:

"Git ve o ağaçları kes."

Ömer (r.a.) Resulullah'ın vefatından sonra aynı şeyi yaptı. İmam Malik'in "Muvatta" İsimli eserindeki rivayete göre, ed-Dahhak adında bir adam, bir ka­nal kazıp Muhammed b. Seleme'nin toprağından su geçirmek istediyse de Muhammed buna karşı çıktı. Bunun üzerine gidip Ömer ile konuştu. Ömer, Mu­hammed b. Seleme'den kendisine yol vermesini istedi. Ancak Muhammed ha­yır cevabını verdi. Bunun üzerine Ömer şunları söyledi:

“Vallahi karnının üzerinden de olsa bu su geçecektir.” Ve ed-Dahhak'a ver­diği emirde Muhammed'e rağmen kanalın kazılmasını emretti.

Bu ve benzeri örnekler çok olup faslın başında anlatmak istediklerimizi ay­dınlatmakta, İslami ekonomik organizasyonunun gerek üretim gerekse dağı­tım Kur'an-ı Kerim ve Sünnetin doğrultusunda kararlaştırılmış olan genel normlar sınırları dahilinde Müslümanların içtihadlarına terk edilen hususlardan olduğu te'kid edilmiştir.

Yalnız bununla, Ömer'in Ebu Bekir'e göre aylıkların dağıtılması hususunda nasıl bir farklı tutum benimsediğini görebiliriz. Birinci halife bu hususta herke­si eşit tutarken, Ömer bazılarının diğer bazılarına tercih edilmesini ve ayırt edilmesini ön görüyordu. Ancak Ebu Bekir (r.a.)'in metodu, şayet dışına çık­mak imkansız olan kanuni bir norm olmuş olsaydı, Ömer (r.a.) bu şekilde dav­ranmazdı. Bu metod aynı zamanda Ömer'in son günlerinde fey gelirlerinin azalması, halkın ihtiyaçlarının artması ve halk kesimlerinin arasında farklı bir mesafenin oluşmasından dolayı Ömer bu metodundan vazgeçmek istemiş, daha öncede gördüğümüz gibi, Amr b. As'dan Mısır'dan daha fazla haraç gönderme­sini istemiş ve bunda ısrar etmiştir.

Kıtlık yılı geçtikten sonra, rivayete göre Ömer (r.a.) şöyle söyledi:

"Şayet bu sene de kıtlık olsaydı her evde bulunan kişiler kadar kişi yerleştirecektim, halk açlıktan helake gitmemelidir."

İslam her Müslümanın kendiliğinden ruhuna ve kalıbına uygun olarak Al­lah'ın emirlerini yerine getirmekle, ideal örneğin gerçekleşmesini ön görüyor ise toplumsal çıkarların daha iyi bir şekilde gerçekleşmesini veya çağımızda hayat metodlarını alt üst eden ağır sanayide olduğu gibi, daha önce bilinmeyen şartlara karşı koymak için toplumun kabul ettiği ve inşa etmek istediği ekono­mik sistemle çelişkiye düşmektedir.



DÖRDÜNCÜ FASIL

ÖMER VE KAMU AHLAKI

Tartışmasız olarak kabul edilen gerçeklerden biri de, İslam'ın insan hayatı­nın organize edilmesi için üç açıdan kapsamlı esaslar koyduğu hakikatidir. Bunlar insanın Allah ile olan lişkisi, ikinci olarak insanın toplumla olan ilişki­leri ve son olarak da insanın kendi nefsiyle olan ilişkisidir.

Bütün bu ilişkilerin toplamından oluşan ahlaktan bizim kastettiğimiz kamu ahlakı oluşmaktadır. Açık ve seçik bir şekilde bilinen şudur ki, bu sahada Ömer keşfeden değil, tabi olandır. Ancak İslam’ın kurduğu ve meydana getirdiği normlara ve bunların esneklikleri göz önünde bulundurulacak olursa toplumun değişen şartlara karşı koyabilmesi için, bunların uygulama safhasına geçmesini sağlamak için, içtihad sahası geniştir.

Diğer sahalarda olduğu gibi bu sahada da devlet adamı olarak Ömer'in ger­çekçi görüşü ortaya çıkmakta, cihanşümul bir çağrıyı taşıyan toplumun ideal hayat gereklerini idrak etmekte ve Allah’ın halka tasarlamış olduğu en ideal ör­neğiyle hayat gerekleri arasında uyum sağlama ihtiyacını tasavvur etmektedir.

Bu üç açı altında sıralananların tamamını arzetmeye çalışırsak Ömer'in bü­tün siresini yeniden yazmak gerekir. Böyle bir etüd ise liderlerin hayatlarını ih­tiva etmekte, üstün ve yüce yönlerini kapsamakta bu farklı ve değişik yönler birbirlerine karışmakta ve bilinen ilmi branşlaşma gereklerine uyulmasında güçlükler doğurmaktadır. Bundan dolayı bu fasılda etüdü kısaltmak zorunda kalıp sadece büyük ve önemli konulara değinmekle yetineceğiz. Okuyucunun zihnini arzuladığımız bir formda şekillendirebilmek için gerekli ve ihtiyaç du­yulan konuları açıklayacağız.

Ömer (r.a.)'in içtihadının esasını İslam dini teşkil ediyorsa, Ömer'in İslam dinini nasıl anladığı işaretlerini tahdit etmemiz gerekli ve zaruridir. Ayrıca İs­lam dininden insan iradesinin özgürlüğünün esaslarım nasıl meydana getirdiği­ni, bazılarının kasıtlı olarak iddia ettikleri gibi, insan iradesinin prangaya vuru­lup kayıt altına alınmadığını burada belirtmemiz gerekecektir. Bundan sonra insanların topluma hükmeden norm ve usullere boyun eğerek toplu yaşadıkları, organize edilen ilk toplumdan beri bütün toplumların her zaman ve her çağda karşılaştıkları büyük mes'elelere karşı Ömer'in pozisyonunu tahdit etmek sure­tiyle arzedeceğiz.

Bu problemleri işlerken onun toplumdaki halkın kıymeti veya bugünkü şek­liyle isimlendirilen toplumdaki sınıflar sistemine karşı olan pozisyonunu, onun kadının toplumdaki yeri ve toplumdaki yeri anlayışını değişik gruplar arasında­ki ilişkiler, toplumda çalışmanın önemi ve rolü, İslam teorisinin hayatta gerçek­çi olması için her Müslümanın takınması gereken esasi ve başlıca form ve özel­liklere sahip olması, mutlak kuru ve boş sloganlardan ibaret olmaması ve bun­lardan kaçınılması ile ilgili konulardaki görüş ve uygulamalarını arzedeceğiz. Bu konuların her birini işlerken ana hatlarıyla üzerinde duracağız. Çünkü bu konuların her biri için bir eser yazılabilir.


BİRİNCİ KISIM

ÖMER NEZDİNDE DİN VE HAYA

Bilindiği gibi İslam dini, sabit olan ve değişebilen esaslar ve branşlar üzeri­ne kurulmuştur. Esaslar Allah tarafından belirlenmiştir. Resulullah vefat etme­den önce şu ayet-i kerime nazil olmuştur;

"Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak Müslümanlığı (verip ondan) hoşnut oldum." [58]

İslam'ın esasları sabit olup Allah Müslümanların içtihadına bırakmamış, Kur'an ve Sünnete bununla ilgili hükümler koymuştur. Bununla ilgili ihtisas sahibi eserler o kadar çoktur ki, bunları sınırlamak neredeyse imkansızdır.

Branşlar ise genel olan usullerden istinbat edilebilir. Bu sahada içtihad ya­pılabilir.

Her akide başlangıçta genel olarak bu akideye inananlar için zihinlerinde açık ve seçik, hükümlerinde ve prensiplerinde basit olarak başlar, daha sonra hayat şartlan bunda değişmelerin oluşmasına sebep olur ve böylece tamamen veya kısmen usul ile olan bağlantısı kesilir.

İnsanların meydana getirdiği bu değişmeler, sebebiyle insanları doğru yola tekrar yöneltmek için, daha öncekinin eksikliklerini tamamlamak, insan aklının olgunlaşması periyodlarına uygun olarak, birbirini takip eden semavi risalelerin en önemli sebeplerini bunlar teşkil etmektedirler.

Ömer (r.a.) bahsettiğimiz bütün bu anlamlan idrak etmişti. Çünkü Kur'an bunlara değinmiş ve Resulullah bunlan detaylı bir şekilde açıklamak suretiyle açıklık getirmişti. Buradan başlayarak Ömer (r.a.), akidenin ebedi esası olması itibariyle Kur'an-ı Kerimin muhafaza edilmesi için yaptığı köklü işlemleriyle Resulullah’ın hadis-i şerifleri bile olsa Kur'an'ın başka bir kaynakla karışmama­sı için itina göstererek, Kur'an'ın tescili için tavsiyelerde bulunarak işlemlere başladı. Hadisin yazılmasını yasakladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu husustaki rivayetlerin az yapılmasını emretti.

Ömer (r.a.), olumsuz yönü temsil eden bahsettiğimiz ihtiyatta ikna olmayıp olumlu bir tavır takınarak bid'aları ortadan kaldırmaya, halkı Kur'an'ı hıfzetmeye; Kur'an'ı okumaya ve hükümlerini anlamaya teşvik eden maddi ve manevi ödülleri ortaya koyarak bu yolda rekabetin ve yansın meydana gelmesinde ön­cülük etmekle Kur'an hafizlanmn ona yaklaşmalarına sebep olmuş, kendilerine çok sayıda ödüller takdim etmiş, tarih kitaplarının kaydettikleri gibi, o herkesin Kur'an'ı ne derece hıfzettiğini göz önünde bulundurarak kişiler arasında ayrıcalık metodunu uygulamıştır.

Ancak Ömer genel olarak dinin ve özel olarak da İslam dininin sadece hal­kın inandığı teorik düşüncelerden ibaret olmadığını, Müslümanın Rabbine yak­laşması için sadece ibadetlerden ibaret olmadığım, birinci planda ve her şeyden önce hayatın devamı için Resulullah'ın nitelendirdiği gibi mükemmel bir metod olduğunu çok iyi biliyordu.

"Nefiste (kalbde) yerleşip sabit olan ve fiille bunu doğrulayandır."

Burada Ömer (r.a.) İslam'ın ilkelerinden hayatın akışını idare etmesi için tabii olarak branşlar sahasında içtihadını ortaya koydu. Bu hususta öyle bir ba­san elde etti ki, İslam toplumun ancak onun döneminde bu düzeye varmayı ba­şarmıştır.

İman eden kişinin herhangi bir dinde ilk karşılaştığı problem cebir ve ihti­yar, diğer bir deyimle kaza ve kaderdir. Bütün dinlerde olduğu gibi, İslam di­ninde de her şeyi bilenin Allah olduğu, her şeyi yapmaya gücü yettiği, insan iradesinin Allah'ın iradesinden olduğu esasına dayanmaktadır.

"Bununla beraber Allah dilemeyince siz (bunu) diyemezsiniz. Çünkü Allah hakkıyla bilendir. Tam bir hüküm ve hikmet sahibidir." [59]

Bu tür düşüncelerle ileriye atılma, toplumların hayatlarında yıkıcı ve yok edici sonuçlara sebep olabilir. Bunlardan en önemlisi de tevekkül ederek çalış­maması, her şeyin Allah’ın iradesiyle olacağına tevekkül etmeleri (kendilerinin ise her şeyden ellerini çekmeleri) dir. Mucizeler meydana getirmek isteyen bir millet için bu düşünceden daha tehlikeli bir düşünce yoktur. O millet ki, dünya­nın izzetini ahiretin ise saadetini kazanmak isteyen millettir.

İşte burada, özellikle bu sahada Ömer'in anladığı din ve dünya ilişkileri kendini göstermektedir.

Şüphesiz Ömer, bu problem karşısındaki Resulullah'ın pozisyonunu biliyor­du. Çünkü Resulullah Müslümardan kader konusuyla ilgilenmemeleri için ikaz etmişti. Çünkü kader Allah'ın bir sıraydı. Aklın bu hususta kesin bir çözüme varması mümkün değildir. Tarih Resulullah’ın daha önce söylediklerini ve ha­ber verdiklerini doğrulamış olup Müslüman düşünürler ne zaman ki felsefi mantığa göre kaza ve kaderi tartışma konusu haline getirdiler, zayıflamasına hiçbir fayda elde etmeksizin Müslümanların parçalanıp çeşitli gruplara ayrıl­malarına sebep olmuşlar ve bir neticeye varamamışlardır.

Şüphesiz Ömer (r.a.) Resulullah'ın Arabiye söylediği nasihat sözünü duy­muştu:

"Önce deveni bağla, sonra Allah'a tevekkül et."

Ömer'in dehası ve üstün kişiliği bu hükümlerin tamamını istiap etmesinde tecelli etmektedir. Evrendeki her şeyin Allah'ın iradesiyle olup bittiğine inanı­yordu. Ancak bu gerçeğin insanı bütün tasarruflarından, aklını kullanmasından alıkoymaması gerekir. Şayet arzuladıklarını gerçekleştirmişse Allah'a şükreder, aksi olmuşsa bu da Allah'ın kazasıdır ve önüne çıkılması mümkün değildir.

Kaza ve kaderle ilgili olarak kelamcilann yazdıkları kitaplarda Ömer'in Ebu Ubeyde'ye verdiği cevaptan daha anlamlı ve delillere dayalı bir cevap bulma­mız mümkün değildir. Halife Şam'da veba hastalığının yaygın olduğunu duyar, Şam'a gitmekten vazgeçer, bunun üzerine Medine'ye dönmeye karar verdiğinde Ebu Ubeyde kendisine şöyle söylemişti:

"Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?"

Halife azarlayarak kendisine şöyle cevap veriyordu:

"Ya Eba Ubeyde, bunu senden başkası söyleseydi (her ne ise) .Evet Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyorum."

Daha sonra devam ederek kendisine içtihaddaki görüşünü açıklıyordu.

"Gö­rüyor musun, şayet develerin olup bir vadiye inersen, bu vadinin bir tarafı ve­rimli diğer tarafı ise kurak olursa, verimli tarafta otlattığında Allah'ın kaderiyle değil mi? Ve ot bulunmayan kurak tarafta otlattığında yine Allah'ın kaderiyle değil midir?" Abdurrahman b. Avf Müslümanlara veba ile ilgili Resulullah'ın hadis-i şerifini nakletmeden önce Ömer (r.a.) bu mümtaz içtihada varıyordu. Resulullah hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır:

"Bir memlekette veba olduğunu duyarsanız oraya gitmeyin. Bulunduğunuz yerde veba varsa kaçarak buradan çıkmayın." Halife bunu duyunca Allah'a hamd ve sena etti. Çünkü içtihadında başarılı olmuştu. Bazı rivayetlere göre Ömer, veba beşiği olan Şam'dan Ebu Ubeyde'yi veba pençesinden kurtarmayı denemiş ve onu buradan uzaklaştırmak istemiştir. Daha önce de gördüğümüz gibi, Ömer (r.a.) Resulullah'ın vefat ettiğini öğrendiğinde, Ebu Ubeyde'yi halife seçmeyi düşünmüş, ancak Ebu Ubeyde bu makama Ebu Bekir'in seçilmesi için dafca layık olduğunu belirtmişti. Yine gördüğümüz gibi Ebu Bekir es-Sakîfe toplantısında bulunanlara Ömer ile Ebu Ubeyde'yi halifeliğe aday göstermişti. O halde, devlette ikinci adam sayılan kişiyi kurtarmak için halifenin çabalama­sı hiç de ganpsenecek bir durum değildir. Ömer Ebu Ubeyde'nin doğruluğunu, takvasını ve Şam'da bulunan askerleriyle birlikte kalıp onlarla birlikte kıvanç ve kaderi paylaşmayı arzuladığını ve bunda ısrar ettiğini bildiğinden hile yo­luyla onu buradan uzaklaştırmayı denedi ve kendisine yazdığı mektupta şöyle dedi:

"Benim sana, bana arzedilen bir hususu görüşmemiz için ihtiyacım var. Senden istediğim şey, bu mektup eline geçer geçmez hemen bana gel." Ebu Ubeyde mektubu okuduğu zaman Ömer'in ne demek istediğini derhal anladı ve şöyle söyledi:

"Allah, mü'minlerin emirini affetsin." Sonra kendisine şunları yazdı:

“Bana olan ihtiyacını öğrendim. Ben Müslüman askerlerden bir askerim. Kendi nefsimi onlannkinden farklı görmüyorum, Allah kaza ve kaderini bana ve onlara karşı hükmetmedikçe onlardan ayrılmak istemem. Ey müminlerin emiri. Bana teklif ettiğin emirden beni bağışla ve beni askerimle birlikte bırak.”

Rivayete göre, Ömer Ebu Ubeyde'nin mektubunu okuyunca ağladı. Etrafın­dakiler kendisine sordular:

“Ebu Ubeyde vefat mı etti?” Gözlerinden yaşlar dökerek kendilerine döndü ve dedi ki:

“Hayır, fakat sanki öyle.”

Halife kendi imkanları dahilinde Müslüman ordularını bu musibetten kur­tarmak için hep düşündü ve bunun için yollar aramaya başladı. Ebu Ubeyde'ye yazdığı mektupta şöyle diyordu:

"Sen askerlerinle birlikte alçak ve derin bir ye­re inmiş bulunuyorsun. Onları yüksek ve havası güzel bir yere çıkar." Ancak bu emrin yerine getirilmesi için Ebu Ubey'denin ömrü yetmedi. Ömer’in tahmin et­tiği gibi vefat etti. Ömer’in, ölüm yatağında kendisi için şu sözleri söylediği devletin iki numaralı adamını Müslümanlar kaybetti:

"Şayet Ebu Ubeyde ha­yatta olmuş olsaydı, kendimden sonra halifeliği ona devrederdim. Çünkü Resu­lullah onun için "Ümmetin emini" demişti."

Allah'ın kaza ve kaderi hakimdir. Buna her Müslüman inanır. Bu durum ba­siretli ve sağduyulu Müslümanın düşünmesine engel olmaz. Aklın gereklerine uygun olarak hareket eder. Ama tevekkül adı altında işini şartlara terk eden ise Allah'ın kaderinden kurtulmayacağı gibi, dinden bir şey anlamayan, İslam’ın ru­hundan tamamen uzak olan kişidir. İşte bu sebeple Ömer şu anlamlı sözü söy­lemiştir:

"Mütevekkil tohumu yere eken sonra Allah'a tevekkül eden kişidir." Tevekkül insan iradesinin dışında olan durumlarla ilgilidir. Ama insan gücünün ve kudretinin dahilinde olan işleri, kişinin bunlara kendisine has metodlarla karşı koyması ve meşru bir yarar sağlayacak şekilde bunu gerçekleştirmesi ge­reklidir. Aşağıdaki olay Ömer'in düşüncesindeki kaderin rolünü açıklamakta­dır: Ömer başarılı olmuş ve Ömer'e gelerek hacca gitmek için izin istemişti. Ömer kendisine izin verdi. Haccını tamamlayıp geri döndükten sonra Ömer'den bu göreve atamasını ve azletmesini istemişse de Ömer bu arzusunu yerine ge­tirmemiş, kamu hizmetlerindeki başarısından, yeterliliğinden, tedbir sahibi olmasından dolayı görevinde devam etmesini istemişti. Komutan da istemeye istemeye bu emre boyun eğmiş görev yerine gitmek için yola çıkmıştı.

Ancak yolculuğu esnasında vefat etti. Ve vefat ettiği yere defnedildi. Ömer, kendisini ziyaret etmek için mezarına gittiğinde şöyle söylüyordu: "Ecelin Al­lah tarafından bilinmemiş olsaydı senin katilin ben olacaktım." Kaderin rolü in­sanın hayatta idrak edemediği ve başarısızlığa düştüğü durumlarda yükünün hafi iletil mesidir. Çünkü insan bilmelidir ki, her şey Allah'ın iradesiyle olur ve Allah kullarının çıkarlarını en iyi bilendir.

Bu sahada kaderin rolü, birey üzerine düşen görevi yerine getirdikten sonra zuhur etmektedir. Aynı zamanda Allah'ın kaderine iman etmek hayat uğrunda bireylerin vermiş olduğu çabanın ve yarışın insani bir tavır almasına sebep olur. Ve her şeyin en sonunda Allah'ın iradesine bağlı olduğuna olan imanları onları buna sevkeder.

Ömer (r.a.) hutbelerinin birinde bu anlamda şöyle demektedir: "Ey insanlar! Sabırsızlık nedir? İstenilmemesi gereken oburluk nedir? Sonunda ortaya çıka­cak olan hile edir? Her şeyin aslından olması gerektir. Bizden önceki usullerin, ölüp gittikleri asılların alt soylarıyız. Asıldan sonra feri de kalmayacak, o da ölüp gidecektir. İnsanlar bu dünyada birer amaç olup neslin devam etmesine sebeptirler. İçtikleri her yudum onları boğar. Yedikleri her lokma boğazlarında kalır. Bir nimeti kaybetmedikçe başka bir nimete sahip olamazlar. Mevcut olan gerçeklerden nereye kaçacaksınız? Kaçan kişi talep edenin kudretiyle kaçıp kurtulabilir. Yarınki büyük faydaya nazaran bugünkü küçük musibet ne sayıla­bilir? Allah bizleri ve sizleri Allah'tan korkan, takva sahibi insanlardan eylesin."

Bahsettiğimiz bu mantığa göre, Müslümanın ahireti göz önüne alarak buna özel bir itina göstermesini gerektiriyorsa, Ömer'in görüşüne göre imanın mü­kemmel olabilmesi ve bunun gerçekleşebilmesi için dünya ve ahiret istekleri arasında makul bir denge sağlamakla ancak mümkün olabilir.

O, bunu Resulullah’ın hayatındak ilk eğitici muallim olarak idrak etmişti. O ki, İslam'da ruhbanlığı yasaklamış, sahabilerin sürekli oruç tutmasını ve ibadet etmesini men etmişti. Aksine oruç tutmayı, namaz kılmayı diğer ibadetleri yap­mayı, bunun yanı sıra dünya menfaatlerinden yeteri şekilde ve helal olarak ya­rarlanmayı öğretmiş ve bu maksatla yaşamıştı. Ömer bu yönlendirmeyi şu sö­züyle dile getirmektedir: "İçinizde dünyayı terk edip ahiret için çalışan en ha­yırlınız değildir. En hayırlınız hem dünyaya nemde ahirete sarılan ve her ikisi için birlikte çalışan kimsedir."

Kritik durum, ihtiyacın sınırını aşmakta istekli olmak ve yeterlilik sınırını aşmak olup bu arzular ve istekler aşırılığı ifade eder. Bunun ciddi bir yönü yok­tur. Bu fazlalığın ne bir faydası olur ne de kişiyi zengin eder. Kişiyi kendisiyle meşgul eder ve ona bağlandığından dolayı kişi faydalı olan şeyi ihmal eder. Kendisinden yarar ve çıkar sağlayanın ertelenmesine (ihmal edilmesine) sebep olur. Akıllı olan kişiler dünyanın fazlalıklarını terk ettiler.

Ömer (r.a.) nazarında zühd dünyadan el etek çekmek değil, ihtiyacın dışın­daki istek ve arzulardan uzak durmaktır. Çünkü kişi bu sınırı aştığında kendisi­ni yanlışlara ve hatalara maruz bırakır, ahiret işlerini de ihmal eder. Halbuki ahiret ebedidir. Ömer bu içtihadım şu ayet-i kerimeye istinat ettirmektedir:

"(Okumamaktan) sakın. Çünkü insan muhakkak azar. Kendisini (mal sebe­biyle) ihtiyaçtan vareste gördü diye" [60]

Bundan çıkarılacak sonuç, dindarlığın miskinlik veya kendini öldürürcesine ibadet etmek veya zavallı ve zelil bir şekilde yürümek olmadığıdır. Bunlar İs­lam ruhuyla bağdaşmaz. Çünkü İslam, Allah'a, Resulüne, mü'minlere güç ve izzet çağrısı yapmakta olup şu eseslar üzerine korulmuştur:

"Güçlü Müslüman zayıf Müslümandan daha hayırlıdır."

"Veren el, alan elden daha hayırlıdır."

Ömer (r.a.) bu anlamı Müslümanların kalblerinde pekiştirmek ve tavırlarını bu esaslara göre düzenlemeye büyük itina gösteriyordu. Tevazuundan ve züh­dünden dolayı cansız bir şekilde yürüyen birisine asasıyla nasıl vurduğunu ve şu meşhur sözü söylediğini daha önce görmüştük. "Dinimizi ifsat etme." Keşke tasavvufa bağlı olanlar Ömer'in bu sözünü kendilerine şiar haline getirmiş olsa­lardı. Bu hususta Taberi ve İbn Sa'd'ın Şifa ibn Abdullah'dan rivayetlerine gö­re, şöyle denilmiştir:

"Şi'a İbn Abdullah bazı Arap gençlerinin cansız bir şekil­de yürüdüklerini ve yavaş bir şekilde konuştuklarını gördü. Etrafındakilere "bu nedir?" diye sorduğunda dediler ki:

"Bunlar dindarlardır." Dedi ki:

"Vallahi, Ömer, konuştuğunda başkalarına kendisini dinletir, yürüdüğü zaman sür'atle yürür ve birine vurduğu zaman da incitirdi.” Ve o gerçekten zahid ve hakiki manada dindardı. Asım b. Küleyb b. Şihab el-Cürmi'den rivayet edildiğine gö­re, babası duvarın yanı sıra huşu içinde yürüyen Abdurrahman b. el-Esved ile karşılaştı. Kendisine şunları söyledi:

“Duvarın dibinde neden böyle yürüyorsun?” Vallahi Ömer yürüdüğü zaman yere şiddetli bir şekilde basardı, o davudi bir sese sahipti. Ömer'in sahip olduğu huşu ve zühd zayıf bir Müslümanın değil, kuvvetli ve güçlü bir Müslümanın huşuu ve zühdü idi. Tasavvuf kitaplarında ne kadar büyük kişilerin isimleriyle dolu olursa olsun, bunların arasında Ömer gibisini görmek mümkün değildir.”

Ömer katında dinin, kişilerin kendi aralarındaki ilişkilerinde yüce bir yeri vardır. Ona göre Müslümanın başkalarına karşı ilişkileri ne derece iyi ise o ka­dar imana sahiptir. Bu anlamı, onun yanında Arabiyi öven kişiye söylediklerin­de buluruz. Ömer adama sordu:

“Onunla yolculuk yaptın mı?”

“Hayır.”

“Onunla aranızda bir anlaşmazlık oldu mu?”

“Hayır.”

“Ona herhangi bir şey emanet ettin mi?”

“Hayır.”

“O zaman sen onun hakkında bir şey bilmiyorsun. Camide secdeye vardığı­nı mı gördün?”

Bundan dolayı Ömer (r.a.) Müslümanların geneline, özel yeteneklere sahip olanlarına, gerçek imanın alâmetlerini açıklamakta büyük itina gösteriyordu. Bu hususla ilgili en meşhur sözleri aşağıdadır:

“Kalbleri canlandırmak için Allah, sizlere tarih boyunca kitaplar gönder­miştir. Allah kalbleri cani andın ne aya kadar kalbler göğüslerde ölüdürler. Kim ki bir şeyler öğrenirse bundan faydalansın. Adaletin alametleri ve başlangıçları vardır. Alametler şunlardır: Haya, cömertlik, yumuşaklık ve esnekliktir. Baş­langıç ise şefkatli olmadır. Allah bu işlerin her biri için bir kapı ve her kapı için de bir anahtar yaratmıştır. Adalelin kapısı itibardır. Anahtarı ise zühddür. İtibar ise ölenleri hatırlamak ve iyi işler yaparak hazırlanmaktır. Zühd ise, karşısına çıkan her kimse üzerinde bulunan hakkı almak ve hak sahibi olan her kimse ona karşı hakkı yerine getirmektir.”

“Ey insanlar, biliniz ki, Allah'ın kendisinden razı olmadığı kişi, kazaya inanmayan ve yerine getirmesi gereken şükür ve senayı ifa etmeyen kişidir. Bi­liniz ki, aşikar bir şekilde dinini yaşatmakla batılı öldüren, zikretmekle hakkı geliştiren ve kemale erdiren kulları vardır. Onlar Allah'tan korktular ve korkut­tular. İstediler ve istendiler. Onlardan birilerinden şüphelenip korkarlarsa ona güvenmezler. Görmedikleri takdirde iyice muayene ederler, onlar için hayat bir nimet, ölüm ise şereftir.”

“Allah işini düşünen, nefsine nasihat eden, rabbinin emirlerine uyan ve gü­nahlardan kaçınana rahmetler yağdırsın. Kötü komşu senden alan ve kendili­ğinden vermeyen zengin komşudur. Hata yaptığı ve itiraz ettiği zaman özrünü kabul etmeyendir.

Mideyi yemekle doldurmaktan sakının, çünkü tenbelleştirip namazdan alıkoyar. Vücuda zarar verir ve hastalıkların oluşmasına sebep olur. Erzakınızı ve geçiminizi sağlamak için çaba harcayınız. Bu israftan uzak, vücut için daha sıhhatli ve ibadet için daha fazla kuvvetlenmeyi sağlar. Şehveti dininden daha fazla kendisini etkilemedikçe hiçbir Allah'ın kulu helake gitmez.”

Sa'd b. Ebi Vakkas'a olan vasiyeti ise şöyleydi:

"Kendi nefsini ve berabe­rinde olanları hayır yapmaya alıştır. Başlangıcı sen yep. Bilmelisin ki, her kura­lın bazı araç ve gereçleri vardır. Hayrın araç ve gereci ise sabırdır. Başına gele­cek olan ve karşılaşman muhtemel bulunan olaylara karşı sabırlı ol. Sabır yine sabır. İşte o zaman Allah korkusu sende bütünleşir. Bilmelisin ki, Allah korku­su iki şeyde birleşir. Bunlar ona itaat etmek ve yasakladıklarından kaçınmaktır. Ona itaat eden ahireti sever, dünya zevklerini ve eğlencelerini ise sevmez. Dün­yayı sevip ahireti sevmeyen ise ona isyan eder. Kainlerin hakikatleri vardır ve bunları Allah inşa eder. Bunların gizli ve açık olanları vardır. Açık olan, hamdetmekte ve yermekte hakkın yerini bulması için eşittir. Gizli olanı ise kalbteki hikmetin lisanla zuhur etmesiyle bilinir ve halkı sevmekle ortaya çıkar. Allah bir kulunu severse, onu başkalarına da sevdirir. Bir kuluna buğz ederse başka­larına da buğz ettirir. Allah katındaki yerini, senin işlerinden seninle olanların sana karşı olan sevgileriyle mukayese et. Halk seni seviyorsa Allah da sever."

Ölüm döşeğinde iken oğlu Abdullah'a olan vasiyetinde şöyle söylüyordu:

"Ey oğlum, sana düşen imanın kriterlerine sarılmaktır. Bunlar, şiddetli yaz gün­lerinde oruç tutmak, düşmanlara karşı kılıçla savaşmak, musibetlerle karşı kar­şıya kaldığın zaman sabretmek, soğuk kış günlerinde abdest almak, bulutlu ve havanın kapalı olduğu günlerde namaz kılmakta acele etmek ve içki içmekten sakınmaktır.

Ömer (r.a.)'e göre gerçek ibadet, farzların yerine getirilmesi ve mümkün ol­duğu kadar nafile ibadetlerin yapılmasıdır. Ramazan ayının gelmesi ile bu anla­mı ihtiva eden şu sözleri söylemiştir:

"Bu ayda üzerinize oruç farz olmuştur. Kim içinizden gece ibadetlerini yerine getirirse, bu Allahın hayırla mükafatlan­dırdığı nafile ibadetlerdendir. İçinizden kim ki, yatağından kalkmazsa yattığı yerde bunu yerine getirebilir. İnsan şöyle söylemekten korkmalı ve sakınmalı­dır: Falan kimse oruç tutarsa ben de tutacağım. Ve gece ibadetine kalkacak olursa ben de kalkacağım.. Kim oruç tutar ve gece ibadet ederse bunu Allah için yapsın. Camilerde gereksiz şeyler konuşmaktan sakının. Biliniz ki, namaz­da olan biri bulunur."

Bundan dolayı Ömer'in en çok kızdığı şeylerden biri de bireyin kalbinde bulunan imana mutabık olmayan bir dini görünüme bürünmesiydi. Bu hususta şöyle söylüyordu:

"Kim ki, kalbinde bulunan huşudan daha fazlasını halka kar­şı gösterirse, o kişi nifak üzerine nifak işlemiştir." Ahlakında bulunmayam var­mış gibi gösteren münafıktır. Başka bir defasında da şöyle söylemişti:

"Kim ki, dünyayı talep ederek dindar görünürse, ateşin odunu yaktığı gibi din de onu ya­kar."

el-Ahnef b. Kays kendisine geldiğinde Ömer kendisini uzun bir süre hap­setti, bunda şöyle dedi:

“Seni neden hapsettiğimi biliyor musun? Böyle yapmakla seni imtihan et­tim, senin dış görünüş itibariyle hareketlerinin iyi olduğunu gördüm. Öyle tah­min ve temenni ediyorum ki, kalbin de dış görünüşün gibi iyidir. Resulullah bi­zi dili düşük münafıklarla korkutuyordu. Sen çok şükür onlardan değilsin.”

Ömer (r.a.) sahte dini görünümlere bürünmeyi uyarmış olmakla birlikte Müslümanlardan en iyi ahlaki yönlerini ortaya çıkarmalarını talep ediyor ve bu anlamda şöyle söylüyordu:

"Ey insanlar. Resululullah'ın döneminde vahiy nazil oluyordu. Kim ki, bir şeyi gizlerse gizliliği ile açıklarsa aşikarlığı ile bilinir. Buna göre mükafatlandırılır. Bize en güzel ahlaklarınızı gösterin. Sırlan en iyi bilen Allah'tır. Kim ki, tasarruflarıyla bize çirkin görünüp kalbinin iyi olduğunu iddia ederse biz buna inanmayız. Hareketleriyle ve davranışlarıyla bize iyi gö­rünürse biz onu iyi kabul ederiz. Biliniz ki, cimrilik nifakın bir koludur. Kendi­niz için iyilikler yapın, nefislerinin cimriliğinden korkanlar ve sakınanlar var ya onlar gerçek kurtuluşu bulanlardır."

"Ey insanlar, dünyanızı ve anketinizi iyileştirin. İşlerinizi yoluna koyun, sizleri yaratan Allah'tan korkun. Allah’ın size rızık olarak verdiği mallarınızı ıs­lah edin. İyilik ve sabırla kazanılan az mal, zor ve şiddete dayanılarak kazanı­lan çok maldan daha hayırlıdır. Katil ölüm çeşitlerinden biri olup iyiyi de kötü­yü de bulur. Şehid ise nefsini Allah'a saklayandır.

Aynı anlamda başka bir konuda şöyle diyor:

"Ey insanlar, uzun bir süre geçti ve ben Kur'an okuyan herkesin Allah'ı istediğini ve her şeyi O'ndan bek­lediğini hesaplıyorum. Bazı kişilerin Kur'an okuyup halkın elinde bulunanlar­dan istediğini düşünüyorum. Okumalarınızda Allah'ın rızasını esas alın. Yaptı­ğınız işlerde onun rahmetini isteyin. Vahyin nazil olduğu ve Allah'ın Resulü'nün aramızda bulunduğu zaman sizleri tanıyorduk. Ancak vahiy bitti ve Resulullah aramızdan ayrıldı. Şu anda size söylediklerimle sizi tanırım. Kim bize iyilik yaptığını gösterirse biz de onu iyi zanneder, kendisine teşekkür ederiz, kim de göstermek suretiyle kötülük yaparsa biz de onu kötü tanır ve öyle kabul ederiz. Nefislerinizin şehvetlerinden ve arzularından sakının. Bu bir çıkıştır. Şayet sakınmazsanız sizi en büyük musibetlere uğratacaktır. Bu gerçek ağır ve güçtür. Batıl ise hafif ve vebaldir. Hatayı işlemeden terketmek, tevbe etmekten daha hayırlıdır. Kısa süreli şehvet, uzun süren hüzünü miras olarak bırakır."

Hak dininin gayesi insanların dünyadaki hayatlarını ve ek olarak uhrevi ha­yatlarını mutlu kılmak ise, Ömer gerçek manada dindar, halkın arasına karışan, onların iyi kötü günlerini paylaşan, kurduğu ilişkilerle tasarruflarını ideal İslam ilkeleri esasına göre düzenleyendir. İlk Müslümanların arasında Ömer gibi be­şeri nefislerin derinliklerine inen başka birini görmek mümkün değildir. Bu se­bepten dolayı söylemiş olduğu sözler, birer ölçü olup yılların geçmesiyle hata­ya düşmediği gibi etkinliğini de sürdürmektedir. Bu husustaki sözlerinden bazı­larını aşağıda nakledeceğiz:

“Kimsenin namazına veya orucuna bakmayın. Fakat şuna bakın: Konuştu­ğunda doğru söylediğine, kendisine emanet verildiğinde yerine getirmesine, bir suçu işlemeye başladığında kendisini alıkoymasına bakın."

“Bize göre içinizden en sevileniniz, kendisiyle karşılaştığınızda güzel görü­nümüyle gördüğümüz, tecrübe ettiğimiz zaman en iyi işleri yapan kimsedir.”

Kendisine soruldu: Kötülükleri işlemekten zevk almayan ve kötülük işle­meyen kimse mi iyidir yoksa kötülük yapmayı arzulayan ancak bu arzularına uymayan kimse mi iyidir? Şöyle cevap verdi:

"Kötülük işlemeye arzusu olduğu halde onu terk eden kimse daha iyidir."

"Onlar Allah'ın takva için kalblerini imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük mükafat vardır." [61]

“Akıllı kişi, iyilikle kötülüğü (hayır ile şerri) birbirinden ayıramayan değil, her ikisinin de hayrını bilendir.” [62]

“Meclislerde ve camilerde kimseden bir şey isteyip zor duruma düşürme­yin. Evlerinde kendilerinden isteyin, veren verir, vermeyen de vermez.”

“Kinlin elinde bir nimet varsa ona haber eden biri bulunur. Şayet kişi kına­maktan daha değerli olsaydı ona göz kırpanlar bulunacaktı. Eylemlerin veya durumların değişmelerine sebep olmayacak kelimeden zarar gelmez.”

“Üç durum karşısında hayretim sona erdi: Kişi ölümden kaçar ama ölüm onu mutlaka bulur, kardeşinin gözüne toz girerse bunu onun için kusur olarak görür ve kendisini ayıplar, ama kendisi çok acemi olmasına ve hatalar işlemesi­ne rağmen kendi hatasını görmez, hayvanında eğrilik veya sakatlık varsa bunu değerlendirir ve ona göre değer biçer, lakin kendisinde bulunan eğrilikleri hiç dikkate almaz.”

“İslam dini Arapların bütün insanlara taşıdığı ilahi bir risale olduğuna göre, Ömer (r.a.) her pozisyonda askerlerine zaferinin dayanağının Allah'a karşı olan itaatlannda bulunduğunu ve düşmanlarına karşı olan araç ve gereçlerinin bu ol­duğunu hatırlatmaya itina gösteriyor ve Müslümanlar bu gerçeği unutacak olur­larsa, savaşı her halükarda kaybedecklerini vurguluyordu. Çünkü onlar hem sa­yı hem de araç ve gereç yönünden düşmanlarına göre daha zayıf idiler, Ömer'in Sa'd b. Ebi Vakkas ve beraberinde olan Irak'taki askerlerine Farslarla yapacak­ları kesin sonucu belirleyecek olan meydan savaşından bir gün önce söylediği sözlerden ne bu kadar açık bir şekilde bu anlamı ortaya koyan ne de böylesine etkili ve önemli bir anlamı ifade eden bir eser okumuş değilim.”

"Sana ve beraberindeki askerlere şartlar ne olursa olsun, Allah'tan korkma­nızı, takva sahibi olmanızı emrediyorum. Allah'a karşı olan takva düşmana kar­şı en güçlü araç ve gereçtir. Düşmanlarınızdan daha fazla, senin ve beraberinde bulunan askerlerin kötülüklerin şiddetlerinden kaçınmanızı emrediyorum. As­kerin işlemiş olduğu günahlardan dolayı meydana gelen korkusu, düşmanın korkusundan daha etkilidir, düşmanların Allah'a karşı olan isyanlarıyla Müslü­manlar zaferi kazanacaklardır. Şayet böyle olmasaydı, bizim onlara karşı gücü­müz olmazdı. Çünkü ne sayımız onların sayıları kadar ne de araç ve gereçleri­miz onlann araç ve gereçleri kadardır. Şayet Allah'a karşı isyan etmekte onlarla eşit olacak olursak, onlar güçlerinin fazlahğıyla bizden daha avantajlı, olacak­lardır. Ancak biz faziletimizle onları yeneceğiz. Askerlerimizin fazlahğıyla de­ğil. Biliniz ki, siz yolunuzda seyrederken sizi gözetleyen Allah’ın melekleri vardır. Onlar ne yaptığınızı bilir. Onlardan utanın. Sizler Allah yolunda cihad ederken yasakladığı kötü fiilen işlemeyin. Biz kötülük yapsak bile düşmanları­mız bizden daha kötüdürler. Allah onları bize musallat etmez demeyin. Allah İsrailoğullarına ve Mecusilere karşı gazaba geldiğinde onların başlarına musal­lat etti.”

"İşte o ikiden birinci (fesatlarının ceza) vade(si) gelince (muharebede) çok çetin bir kuvvete malik olan kullarımızı üzerinize musallat kıldık da, onlar ev­lerinin aralarına kadar girip (sizi) araştırdılar. Bu, yerine getirilmiş, bir va'd idi." [63]

Düşmana karşı zafer kazanmayı temenni ettiğiniz gibi, Allah'tan size yar­dım etmesi için talepte bulunun. Bizim ve sizin için bunun gerçekleşmesini Al­lah'tan temenni ederim.

Genel ve özel olarak Allah'ın bağışladığı nimetlere şükretti. Çünkü Müslümanın dini düşüncesi Allah'a şükretmekle, nimetlerine karşı nankörlükte bulun­mamakla kamil olurdu.

Bu sebepten dolayı Ömer (r.a.) Allah'ın Araplara bahşettiği fazileti kendile­rine hatırlatmaya itina gösteriyor, bu nimetlere şükretmelerini istiyordu. Aşağı­daki hutbe onun bu husustaki belağatini göstermektedir:

Allah, kendisine şükredil meşini sizin üzerinize vacip kılmıştır. Talep ve is­tek beyan etmemenize rağmen size verdiği dünya ve ahiret şerefinden dolayı sizlere karşı delilleri vardır. Kendisine ibadet etmeniz için sizi yoktan var et­miştir. Sizleri en basit yaratık olarak dünyaya getirebilirdi. Bütün yarattıklarını sizin emrinize verdi. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki her şeyi hizmetinize sun­du. Görünen ve görünmeyen nimetleri üzerinize tamamladı.

Denizlerde ve karalarda hareket etmenizi temin etti. Sizleri iyi ve güzel şey­lerle nzıklandırdı. Umarım ona şükredersiniz. Sonra görmeyi ve işitmeyi size bahşetti. Allah’ın size bahşettiği nimetlerden bazılarım bütün insanlara, diğer bazılarını ise, yalnız size tahsis etmiştir. Daha sonra bu nimetlerin bütün insan­lara geneli, yalmz Müslümanlara ise özeli bahşedilmiştir. Bu nimetlerden biri insan oğluna tahsis edildiğinde ve halk arasında taksim edildiği takdirde buna şükretmek ancak insan oğlunu yormuş ve bunun hakkım ödemek kendisine ağır gelmiştir. Ancak Allah'a ve Resulüne olan imanla bunun hakkım ödeyebilir. Sizler yeryüzünde halifeler ve halkına egemen olan Müslümanlarsınız. Allah dininizi destekleyen ve güç verendir. İki milletten başka dininize muhalif millet kalmamıştır: Bu milletlerden biri İslama ve Müslümanlara köle olmuş, onlar­dan cizye alır, onlar çalışır, yorulur ve size haraç öderler. Diğer millet ise, her gece ve her gün Allah'ın korkusuyla yaşamaktadır. Allah onların kalblerini korkuyla doldurmuş, sığınacakları bir yerleri yoktur. Allah'ın askerleri onları mah­vedip ortadan kaldıracak ve topraklarına girecek, kuvvetlerin birbirlerini takip etmesi sınırların kapanmasıyla Allah’ın izniyle bol ganimetler elde edilerek par­lak, kesin sonuç elde edilecektir. Ki, bu millet İslam'dan önce hiçbir zaman bu durumumdan daha iyi olmamış ve böylesine basanlar elde etmemiştir. Hakkı­nın ifa edilmesinin imkansız olduğu, takdir edilemeyecek kadar değerli ve yüce olan, inhisarı (sınırlandınlması) mümkün olmayan bu nimetler Allah’ın lütfundan, yardımından başka bir şey değildir. Müçtehidlerin içtihadı, zikredenlerin zikri, şükredenlerin şükründen ibarettir. Bizi bununla tecrübe eden ve kendisin­den ve kendisinden başka ilah olmayan Allahtan temennimiz kendisine itaat ederek iş yapmamızı ve O'nu razı eden işlere sür'atle koşmamızı bizlere nasip eylesin. Ey Allah’ın kullan, büyük sıkıntıları ve musibetleri hatırlayın. Toplantı­larınızda Allah’ın sizlere verdiği nimetleri hatırlayın. Allah şöyle buyurmakta­dır:

"Andolsun biz Musa'yı 'kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allanın günlerini hatırlat' diye mucizelerimizle göndermişizdir ki, şüphesiz bunda (belalara) çok sabır ve (nimetlere) çok şükür eden herkes için (ibret ve­rici) alametler vardır." [64]

"O zamanı da hatırlayın ki, siz yeryüzünde azınlıkdınız. Aciz tanınanlardı­nız. Halkın sizi tutup kapmasından korkuyordunuz. (İşte bu halde iken) Allah sizi ev, bark sahibi yaptı. Yardımıyla kuvvetlendirdi. Size en temiz ve en güzel şeylerden rızık verdi. Ta ki, şükredesiniz." [65]

Birçok şeyden mahrum olunmasına rağmen hak yol üzere bulunmak, Allah’a ve dinine inanmak, rahatı onda bulmak, ölümden sonra dönüşün ona oldu­ğuna iman etmek dünyevi menfaatlerin hepsinden üstündür. Fakat sizler daha önceleri, hayat şartları en zor olan ve Allah'ı en fazla tanımayanlardandınız. Şa­yet Allah sizi İslam ile imtihan etmeseydi, dünyada hiçbir şansınız olmayacak­tı. Dönüşün orada olduğu ahirete olan güvenceniz ve daha önce yaşadığnız zor hayat şartları bundan nasibinizi elde etmeye, ve diğerlerinden üstün ve layık ol­manıza sebep oldu. Allah din ve dünya faziletlerini bir arada verdi. İçinizde di­leyen bunlara sahip olabilir. Nimeti inkar etmek kadar yok olmasına sebep teş­kil eden başka bir şey mevcut değildir. Allah'a şükretmek başkaları için güven­cedir ve nimetlerin çoğalmasına sebeptir. Allah’ın emirlerine ve yasaklarına uy­mak zorunludur."

Ömer (r.a.) halka hitap ederken, Arapların geçmişlerinden bahsedeken fakir yaşantılarını ve nasıl zelil olduklarım hatırlatmakla yetinmiyor, aynı şeyi ko­mutanlarına ve valilerine söylüyor, Allah'a ve verdiği nimetlerine şükretmeleri hususunu her fırsatta kendilerine hatırlatıyordu. Onun komutan Utbe b. Gazvan'a söylediği mümtaz sözlerini burada zikretmekte yarar vardır:

"Sana veril­miş olan görev sebebiyle Allah'tan kork. Nefsinin nesiri olup kibirlenme ve böylece kardeşlerini ifsat etme.

Resulullah ile birlikte bulundun ve zilletten sonra izzeti buldun. Zayıf iken güçlendin, kendisine itaat edilen otorite sahibi bir insan oldun. Sözün dinlenir, emirlerine itaat edilir hale geldin. Senin asıl değerinden daha fazla sana değer vermeyen (yüceltmeyen) başkalarından hoşnut etmeyen nimet nedir ki? Kötü­lüklerden ve yasaklardan kaçındığın derecede nimetlere sahip onları muhafaza edebilirsin. Bunlardan senin için çok korktuğum, oyuna gelip kandırılman ve hataya düşüp cehenneme yuvarlanmandır. Senin için ve kendim için bu hususta Allah'a sığınırım. İnsanlar sür'atle Allah’ın yoluna koştular, dünya kendilerini isteyince de dünyaya döndüler. Dünyanın zevklerini ve şehvetlerini isteyerek düşen zalimler gibi düşmekten kork."


İKİNCİ KISIM

HALK KRİTERLERİ VE STATÜLER

Ömer’in idare sistemindeki en bariz metodlarından biri de ganimetlerin ve aylıkların dağıtımında daha önceki halife Ebu Bekir'in içtihadına muhalif ola­rak halk arasında ayrıcalık yapmış olmasıdır. Bununla ilgili olarak Dr. Heykel şu yorumu yapmıştır:

"Bu yeni bir temayüldür, halk arasında farklı tabakaların oluşmasını sağlama arzusu altında yatmaktadır. Bu temayülü Ebu Bekir benim­semediği gibi, ilk dönemlerde Ömer de önemsememiştir. Kur'an Müslümanlar­dan herhangi bir tabakayı diğer tabakadan üstün görmemiş ve neseple bazı ta­bakaların diğerlerinden üstün olduğu ve takva olmaksızın Allah katında ne bazılaram diğerlerine tercih etmiş ne de üstün kılmıştır."

Böyle bir söz belki de büyük yazarın kastettiklerinin sınırını aşmıştır. Özel­likle "tabaka" terimini burada kullanması bunu ifade etmektedir.

Dünyanın tanımış olduğu tabaka (sınıf) sistemi terimin bilimsel açıklama­sına göre toplumun tamamen farklı gruplara taksim edilmesi, toplumsal statü ve buna bağlı olarak toplumsal ilişkilerin düzenlenmesidir.

Eski asırlarda olduğu gibi köleler ve özgürler. Ve Fransız devriminden ön­ce, soylular, din adamları ve avam tabakası gibi, ayrıcalıklar ve büyük mülk sa­hipleri ve ücret karşılığı çalışan işçiler. Günümüzde ise bunlar burjuvazi veya proieterya diye isimlendirilmektedir. Aylıkların ödenmesinde temyiz yaparken acaba sınıflar sistemine benzer veya buna yakın bir sistemin İslam toplumuna uygulanması Ömer'in aklından bile geçmiş miydi? Böyle bir şeyi tasarlamak bile gerçeklerden çok uzaklaşmak olur. Çünkü bir taraftan İslam böyle bir sistemi kabul etmediği gibi diğer taraftan bu Ömer’in ahlakına hayat metoduna ters düşmektedir. Ömer (r.a.) bu hususu kesin bir şekilde ilan etmiş, şu sözle­riyle bunu isbatlamıştır:

"Vallahi, eğer Acemler (Arap olmayanlar) iyi işlerle gelir ve biz iyi ameller ve işler getiremezsek kıyamet gününde Muhammed için onlar daha önceliğe sahiptirler. Kimse akrabalığa ve yakınlığa bakmasın. Allah katında geçerli olanı yapsın. Ameli eksik olanı nesebi kurtarmaz."

Şayet her iki halifenin içtihadındaki delillerine göz atacak olursak, bu delil­lerin önemli gerekçeler olduklarını görürüz. Ebu Bekir paylaşma işinde herkesi eşit tutuyordu. Ebu Bekir'e göre,

"Onlar Alah için İslam'ı kabul etmişlerse mü­kafatlandırılmaları da Allah’a düşer. Bu dünya tebliğ yeri olup mükafatlandırılmaları kıyamet gününde gerçekleşecektir."

Ömer (r.a.)'in gerekçesi ise şuydu: Resulullah ile savaşanın, ona karşı savaşanla bir tutulması mümkün değildir. İyi kalbli halife Ebu Bekir'e göre, insanın İslam'ı kabul ettiğinden dolayı mükafatlandırılması gerekmez. Ne zaman ki, aralarında eşitlik sağlanırsa (hepsi İslam’ı kabul ederlerse) kendilerine verilen aylıklarda ve diğer ödeneklerde aralarında eşitliğin sağlanması gerekir. Ömer ise Allah’ın Müslümanlara yağdırmış olduğu nimetin İslam'dan kaynaklandığını görüyordu. Bazıları bu uğurda hem canlarını hem mallarını feda ettiler. Fedakarlıkları nisbetinde mükafatlandırılmaları hem daha hayırlı hem de daha adil­di.

Her iki halifenin metodlarını, çağın diline tercüme edecek olursak, Ebu Be­kir'in içtihadının İslam ruhuna daha yakın olsa bile çağdaş dünya ülkelerinde hiçbirinde tabi olunan bir metod olmadığını görürüz. Öyle ki, komünizmi ken­dilerine hedef edinen aşırı sosyalist doktrinler bile bu metodu ileri süremezler. Sosyalizm dönemindeki sloganları "her kese çabasına göre"dir. Komünizm dö­neminde ise "herkes kendi emeğine ve ihtiyacına göre" sloganı ortaya atılır.

Bugün komünizm doktrinine başta Sovyet Rusya ve Çin olmak üzere, bü­tün ülkeler gelirlerinden her vatandaşın payım belirlerken bireyin toplum için­de yaptığı işin türünü göz önünde bulundurmaktadırlar. Bundan dolayı bu top­lumlardaki bireylerin gelirleri arasındaki ayrıcalıklar meydana gelmiş olup bu­nun tabii sonucu olarak da halkın hayat metodu arasında farklılıklar meydana çıkmıştır. Bu bariz farklılığa rağmen, bazı durumlarda ise büyük çapta sınıflar meselesini ortaya atmış, ve bunu ileri sürmediği gibi, kendi toplumlarıbnı tek sı­nıftan oluşan bir toplum olduğunu nitelendirmekte ve farklı gelirlere sahip ol­makla farklı sınıf kavgalarını birbirlerine bağlamamakta ve karıştırmamaktadır.

Ömer'in içtihadı ise bir çeşit farklı gelir düşüncesinden ibarettir. Ömer, her Müslümanın beytülmalde hakkı olduğunu kabul etmiş, bu hakkı bizzat kendile­rine vermek suretiyle uygulamıştı. Ancak bu hakkın miktarı, kişinin İslam da­vası uğrunda yaptığı fedakarlıklara ve çektiği sıkıntılara, musibetlere göre de­ğerlendirilmesi gerekir ki, bu da sınıf esasına dayanan bir düşünce değildir.

Ömer şayet yakınlara öncelik tanımışsa bunlar Resulullah'ın yakınlarıdır. Bu sahada nesebe mali özellik tanımıştır. Ancak şunu da göz önünde bulundur­mamız gerekir ki, ilk iki halife Resulullah’ın akrabalarını mirasından mahrum etmişlerdir. Bunlar kızı Fatıma, amcası Abbas ve amcasının oğlu Ali'dir. Çün­kü Resulullah bu hususta şöyle buyurmuştu:

"Biz miras bırakmayız. Arkamızda terk ederek bıraktıklarımız sadakadır."

Ebu Bekir (r.a.)'in içtihadı sebebiyle Fatıma kendisini boykot etmiş, halife­liği döneminde babasının vefatından henüz bir yıl geçmeden aynı sene vefat et­miştir.

Daha önce de açıkladığımız gibi Ömer (r.a.), Ehl-i Beyt'ten kimseye önemli görevler vermemiş, bunun tabii sonucu olarak diğer Müslümanlara tanıdığı fırsattan kendilerini mahrum etmişti. O zaman onlara bunun karşılığı olarak bir şeyler vermek zorundaydı, onlara tazminat ödemesi gerekiyordu.

Ömer (r.a.)'ın mantığı, maaşların ödenmesinde kişiler arasında gözetilen ayrıcalıklara ve devletin inandığı toplumsal doktrinle uyum sağlayan kriterlere paralel olarak bugünkü çağımızın mantığına daha yakındır: Bütün ülkeler istis­nasız devlet başkanlarına, büyük komutanlara ve sivil liderlere büyük çapta maaşlar bağlamakta ve halk bunu tabii karşılamaktadır. Krallıkla idare edilen ülkeler -demokratik ülkeler de buna dahildi- Krallık ailesine mensup olan emir­lere ve bunların çocuklarına büyük miktarda maaş bağlamakta ve bunda bir sa­kınca görmemektedir.

Sosyalist ülkeler, bu metodun dışına çıkmış düşünceye sahip değildirler. Bu ülkeler de büyük idareci ve politika adamlarına büyük çapta maaşlar bağlamak­tadırlar. Gelirlerdeki farklılık, kapitalist ülkelerde olduğu gibi, bu derecede ba­riz değilse bu büyük çaptaki gelirlerin sınırlanması ve gelirlerinin birbirine yaklaşım politikasının sonucudur.

Ömer'in Ebu Bekir'in politikasına tabi olması kolay değildi, çünkü belli bir grubun devlet idaresi ve bunun problemleriyle uğraşıp buna karşılık alacağı tek mükafatın ahiret sevabı olması makûl değildir.

Çünkü bu anlam Resulullah’ın dönemini yaşayan bazı sahabiler için geçerli ise de, vefatından sonra irtidad edenler için geçerli olmayıp aklın alamayacağı şekilde savaşçıların ganimet kazandıklarını gördüklerinde cilıad etmeyi talep ettikleri söz konusudur.

Bilindiği gibi, Ebu Bekir (r.a.), onların cihad etme taleplerini reddetmişti. Fakat Ömer bu görüşüne muhalefet ederek meydan savaşı iyice ateşlendiğinde ve askere ihtiyacı olduğunda gerçekten tevbe etmiş olanların Farslarla savaş­malarına izin verdi.

Ayrıca Ömer (r.a.)'in mantığı bize teşvik metoduna yöneldiğini açıklamak­tadır. Halife iyi iş yapanı mükafatlandırıyordu. Daha önce de değindiğimiz gi­bi, Ebu Hureyre'ye kıtlık yılında Arap yarımadasında bulunan halka ek görev üstlenip fazla çaba harcamasına karşılık büyük miktarda mal kabul etmesini kendisine teklif etmişti. Çok büyük çapta bir servet olmasına rağmen Calinos'un bütün ganimetlerinin Zehre'ye verilmesini emretmiş ve buna ek olarak ayrıca Sa'd b. Ebi Vakkas'a verdiği emirde Zehre'yi arkadaşlarından üstün tut­masını ve ona ek olarak beşyüz dinar daha vermesini belirtmişti. Zehre ve arka­daşları yirmi kişi kadardı.

Akide uğrunda çekilen sıkıntı, büyük dert ve musibetlere paralel olarak ki­şiler arasında ödeneklerin farklı ve ayrıcalıklı bir şekilde dağıtılması insan oğ­lunun yapısına ve tabiatına daha yakındır. Devletlerin ilk dönemlerindeki poli­tikalarıyla daha fazla uyum sağlamaktadır. Şayet halk arasındaki ayrıcalık bü­yük nisbette olursa o zaman, kusurlu olan husus, uygulama yönünden ileri gel­mektedir, çünkü bu farklılıklar uzun süre devam edecek olursa böyle zengin grupların oluşmalarına sebep olacak ve ellerinde bulunan büyük servetlerinden dolayı toplum içinde ayrıcalıklı bir yere sahip olacaklardır.

Bahsettiğimiz anlamların ve ifadelerin Ömer'in gözünden kaçmadığını bu­rada söyleyecek olursak ona insaflı bir şekilde yaklaşmış olmayız. Çünkü o etrafında bulunan Resulullah’ın sahabilerine dağıttığı malların hemen başkalanna dağıtıldığını ve ellerinde bir şey kalmadığını görmüyor değildir. Daha önce Re­sulullah’ın eşlerinin bu husustaki tutumlarını örnek vermiş ve özellikle mü'min-lerin annesi Zeyneb'in tavrını ifade etmiştik.

Çağının en zengin kişilerinden olan Abdurrahman b.Avf in nasıl sadaka verdiğini örnekle görmüştük. Her şeye rağmen halkın arasında bir farklılık or­taya çıkıp bu ayrıcalık daha da artınca Ömer'in önünde iki yoldan birini seçme durumu vardı.

Birincisi: Diğer grupların yararına paralel olarak ayrıcalık sahibi olan grupların ödeneklerini kısmak.

İkincisi: Diğer grupların ödeneklerini arttır­mak. Ömer bu metodu diğer metoda tercih ediyordu. Bu hususta şöyle söylü­yordu:

"Gelirler artar ve ben de yaşayacak olursam her Müslümana ödenen ödeneğin miktarını üç bine çıkaracağım. Bin atı ve silahı, bin nafakası, ve bin de ailesinin nafakası için". Başka bir defasında da şöyle diyordu:

"Şayet bir sene daha yaşayacak olursam, en düşük düzeydeki Müslümanı en yüksek düzeydekine eşit hale getireceğim."

Fakat kader buna izin vermedi. Yerine Osman (r.a.) halife seçildi. Onun son dönemlerinde, Emevi ve Abbasi dönemlerinde açık bir şekilde ortaya çıkan, ayrıcalıklara sahip, toplumsal sınıfların bu terimin ilmi anlamıyla ortaya çıkma­sına ön adım atılmış oldu.

Durum ne olursa olsun, Ömer'in uyguladığı ayrıcalık, ödeneklerin halk ara­sında iarklı bir metodla dağıtılmasından ibarettir. Bunun sınırı malların dağıtı­mıyla tahdid edilmiştir. Ömer toplumdaki insanın değerini ise İslami kavramlar doğrultusunda sınırlamıştır. Bu da şu ayet-î kerimenin anlamından ibarettir:

"Ey insanlar, hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi (sırf) birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayır­dık. Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en üstün olanınızdır. Hakikaten Allah her şeyi bilen her şeyden haberdar olandır." [66]

Bunu, halkı eğitirken, daha önce işaret ettiğimiz sözlerinde olduğu gibi, onun eğitici metodundan idrak etmekteyiz. Bu husustaki sözlerinin bazıları aşa­ğıdadır,

“Haris b. Hişam ve Süheyl b. Amr, Ömer b. Hattab'ın kapısına geldiler. Ömer ortada olmak üzere her biri bir yanına oturdu. O sırada ilk Muhacirler kendisine gelmeye başladılar.” Ömer:

“Ya Süheyl, burada otur. Ya Haris, şurada otur,” dedi. Onları yanında değil uzakta oturttu. O sırada Ensar'dan bazıları Ömer'e gelmeye başladılar. Onları da aynı şekilde kendisinden uzağa oturttu. Onun yanından ayrıldıktan sonra Haris b. Hişam Süheyl b. Amr'a (bunlar aslen Arap değildirler) şöyle söyledi:

“Bize ne yaptığını görmedin mi?” Süheyl:

“Onu kınamaya hakkımız yok. Kedimizi kınamamız gerekir. Halkı çağırdı­ğında onlar sür'atle koşup olumlu tavır aldılar. Bizler ise hep gerilerde kaldık. İsteklerine olumlu karşılık vermedik.” Daha sonra Ömer'e geldiler ve kendisine dediler ki:

"Bugün bize nasıl davrandığını gördük. Biliniz ki, biz kendiliğimiz­den geldik. Yapabileceğimiz bir şey var mıdır?” Ömer (r.a.) onlara dedi ki:

“Bununla ilgili olarak başka bir şey bilmiyorum.” Eliyle Rumlarla yapılan cehpe savaşını işaret etti. Bunun üzerine her ikisi de Allah yolunda cihad etmek için yola koyuldular ve bu zamana kadar ellerinden kaçırdıkları fazileti o za­man idrak ettiler. Ömer'in bu nasihati doktrinini ifade etmesi için yeterlidir sa­nıyorum.

Ömer (r.a.), Basra'da bulunan Ebu Musa el-Eşar'ari'ye şunları yazdı "Aldığım haberlere göre sen toplantılarında istedikleri yerlerde oturmaları için izin veriyorsun. Bu mektubu aldığın zaman şeref ehli olan Kur'an takva ve din ehli­ne meclisinde öncelik göstererek izin ver. Daha sonra geri kalanlara izin ver."

Bu tavır Ömer için yeni değildi. Resulullah'ı tanıdığı günden beri, insanlara nasıl değer biçilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu.

a) Hudeybiye gününde Resulullah kendisini müzakerelerde bulunması için elçi seçtiğinde o Resulullah'a Osman'ı aday göstermiş ve bunun için gerekçeleri sıralamıştı: Bunlar şunlardı:

"Kureyş'in bana kötülük yapmasından korkarım. Beni Mekke'de onlara karşı koruyacak Benî Adiy'den kimse yoktur. Kureyş kendilerine karşı olan katılığımı, şiddetimi ve düşmanlığımı bilmektedir. Bu hususta benden daha iyi olan birini gösterebilirim. O da Osman b. Affan'dır."

b) Ebu Süfyan'ın geleceğiyle ilgili Ömer ile Abbas arasındaki anlaşmazlık alevlenince ve Ömer Ebu Süfyan'ın öldürülmesinde ısrar edince Abbas kendisi­ne şöyle söyledi:

“Yavaş ya Ömer. Vallahi Benî Adiy b. Kâ'b'dan biri olsaydı böyle söyle­mezdin. Fakat Benî Abdi Menaf dan biri olduğunu bildiğin için böyle söylüyor­sun.” Ömer:

“Yavaş ya Abbas. Vallahi senin İslam'ı kabul edip Müslüman olduğun gün şayet el-Hattab İslami kabul etseydi seninkinden daha fazla sevinmezdim. Beni buna iten sebep ise, bildim ki, el-Hattab'ın İslam'ı kabul etmesi seninki kadar Resulullah'ı sevindirmezdi.”

c) Necran Hıristiyanları Medine'ye Resulullah ile mücadele etmeye geldik­lerinde kendisinden, aralarında anlaşmazlığın söz konusu olduğu bazı hususlarda hükmetmesi için bir kişiyi tayin edip göndermesini istediler. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurmuştu:

"Bana akşamleyin gelin. Sizinle güçlü ve emin olan kimseyi göndereyim." İbn Hişam'ın rivayetine göre, Ömer (r.a.) şöyle söylemiştir:

“O gün olduğu kadar emirliği hiç arzulamamış ve sevmemiştim. Bu işin bana verilmesini çok istedim. Resulullah öğle namazını kıldırdıktan sonra, sa­ğına soluna bakındı. Ben de cemaatin içinde kendimi doğrultuyor, beni görme­sini arzuluyordum. O bakmaya devam etti. Neden sonra Ebu Ubeyde b. el-Cerrah'ı gördü yanına çağırdı ve kendisine dedi ki:

“Onlara git. Anlaşmazlıklarına sebep olan husus hakında adaletle hükmet.” Ebu Ubeyde çıktı kendileriyle birlikte gitti.”

Ebu Ubeyde'nin Resulullah'ın katında olan değeri sebebiyle o Ömer'in ha­yatı boyunca kalbinde büyük yer edinmiş ve onu etkilemiştir. Öyle ki, Resulullah’ın vefatından hemen sonra onu halifeliğe aday göstermiş ve ölüm yatağında iken bile eğer yaşasaydı halifeliği ona bırakmayı isterdim demiştir.

d) Ömer (r.a.) halk arasındaki değerini, özellikle Ebu Bekir'e karşı olan sta­tüsünü çok iyi biliyordu. Rivayetlere göre, bazıları Ömer b. Hattab'a şöyle söy­lediler:

“Ey mü'minlerin emiri! Vallahi Resulullah'dan sonra senin gibi adeletle hükmeden, hakkı söyleyen, münafıklara şiddetli ve katı davranan birini görme­dik. Sen Resulullah'dan sonra en hayırlı kişisin.” Orada bulunanlardan biri (Avf b. Malik) dedi ki:

“Vallahi yalan söylediniz. Resulullah'dan sonra Ömer'den hayırlısını gör­düm. O kişi Ebu Bekir'dir.” Ömer (r.a.) dedi ki:

“Evet doğru söyledin. Sizler ise yalan konuştunuz. Ebu Bekir mis kokusun­dan daha güzel ve daha iyiydi. Ben ise evcil deveden daha fazla dalalette idim.”

Bundan dolayı Ömer (r.a.), Ebu Bekir (r.a.)'in hutbe okuduğu minberin aynı basamağında durup hutbe okumayı kabul etmedi ve şöyle dedi:

“Kendimi Ebu Bekir'in meclisine clıil görmemi, (kendimi onun seviyesinde görmeyi) Alah’ın müşahede etmesini istemem.” Bundan dolayı bir basamak aşa­ğı indi. Ondan önce Ebu Bekir, aynı prensibi uygulamış ve Resulullah'ın hutbe okuduğu basamaktan bir aşağı basamakta hutbe okumşut.

Ayrıca Ömer (r.a.)'in şöyle söylediği rivayet edilmektedir:

"Vallahi, Ebu Bekir'in aralarında bulunduğu bir grubun önüne geçmektense, başımın had ol­maksızın vurulması benim için daha sevindiricidir."

e) Ömer kendi nefsini tartarken, kendisiyle Ebu Bekir arasındaki mukaye­seyle yetinmeyip ondan başka, ihıisaslarıyla üstün bilinen diğer bazı Müslü­manları da kapsamı içine alıyordu. Şu sözünü daha öncede arzetmiştik:

“Ey insanlar. Kim Kur'an hakında bir şey sormak isterse, Übey b. Ka'b'a gelsin. Miras sahipleri hakkında soru sormak isteyen Zeyd b. Sabit'e, İslam hu­kukuyla ilgili soru sormak isteyen Muaz b. Cebel'e, ekonomi hakkında soru sormak isteyenler de bana gelsinler. Allah beni iyi iktisat yapan ve iyi taksim eden biri olarak yaratmıştır.”

İşte bu şekilde kişilerin değerlerini ölçerken Ömer'ğin metodu, İslami genel prensiplere uygun olarak her bireyin en iyi şekilde ihtisas sahibi olup basan sağladığı konu üzerindeki etkinliğine dayanıyordu. Sa'd b. Ebi Vakkas'a söyle­diği şu sözüyle bunu çok iyi bir şekilde ifade etmiştir:

"Senin için Resulullah’ın dayısı, sahabesi dendiğinden dolayı gururlanma. Bilmelisin ki, Allah kötülüğü kötülükle yok etmez. Aksine kötülüğü iyilikle yok eder. İtaatten başka, Allah'la hiç kimse arasında neseb (yakınlık) yoktur. Allah katında soylular ile amme ta­bakası arasında fark yoktur. Onlar Allah'ın kulları ve O da onların Rabbidir. Onların birbirlerine karşı olan faziletleri, ona karşı olan itaati idrak etmeleri de­recesindedir.”

Asıl kural eşitlik olduğuna göre, kişiler özel yetenekleriyle birbirlerinden ayırt edilmektediler. Ve işte bu şekilde Ömer (r.a.) kişilerin bu yeteneklerine uygun olarak her birini kendisine uygun pozisyona oturtuyordu. Bunlardan ba­zıları aşağıdaki gibidir:

a) Ömer, bazı Müslümanları bin kişiye göre değerlendiriyor ve onlara bin kişiye verilecek değeri biçiyordu. Amr b. As Mısır'ın fethi için dört bin askerle yola koyulup daha sonra fethin gerçekleşmesinden gecikince, halifeden yardım talep etti. Bunun üzerine halife dört bin kişi, ve her bin kişinin başına da bir ko­mutan tayin etmek suretiyle gönderdi ve kendisine şunları yazdı:

“Ben sana yardım olarak dört bin asker ve her bin askerin başına da bin as­ker değerinde bir kişi gönderdim. Zübeyir b. Avvam, Mikdad b. Amr, Ubade b. Samit ve Mesleme b. Muhalled.”

Fethin gerçekleşmesi gecikince Halife Amr'a şunları yazdı:

"Mısır'ın fethi­nin gerçekleşmesinin gecikmesinden hayrete düştüm. İki seneden beri onlarla savaşıyorsunuz. Bu, ancak düşmanlarınızın sevdiği gibi dünyayı sevmenizden ileri gelmekte ve bundan kaynaklanmaktadır. Niyetleri doğru olmadıkça Allah bir kavme yardım etmez. Ben sana dört asker gönderdim. Sizi değiştiren onları da değiştirmemişse, bildiğim kadarıyla onlardan her birinin bin kişi değerinde olduğunu sana belirtmiştim. Bu mektubumu aldığın zaman halkın karşısına çı­kıp onlara hitap et ve düşmana karşı savaşmaları için kendilerini teşvik et, sa­bırlı ve doğru olmaları için onları istekli hale getir. Bu dört kişiyi ordunun başı­na yerleştir ve tek bir kişinin vuruşu gibi, hep birlikte ve aynı anda düşmana saldırın."

b) Yine buna benzer bir durumda Ömer b. Hattab, Sa'd b. Ebi Vakkas'a şun­ları yazdı:

"Sana iki bin kişilik bir yardım gönderdim. Amr b. Ma'dikerb ve Tuleyha b. Huveylid. Savaş esnasında onlarla fikir alışverişinde bulun. Fakat ken­dilerine idari konularda yetki verme."

Bunun anlamı şudur: Ömer savaş hasusunda onların her birini bin kişiye denk görmesine rağmen ve savaş tekniğini en ideal şekilde yerine getirmelerine rağmen, ona göre liderlik için yeterli değillerdi. Bu, bireylerin kriterlerini Ölç­mede kamu idaresinin ulaşabileceği en son merhaledir. Kişinin yeteneklerinin takdir edilmesi, uygun makama oturtulması bu kapsama girmektedir.

Ayrıca uygun kişinin uygun statüye geçmesi, onun bundan başka diğer ma­kamlara mutlaka uygun olacağı anlamına gelmez. Çünkü her makam sorumlu­lukları ve yetkileri göz önünde bulundurulursa, kendisine göre özel karekterlere sahiptir.

Ömer'in nazarında kişiye değer vermek bütün hallerde mal ile değildir. Bazı durumlarda kendinden daha müstahak birini bulduğunda, İslam'a ilk girenler­den bile olsa kendisini ödenekten mahrum eder, müstehak olana verirdi. Bu da Ömer'in nazarında durumun "sınıfsal sistem" olmadığını te'kid etmektedir. Ri­vayete göre Adiy b. Hatim et-Tai, Hıristiyan idi. Resulullah'a gelip İslamı ka­bul etti. İrtidad döneminde de İslam'a sarıldı ve inandığı yoldan dönmedi. Ömer'in halifeliği döneminde halkından ve yakınlarından bir grupla birlikte Ömer'e geldi. Ömer herkese ödenek ödüyor fakat ona vermiyordu. Adiy, Ömer'in karşısına birkaç kere çıktıysa da, Ömer ona ödemede bulunmadı. Bu­nun üzerine Adiy halifeye şu soruyu yöneltmek zorunda kaldı:

“Ey mü'minlerin emiri! Beni tanımıyor musun?” Ömer gülerek şöyle cevap verdi:

“Vallahi seni tanıyorum. Onlar küfre saptıklarında sen inandın. Onlar yüz­lerini çevirip Müslümanlara arkalarını döndüklerinde sen Müslümanların yardı­mına koştun. Onlar iki yüzlülük yaptıklarında sen vefalı davrandın. Onlar in­karda bulunduklarında sen tasdik ettin. Resulullah'ın ve sahabilerinin yüzlerini ilk güldüren sadaka (zekât), Tai'nin sadakasıdır. Bu sadakayı sen Resulullah'a getirmiştin.”

Bunun üzerine Adiy kendisinden özür diledi. Ömer (r.a.) konuşmasına şöy­le devam etti:

“Onlara ödenek ödememin sebebi içinde bulundukları şiddet ihtiyaçtır. Aşiretlerinin ileri gelenleri olmalarına rağmen neredeyse açlıktan ölecekler.” Adiy dedi ki:

“Durum böyle olduktan sonra benim bir şey söylemem gerekmez.”

Son olarak belirtmek istediğimiz anlamı aşağıdaki olay açıklamaktadır: Riyad en-Nadre'den varid olan bir rivayete göre, Mevalilerden bir adam Kureyş'ten birinin kız kardeşini nişanlamak istedi ve kadına bol sayıda mehir ola­rak mal vermeyi istedi. Fakat Kureyş’i kardeşini bununla evlendirmeyi kabul et­medi. Haber Ömer'e ulaşınca Kureyşliye şöyle söyledi:

“Kız kardeşini onunla evlendirmekten seni alıkoyan nedir? O iyi bir insan­dır ve kardeşine ödeyeceği mehir de yeterlidir.” Kureyşli şöyle cevap verdi:

“Ey Mü'minlerin emiri, bizim soyumuz sopumuz bellidir. İtibarımız yerin­dedir. O, kardeşimin dengi değildir.” Ömer (r.a.) şöyle konuştu:

“O, dünya ve ahiret saygınlığıyla sana gelmiştir. Dünyadaki saygınlık mal, anketteki ise takvadır. Eğer kızkardeşin razı ise adamla evlendir.”

Adam kardeşine sordu, razı olduğunu öğrenince adamla evlenmesine izin verdi.

Bu olay, sınıf düşüncesinin Ömer'in semtine uğramadığını açıkça göster­mektedir. Çünkü bir Arabın en çok itina gösterip dikkat ettiği, bir mevaliyle kız kardeşini evlendirmesi hususudur ki, Ömer Kureyşliye bunu öğütlemiştir. Çün­kü ona göre adam mali yönden yeterli, dini açıdan uygun ise, böyle bir evliliğin gerçekleşmesinde sakınca yoktur. Şartlar eşit olduğu takdirde, Müslümanlar arasında kafi eşitliğin olduğuna kesin delil olarak bunu gösterebilmemize rağ­men bugünkü çağdaş toplumların çoğu bu durumdan hala rahatsız olmaktadır­lar.


ÜÇÜNCÜ KISIM

ÖMER (R.A.) VE KADINLAR

İslam kadının toplumdaki pozisyonunu, hak ve görevlerini belirtmek sure­tiyle tesbit etmiştir. Modern toplumlar kadını henüz akıllarından geçirmezken, İslam’ın on dört asır önce onları kölelikten kurtardığını burada söylememize gerek yoktur.

Bu husus, herkesin ittifakla kabul ettiği bir konudur. Bunu açıklamaya te­şebbüs edersek bu eserin konusunun dışına çıkmış olacağız. Söylenmesi gere­ken şey kısaca şudur: Allah’ın yaratılış itibariyle erkekten farklı bulunduğu yön­leri göz önünde bulundurulacak olursa bu sınırlı durumların dışında İslam, er­kekle kadını hak ve görevlerde eşit kılmıştır. Kadının asıl görevi, yeni nesillere hayat veren anne özelliğine sahip olması, kendi yaratılışında mevcuttur. Bu sı­nırlamaları eskinin kalıntıları olarak nitelendirenlerin hatalı yolda olduklarını zaman göstermiştir. Hatta çoğu zaman toplumlar bu hatayı, çok pahalıya öde­mişlerdir. Bilim, aydınlık ve uzay asrı olarak nitelendirilen çağımızda kişi, ay­yaş denilecek kadar aileden kopmuş, aile değerlerini kaybetmiş, kendi benliğini yitirmiş olarak karşımıza çıkmaktadır.

Birçok ülkenin aile sistemini yeniden yerine oturtmak için,çaba içinde ol­dukları hiç de garipsenecek bir durum değildir. Buna ek olarak Allah’ın yarat­mış olduğu gibi erkekle kadın arasındaki tabii farklılıkları kabul etmek, garipsenmemelidir.

Ömer'in bu meseledeki rolü, diğerlerinde olduğu gibi, icad etmek değil, uy­gulamaktır.

Teori ile uygulama arasındaki büyük farkı zikretmekle okuyucuyu sıkmaya­cağız. İslam kadına toplumsal bir statü vermiştir. Acaba kadın için bu statüyü kabul etmek onun bu hakkından fiilen faydalanmasını sağlar mı? Oysa bunu bu şekilde kabul etmek imkansızdır. Çünkü bunun gerçekleşebilmesi için, toplum­sal değerlerin ve şartların gelişip kalkınması ve kadının haklarını kolayca kulla­nabilmesini sağlayan atmosferin oluşması gerekir. Örnek olarak şunu verebili­riz: Çağdaş dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu, kadına siyasi haklar tanımış­lardır. Hatta bazıları daha da ileri giderek kadınla erkeği mutlak manada eşit görmüştür. Acaba fiilen bu eşitlik sağlanmış mıdır? Gerek kapitalist gerekse komünist ülkelerde hayat gerçekleri bu soruya olumsuz cevap vermektedir. Okuycuya basit ve aynı zamanda anlamlı bir gerçeği sunmak kaanatimizce yeterlidir:

Birinci dünya savaşından sona Avrupa ülkelerinin çoğunda kadınların sayı­sı erkeklerinkine göre aşın bir şekilde çoğaldı. Almanya gibi bazı ülkelerde ise tam iki katını geçti. Şayet hesaplar mantıklı bir şekilde yapılacak olursa, parla­mentolardan büyük çoğunluğunun kadınlardan oluşması gerekmez miydi? Ba­kanların kadınlardan meydana gelmesi ve devlet başkanlarının kadın olması icab etmez miydi? Bununîa beraber istisnasız bir şekilde bu ülkelerin bütün parlamentonlarının büyük çoğunluğu hala erkeklerden oluşmaktadır. Aynı şe­kilde siyasi partilerdeki liderlikle bağlı olan statüler ve devletin önemli siyasi organları erkeklerin elindedir. Kadın bu statülerin ancak remzi bir şekilde kul­lanabilmiştir. Bunların eski etkenlerden kaynaklandığını ileri sürmek, imkan­sızdır. Çünkü kadına bazı ülkelerde siyasi hakların verilmesi yarım asırdan faz­la bir süreyi kapsamakla, bu süreden beri kadın eğitim görmüş ve erkeğe veri­len imkanların ve fırsatların aynısı kendisine tanınmıştır.

Erkekle kadın arasında mutlak eşitlik bayrağım dalgalandıran sosyalist ül­keler, bu hususta kapitalist ülkelerden pek farklı değildir. Rusyada ve diğer sosyalist ülkelerde devletin önemli başlıca makamları ve partideki toplu lider­lik makamları erkeklerin elindedir. Şayet bu durum anormal ise kadın bu ülke­lerde aktif bir şekilde görevini ve siyasi haklarını kullandıktan sonra bu anor­mal durumu kabul edemez ve bu durum aynı şekilde devam edemezdi. Çünkü anormal durumların devam etmesi söz konusu değildir.

İslam toplumunda Ömer'in kadına karşı olan pozisyonunu arzetmeden önce bu şekilde konuya girmemiz gerekliydi. Şayet İslam kadınla erkek arasında ge­rek özel gerekse kamu haklarında ve görevlerinde eşitlik prensibini yerleştirmiş ise bu prensibin tam manasıyla uygulama safhasına konması Ömeri'n dönemin­de yeterli sebepler ve şartlar sağlanamadığından dolayı uygulanamamıştır. Çünkü toplum için en zor olan şey, teorik düşüncenin gelişmesine paralel ola­rak toplumsal değerlerin de bu suretle gelişmesidir.

Bütün Müslümanlar, Araplarla Acemler arasında üstünlüğün ancak takva ile mümkün olacağına inanmaktadırlar. Aralarındaki imtiyaz ancak Allah'a olan yakınlıkları ve takvaları ile kendini gösterir. Bununla beraber, Üsame b. Zeyd'in ordu komutam olarak askerin başına atanmasından rahatsız oldular ve gerek Resulullah’ın hayatında gerekse vefatından sonra bu konuyu konuştular. O kadar ki aynı konuyu Ebu Bekir ile Ömer de ele aldı. Takva sahibi halife onu azarlayarak bu emrin Resulullah tarafından verildiğini söyledi.

Kadın ise, İslam'dan önce köleden farklı değildi. Ölenin terekeleri arasında miras yoluyla başkasına geçer, ar ve utançtan dolayı bazı kabilelerde canlı ola­rak toprağa gömülür, erkek dilediği sayıda kadınla evlenebilir, yine dilediği ka­dar boşayabilir ve dilediği süre kadar da yanında bulundurabilirdi. Kadın erke­ğe karşı hiçbir hak iddia edemezdi. İslam gelir gelmez bunların hepsini kökün­den kaldırdı. Toplum, Allah’ın iradesi olması itibariyle bunu kabul etti. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi, teori ile uygulama arasında büyük farklılıklar vardır. İşte bu şekilde yakın geçmişteki düşünceler insanların zihinlerinden ta­mamen silinmediği için, İslam’ın hükümlerini anlamalarına ve kastettiği gayele­ri idrak etmelerine göre bu düşünceler bazen ortaya açıktı bazen de ortadan kayboldu.

İşte hu şekilde erkeklerin yaptığı işlerin büyük çoğunluğuna, kadının da yapmasına İslam izin vermesine rağmen, Ömer'den gelen rivayetlerden her hangi bir kadına gerek özel gerekse kamu sahasında görev verdiğine dair bir habere rastlamış değiliz. Herhangi bir kadını ne bir bölgeye vali, ne halâm, ne de ordu komutanlığına atamış değildir. Takip ettiği metod, önce Resulullah’ın sonra da Ebu Bekir'in takip ettiği metodun aynısıdır.

Bunun anlamı İslam’ın kadına kamu hizmetlerini yasaklaması mıdır? Daha sonra İslam Hukuku bu soruya cevap vermiştir. Çoğunluğun vardığı görüşe gö­re, İslami kavramlara uygun olarak kadın özel statülerde çalışma hakkına sa­hiptir. Ancak kadın, kamunun nem taşıyan ve kritik sayılan kamu hizmetlerin­de çalışma hakkına sahip değildir. Bu görevler şunlardır; Halifelik, tefviz ba­kanlığı, hakimlik ve bölge valilikleridir. Ancak bazı İslam hukuku ilim uzman­ları kadının hakimlik yapmasını uygun görmüşlerdir. Biz burada bu görüşü be­nimseyen ve karşı çıkan taraftarın delillerim söz konusu edip mevzuyu gereğin­den fazla dağıtmayacağız. Fakat biz çağın kriterlerinin yanında durup varmış oldukları ölçüleri gözden geçireceğiz. İslam hukukçularının vardıkları kadının çalışıp çalışmayacağı görevler prensibinin bütün dünya ülkeleri tarafından bu­gün uygulandığı sonucuna varırız. Bugünkü çağdaş ülkeler teorik açıdan bunu kabul etmek istememelerine rağmen adı geçen prensibi aynen uygulamaktadır­lar. Sosyalist blokun lideri Sovyet Rusya 1917'den bugüne kadar devlet baş­kanlığını, başbakanlığı veya parti liderliğini hiçbir kadına vermiş değildir. Bu­güne kadar kadına tamamen verdiği bakanlıklarda ikinci planda geri kalan gö­revlerden ibarettir. Kamu sahasında kadının istemiş olduğu görevler remzi bir işbirliğinden ibaret olup erkeğe göre ikinci plandadır.

Burada açıklamak istediğimiz şudur: Ömer'in ve önceki halife Ebu Bekir'in metodları İslam’ın kadına kamu işlerini işletmesini yasaklamadığı, ancak o za­manki şartların durumuna göre, içtimai yapının bunu kabullenmeye hazır olma­dığı ve teorinin uygulama safhasına geçmediği anlamını ihtiva ettiğidir.

Bu sebeple Ömer (r.a.) Müslümanların işlerinden herhangi birini çözümler­ken herhangi bir kadını görevlendirmiş değildir. Hatta eşlerinin devlet idaresine yakından ve uzaktan müdahale etmelerim kesin olarak yasaklamıştır.

Bu husustaki rivayetlere göre, görevini yapmakta ihmalkarlık gösteren vali­lerinden birine eşlerinden biri yardım etmek istedi ve kendisinden onu affetme­sini istedi. Kendisine şöyle söyledi:

“Onun üzerinde ne hata buldun?” Ömer sinirli bir şekilde kendisini süzdü ve dedi ki:

“Ondan sana ne? Sen bir oyuncak gibisin. Oynanır, sonra atılırsın. (Oyuna getirilir ve kandırılırsın) sözleriyle harfi anlamı kastetmemiştir, bu kesindir.” Ömer’in nazarında kadını erkeği eğlendiren bir oyuncak olması mümkün değildir. Ömer verdiği bu cevapla, bir kadının devlet idaresiyle ilgili olan konularda ona söz açmamasını temin etmek, fesat kapısını kesin bir şekilde ka­patmak ve bir defaya mahsus olmak üzere incitici cevap vermek istemişti. Kadınların perde arkasından devlet işlerine müdahale etmesiyle insanların başları­na ne büyük felaketler ve musibetler getirdiklerini idrak etmek isteyenlerin ta­rih sayfalarını gözden geçirmeleri yeterlidir. Ömer'in biraz önce değindiğimiz metodu, fesadın muhtemel olan ve çıkacağı her kapıyı kapatmak ve gerektiği şekilde buna kesin bir tavırla karşı koyma esasına dayanıyordu. Bu konuyla il­gili daha önce verdiğimiz örnekleri burada hatırlatmak yeterlidir.

Bu sebeple Ömer (r.a.) eşine namazlık hediye eden valisine karşı çok katı bir tavır takınmıştır. Durumu öğrenir öğrenmez valinin gelmesini emretmiş ve namazlığı yüzüne vurmuştur. Ömer ailesine bir daha herhangi bir hediye ver­mesini kesin bir şekilde yasaklamıştır. Ömer'in buradaki tavrı oldukça açık ve seçiktir. Aslında namazlık hediyesi meşru bir harekettir. Ancak kendisinden izin alınmadan, halifenin eşine hediye ediliyorsa kesin bir tavırla kapatılması gereken fitne kapısını açacaktır. Oysa Ömer gibi bir zat fitne kapısı için güçlü bir seddir.

Buna benzer olarak daha önce de arzettiğmiz gibi, Rum kralının eşinin Ömer'in eşine gönderdiği hediyelere el koymak suretiyle Beytülmale teslim et­mişti.

Ömer (r.a.) döneminde kamu işlerinin yönetiminde kadına görev verilme­mesi, daha doğrusu kadına bu fırsatın tanınmaması içtimai sebeplerden kaynak­lanmasa bile, biz bunun için kadının mahrum edilmesi demeyeceğiz. Çünkü Müslümanı ilgilendiren işlere kadının müdahale etmesi, iştirak etmesi kendisi­nin meşru hakkı olup bundan mahrum edilmesi mümkün değildir. Daha önce de arzettiğimiz gibi, devletin bütün işleri içtihad üzerine kurulmuştur. İçtihad ise her erkek ve kadın Müslümanın hakkı olup Ömer'in dilediğine verdiği bir bağıştan ibaret değildir. O zaman camiler bugünün parlamentosunun yaptığı iş­leri yapıyordu. Toplantıya çağırmak da ezanla yerine getiriliyordu. Camiye gel­me erkeğin olduğu kadar kadının da hakkıdır. Oturuma geldiği zaman kendi görüşünü ortaya atması, en tabii hakkı olup söylediklerine delil gösterebiliyorsa halifenin görüşüne zıt bile olsa fikirlerini beyan edebilirdi.

Bu husustaki rivayetlerin en meşhuru, Ömer’in mehirler için maksimum bir sınır koyma çabasıyla ilgilidir. Ömer (r.a.), bir gün halka hitap ederek kendile­rinden kadınların mehirlerini [67] kırk ukiyeye arttırmalarını talep etti. Aralarında bir kadın haykırarak şunları söyedi:

“Bu seni neden ilgilendiriyor?”

“Neden?” Kadın dedi ki:

“Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır:

"Eğer bir zevceyi bırakıp da yerine başka bir zevce almak isterseniz öbürü­ne yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile içinden bir şey almayın. (Kendisine hem) bir iftira ve açık bir günah (yükler, hem) alır mısınız onu?" [68]”

Ömer (r.a.) hatasını anladı ve kararından döndü. Rivayete göre şöyle söyle­di:

"Kadınlar bile Ömer'den iyi bilirler."

Şayet çağın diline tercüme edecek olursak, diyebiliriz ki, İslam kadının par­lamentoya girmesine engel değildir. Genel normların konulmasında iştirak hak­kına sahiptir. Mescitlerde kamu çıkarlarını tartışma hakkına sahip olduğuna gö­re, cami o zamanki İslam devletinin parlametosu idi. Burada ortaya çıkan fark esasda ve cevherde olmayıp metodda ve formasyonda kendisini göstermekte­dir.

Tarihin kaydettiklerine göre, kadının kamu işlerine katılması ve görüşünü beyat etmesi camilerle sınırlayıp dışarıya da çıkmıştır. Rivayete göre Ömer b. Hattab camiden çıktı ve beraberinde Müslümanlardan el-Carud el-Abdi adında biri vardı. Bir kadın gelerek yolunu kesti, Ömer kedisine selam verdi. Kadın Ömer'in selamına cevap verdikten sonra dedi ki:

“Biraz yavaş ya Ömer, Seninle birkaç kelime konuşmak istiyorum.” Halife "söyle" deyince kadın konuşmaya başladı:

“Ya Ömer! Ukaz pazarından gençlerle güreştiğinden, Umeyr adıyla bilindi­ğin zamandan beri seni tanıyorum. Aradan bir süre geçti, Ömer adıyla tanındın. Aradan fazla bir zaman geçmeden "mü'minlerin emiri" ismiyle meşhur oldun Raiyenin işlerinde Allah'tan kork ve takva sahibi ol. Bilmelisin ki, ölümden korkan, zamanın ve fırsatların iyi değerlendirilmemesinden korkar.”

Bunun üzerine Ömer'in arkadaşı kendisine dedi ki:

“Mü'minlerin emirine karşı fazla ileri gittin?” Ömer ona dedi ki:

“Bırak istediğini söylesin. Sen onu tanımıyorsun? O, Allah’ın göklerden kendisini dinlediği Hevze bint Hakîm'dir.” Ömer'in onu dinlemesi en tabii ve en uygun bir harekettir. [69]

İş, kadının özel veya kamu hakkını koruması için otoriteye karşı çıkma­sıyla kalmadı, aksine sağduyu ve basiret sahibi Ömer kadından başkasının bu en iyi şekilde anlatamayacağını üstün zekasıyla idrak etmiş ve bu durumları ka­dınlarla tartışmıştır. Bundan dolayı, birçok konuyu kadınlarla müşavere ediyor­du. Resulullah'ın muhterem zevcesi olan kızı Halsa'dan kadının eşinden ne ka­dar ayrı kalabileceğini sormakla mahzur görmedi. Hafsa validemiz bu sürenin dört ay olduğunu söyleyince, bunu askerin ailesinden ayrı kalacağı maksimum süre olarak belirledi ve artık kural haline getirdi...

Ömer döneminde kadına kamu işlerine iştirak hakkı verilmediğini daha ön­ce de belirtmiştik. Ama buna karşılık içtihad sahasında kadın görüşleriyle hali­fenin icraatına katkıda bulunmuştur. Resulullah'ın vefatından önce söylemiş ol­duğu hadis-i şerif yeterlidir:

"Dininizin yarısını bundan alın". Bununla eşi ve mü'minlerin annesi Aişe validemizi kastediyordu. Aişe Osman'ın son dönemle­ri ile Ali'nin ilk döneminde siyasi konularda önemli rol almaktan kaçınmadı.

Öyle sanıyoruz ki, kadının kamu işlerine direkt olarak iştirak etmesini ya­saklamakla Ömer ne derece ilham ve sağduyu sahibi olduğunu bu rol bilhassa açıklamaktadır. Çünkü bir taraftan bu görevi işletecek kadar kadının olgun (ye­tişkin) olmaması, diğer taraftan toplumun kadının bu yeni rolünü benimsemeye henüz hazırlıklı olmamasıydı.

Şayet kamu sahasını bir tarafa bırakıp özel sahaya yönelecek olursak, Ömer'in kadın hususundaki metodunun iki önemli özelliğe sahip olduğunu gö­rürüz:

1- Kadını aşırı bir şekilde kıskanması

2- Kadına karşı olan aşırı sempatisi. Ömer (r.a.)'in kadınları kıskanması:

Ömer'in kadım kıskanması, kıymetli bir şeye sahip olan biri gibi, onu elle­rin yetişemeyeceği, gözlerin göremeyeceği uzak bir yere saklama ve sahip ol­ma kıskançlığı değil, kadının yararına olan kıskançlık olup amacı, kadının na­musunu, adını, fitnelere karşı maruz kalmasını ve zelil olmasını önlemekten ibarettir. Onun bu kıskançlığı bu anlamıyla eşleri için özel olan bir kıskançlık olmayıp bütün Müslüman kadınları kapsamaktaydı. Peygamber Aleyhisselamın eşleri de bu kapsama giriyorlardı. Peygamber'e eşlerinin hicap giymeleri için ilk tavsiyede bulunan kimse Ömer'dir. Başlangıçta Peygamber Ömer'in bu tek­lifine olumlu karşılık vermemişti. Peygamberin eşleri bazı ihtiyaçlarını gider­mek için geceleyin dışarı çıkarlardı. Bir gün Şevde binti Zem'a daşarı çıkmıştı. Kendisi uzun boylu bir kadındı. Ömer toplantı sırasında onun dışarı çıktığını gördü ve dedi ki:

“Ya Şevde, seni tanıdım.” Sonra Resulullah'a şöyle söyledi:

“Ey Allah’ın Resulü, huzuruna doğru ve dürüst kişiler girdiği gibi, kötü ve facir insanlar da girmekledirler. Müslümanların annelerinin hicap giymeleri için emredersen bizler için çok hayırlı olacaktır.” Bunun üzerine hicap ayeti na­zil oldu. Allah bu ayet-i kerimesinde şöyle diyordu:

"Ey peygamber kadınları, siz, diğer kadınlardan (herhangi biri) gibi değil­siniz. Eğer (Allah'tan) korkuyorsanız (size yabancı olan erkeklere) yumuşak söylemeyin. Sonra kalbinde bir maraz bulunanlar tamaa düşer (ler). Sözü ma'rufvech ile (ve ağır başlı) söyleyin. (Vakar ile) evlerinizde oturun. Evvelki cahiliyet (devri kadınlarının kınla döküle, süslerini göstere göstere) yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin. Allah'a ve Resulüne itaat edin. Ey ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler." [70]


Başka bir ayette de şöyle emretmektedir:

"Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbi­selerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu, onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur. Allah çok yargılayıcıdır, çok esirgeyicidir." [71]

Ömer'in Peygamber hanımlarının özel hayatına karışması ve müdahalede bulunması muhtemelen ezvac-ı tahiratı rahatsız etti. Öyle ki, onlardan Ümmü Seleme -Ömer’in akrabasıydı- kendisine şöyle dedi:

“Ya İbn Hattab. Senin bu yaptıkların çok gariptir. Herşeye müdahale edi­yorsun. Şimdi Allah'ın Resulü ile eşlerinin arasına mı girmek istiyorsun?”

Resulullah Ömer'deki bu özelliğin daha da gelişmesini istiyor ve bu yönde Ömer'e itina gösteriyordu. Cennete gittiğini rivayet ettiği hadisinde, Ömer'e ait bir kasrın yanında bir cariyeyi abdest alırken gördüğünü, Ömer'in kıskançlığını bildiğinden Resulullah’ın kasırdan sür'aüe uzaklaştığını, bu yüzden Ömer'in ağ­layıp kendisine şöyle söylediğini:

"Seni de mi kıskanacağım ey Allah’ın Resu­lü?" dediğini, Resulullah’ın da verdiği cevapda

"Allah kıskanacağını ve kıska­nanları sever, Ömer gerçekten kıskançtır" dediğini daha önce arzetmiştik.

Resulullah’ın ve Müslümanların katında özel bir yere sahip olmalarından dolayı hicab ayeti Resulullah'ın eşleriyle ilgiliyse Allah diğer Müslüman kadın­ları için aynı katılıkta bir emir empoze etmemiştir. Ancak Ömer, kadının yüzü­nü açmasına ve herhangi bir ihtiyacını karşılamak için dışarı çıktığında süsle­nip püslenmesine karşıydı. Bu hususla ilgili rivayetlere göre, Medine'de bir adam karısının süslenip püslenip dışarı çıkmasına izin veriyordu. Ömer bunu duyunca kadını yanına çağırdı. Ancak verdiği nasihatlerle onunla baş edemedi. Bunun üzerine halka şöyle hitap etti:

"Dışarı çıkan bu kadındır. Onu dışarı gön­deren de bu kocasıdır. Şayet elimden gelseydi onları kınayacak ve kendilerine çirkin sözler dinlettirecektim."

Daha sonra şöyle devam etti:

"Kadın dışarı çıktığı zaman eski elbiselerini giysin." Bundan dolayı Ömer Müslümanlara şöyle nasihat veriyordu:

"Kadınla­rınıza ince elbiseler giydirmeyin, kadının vücudu içinde görünmüyorsa da vücudu güzelliğini ortaya koyar."

O dönemde Arapların geleneklerine uygun olarak cariyelerin yapabildikle­rini hür kadınlar yapamadıklarına göre, veya onlar için meşru sayılan hür olan­lar için aynı durum söz konusu olmadığına göre, karışıklığı önlemek için Ömer, cariyelerin hür kadınlar gibi giyinmelerini yasaklamıştı. Rivayetlere gö­re bir gün örtünmüş bir kadını gördü ve kim olduğunu sorduğunda kendisine şu cevabı verdiler:

"Falancanın cariyesidir" Ömer asasıyla vurarak dedi ki:

“Lek'a kendini hür kadınlara mı benzetmek istiyorsun?”

Ömer'in kıskançlığı kadının tavırlarına karşı olan kıskançlıkla sınırlı kalma­dı. Aksine erkeğin kadına karşı olan pozisyonunu da kapsamı içine aldı. Yol ortasında karısıyla konuştuğu için adamı dövdüğünü daha önce görmüştük. Çünkü onların bu tavrı dedikoduya vesile olabilirdi. Aynı zamanda kadınlar hakkında medhiye yazmaları halinde şairlere celde vuracağını kendilerine söy­lemek suretiyle uyarmıştı.

Mücahitlerden biri Ömer (r.a.)'e gelerek, bir adamın kadınlarla oturduğunu, onları gülünç duruma soktuğunu ve bunu kendisine adet edinerek tekrarladığını söyledi ve şikayette bulundu. Adam kadınların ayaklarını bağlıyor, sonra da yürümeleri için kendilerine emir veriyordu. Bu hareket onların yere düşmeleri­ne, vücutlarının bazı bölümlerinin açılmasına sebep oluyordu. Ömer bunları dinledikten sonra adamın kendisine getirilmesi için emretti. Adam gelince ken­disine yüz celde vurdu ve bir daha yabancı bir kadının yanına gitmekten men etti.

Ancak Ömer'in bu kıskançlığının gerçek yerine oturtulması gerekmektedir. Ömer gösterdiği kıskanç hareketlerle kadının eve kapanmasını, meşru ihtiyaç­larını karşılamak için dışarı çıkmasını engellemiyordu. Hatta meşru sınırlar da­hilinde erkekler arasına karışmasına da engel olmayı kastetmiyordu. Taberi'nin rivayet ettiği Dr. Muhammed Hüseyin'in daha önce değindiğimiz eserine aldığı bu husustaki önemli anlamı dile getiren olay şöyledir:

Ömer'in minber üzerinde kendisine seslendiği ve yönettiği meşhur komutan Sariye Farslara galip gelerek savaşı kazanmış ve büyük miktarda ganimetler el­de etmişti. Bu ganimetlerin arasında bir sepet dolusu mücevherat da vardı. Sa­riye bunu askerlerden hibe olarak almış ve bu sepetle birlikte zafer müjdesini bir elçi vasıtasıyla Ömer'e göndermişti. Sariyenin elçisi vardığında Ömer'in halka yemek yedirdiğini gördü. Ve o da onlarla oturup yedi. Ömer oradan ayrı­lınca adam kendisini takip ederek evine gitti. Ömer elçinin doymadığını sandı ve beraberinde evine götürdü. Halil'e öğle yemeği istediğinde kendisine ekmek, bitki yağı ve tuz getirildi. Ömer elçiye baktı ve daha sonra eşine seslenerek de­di ki:

“Çıkıp yemek yemeyecek misin?” Eşi dedi ki:

“Yanında bir erkek olduğunu duydum.” Ömer

"Evet" dedi. Eşi dedi ki.

“Erkeklerin huzuruna çıkmamı isteseydin üzerime giyecek başka bir elbise alırdım.” Ömer, eşine şöyle cevap verdi:

“Sana Ali'nin kızı, Ömer'in eşi Ümmü Gülsüm denmesine razı değil misin? (Bu sana yetmiyor mu?)” Ümmü Gülsüm onu kınayan ve hatta kızgınlığını dile getiren cevabında şöyle söyledi:

“Bunlara ihtiyacım olmadığım söylemedim.” Ömer, adama bakındı ve dedi ki:

“O zaman sen yemene bak, şayet öğle yemeğimize razı olsaydı o da yiye­cekti.”

Ömer'in kadınlara karşı duyduğu sempati:

Ömer'in kadının muhafaza edilmesi ile ilgili olan katı pozisyonuna ve fitne­ye karşı maruz kalmamasına gösterdiği itinaya rağmen kadınlarla olan ilişkile­rinde acıma duygusu onlara karşı yumuşaklığın bir timsali idi. Kişiliğinde mündemiç olan bu özelliği cahiliye devrinde bile zaman zaman kendini gösteri­yordu.

Ömer cahiliye döneminde Müslümanlara en fazla katı davranan ve işkence yapan müşriklerden biriydi. Bununla beraber durum kadınla ilgili olduğu za­man onun kalbinin hazinelerinde gizli olan acıma duygusu ortaya çıkıyordu. Bu husustaki rivayetler aşağıdadır:

Ümmü Abdullah binti Hanteme şöyle der: Habeşistan'a hicret etmek için hazırlanırken Ömer geldi ve yanı başımda durdu. Biz kendisinden her türlü iş­kenceyi ve katılığı görüyorduk. Bana dedi ki:

“Ya Ümmü Abdullah, bu bir çıkış mıdır?” Dedim ki:

“Evet, vallahi sizler bize eziyet ve işkence yaparak bizleri kahrettiniz. Ken­dimize bir yol bulabilmek için hicret ediyoruz.” Ömer, dedi ki:

“Allah sizlerle olsun. O zaman kendisinde hiç görmediğim yumuşaklığın bulunduğunu gördüm. Amir b. Rabi'e bazı ihtiyaçlarını gidermek için gitmişti.” Geri döndüğü zaman kendisine duruma anlattığımda dedi ki:

“Sanki sen Ömer'in İslam'ı kabul etmesini istiyor ve buna fazla itina gösteryorsun?” Ben kendisine dedim ki:

“Evet,” dedi ki:

“El- Hattab'ın eşeği İslam’ı kabul ederse de o yine kabul etmez.”

Öyle görünüyor ki, erkeğin idrak etmekten aciz olduğu şeyi kadın içgüdü­süyle ve fitratıyla idrak ediyordu.

Ömer (r.a.) kızkardeşinin ve eşinin İslamı kabul etliklerini öğrendiği ve on­ları yok etmek için gittiğini Ümmü Abdullah binti Hanteme öğrendiğinde onun tahmin elliği gibi, İslamı kabul etmesi gerçekleşmişti artık. Daha öncelde fiziki özelliklerini belirttiğimiz gibi, çok güçlü ve kuvvetli idi. Kız kardeşinin eşi olan Said'e vurdu ve yere yıktıktan sonra da göğsüne katı bir şekilde oturdu. Kız kardeşi Fatıma gelip onu eşinin üzerinden atmak isteyince ona da vurdu ve yüzünden kanlar akmaya başladı. Örkeli bir şekilde Ömer'e bağırmaya başladı:

“Ey Allah’ın düşmanı. Tek Allah'a inandığım için mi bana vuruyorsun?”

“Evet.”

“Dilediğini yap, sana rağmen biz İslam’ı kabul ettik.”

Kızkardeşine bir süre bakan Ömer vaziyet karşısında yaptıklarından pişman olmaya başladı. Daha sonra okuduğu Tûhâ suresini kendisine göstermesi için ikna etti. Çoğunluğun rivayetine göre Ömer'in İslam’ı kabul etmesine bu olay sebep olmuştur.

İslam’ı kabul ettikten sonra kadınlara karşı yumuşak davrananların başında geldi. Kadınları tahrik eden dünya ziynetlerinden ve süslerinden olan uzaklığı, aşırı zühdüne ve basit yaşantısına rağmen o kadınlarla olan ilişkilerinde en iyi davranan en iyi hayat sürdürenlerdendi.

Ömer'in metodu basit ve kolay bir şeklide zuhur etmektedir. Belki de oku­yucu bunların yanından duraklamadan geçecektir. Oysa onun metodu büyük anlam taşımaktadır. Her çağ için büyük anlam ifade eden bu metodun bazıları aşağıdaki gibidir:

Kadının meşru olan cinsi içgüdüsünün tatmininde ihtiyacı tardi etmesi:

Kendisinden gaip olan kadının eşine karşı olan özlemini dile getirip Allah'a yalvarmasını duyar duymaz, bu meşru talebin yerine getirilmesi için erkeklere olan ihtiyaca ve ordunun yeterliliğinin hesabına da olsa girişimde bulunmuş ve aileleri ziyaret etmeleri için her dört ayda bir kendilerine izin verilmesini ko­mutanlarına emretmişti.

Başka bir kadının kocasının ağız kokusundan rahatsız olduğunu ima eden sözlerini duyduktan sonra, kadının bu meşru talebinin gerçekleşmesi için çalış­mış kadını boşaması için kendisine maddi tazminat ödemiştir. Böyle bir du­rumda her iki tarafında razı edilmesini günümüz devlet sistemlerinin nasıl ger­çekleştirebileceklerini ve bunun nasıl olacağını doğrusu merak ediyoruz.

Bir kadın darmadağın ve perişan olan kocasıyla birlikle Ömer'e geldi ve kendisine şöyle söyledi:

“Ey mü'minlerin emiri! Beni bu adamın elinden kurtar.” Ömer onlara baktı ve ferasetiyle kadının kocasına neden nefret duyduğunu idrak etti. Mecliste oturan arkadaşlarından birine adamı yanma almasını, banyo yaptırmasını, tır­naklarını ve saçlarını kestirmesini ve daha sonra kendisine getirilmesini emret­ti. Ömer’in arkadaşları istenilenleri yerine getirdikten sonra, adamla birlikte döndüklerinde Ömer, adama karısının elinden tutmasını ima etti. Adam eşinin elinden tutunca kadın dedi ki:

“Ya Abdullah! Mü'minlerin emirinin huzurunda böyle mi davranılır?” Daha sonra kocasıyla çıkıp gitti. O zaman Ömer (r.a.) şöyle söyledi:

“Eşlerinize karşı böyle davranın. Onların sizler için nasıl süslenip püslenmesini isterseniz, onlar da sizin süslenip güzel giyinmenizi isterler.” Ömer, karısını sevmediği için boşamak isteyen ve buna karar veren kocaya şöyle diyordu:

“Bütün aileler aşk üzerine mi kurulmuştur? Vicdan, dürüstlük ve itina nere­de?’ Keşke aşk ateşiyle yanan ailenin yıkılması ve çocukların sokaklara düşmesi pahasına da olsa, bu uğurda herşeyi feda edenler Ömer'in bu sözünü anlayıp id­rak edebilselerdi. Şüphesiz Ömer bu husustaki içtihadına Allah’ın şu ayetini de­lil gösteriyordu:

"Size nefislerinizden kendilerine ısınmanız için zevceler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ve esirgeme yapması da onun ayetlerindendir. Şüphe yok ki, bunda fikrini iyi imal edecek bir kavim için elbette ibretler vardır." [72]

Çünkü bazılarının tasarladığı gibi sevginin sonu, sür'atle yok olmaya mah­kumdur. Hakiki sevgi, dürüstlük, acıma, itina ve vicdan ebedi hislerden ibaret­tir. Aile yapısının sağlam temeli bunun üzerine kurulduğu gibi, iyi bir aile bu esaslar üzerine tesis edilebilir.

Karısına hile yapan, saçlarını boyamak suretiyle kendisinin küçük olduğu­nu sahtekarlıkla karısına yutturan adama vurarak şöyle der:

“Milleti oyuna getirdin.”

Genç kızın hatalarını ortaya çıkarmaya ve başkalarına söylemeye yönelen babaya ikazda bulunmuş ve şu anlamlı sözleri söylemiştir:

“Allah’ın gizlediğini ilan etmeye kastın mı var? Vallahi, onun hakkında her­hangi bir kimseye bir şey söyleyecek olursan, seni herkese ibret olacak şekilde cezalandıracağım.”

Ömer bir adamın eşlerini boşadığını ve bütün mallarını çocuklarının ara­sında taksim ettiğini öğrendi. Çünkü öleceğini tahmin ediyordu. Kendisini ça­ğırdı ve şöyle dedi:

“Öyle sanıyorum ki, şeytanın sesi sana hoş gelmiştir. Ve senin öleceğim duymuştur, senin kalbine yaptığın bu kötülükleri yerleştirdi. Çok uzun süre ya­şayacağıın sanmıyorum. Vallahi sen kadınlarını geri getirecek ve kendilerine mallarını vereceksin. Aksi takdirde mirasını ben onlara vereceğim. Ve Ebu Rigal'in mezarının taşlandığı gibi, senin mezarının taşlanmasını emredeceğim.” [73]

Hür veya köle olması göz önünde bulundurulmaksızın dişi olması itibariyle Ömer'in sempatisi bütün kadınları kapsamına aldı. Bu sebeple kadının çocukla­rından mahrum edilmesi ve anneliğin sevgisinin takdirinin gereği olarak çocuk sahibi olan köle kadınların satılmasını kesin bir şekilde yasakladı.


Ömer (r.a.) kadınlarla olan ilişkileri şu esaslar üzerine kurmuştur:

a) Kadınların sınıflandırılması:

Ömer kadınları üçe ayırır ve der ki:

“Kadınlar üç çeşittir:

1- Yumuşak huylu ve kötülüklerden uzaktır. Dindardır. İmkansız şeyleri is­temek suretiyle hayatı ailesine zorlaştırmaz.

2- Çocuk yüküdür, sürekli çocuk doğurur.

3- Kocasının boynuna geçirilen boyunduruktur. Allah dilediğinin boynuna bu boyunduruğu geçirir. Dilediğini de bundan kurtarır.”

b) Kadınla kurulan ilişki metodu:

Ömer (r.a.) bu hususta şöyle der:

"Kadınların şerlerinden Allah'a sığının. Seçilmiş ve iyi olanlarına karşı da her zaman temkinli davranın." Başka bir sözünde de şöyle demektedir:

“Onlardan uzaklasın ve çoğu zaman kendilerine "hayır" cevabını verin. "Evet" demeniz onların daha çok soru sormalarına vesile olur.” Başka bir kere­sinde de şöyle demiştir:

"Kadınların mehirlerini fazlalaştırmayın."

Ve onun meşhur sözlerinden biri de şudur:

"Kendi ailesinin içinde çocuk gibi olan, kendisine ihtiyaç duyulduğu zaman da evinin reisi olan kişiyi severim."

c) Evlenmek için tercih ettiği kadın:

Evlenmek için bakire kızları tercih ederdi. Bunun sebebi, genç ve sıhhatli oluşları değil, çok seven ve az cimri olan kimseler bulunmalarıdır. Ömer ah­mak kadınlarla evlenmeyi yasaklamış ve şöyle demiştir:

“Ahmak kadının hamline dokuz ay kalan cenin, ancak annesi gibi ahmak olarak doğar. Yani ahmaklığı tevarüs eder.”

Ömer verdiği nasihatlardan birinde, çirkin bir erkekle evlendiği için kadı­nın azarlanmaması ve kendisinden nefret edilmemesi gerektiğini belirtmiştir.

O aynı zamanda Arapların yabancı kadınlarla evlenmelerine karşıydı. Bu­nun sebebi böyle bir evliliğin haram oluşu değil, bir kaygısıydı. Bu hususta şöyle demektedir:

“Acem kadınlarında cazibe vardır. Onlara meylederseniz, diğer eşlerinizi ihmal edersiniz.”

d) Ömer’in güzellik anlayışı:

Ona göre güzelliğin ölçüleri de şöyledir: Rivayete göe şöyle demektedir:

“Esmer, küçük burunlu ve gözleri büyük olan kadınlarla evlenin. Taki ken­disinden uzak olduğunuz zaman sadakati devam etsin.”

Zühd ve takvasına rağmen gerek cahiliye döneminde gerekse Müslüman ol­duktan sonra eşleri güzellikte meşhur idiler. Bu hususta Abbas Mahmud el-Akkad şöyle demektedir:

"Eşleri hakkında rivayetler az olmasına rağmen, onun bu hususta çok şanslı olduğunu ve eşlerinin çok güzel olduğunu biliyoruz. Bunlar­dan biri olan Kûreybe binti Ebi Ümeyye bin el-Mugîre Kureyş kadınlarının arasında güzelliğin sembolüydü. Rivayetlere göre Sa'd b. Ubade, Resulullah’ın da bulunduğu bir sırada şöyle dedi:

“Kureyş kadınlarının güzelini görmedim.” Resulullah dedi ki:

“Ebu Ümeyye b. el-Mugîre'nin kızlarını görmedin mi? Küreybe'yi görme­din mi?”

Rivayetlere göre Cemile binü Sabit, -Ömerin başka bir eşidir- güzelliğinden dolayı bu isim kendisine verilmiştir. Cahiliye dönemindeki ismi Asiye idi. İslam’ı kabul ettikten sonra bu ismi sevmez oldu. Önce Ömer'e sonra da Resulullah'a değişürmesi için söyledi. [74]

Bunun üzerine her ikisi de onu Cemile ismiyle isimlendirdiler. Çünkü gü­zelliğini ancak bu isim nitelendiriyordu. Başka eşleri hakkında da bu türlü riva­yetler varsa da bunlar kadar yaygın değildir.

Ancak Ömer'in halife olduğu zaman bile nişanlamak istediği bazı kadınla­rın kendisini reddetmeleri yaşadığı hayat tarzının basit oluşuna ve zühdüne da­yanıyordu. Onunla nişanlanmayı reddedenlerden biri de Ümmü Eban binü Utbe b. Rabia idi. Sebep olarak şöyle söylüyordu:

“Onun ahiret düşüncesi, dünyasını büyük çapta etkilemiş, sanki Rabbini gözleriyle görüyor.” Diğeri ise Ümmü Gülsüm binti Ebi Bekir idi, o da şu sözüyle gerekçesini belirtmiştir:

“Kendisi kadınlara karşı katı ve yiyeceği ise serttir.”

Şüpheyi ortadan kaldıran bir gerçek vardır. O da Ömer'in kadını toplumdaki gerçek yerine oturtması, ödeneklerin ödenmesinde bazı kadınları erkeklerden üstün tutmasıdır. Daha önceki konularda değindiğimiz gibi, Safiye bint Abdülmuttalib'e Resulullah’ın katındaki değeri yüzünden altı bin dirhem, Esma binti Umeys'e, Ümmü Gülsüm binti Ukbe ve Ümmü Abdullah b. Mesud'a biner dir­hem ödenek ödemiştir. Muhacirlerin ve Ensarın eşlerine ise bu hususta takip et­tiği metodun ölçülerine göre, allı yüz, dört yüz, üç yüz ve iki yüz dirhem öde­miştir.

Yine bu husustaki rivayetlere göre, her zaman olduğu gibi Ömer çarşıda ge­zinirken, genç bir kadın geldi ve kendisine dedi ki:

“Ey mü'minlerin emiri! Kocam vefat etti ve arkasından küçük çocuklar bı­raktı. Yemin ederim ki, onların ne koşu atları, ne sağacak hayvanları ve ne de ziraat yapacak toprakları vardır. Ortada kalıp perişan olmalarından korkuyo­rum. Ben Hefaf bin Eym'a el-Gaffari'nin kızıyım, babam Hudeybiye'de Resulullah’la bulunmuştur.” Ömer durdu ve şunları söyledi:

“Hoş geldiniz.” Sonra evdeki bağlı deveye doğru yürüdü. İki çuvala yiyecek doldurarak deveye yükledi. Daha başka yiyecek ve giyecekler de yükledi, sonra devenin yularını kadının eline verdi. Kendisine dedi ki:

“Al bu deveyi, sür git. Bunlar bitmeden size inşaallah daha büyük hayırlar gelecektir.” Orada hazır bulunanlardan biri dedi ki:

“Ey mü'minlerin emiri, ona fazla verdiniz.” Ömer cevap verdi:

“Annen seni kaybetsin. Vallahi bunun babası ve kardeşi bir kaleyi kuşattı­lar, uzun süren muhasaradan sonra kaleyi fethettiler. Daha sonra bizler bu kaleden fey aldık ve almaya devam ediyoruz.”

Ömer'in pozisyonu kadından başka aile içinde bulunan herkesi kapsamına aldı. Ömer çocuklara büyük itina gösteriyor, onları seviyor ve öpüyordu. Ço­cukları hiç öpmediğini söyleyen valiye görev vermediğini ve tayin etmekten nasıl vazgeçtiğini daha önce görmüştük. Halifenin ancak sütten kesilmiş çocuk­lara verdiği ödeneği elde etmek için acele davranarak, daha zamanı gelmeden annenin çocuğunu sütten kesme girişimini ve süt çocuğunun ağlayışının Ömer'i nasıl etkilediğini daha önce görmüşlük. Bu durumun kendisine nasıl elem ver­diğini, ağlayışından Müslümanların sabah namazında onun sesinin boğuklu-ğundan kıraatini anlayamadıklarını da keza daha önce görmüştük. Çünkü bu kadının dışında diğer kadınların da böyle yapabilecekleri hükmüne varmış ve bunun Müslüman çocuklarının helak olmalarına sebep teşkil edeceğini tahmin etmişti.

Ömer'in kendi nefsini mahrum edip şehidi erin çocuklarına yiyeceklerin en iyilerini verdiği konusunda mütevalir rivayetler vardır.

Meşru olmayan cinsi ilişkilere karşı İslam’ın çok katı tedbirler almasına rağ­men, Ömer b. Hattab gayr-i meşru çocuğa en iyi yaklaşım ve sevgiyi göster­miş, itina etmiştir. Çünkü çocuk suçsuzdur. Beşeriyet bu anlamı ancak Ömerin vefatından birkaç asır sonra idrak edebilmiştir.

Daha önce de zikrettiğimiz gibi, Ömer baba ve annenin tek çocuğuna ciha­da çıkmaması, birlikte olmasını istemiştir. Çünkü anneye ve babaya bakmak, ihtiyaçlarını gidermek, kalblerim huzura kavuşturup mutlu etmek de cihaddır. Bu hususta çocuğa şöyle söylüyordu:

“Anne ve babanla birlikle ol. Hayatta bulundukları sürece kendilerine bak­mak suretiyle cihadda bulun. Sonra nasıl istersen öyle yap.”

Halife, ordu komutanlarına yazdığı mektuplarda ihtiyar babası olan askere, babası izin vermeden cihada gitmek için orduya katılmamalarını emretti.

Son olarak yatsı namazından sonra Ömer herkesin evine gitmesini, başka yerde vakit geçirmemesini istiyordu.



DÖRDÜNCÜ KISIM


ÖMER VE ÇALIŞMA HAYATI


Modern sosyalist ülkeler, toplumda işe vermiş oldukları önemden dolayı gurur ve kıvanç duymaktadırlar. Bu ülkelerde iş içtimai ilişkilerin ana merkezi­dir. Çalışma olmadan kazanç söz konusu değildir. Toplumda en yüce yer çalı­şanların hakkıdır. Toplumların ve fertlerin değerleri ve ölçüleri çalışma esasına dayanır. Modern sosyalist ülkelerin yeni fetih olarak nitelendirdikleri çalışma hayatı İslam doktrininin tekrarlanmasından başka bir şey değildir.

Şayet çalışma dünya hayatında insanların ihtiyaçlarını karşılamaları için bir yol ise, Allah bununla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de üç yüz defadan fazla bah­setmiş ve imanla çalışma arasında mukayese yapmıştır. [75]

Resulullah’ın hadisleri ise bu ayetlerin mahiyetini açıklamaktadır: İslam gö­rüşüne göre çalışma, bazı çağdaş sistemlerin ileri sürdükleri gibi, dünyadaki ve manevi ihtiyaçların giderilmesi için sınırlı olmayıp bunlara ek olarak aynı za­manda ibadettir. Çalışma bu mertebeye ancak İslam sayesinde kavuşabilmiştir. Bu husustaki ayetleri ve hadisleri arzediyoruz:

"O, yeri sizin faidenize, hor (ve müsahhar) kılandır. O halde onun omuzla­rında yürüyün. (Allahtn) rızkından yiyin... (Fakat şunu daima hatırlayın ki) son gidiş ancak onadır. (Allah'adır.)" [76]

"Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman hemen Al­lah'ı zikretmeye gidin. Alış verişi bırakın. Bu, bilirseniz sizin için daha çok ha­yırlıdır. Artık o namazı kılınca yer (yüzü) ne dağdın. Allah’ın fazlından (nasip) arayın. Allah’ı çok zikredin. Ta ki, umduğunuza kavuşasınız." [77]

" (Hac mevsiminde ticaretle) Rabbinizden rızık istemenizde bir günah yok­tur". [78]

"Biz gece ile gündüzü (kudretimize delâlet eden) iki ayet (nişane) kıldık da gece ayetini silip (giderip yerine eşyayı) gösterici (ziyadar) gündür ayetini ge­tirdik. Ta ki, (gündüzün) Rabbinizden (geçiminize ait) bir lütfü inayet arayasınız. Yılların sayısını (vakıfların) hesabı(m) bilesiniz. İşte biz (böylece) her şeyi gereği gibi anlattık." [79]

"O, denizi ondan taze bir et yemeniz, ondan yiyeceğiniz (kullanacağınız) ziyneti çıkarmanız için- hizmetinize ram etmiştir. Gemilerin orada (suları) ya­rarak gittiklerini görüyorsun ki, bu sırf Allah'ın lütfü kereminden nasip ara­manız ve (O'na) şükretmeniz içindir." [80]

"Bunun hikmeti de iman edip de güzel güzel (amel ve hareket) de bulunan­lar (Allah’ın) fazl-ı (ilahisi)'nden mükafatlandırmasıdır. Çünkü o kafirleri haki­katen sevmez." [81]

"Allah emir ve izniyle içinde gemilerin akıp gitmesi için, size denizi müsah­har etmiş olandır. Gerekdir ki, şükredesiniz. O, göklerde ne var yerde ne varsa hepsini kendi canibinden size ram etti. Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir kavim için kat'i ayetler (delaletler, ibretler) vardır." [82]

"Andolsun sizi yeryüzünde yerleştirmişiz, size orada birçok geçim vasıtala­rı yaratmaşızdır. Ne az şükredersiniz.[83]


Hadisler:

"Fakirlik neredeyse küfürdür. (Yani küfre yakındır.)"

"Öyle günahlar vardır ki, ancak helal ekmek peşinde çalışmak buna kefaret olabilir".

"Resulullah şöyle buyurdu:

"Allahım! Küfür ve fakirlikten sana sığınının."

Bir adam kendisine sordu:

“Bu ikisi eşit midirler?” Resulullah:

“Evet,” buyurdu.

"Az maldan ve fakirlikten Allah'a sığınırız."

"Helal kazanç için çalışmak farzdır."

"Helali talepetmek cihaddır."

"Sabah namazım kıldıktan sonra rızkınızı temin etmek için talepte bulu­nun."

"Elinin emeğinden kazanıp yiyenden daha hayırlı yiyeniniz yoktur."

"Allah, kendi emeğini mesleğiyle kazanan kulunu gerçekten sever."

"En hayırlı olanınız dünyasını ahiretine, ahiretini de dünyasına feda etme­yen ve halkın sırtından geçinmeyendir."

"Güvenilir ve doğru tacir, peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle beraberdir."

Ancak temas ettiğimiz bu ayetler ve hadisler belki de bireylerin dünya için çekişmelerine ve yarışmalarına sebep olabilir. Ve böylece toplum insanlığını yitirir. İşte bundan dolayı gerek Kur'an-ı Kerim gerekse hadis-i şerifler insanla­ra ahireti hatırlatmakta büyük itina göstermişlerdir. Dünya lezzetleri ve menfa­atleri konusunda fazla çekişmemelerini hissettirmiştir. Buna bazı örnekler aşa­ğıdadır:

"Dünya hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise sakınacaklar için (takvaya erecekler) için elbet daha hayırlıdır. Hala aklınız başınıza gelmeyecek mi?" [84]

"Her can ölümü tadıcıdır. Ecirleriniz (yaptıklarınızın karşılıkları) muhak­kak kıyamet günü tastamam verilecektir. (O vakit) kim o ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak muradına ermiş olur. Bu dünya hayatı al­danma metaından başka (bir şey) değildir." [85]

"Evvelce kendilerine 'ellerinizi muharebeden çekin, dosdoğru namazı kılın, zekatı verin' denilen kimselere bakmaz mısınız. Şimdi onların üzerine muhare­be yazılınca (farzedilince) içlerinden bir zümre insandan başka bir şey olma­yan düşmanlarından Allah'tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korku ile korkuyorlar. Onlar: Ey Rabbimiz, (şu) muharebeyi neye yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar geciktirmen değil miydin? Dediler. Onlara de ki: "Dünyanın faidesi pek azdır. Ahiret ise sakınanlar için elbet daha hayırlıdır. Siz hurma çe­kirdeğinin ince ipliği kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız." [86]

"(Öldükten sonra dirilip) bize kavuşacağını ummayan (ahirete inanmaya­rak sadece) dünya hayatına razı olan ve onunla sükun (ve istirahat)e dalan kimseler (varlığımıza, birliğimize ve kemal-i kudremize delalet eden) bunca ayetlerimizden gafil olanlar (yok mu?) İşte onların irtikap etmekte oldukları (şirk ve masiyetler) yüzünden varacakları yer ateştir." [87]

"Kim (yalnız) dünya hayatını ve onun zinet (ve ihtişamjınt arzu ederse on­ların yaptıklarının (çalıştıklarının) karşılığını burada tamamen öderiz. Onlar bu hususta bir eksikliğe de uğratılmazlar. Onlar öyle kimselerdir ki, ahirette ateşten başkası kendilerine yoktur, (dünyada) işledikleri şeyler (hatta iyilikler) orada boşa gitmiştir. Zaten yapageldikleri hep boştur (onların)" [88]

"Onlara dünya hayatının misalini de irad et. O gökten indirdiğimiz bir su gibidir. Ki bununla yer (yüzünün) nebatı birbirine karışmış, en nihayet o nebat kuru bir çöp kırıntısı haline gelip rüzgarlar onu savuruvermiştir. Allah her şeyin üstünde bir kudret sahibidir. O mal ve oğullar (hep) dünya hayatının ziyne­tidir. Bekaya erecek iyi (amel ve hareket) ler ise Rabbinin nezdinde sevabca da hayırlıdır amelce de hayırlı.” [89]

"Bilin ki (ahiret kazancına yer vermeyen) dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir öğünüştür. Mallarda ve evlatlarda bir çoğalıştır. (Bunun) misali bitirdiği nebat ekicilerin hoşuna giden yağmur gibi­dir. (Fakat) sonra o (nebat) kurur da sen onu sapsarı bir hale getirilmiş görür­sün. Sonra da o bir çor çöp olur. Ahirette çetin azap vardır. Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayat(ından faidelenmek) bir aldanış faidesinden başka (bir şey) değildir" [90]

"Artık kim haddi aşarak küfretmiş, dünya hayatını tercih eylemişse işte mu­hakkak ki o alevli ateş (cehennem) onun varacağı yerin ta kendisidir." [91]

"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korka korka geldiğiniz bir ti­caret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah'tan, onun peygamberle­rinden ve onun yolundaki bir cihattan daha sevgili ise artık Allah’ın emri gelin­ceye kadar bekleye durun. Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirmez." [92]


Hadis-i Şerifler:

"Bütün hataların başı dünya sevgisidir."

"Dinar ve dirheme kul olan sefildir."

"Vallahi ben sizin fakir düşmenizden korkmuyorum. Benim korktuğum, sizden öncekilere galip geldiği gibi dünyanın sizlere galip gelmesi, onların ya­rış ve rekabete girdikleri gibi, sizlerin de rekabet ve yanşa girmeniz ve onların helak oldukları gibi sizin de helak olmanızdır."

Resulullahın eşlerine kızgın olduğu meşhur olayda, Ömer kendisiyle görüş­mek için izin istedi. Resulullah kendisine izin verince Ömer evine girdi ve onun çok basit bir şekilde hayatını sürdürdüğü gerçeğiyle sürpriz bir şekilde karşılaştı. Ömer (r.a.) bu hususta şöyle demektedir:

“Evine girince başımı kaldırdım. Etrafıma bakındım. Vallahi insanın dikka­tini çeken hiçbir şey görmedim. Sadece evde üç parça deri vardı. Dedim ki:

“Ey Allah’ın Resulü! Allah'a dua et ki, ümmetin bolluk içinde olsun. Allah Farslara ve Rumlara bolluk vermiştir. O sırada Resulullah ayakta bir şeye dayanmış du­ruyordu.” Sonra oturdu ve dedi ki:

“Ya İbn Hattab. Sende bu hususta bir şüphe mi var? O kavimler dünya hayatında iyi şeyleri acele elde ettiler.” Ömer:

"Ya Resulallah, beni affet" dedi.

Bu ayet ve hadisler mutlak bir şekilde dikkate alındığında, Müslümanları dünya işlerinden tamamen uzaklaştırmaz. Ve bu sebepten dolayı Allah ve Re­sulü, İslam’ın bu husustaki gerçek pozisyonunu açıklamakta büyük itina göster­diler. Bu pozisyon ise daha önce de bahsettiğimiz gibi, itidaldir. Bu hususta varid olan ayetler ve hadisler açık ve kesindir:

Ayetler:

"Allah’ın sana verdiği (maldan harcayıp) ahiret yurdunu ara. Dünyadan nasibini de unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara sadaka ve­rerek) ihsanda bulun. Yer (yüzün) de fesat arama. Çünkü Allah fesatçıları sev­mez." [93]

"Menasikinizi (hacca ait ibadetlerinizi) bitirince (Cahiliyede) atalarınızı (böbürlenerek) andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. Artık o insanlardan kimi 'Ey Rabbimiz bize nasibimizi dünyada ver' der id, onun ahi-retinden nasibi yoktur. Kimi de 'Ey Rabbimiz, bize dünyada da iyi hal ver ahirette de iyi hal ver ve bizi o ateş (cehennem) azabından koru' der." [94]

"De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti, temiz ve hoş nzıklan kim ha­ram etmiş? De ki: Onlar dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet günü ise yalnız ve yalnız onlara mahsustur. İşte biz ayetleri bilenler için böyle tafsil ederiz.

De ki: Rabbim ancak hayasızlıkları, onların açığını, gizlisini, bununla be­raber (her türlü) günahı, haksız isyanı, Allah'a -hiçbir zaman bir burhan indir­mediği- herhangi bir şeyi eş tutmanızı, Allah'a bilmeyeceğiniz şeyleri isnat et­menizi haram etmiştir." [95]


Resulullah’ın bu husustaki hadisleri de çok büyük anlam taşımaktadırlar:

Hadisler:

Resulullah, yaşantısı basit olan, az ile yetinen ve ibadet konusunda aşırı gi­den bir adamı gördüğü zaman kendisine şöyle söylemişti:

"Gerçekten bedeninin senin üzerinde ve eşinin de senin üzerinde hakkı var."

"İnsanoğlunu mutlu eden üç husus vardır: Salih kadın, oturulmaya müsait iyi bir ev, ve elverişli binektir. İnsanoğlunu mutsuz eden hususlar da üçtür: Kö­tü kadın, sağlığa uygun olmayan ev, kötü binektir."

"Ben oruç tutar ve iftar ederim. Namaz kılar ve uyurum ve kadınlarla evle­nirim. Benim sünnetimi istemeyen benden değildir."

"Dininizi kendi nefislerine karşı zorlaştırmayın. Aksi takdirde Allah da siz­lere zorlaştırır. Bazı kavimler kendilerine dinlerini zorlaştırdılar ve Allah da onlara zorlaştırdı. Kendilerine farzedilmemiş ruhbanlığı bid'a ettiler ve bunlar bu memleket ve prensliklerdeki (o kendilerine zorlaştırıp helak olanların) kalıntılarıdırlar."

Ebu Ahves babasından rivayet ettiğine göre şöyle demektedir: Üzerimde eski bir elbiseyle Resulullah'a geldim. Bana sordu:

“Malın, servetin var mıdır?”

“Evet.”

“Bu malı nereden kazandın?”

“Allah bana çok mal ve servet bağışladı.”

“Allah sana mal ve servet vermiştir. Bunun izlerini üzerinde görmek ister.” Resulullah başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmaktadır:

"Allah size mal, servet ve bolluk vermişse, sizler de kendinizi rahatlatmak için bunu harcayın. (Bununla rahat edin)"

Diğer bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır:

"Dünya gerçekten tatlı ve taze bir çiçek gibi güzeldir. Allah sizleri yeryüzü­ne haliie olarak göndermiştir. Ve nasıl işler yapacağınıza bakar."

İslam’ın çalışma doktrini, hayata ve ekmek kazanmaya yönelik olan teorisi işte budur. Ömer'e düşen görev ise, dünya zevkleri ve şehvetleri ve her türlü tahriklere karşı bu teoriyi muhafaza etmekti. Kayser ve Kisra'nın hazineleri ayaklarının altında iken, onlara bakarak ağlaması hiç şüphe yok ki, Resululla­h’ın hadisinden kaynaklanıyordu. İşte o zaman Resulullah'tan nasıl ümmetine bolluk vermesi için Allah'a dua etmesini talep ettiğini hatırlamıştı. Çünkü Rumlar ve Farslar Allah'a ibadet etmemelerine rağmen, bolluk ve refah içinde yaşamaktaydılar. İşte Ömer (r.a.) döneminde Allah yalnız Müslümanlara refah ve bolluk vermemiş Fars ve Rum hazinelerinin mirasçısı yapmıştır. Ömer’in bir zamanlar müreffeh hayat yaşamayı arzuladığı hayat stilini reddederek Resulul­lah’ın ve ondan sonra Ebu Bekir'in takip ettikleri hayat metodunu muhafaza et­mesi, hiç kimsenin imanının onun imanına denk olamayacağını isbatlamıştır. Resulullah'tan ve Ebu Bekir'den sonra Ömer'i, Muaviye vasfederken şu anlamlı sözü söylemişti:

“Dünya onu istedi ama o dünyayı islemedi.”

Ömer (r.a.) çalışmayı İslam toplumunda şartların değişmesine rağmen, nasıl gerçek yerine oturtabilirdi? Halife bütün enerjisiyle Müslümanların doğru yol­dan sapmalarını önlemek için gerek söz ve gerekse pratikte çalıştı ve bunun için elinden gelen çabayı harcadı.

Ömerin bu husustaki en meşhur sözleri aşağıdadır:

“Faziletli söz söyleyen ve iyi iş yapan kimseye Allah rahmetler yağdırsın.”

“İş hayatındaki güç ve kuvvet, bugünün işini yarma ertelememektir.”

“Tevekkül eden, toprağa tohumu eken ve sonra Allah'a tevekkül edendir.”

“İçinizden kimse ekmek peşine düşmeden (çalışmadan) oturup şöyle söyle­mesin: Allah’ım, bana rızik ver. Biliyorsunuz ki, gökten ne altın ne gümüş ya­ğar. Allah insanları birbirlerinden rızıklandırır.”

“Bir meslek sahibi olup çalışmak, başkalarından dilenmekten çok daha ha­yırlıdır.”

“İçinizden en hayırlınız dünyayı terk edip ahirete sarılan (ahiret için ibadet eden) değil veya dünya için çalışıp ahireti terk eden değildir. Lakin en hayırlı­nız hem buna hem ötekine (ikisine birlikte) sarılandır.”

“Çalışmamak için kişi için hapistir. Yağ yemekten sakının, çünkü yağ ye­mek suretiyle yağlanmak hastalıklara sebep olur.”

“Şayet malın varsa halkın arasında değerin vardır. Şayet dindar isen sana ikram edilir. (İlgi ve saygı gösterilir).”

“Ya Rabbi, aşırı gitmemem için dünya malından bana fazla verme. Seni unutmamam için beni fakir etme. (Başkalarına muhtaç olmayacak kadar). Az olup yeterli olması, çok olup dünya malıyla meşgul olmaktan daha hayırlıdır.”

“Allah gerçekten takdir etmeyi ve kazanmayı maksat edinmeyi ve buna yö­nelmeyi sevdiği gibi, israf ve tebrizden de nefret eder.”

“Ey fakirler, başlarınızı kaldırın, yol açık ve seçiktir. Hayırlardan kazanın, Müslümanlara yük olmayın.” Ömer'e söylendi:

“Falan çok mal ve servet toplamış,” Ömer sordu:

“Kendisine günleri de toplamış mı?” Ömer'den soruldu:

“En büyük musibet nedir?” Şöyle dedi:

“Az mal, çok çocuk.”

Daha önceki konularda Müslümanlara verdiği nasihatlerde kendilerine veri­len bütün ödenekleri harcamamalarını ve gelecek için yatırım yapmaları gerek­tiğini söylediğini belirtmiştik. Çünkü adaletle ve müstakim bir şekilde hükmet­meyen biri başlarına geçecek olursa onları bu haklarından mahrum edebilirdi.

Fakat Ömer'in liderlikteki yüceliği, daha önce de arzettiğimiz gibi, kendisi­nin deyimiyle fiillerinden dolayı halkı tanımış olmasından tevellüt eder. Bugün kalkınmak isteyen bazı milletler genel olarak iş yapma çabası içinde ve özel olarak da el işine büyük önem verip ödül dağıtmakta iselerse de Ömer'in lider­likteki metodu bireylerin bütün tasavvur edebilecekleri sınırları aşmıştır. Ku­raklık ve kıtlık yılında bütün işleri bizzat kendisinin denetlediğini, herkese yi­yecek dağıttığını ve hizmetçisi Yarfe'e "Buna biraz et ver, buna biraz daha çor­ba ver" dediğini görmüştük.

Aym şekilde Medine'ye gelip camiye giden tüccarların mallarının kaybol­masından korkup bizzat kendisinin bu mallara bekçilik yaptığını daha önce görmüştük. Yardıma ihtiyacı olan ihtiyar kadına nasıl hizmet ettiğini, eşeğin sahibine nasıl yardımda bulunduğunu, zekât develerini nasıl tedavi ettiğini, aşı­rı şekilde sıcak olduğu bir günde; Osman'ın birkaç dakika dışarıda duramadığı bir zaman onun bu develeri aramaya nasıl çıktığını da keza görmüştük. Ve yine onun açlıktan uyuyamayan çocuklara yemeklik götürmek için sırtîna nasıl yi­yecek alarak taşıdığını ve oraya vardıktan sonra kendilerine yemek hazırladığın ve daha sonra kendi elleriyle yedirdiğini ve yatmeaya kadar yanlarından ayrıl­madığını görmüştük. Resulullah’ın torunu olan eşi Ümmü Gülsüm binti Ali'yi yanına alarak kendisine hizmet edecek kimse bulunmadığından, doğum yapan bir kadına nasıl hizmet ettiğini görmüştük. Halifenin eşi doğumun gerçekleşmeşine yardım etmekte, halife ise kendi eliyle hastaya yemek hazırlamaktadır.


Hizam b. Hişam, babasından şöyle rivayet eder:

"Er-Rimade yılında Ömer'in bir kadının yanından geçtiğini gördüm. Kadın su veya lapa ile yapılan bir yemeği pişiriyordu. Ömer kadının yemek pişirdiğini görünce yanına yaklaştı ve dedi ki:

“Bu böyle pişirilmez.” Sonra elinden aldı ve kendisine dedi ki:

“İşte böyle pişir.” Ve kendisine yemeğin nasıl pişirileceğini gösterdi.”

Halife ayakkabılarını kendisi dikiyor, müsait zamanlarda da çamaşırını ken­disi yıkıyordu. Bazen de beraber olduğu Müslümanlar kendisine yardım edi­yorlardı. Bunun bir örneğim daha önce görmüştük. Halife bazı elbiselerini yı­kamış, geriye kalanların yıkanmasında da kendisine Abdullah b. Abbas yar­dımcı olmuştu.

Ömer'in bu yaptıklarıyla bugünkü idari liderlerin bazı projeleri hizmete aç­malarını, temel atma törenlerini, iş sahalarının hazırlanmasında yardımcı olma­larını veya projenin hizmete açılışında kordeleleri kesmelerini mukayese etmek mümkün müdür? En düşük düzeydeki insanların bugün yapmayı kabul etme­dikleri bütün bu işlerin bizzat kendisi tarafından gerçekleştirilmesi ve iş değeri­ni ve bu seviyeye yükseltmesine karşılık, kim veya hangi sistem bu derece ça­lışmaya önem vermiştir? Bugün Ömer'in düzeyinde makam olarak bir devlet başkam değil, bir bakanın zayıf ve güçsüz bir kadına yardım etmek maksadıyla omuzuna bir bakraç su almasını veya aç olan insanlara gidip kendilerine bizzat elleriyle yemek hazırlamasını ve gücünün yetmediği bir yükün altında inleyen bir eşeğin üzerinden yükünü kaldırmasını veya savaş meydanlarına cihad için giden mücahitlerin evlerini teker teker dolaşıp eşlerine diledikleri ihtiyaçlarını kendilerine satın alıp teslim etmesini tasarlamamız mümkünmüdür?

Ömer, bu işlerin yürütülmesi için bazı kişileri görevlendirme imkanına sa­hipti. Ancak öyle hareket etseydi Ömer olamazdı. Onun liderlik makamı boş kalırdı, dünya tarihi böyle büyük bir liderden mahrum olurdu. Ömer şöyle söy­lüyordu: "Ben çalışmak suretiyle size öğretmenlik yapıyorum." Devlet başkanı­nın bizzat bu işleri yapması ile kendisinden başka görevlilerin yapmaları ara­sındaki farkı çok iyi biliyordu.

Bundan dolayıdır ki, Ömer döneminde kendisinin kopyesi olan valiler ve komutanların bulunması hiç de garipsenecek bir olay değildir. Bunlar halifenin yaptığı işleri kendi eyaletlerinde yaparlardı. Böylece herkes İslam’ı gerçek ma­hiyetiyle tanıdı. Canlı bir teori, uygulanan bir teori, halk arasında yaşayan bir teori, lafta kalan sloganlar düzeyinde kalmayan ve İslam düşüncesinden doğan ideal İslam sistemiydi bu sistem.

Akla şöyle bir soru gelebilir: Mademki işe veya çalışmaya verilen önem ve çalışmanın toplumdaki esas gelir kaynağını teşkil etmesiyle birlikte gerek çalı­şan gerekse çalışmayan Ömer'in toplumda yaşayan herkese sabit bir maaş bağ­laması işe verilen önemle nasıl bağdaşabilir? Bu durum çalışmadan aldığı ma­aşlarla hayatını sürdüren tenbel bir neslin oluşmasına sebep teşkil etmez mi?

Belki de bu gerekçe dış görünüş itibariyle sağlıklı görülebilir. Ama işin gerçek yönü bunu çürütmektedir. Çünkü Ömer döneminde her gencin ve sağlıklı olan her erkeğin başlıca işi Allah yolunda cihad etmekti. Ömer halife olduğu zaman İslam orduları çok önemli ve hassas bir dönemi yaşıyordu. Irak'ta Farslara, Şam'da ise Rumlara karşı savaşıyordu. Bu iki devlet Arapları tamamen yok et­mek için bütün güçlerini toplamış ve durum daha fazla ciddileşmeden İslam or­dusunun tamamen üstesinden gelmeye karar vermişlerdi.

İşte böyle bir zamanda Ömer'in Arap yarımadasında seferberlik ilan etmesi ve savaşabilecek herkesi bu yakın tehlikeye karşı silah altına alması gerekli ve zorunluydu. Bu dönemde cihad etmek isteğe bağlı ise de, Ömer yüce kişiliğiyle ve etkinliğiyle savaşabilecek herkesi silah altına almayı başardı. Öyle ki, yakla­şık olarak Arap yarımadasında savaşabilen kimse kalmadı. Medine'de Ömer ile birlikte kalan ancak devlet işlerinde kendisine yardım eden büyük sahabilerdi. Bunlar içtihad sahasında, isüşari konularda ve özel olarak kendilerine verilen görevleri yerine getirmek suretiyle Ömer'e yardımcı oluyorlardı. İşte böyle bir durumda sabit maaşların ödenmesi zorunlu olup bundan kaçınılması mümkün değildi. Eğer Ömer böyle yapmasaydı askerin ailesi geçimim nasıl temin ede­cek ve savaş meydanına giden asker nasıl rahat edecek ve ailesinin emniyette olduğuna kaanat getirecekti?

Bundan dolayı Ömer'in ödediği maaşın çalışmanın yerine geçtiği (yani Müslümanları çalışmadan alıkoyduğu) görüşü çok bariz ve açık bir hatadan ile­ri gelmiştir. Çünkü Ömer döneminde bireyin yaptığı iş bütün İslam toplumunu ilgilendiriyor ve toplum için esas çalışmayı teşkil ediyordu. Bu da gücü yeten ve silah taşıyan herkesin Allah yolunda cihat etmesiydi. Son olarak şunu da unutmamamız gerekir. Ömer’in halka dağıttığı onların Allah yolundaki cihadlarının ürünleri ve meyveleriydi. Ömer’in de kabul ettiği gibi bu, onların hakları olup, kendilerini bu haklarından mahrum etmek, meşru bir işlem değildi.

Ancak İslam düşüncesine göre, çalışmanın değeri ne kadar yüksek olursa olsun, çalışma en önemli bir kaynak olmakla birlikte, gelirlerin tek kaynağı de­ğildir. İslam’a göre işten kazanılan gelirler, helal kazancın en faziletli gelir kay­nağını teşkil etmektedir demek mümkündür. Bu hususta Resulullah açık bir şe­kilde şu hadisi beyan etmektedir:

"En faziletli kazanç, el emeğiyle elde edilen kazançtır."

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

"Ademoğlu el emeğinden daha hayırlı bir kazanç elde edemez. Allah’ın pey­gamberi Davud (a.s.) elinin emeğinden kazandığını yerdi."

Ancak Allah’ın meşru kıldığı ve çalışma ile direkt ilgisi olmaya bazı gelir kaynakları da vardır: Bunlardan biri de mirasdır ki, aile fertleri bunu birbirle­rinden alırlar (ölenlerden sağ olanlara geçer) Resulullah meşhur hadisinde babaların çocukları için en büyük payı muhafaza etmek suretiyle ayırmalarını teş­vik etmiştir.

"Üçte bir ve üçte bir de fazladır. Onları zengin olarak bırakman, fakir ola­rak bırakmandan daha hayırlıdır" [96] Buna ek olarak helal kazançtan sağlanan nalların yatırımlarda kullanılması da bir gelir kaynağını teşkil etmektedir. Bazı çağdaş toplumcu doktrinlerin iddia etlikleri gibi, gelirlerin tek kaynağının çalışmada olmasının İslam düşüncesinde yeri yoktur.



BEŞİNCİ KISIM


ÖMER VE HALK ARASINDAKİ İLİŞKİLER


Ömer (r.a.) başa geçtiği zaman İslam devleti henüz ayaklarının üzerinde du­rabiliyordu. Resulullah bütün Arap yarımadasını tek fikir etrafında toplamayı, sonra da Ebu Bekir henüz beşiğinde iken irtidad fikrini ortadan kaldırmış ve birbirleriyle savaşmaları yerine iıepsini ortak düşmana karşı sürmeyi başarmış­tı. Ömer'e düşen tohumu ekmesi ve geniş dallara sahip olan ağacın meydana gelmesini beklemekti. Bundan dolayı Ömer İslam toplumuna büyük bir kamp gözüyle bakıyor ve fertler arasındaki ilişkileri de bu esaslar üzerine tasarı şek­liyle proje ediyordu. Halk arasındaki ilişkileri aşağıdaki gibi sıralamak müm­kündür:

1- Tam anlamıyla organizasyon ve toplumun bu organizasyona tabi olması.

2- Halk arasında saygı ve sevgi ilişkileri.

3- Kişilerin özel ve kamu hayatındaki tavırlarını, gerçek İslami değerlerin muhafaza edilmesine gerekli itinayı göstermeleri.


Şimdi bunların izahına geçelim:

Organizasyon ve toplumun buna tabi olması:

İslam'dan önce Arap toplumu aşırı bireycilik esasları üzerinde kurulmuştu. Araplar, zorla yetkililerin raiyelerine empoze ettikleri merkezi hükümet siste­mine alışmamışlardı. Onların kabul ettiği ve boyun eğdiği tek otorite, bağlı bu­lundukları kabilelerin otoritesi idi. Çoğu zaman kabilesine karşı isyan eden ki­şiden kabilenin velayeti kaldırılır, serbest ve hür olarak uçsuz bucaksız çöllerde yaşar, kılıcıyla ve okuyla avlayabildiği hayvanlardan yiyeceklerini temin eder­di. Böyle bir hayat metodundan güçlü bir devletin doğması mümkün değildir. Özellikle bu devlet asrının en güçlü iki devletiyle karşı karşıya gelmiş ve önemli bir tecrübe geçirmekte ise. Bu iki devletin biri Fars, diğeri de Roma im­paratorluğu idi.

Resulullah tedrici bir şekilde Müslümanlara organizasyonu öğretmeye baş­ladı. Yudum yudum sindirdi. Namaz saflardan oluşan bir formasyon ve belirli hareketlere uyulması; gereken bir sistemden müteşekkil olup önlerinde namaz kıldıran imama uygun olarak onun durduğu yerlerde durulan ve hareket ettiği yerlerde hareket edilen bir organizma idi. Oruç da bilinen bir ayda olup başlangıcında ve bitiminde halk saygı göstermeyi bu dönemde öğrendi. Zekat ise dev­let otoritesinin çok aktif bir yönünü meydana getiriyordu. Buna paralel olarak, günlerin isteyerek veya istemeyerek fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamada katkıda bulunmak için devlete mallarından belli bir miktar ödemek zorundaydılar. Ay­rıca Resulullah’ın tabi olduğu savaş metoduna Araplar daha önceleri uymuyor ve bu metodu bilmiyorlardı. Bu metoda göre Müslümanlar düşmalarma karşı tek saf halinde ve sanki bir savaşçı gibi savaşırlardı.

Daha sonra Ömer (r.a.) başa geçti. Onun nazarında organizasyon disiplin, ve itaat İslam ümmeti için hayati bir meseleydi.

Bundan dolayı gerek özel gerekse kamu hayatlarında halka organizasyonu ve disiplini, itaat etmeyi, toplum çıkarlarına uygun olarak davranmasını ve alı­şılmasını öğretmesi gerekiyordu.

Bütün bunları halka uygulayıp kendilerini yükümlü ve sorumlu tutmadan önce, kendi nefsini sorumlu tutmuş ve kendisine uygulamıştır. Ve bu sebeple şu sözün onun için söylenmesi gerçeği aksettirmektedir:

"Başarılı devlet başkanı, ideal hükmedilen (vatandaşın)dır." bu hususta onun hakkında aşağıdaki şu olay rivayet edilmektedir: Resulullah’ın emriyle Hicret'ten sonra yedinci yılın Şaban ayında Ömer otuz kişilik bir grup savaşçıy­la ve Benî Hilal'den bir kılavuzla birlikte Hevazinlilere Türebe'de saldırmak için yola koyuldu. Ancak düşmanlar bu saldırı haberini aldılar ve beraberlerin­deki mallarını ve hayvanlarını da alarak bulundukları yerden kaçtılar. Bunun üzerine Ömer Medine'ye geri dündü. Zi el-Cidre'ye geldiklerinde (Medine'den altı mil uzaklıkta olan bir yer) kılavuz dedi ki:

“Geriye dönüp, memleketlerine saldırmak suretiyle ortadan kaldırmak iste­mez misin?” Ömer kılavuza şu cevabı verdi:

“Resulullah bana böyle bir emir vermemişti. Bana verdiği emir, Türebe'de bulunan Hevazinlilere saldırmaktır.” Ve işte bu şekilde Ömer fıtratıyla ve içgü­düsüyle bir askere düşen en önemli görevin kendisine verilen emirleri yerine getirmesi ve bunun sınırını aşmaması gerektiğini idrak etmişti. Bundan dolayı valilerinin aynı metoda bağlı kalmalarını kendilerinden istemesi, uymamaları halinde onları cezalandırması en tabii hakkıydı. Daha önce de ayrıntılı bir şe­kilde arzettiğimiz gibi, bizim görüşümüze göre, Ömer ile Halid, arasındaki an­laşmazlığın gerçek sebebi, özellikle bu metoddan kaynaklanıyordu.

Ömer'in müşriklere karşı olan katılığını yine bu metod açıklamakta ve onun bu metoda bağlılığını dile getirmektedir. Gerek Bedir esirlerine, gerek Übeyy b. Selul başta olmak üzere, münafıkların hepsinin katledilmesi için ileri sürdü­ğü görüş ve gerekse Mekke'nin fethinden önce Resulullah’a teslim olan müşrik­lerin büyüklerinden Ebu Süfyan b. Harb'in öldürülmesi ile ilgili görüşleri onun bu metodunu ifade ediyordu. Ömer'in görüşleri, ileri sürdüğü sadece nasihatlerden ibaret değildi. O görüşlerini aynen uyguluyordu. Bunun en bariz örneği de meşhur Bedir savaşında dayısı As b. Hişam b. el-Mugîre'yi öldürmekte tered­düt etmemesiydi.

Toplumun birliğini ve maneviyatını muhafaza etmek için onun Resulullah yerine halife seçilmesi, için acele etmesine sebep olmuş ve henüz Resulullah defnedilmeden bu teşebbüse geçmiştir. Aynı şekilde Ensarın lideri olan Sa'd b. Ubade'ye hasta olmasına rağmen kati muamelede bulunmuş, Beni Haşim'den Ebu Bekir'e bey'at etme konusunda tereddüd eden, bazı rivayetlere göre bunla­rın başında Ali'ye karşı olan katı tutumu yine bu metodunun tabii bir sonucun­dan kaynaklanmaktadır.

Ömer'in ümmetin parçalanmaması ve tefrikaya düşmemesi için gösterdiği itina zirveye ulaşmış ve halife seçme metodunda bunu bizzat uygulamıştır, Müslümanlarla istişarede bulunmadan kendi başına bir şey yapmak isteyenin katledilmesi için emir vermiş ve şura üyelerinin sıkı bir denetim altında bir ev­de hapsedilmesini, kendilerinin ilişkiden men edilmelerini ve üç günden fazla kendilerine süre tanınamayacağını emretmişti.

“Şayet beş kişi bir kişinin seçilmesinde uzlaşır, bir kişi muhalefet ederse onu kılıçla öldürün. Şayet dört kişi bir kişinin seçilmesinde uzlaşır, iki kişi bu­na karşı çıkarlarsa muhalefet eden bu iki kişiyi öldürün. Şayet üç kişi birini ve diğer üç kişi de diğer bir kişiyi seçmek isterse O zaman Abdullah b. Ömer ara­nızda hakemlik yapsın. Şayet Abdullah b. Ömer'in hükmüne razı olmazlarsa, aralarında Abdurrahman b. Avf in bulunduğu grupla beraber olun ve şayet halk oy birliğiyle kabul ederse diğer grubun üyelerini öldürün.”

Hatırlayacak olursak şura üyeleri, Kureyş'in ileri gelen liderleridirler. Hali­fenin çoğunluğun iradesinin dışına çıkanın öldürülmesi için verdiği emir, Ömer'in ümmetinin iradesinin bir ceset gibi tek olması, birliğini muhafaza et­mesi, ne pahasına olursa olsun, toplumun tefrikaya düşmemesi için belirtmiş olduğu iradesini ve buna ne kadar bağlı olduğunu ifade etmektedir. Bu onun için hiç de garipsenecek bir durum değildi. Yine bu hususta şöyle demektedir:

“Cennetin nimetlerine sahip olmanın sırrı, çoğunluğa uymaktır.”[97] Toplum birliği ve devletin güvenliği sahasındaki Ömer'in politikası, bir ta­raftan valilerine karşı katı davranmasını gerektirmiş diğer taraftan ise valilere ve emirlere raiyenin saygı duymasını empoze etmiştir. Bu sebepden dolayı an­cak valiliğe ehil olanı vali olarak atardı. Ayrıca valide kuvvet unsurunun da bu­lunmasına önem veriyordu. Daha güçlüsünü ve kuvvetlisini bulduğu zaman es­ki vali görevini yürütmede yeterli olsa bile, onu değiştirip yerine yenisini ata­mada hiç tererddüt etmediğini daha önce de görmüştük. Şurahbil b. Hasene'yi görevinden azledip yerine Muaviye b. Ebi Süfyan'ı ataması olayı bunu açık bir şekilde göstermektedir. Şurahbil b. Hasene görevden azledilmesinin sebebini kendisine şöyle sormuştu:

“Bunun sebebi bana olan kızgınlığınız mıdır?”

“Hayır. Seni gerçekten seviyorum. Fakat güçlüden daha güçlü olanını isti­yorum.”

Azledilen valiye insaf etmek, isminin, itibarının zedelenmesini önlemek için bütün halka durumu aynen ilan etti.

Ömer (r.a.) birliğin muhafaza edilmesi ve devleti ilgilendiren büyük ve önemli işlerde tefrikaya düşmeme hususuylan yi a yetinip bunların yanında dur­madı. Bunun Müslümanların arasında genel bir kural olması ve bütün işlerinde bu metoda uymaları için çaba gösteriyor ve alışkanlıkların onların nefislerinde yerleşip kendilerine tabiat haline gelmesini amaçlıyordu. Daha önce bu metodla ilgili bazı örnekler arzetmişıik. Bunlardan bazılarım da şimdi arzedeceğiz:

Daha önce her grup tek başlarına teravih namazını kılarken Ömer halkı te­ravih namazlarında tek bir cemaat haline getirdi.

Kureyş'ten bazılarına şöyle söyledi: "Aldığım habere göre siz gruplar ha­linde meclisler kuruyorsunuz ve iki kişi bir araya geldi mi bunlara falancanın meclisi denmektedir. Böylece meclisleriniz çoğaldı. Vallahi, bu sizin dininiz için, şerefiniz için ve kendi aranızdaki ilişkileriniz için zararlıdır. Sizlerden da­ha sonra gelecek olan nesil şöyle diyecektir:

Bu falancanın görüşüdür. İslamı kısımlara bölmüşler. Kendi aranızdaki meclislerinizi boşaltın ve hep birlikte oturun. Bu, sizin birlikte yaşamanız ve birbirinize alışmanız için daha devamlı ve başkalarına karşı sizi daha caydırıcı gösterir.”

Safları düzeltmeden namaz kılmazdı. Salların düzeltilmesi için bir kişi gö­revlendirmişti,

Çarşıda ve ana yollarda yürürken asasını yamnda taşır ve halkın disipline, nizama uyması için bununla uyarırdı. Yolu işgal edene ve kapatana asasıyla vu­rur, yolları kapayan dükkanların eşyalarını kırar ve Müslümanların yollarım ke­sen ufak su kanallarını keserdi. Bütün bu yaptıkları kendisinden sonra daha önce açıkladığımız gibi Hisbe vazifesinin inşa edilmesinin esasım teşkil et­mektedir.

Ömer'in İslam için, insanları harcadıkları çabalarına göre ayırması, bunlar arasında ayrıcalık göstermesi, halkı disipline, nizama ve itaate alıştırma metodlarından biridir. Çünkü sistemli olmanın faktörlerinden biri de kişinîn toplum­daki yerini, rütbe ve sistemli derece kriterlerini bilmesidir. Ömer (r.a.) bunu ilk önce kendi nefsine uyguladı. Ebu Bekir'in yerine durmayıp onun kendisinden daha üstün olduğunu itiraf ederek minberden bir basamak aşağı indi. Ayrıca oturduğu ve katıldığı meclislerde İslama ilk girenlere ve ilim adamlarına önce­lik vermeye itina gösteriyor ve kendisinde bu iki özellik bulunmayan kimseyi kendisinden uzaklaştmyordu. Kendisine:

“Elden kaçırdığımız fırsatları şimdi nasıl değerlendirebiliriz,” diye soruldu­ğunda verdiği cevap kesindi:

“Allah’ın yolunda cihad edin.”

Toplumdaki rütbe makamına veya basamağına sahip olma, Allah’ın dininde ilim sahibi olmak ve onun yolunda cihad etmek esaslarına dayanıyordu. Bu iki unsur da gerekli ve zaruri idi.

Bütün bunlardan sonra Ömer (r.a.)'in devlet hizmetlerini organize etmede başarı göstermesi hiç de garipsenecek bir durum değildir. Çünkü kim sistemi ve organizasyonu ister ve onun gerekliliğini idrak ederse, bunu bütün sahalara taşıması gerekir. Özellikle ve her şeyden önce Ömer'den evvel bilinmeyen dev­let organlarına bunu intikal ettirir ki, Ömer de zaten bunu yaptı. Divanları ilk inşa eden, İslam devletinde ilk defa nüfus sayımını ayrıntılı bir şekilde yapan, böylece askere gidecek olanların sayılarını tesbit eden odur. Her erkeğin, kadı­nın ve çocuğun ismini yerini ve beytülmaldaki hissesini biliyordu. Her askerin niteliklerini, rütbesini, İslami giriş tarihini, mücahitleri birbirlerinde üstün kılan özelliklerini biliyordu. Bedir savaşına katılanları diğer mücahitlerden faziletli ve üstün sayıyordu. Bu gruptan sonra gelenler ise Hudeybiye'ye katılanlardı. İrtidad savaşlarına katılanlar ise bu iki gruptan sonra geliyordu. Rum ve Fars im­paratorluklarına karşı savaşanlar ise daha önce belirttiğimiz gruplardan sonra yer alıyorlardı. Daha sonra gelecek olan rütbelerin ve hakların bu değerlendir­meye göre öncelik, takdir ve taksim etmeye göre mukayese edilmesi mümkün­dür. [98]

Devleti eyaletlere ayıran, askerleri onar kişilik bölüklere göre tanzim eden, bölükleri ve alayları kuran ilk devlet adamı Ömer b. Hattab'dır. Organize ve di­siplin komutanlarına ve valilerine gönderdiği emirlerden sanki fışkırıyor ve et­rafı aydınlatıyordu. Bazı mektuplarını konuyla ilgisi bakımından daha önce arzetmiştik.

Bundan dolayı meydana gelen büyük veya küçük önemli veya önemsiz her hadisenin vuku bulmasından hemen sonra halifenin bundan haberdar olması hiç de garipsenmemelidir. Devletin çok geniş sahaları kapsaması, sınırların git­tikçe genişlemesi ve iletişim araçlarının ilkelliğini göz önünde tutacak olursak bu hiç de kolay gerçekleştirilebilecek bir hadise değildir.

Toplumun uymakta kendisim zorunlu hissettiği bu mükemmel sistem, Ömer'in gerçekleştirdiği tarih boyunca görülmemiş bir sistemdir. Çünkü adale­tin temel esası organizasyonlu sistemde gizlenmektedir. Başı boşluğun, düzen­sizliğin olduğu yerde adaletten söz edilemez. Çünkü adaletin gereklerinden, açık ve herkesçe bilinen normların olması, bu normlara saygı duyulması ve içtimai statü ne olursa olsun, bu normların herkese uygulanabilme imkanına ve otoritesine sahip olmasıdır. Bunların gerçekleşmesi de ancak organize edilmiş bir toplumda mümkün olabilir. Bu sebeple günümüzde kalkınmakta olan üçün­cü dünya ülkelerinin karşı karşıya kaldıkları en önemli mes'ele, organize edile­memiş, düzensiz sistem mes'elesidir. Gerek eskiden gerekse günümüzde muci­zeler gerçekleştiren milletler, muhtelif gelir kaynaklarından önce organize edil­miş sağlam sistemlerle gerçekleştirmişlerdir.

Bu sebeple organizasyon teorisi, kamu idaresi bilimin temel taşım teşkil et­mektedir. Bu teori Ömer döneminde bilinen veya kaim olan bir teori değildi. Ancak o üstün zekası ve fıtratı ile idrak etmiş, liderliğe olan zati hazırlığı bu te­oriyi daha o zaman uygulamasını sağlamıştır. Çünkü liderlik, bilimden önce sa­nattır.

Halk arasında saygı ve sevgi ilişkileri:

Toplum organizasyona ne kadar ihtiyaç duyarsa duysun, organizasyonun bizzat kendisi bünyeyi teşkil etmektedir. Sağlamlığı ise taşlarının ve kısımları­nın birbirine kenetlenmesini gerçekleştiren maddelerini metanetine bağlıdır. Toplum fertlerini birbirine bağlayan ve kaynaşüran madde ise sevgi, saygı ve karşılıklı sempatidir.

Ömer (r.a.), devlet nizamının egemenliğine ve toplumun buna bağlılığına itina gösterdiği kadar, aynı zamanda halk arasındaki sevgiye saygı bağlarını kuvvetlendirmeye o kadar dikkat ederdi. Çünkü sevgiye dayanmayan sistem, ruhsuz ceset gibidir. Böyle bir sistem hayatı köleliğe çevirir.

Bundan dolayı Ömer'in en çok nefret ettiği şey, halkın ruhunda gururun, kibirin ve cehaletin izlerinin bulunmasıydı. İşte bu sebeple -kendisine kamu işle­rini öğretmek için- Sa'd b. Ebi Vakkas'a şunları yazdı:

- Kabileler arasında etkili bir fitnenin varlığı söz konusu olup birbirlerine şöyle seslenmektedirler: Falancanın aşireti veya soyu. Bu, şeytanın sırlarındandır. Onlara karşı kılıcınla savaş, Allah’ın ve İmam'ın emrine uyana kadar bu sa­vaş devam etsin. Mü'minlerin emirine gelen haberlere göre, Dubba ehli (bir ka­bile ismi) birbirini şöyle çağırmaktadır. "Dubba oğulları, vallahi Dubba'nin Al­lah yolunda bir hayır işlediğini veya bir kötülüğü def ettiğini asla bilmiyorum. (Duymadım)" Bu meklubu aldığın zaman şayet anlayıp (kendiliklerinden böyle söylemekten) vazgeçmeyip ısrar ederlerse onları cezalandır.

Ömer (r.a.) burada yine, halk arasındaki ilişkileri düzenleyen ve buna şekil veren İslam teorisini Allah’ın şu ayetine dayandırmaktadır:

"Muhammed Allah’ın Resulüdür. Onun maiyyetinde bulunanlarda kafirlere karşı çetin (ve metin) kendi aralarında merhametlidirler. Onları rüku ediciler olarak görürsün. Onlar Allah'tan (daima) fazl u(kerem) ve rıza isterler. Secde izinden meydana gelen nişanları yüzlerindedir. İşte onların Tevrat'taki vasıfla­rı budur. İncil'deki vasıfları da (şöyledir: Onlar) filizini yarıp çıkarmış, gitgide onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, saplan üzerine doğrulup kalmış bir ekine benzerler ki, bu ekicilerin de hoşuna gider, (Ashap hakkındaki bu teşbih) onunla kafirleri öfkelendirmek için (dir). İçlerinden iman edip de iyi amel (ve hare­ket) de bulunanlara Allah hem mağfiret hem büyük mükafat vad etmiştir." [99]

Resulullah bu ayeti açık bir şekilde şu hadisiyle gözler önüne sermektedir:

"Bir mü'min diğer bir mü'min için ceset gibidir. Onlar birbirlerine kenetli­dirler. Bir duvardaki taşlar gibidirler. Biri düşerse duvarın tamamı yıkılır."

"Mü'münlerin birbirlerine karşı olan sevgisi, acıması ve sempatisi ceset gi­bidir. Organlardan biri ağrırsa, diğer organların hepsi birden ağrır. Geceler ve ateşlenirler."

Bu sebeple adaletin halk arasında yerini bulması (hakim olması) açısından İslam metodu olağan üstü bir metottur. Çünkü o kin ve nefreti, bir sınıfın başka bir sınıfa galip gelip tahakküm etmesini kabul etmez. Onun gölgesinde, bütün bunlar yerlerini barışa ve sevgiye bırakırlar. Bu kaide bütün semavi dinler için prensip olarak olarak geçerlidir.

"Ne (her) iyilik ne de (her) kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel haslet ne ise onunla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile sanki yakın dostun olmuş olur." [100]

Bu sevgi, hakkaniyete, hakkın sahibine kavuşması, Allah’ın emrine gelince­ye kadar birey olsun veya toplum olsun, zalimlerin ellerine vurması esasına da­yanan adalettir. Hata işleyen hatasından vazgeçip pişmanlık duyar ve topluma katılırsa haklarının hepsini kendine veren adalettir bu sistem.

Ömer, Zeyd b. Hattab'ın katiline toprağın kandan nefret ettiği kadar ben de senden nefret ederim dediğinde o halifeye şu soruyu sormuştu:

“Bundan dolayı herhangi bir hakkımın bana verilmesine engel olur masun. (Benden nefret ettiğin için haklarımı gasb eder misin?)” demişti. Ömer ona şu cevabı vermişti:

“Hayır!”

“O zaman zararı yok (haklarımın tarafıma verilmesine engel olmadıktan sonra benden nefret etsen de zararı yok.)"

Hak hususundaki katılığıyla ve sertliğiyle şöhret sahibi olmasına rağmen, Ömer halkı seviyor ve arkadaşlarına karşı vefalı ve fedakar bir şekilde davranı­yordu. Bu husustaki meşhur rivayetlere göre, arkadaşını akşamları hatırladığı zaman şöyle derdi:

“Geceler ne kadar uzundur.”

Sabah namazını kıldıktan sonra ona gider, birbirlerine sarılırlardı. Halka şöyle derdi:

“Kardeşlerin bir araya gelmeleri, ne güzeldir.” Arkadaşlığın korunması için nasihat eder, sevgiye itina gösterilmesini şu sözüyle dile getirirdi:

“Biriniz kardeşinizin birinde sevgi ve dostluk görürse, buna bağlansın, bel­ki de bir daha böyle bir sevgiyi bulamaz.”

Ömer'in arkadaşlarına karşı olan vefasıyla ilgili rivayetlere göre, Mekke'den Medine'ye hicret etmek istediğinde, iki arkadaşıyla birlikte hicret edecekleri hususunda anlaştılar. Bunlar Ayyaş b. Ebi Rabia, Hişam b. el-As idi. Hişam he­nüz yola çıkmadan akrabaları ve yakınları tarafından yakalanmış ve hapsedil­mişti. Ömer ve Ayyaş birlikte hicret ettiler. Ve Medine civarında bulunan Kü­ba'ya vardılar. Ancak burada Ebu Cehil ve kardeşi el-Haris onlara yetişti ve Ayyaş'ı geri götürmek için hile ve oyunlara başvurdu. Uydurduktan hilelere göre, annesinin onu görmeden eve girmeyeceği ve güneşin altında kalmaya de­vam edeceğine dair yemin etmesidir. Ömer Ebu Cehil'in hilesini anladı ve Ayyaş'a dönmemesi gerektiğini hatırlattı. Aynı zamanda bütün servetini onunla paylaşmayı teklif etti. Ancak Ayyaş onların dediklerine kandı ve aldatılmış ol­du. Bunun üzerine Ömer kendisine smür'atli koşan devesini verdi. Şayet yolda tehlikeli ve şüpheli bir duruma karşı karşıya kalırsa bu deveyle kendisini kurta­rabilecekti. Ancak Ebu Cehil onu yakalayıp hapsetmeyi başardı. Arkadaşının İslam'ı kabul ettikten sonra, tekrar irtidad etmesinden Ömer büyük elem ve ıstı­rap duydu. Ömer ve arkaşları Medine'de birbirlerine şöyle diyorlardı:

“İslam’ın nurunu gördükten sonra, gerçekten Allah mürtedin tevbesini kabul etmez.” Ancak Allah’ın şu ayeti nazil oldu:

"Size azap gelip çatmadan Rabbinize dönün. Ona teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sıra size azap gelmez­den önce Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun." [101]

Bu ayetin nazil olmasından sonra Ömer (r.a.) çok sevindi ve kendi eliyle bu ayeti yazıp baskı altında irtidad eden arkadaşı Hişam b. el-As'a gönderdi. Bu­nunla tevbe yolunun henüz önünde açık olduğunu kendisine müjdeledi.

Ömer valilerinin ve komutanlarının da halkın sevgisini kazanmalarna itina gösteriyordu. Onlara verdiği nasihatlerde sürekli çalışmak suretile halkın sevgi­sini kazanmalarını kendilerinden istiyordu. Bu husustaki nasihatlerinin en meş­hurlarından biri Sa'd b. Ebi Vakkas'a yönelik olan nasihatidir:

“Kalblerin hakikat gerçek yönleri vardır. Ve bunları Allah yaratır. Bu ger­çeklerin bazıları aşikar diğer bazıları ise saklıdır. Sır şeklindedir. Aşikar olanı hakta (şartlar ve deliller) lehinde ve aleyhinde (olduğu zaman) eşit davranmak (lehinde de olsa aleyhinde de olsa başkasının hakkı ne ise kendisine vermek) saklı olan sır ise, halkın bireyi sevmesi ve kalbden doğanın lisan üzerinde zu­hur etmesidir. Sevgi için zühd (ibadet) etme peygamberlerde sevgi talep etmiş­lerdir. Allah şayet bir kulunu severse, onu başkalarına da sevdirir. Bir kuluna buğz ederse halka da onu sevdirmez. Senin halkın arasındaki yerin ne ise bil ki, Allah katında da odur.”

Halife genel nasihatlerle ikna olmadı. Sa'd'a halkın kalbini ve sevgisini na­sıl kazanacağını da açıkladı ve bu meyanda şöyle söyledi:

“Müslümanların hastalarını ziyaret et. Cenazelerine katıl. Evini onlara aç. Onların işlerini bizzat kendin yap. Unutmak ki, sen de onlardan birisin. Ancak Allah sana daha çok sorumluluk yüklemiştir. Bana gelen haberlere göre sen ve ailen, Müslümanların sahip olmadıkları binek, yiyeceklere ve giyeceklere sa­hipsiniz. Ey Allah’ın kulu, kesinlikle verimli bir vadiden geçen ve bütün derdi ve tasası bu vadiden yeyip şişmanlamak (yağ bağlamak) olan ve ölümü de bun­dan kaynaklanan bir hayvanın durumuna düşmekten sakın.”

Aynı şekilde Amr b. As'a şu nasihati veriyordu:

“Emirinin sana karşı nasıl olmasını istiyorsan, sen de raiyene karşı öyle ol. Aldığım habere göre meclisinde otururken, bir şeylere yaslanıyormuşsun. Otur­duğun zaman sen de herkes gibi otur. Bir şeye yaslanma.”

Harkus'a ise şunları söylüyordu:

“Aldığım habere göre sen sapa, varılması güç olan yere yerleşmiş ve oraya gelenler büyük sıkıntı çekmektedirler. Müslümanın da muahidin de işini güç­leştirme. Aksine onların işlerini kolaylaştır. Dünyayı sana iyi vasfedebilen ve ahireti için de tedbirli olan birini işlerin için görevlendir. Acele etmeye kalkma. Aksi takdirde hem dünyada hüzüne ve kedere boğulur hem de ahirette kayba uğrarsın."

Bu nasihatler, idare edenlerle idare edilenler arasındaki kamu ilişkileri sa­hasında, kamu idaresi bilimi metodlarının vardığı en modern yönleri temsil et­mektedir.

Sevginin bütün halk kitleleri arasında hakim olması için, halka sevgi ile nefretin sebeplerini açıklamaya Ömer büyük itina gösteriyor ve bu hususta şun­ları söylüyordu:

“Şayet insanda on özellik bulunuyor, bunların dokuzu iyi de biri kötü ise bu özellik diğer dokuz özelliği ifsat eder.”

“Kişinin değeri malıdır. Mertliği (keremi) ise dinidir. Kişiliği ise ahlakıdır.”

“Halkı medhetmekten sakının. Çünkü bu zehirdir, vebadır. Allah’ı zikredin. Biliniz ki, gerçekten Allah’ı zikretmek şifadır.”

“Kişiyi helake götüren üç şeydir: Cimriliğe itaat etmek, arzulara, şehvetlere uymak, kendini beğenmek.”

“Üç şeyi Allah garanti altına almış ve vaad etmiştir; Allah bu vaadinden gerçekten dönmez:

"Allah, iyi hareket edenlerin mükafatını zayi etmez" [102]

"Allah, hainlerin hilesini hiç şüphesiz muvaffakiyete erdirmez" [103]

"Allah, elbette fesatçıların işini düzenlemez."

“Kendi nefsine karşı bile olsa, nefsini halis, (dürüst, iyi niyet) tutanı, Allah onunla halk arasında olabilecek herşeyden onu yeterli kılmıştır. (Onu gelebile­cek kötülüklerden korumuş ve garanti altına almıştır.)”

“Eski bir günahın yeni bir iyilikle yok edilmesi ve ona kavuşup ortadan kaldırması gibi) ne aşın istek ne de sür'atli kavuşmayı (buluşmayı) gördüm.”

- Kötülükle galip olan gerçekten yenilmiştir. Kötülükle zafer kazanan ger­çekte zafer kazanamamıştır. (Bu bir zafer değil, bir vehimdir.)

“Nefsinde kibir olan, yani kendisini beğenen ancak kendisinde aşağılık (kompleks) bulan kişidir.”

“Üç musibet ve kötü insan çeşidi vardır: İyiliği gördüğü zaman saklayan, kötü bir şeyini gördüğü zaman herkese duyuran komşu, yanına girdiğin zaman karşı konuşan (çenesi durmayan), kendisinden uzakta olduğun zaman kendisine güvenilmeyen kadın, iyilik yaptığı zaman seni kutlamayan (mükafatlandırma­yan), kötülük yaptığın zaman da seni öldüren sultandır.”

Ancak Ömer, Müslümanın diğer bir Müslüman kardeşini methetmesini ve­ya onun yanında onun iyi yönlerini zikretmesinden nefret ederdi. Bu husustaki rivayetlere göre, Müslüman savaşçılardan iki kişi, Medine'ye geldi. Bunlar, Amr b. Ma'dikerb ve el-Ecleh b. Vakkas idi. Halife onlara Müslümanların ge­nel durumlarını sorduğu zaman Amr dedi ki:

“Ey mü'minlerin emiri! el-Ecleh b. Vakkas, aşırı şekilde inciten, oyuna gel­meyen, (gaflete düşmeyen) yakından çabuk saldıran bir savaşçıdır. Vallahi onun gibi düşmanla çarpışıp düşmanı yok ederek ortadan kaldıranını görme­dim.” Ve konuşmasına şöyle devam etti:

“Vallahi o sanki hiç ölmeyecek gibi, çarpışır.” Ömer yüzünü çevirdi. Kızgın olduğu anlaşılıyordu. Daha sonra el-Ecleh'e bakındı. Kendisine durumun nasıl olduğunu sordu. el-Ecleh dedi ki:

“Ey mü'minlerin emiri! Halkın durumu iyidir. Nesilleri çoğalmaktadır. Er­zakları boldur, ziraatleri verimlidir. Düşmanlarına karşı cesurdurlar. Düşmanla­rı ise onlara karşı korkaktır. Ve devlet başkanları iyi olduğu müddetçe onlar da iyi olacaklardır.” Ömer (r.a.) sordu:

“Arkadaşının senin hakkında söylediklerinin aynısını onun hakkında söyle­menden seni alıkoyan nedir?”

“Senin yüzünden okuduklarım, beni bundan alıkoydu.”

“Doğru söyledin. Onun senin için söyledikleri gibi, sen de onun için söyleseydin her ikinizi de incitecek ve cezalandıracaktım.” Adam Ömer'e teşekkür ettikten sonra arkasına dönüp dedi ki:

“Hem beni hem de kendini helak mı etmek istiyorsun?” Hayat akışında İslami metodu muhafaza etmek:

İslam her şeyiyle mutedil bir dindir. İnsanları tamamen dünya kazancına teşvik etmediği gibi, tamamen ibadet etmelerim de istememiştir. İçtima sistemlerin esaslarını kurarken, çıkarların zıtlaşması ve çakışması durumlarında toplu­mun çıkarlarını bireylerin çıkarlarından üstün tutmuştur. Daha önce de belirtti­ğimiz gibi, İslam bireyin insaniyetini ve hürriyetini, garanti altına alan başlıca ihtiyaçları ile toplumun maneviyatı arasında makul bir biçinde ölçü koymuştur. Bu anlamı Allah’ın kelamı olan Kur'an-ı Kerim'de çok açık bir şekilde görmek­teyiz. Aynı şekilde Resulullah da hadis-i şeriflerinde bunu açık bir biçimde be­yan etmektedir. Allah şöyle buyurmaktadır:

"Böylece sizi (Ey Muhammed'in ümmeti) vasat (orta) bir ümmet yapmışız­dır. İnsanlara karşı hakikatin şahidleri olasınız, bu peygamber de sizin üzeri­nize tam bir şahit olsun diye. (Habibim) senin hala üstünde dura geldiğin (Ka­be'yi tekrar) kıble yapmanız, o peygambere (sana) uyanları (senin izinde gi­denleri) ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden (irtidad edeceklerden ve münafıklardan) ayırt etmemiz içindir. Gerçi (Kıblenin bu suretle çevrilmesi) elbette büyük bir (mes'ele)dir. Ancak bu Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler hakkında asla varid değil. Allah imanınızı zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanları çok esirgeyendir. Onlara rahmet ve inayetini rayegan edendir." [104]

"Ey iman edenler. Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sa­hiplerine de itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah'a ve pey­gambere döndürün. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Bu hem ha­yırlı hem netice itibariyle daha güzeldir."[105]

"Her nefis kazandığı şey mukabilinde bir rehindir." [106]

"Hakikaten hiçbir günahkar diğerinin günah yükünü çekmez. Hakikaten in­san için kendi çalıştığından başkası yoktur. Hakikaten çalıştığı ileride (kıyamet gününde mizanından) görülecek, sonra buna en kamil mükafat verilecektir. Şüphesiz ki, en son gidiş Rabbinedir. Hakikat şu: Güldüren de ağlatan da odur.” [107]

"İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yapıyor idiyse onun sevabını görecek, kim de zerre ağırlığında şer yapıyor idiyse onun cezasını görecek" [108]

"Herkesin dünyadaki amel ve hareketini kendi boyunda doladık. Kıyamet günü onun için bir kitap çıkaracağız ki, neşredilmiş olarak kendisine kavu(şup şöyle çat)acak." [109]

"Andolsun asra ki, muhakkak insan kat'i bir ziyandadır. Ancak iman eden­lerle güzel güzel amel (ve hareketlerde bulunanlar, bir de birbirlerine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değil (onlar ziyandan müstesnadırlar" [110]

"Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki, (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler. Kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin ta kendileridirler" [111]

"Onun (ve her insanın) önünde, arkasında kendisini Allah’ın emriyle gözet­leyecek takipçi melekler vardır. Bir kavim, özlerindeki güzel hal ve ahlakı de­ğiştirip bozuncaya kadar Allah şüphesiz ki, onun halini değiştirip bozmaz. Al­lah bir kavmin de fenalığını (azabını) diledi mi artık onun reddine hiçbir çare yoktur. Onlar için ondan (Allah'tan) başka bir veli (ve yardım eden) de yok­tur." [112]

Ve Resulullah bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"Hepiniz çobansınız. Ve hepiniz sürünüzden mes'ulsünüz."

"Sizler nasıl olursanız, sizi yönetenler de öyle olur."

Ayetleri ve hadisleri arzetmek ve tekrarlamak belki kolaydır. Aslı zor olan, bu hükümleri uygulama safhasına koymaktır. İşte Ömer'in görevi bu idi. İslam şayet orta yolu seçmişse, bu metoda sürekli bir şekilde tabi olmak hiç de kolay değildir. Çünkü gerek birey gerekse toplum önüne çıkan arzuların ve isteklerin tahrikiyle hayat yolunda sağa sola sapabilir. Ömer halifelik görevini üstlendi­ğinde, toplumu bu metod üzerinde yürütmeye ve bu yolda ilerlemeye kesin ka­rar vermiş ve and etmişti.

Bundan dolayı o devamlı olarak Müslümanlara hem dünyayı hem de ahireti hatırlatıyor, her ikisini de ihmal etmemelerini tenbihliyordu.

Dini işlere gelince; Bu halifenin en kolay görevlerindendi. Çünkü o dönem Resululllah'ın dönemine yakın olup bu sırada akide Müslümanların benliklerine tam anlamıyla yerleşmişti.

Ömer'in korktuğu taraf, hayat metodu idi. Dünya rahaü ve zevkleri karşısın­da Müslümanın basit bir hayat biçimini seçmesini ve bunu muhafaza etmesini nasıl sağlayabilirdi? Çünkü insan nefsi tabii olarak rahata ve bolluğa mütema­yildir.

"Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara, (deve, sığır, keçi, koyun gibi) hayvanlara, ekinlere olan ihtiraskarane sevgi insanlar izin bezenip süslenmiştir. Bunlar dünya hayatının geçici birer faidesidir. Allah(a gelince) nihayet dönüp varılacak yerin bütün güzelliği onun nezdindedir." [113]

İşte burada Ömer (r.a.) İslam metodunun hayatta ideal bir şekilde bütün dünyaya karşı canlı uygulamasını sağlamak için bu hususta kendisini, aile fert­lerini, valilerini ve büyük sahabileri Müslümanlara örnek olarak takdim etmiş ve bunu fiili bir şekilde gerçekleştirmeyi başarmıştır.

İnsanların en önemli ihtiyaçları her zaman ve her yerde yiyecek, giyecek ve barınak olup bunlar her zaman söz konusudur.

1- Yiyecek:

Daha önce de gördüğümüz gibi, Ömer'in yiyeceği her asında ve dönemde alışılmış bir şekilde bilinen kralların ve devlet başkanlarının sofralarına kesin­likle benzemiyordu. Bunun tam aksine Müslümanlardan hiç kimse onun sofra­sına oturup yiyeceğinden yemek istemezdi. Daha önce de gördüğümüz gibi Ömer (r.a.), halkın kendi metodunu benimsemesi (yemek hususunda) ve buna uyması için hiç kimseyi zorlamıyordu. Onlar zaten onun yiyeceğinden yemeyi reddediyorlardı. Çünkü evlerinde kendilerini bekleyen yemekleri Ömer'inkinden çok daha iç açıcı ve iştah çekiciydi. Ancak Ömer her zaman İslam doktrini­ni hatırlatıyor ve israf etmemeleri için kendilerini uyarıyordu. Öyle ki, her gün et almaları için kendilerini ikaz ediyor, güçleri her gün et almaya ve yemeye yetmeyenlere fırsat olarak bırakmaları için hatırlatıyordu. Aşın bir şekilde ye­menin ve israfın zararlarını onlara hatırlatıyordu. Bu husustaki sözlerinden ba­zıları aşağıdaki gibidir:

“Fazla yemekten sakının. Mideyi aşın şekilde doldurmak insanı tenbelleştirir ve namazına engel olur. Vücuda zarar verir, hastalıklara sebep olur. Rızkını­zı kazanmayı kastedin, israftan kaçının. Kulun şehveti dinine galip gelmedikçe helak olmaz.”

“Et yemekten sakının. İçkide ki, vahşilik gibi bunda da vahşilik mevcuttur.”

2- Giyecek: Her yerde konuşulan ve kendisinden bahsedilen elbiseleri hakkında burada bir tekrar yapmamıza gerek yoktur. Daha önce ilgili bahsinde buna temas et­miştik. Bu hususta da Ömer Müslümanları kendisi gibi giyinmeleri için zorla­madı. Aksine orta şekilde giyinmelerini istedi. Yemen'den gelen valilerinin gi­yecek konusunda israf eniklerini gördüğü zaman, kendilerine nasıl kızdığını daha önce görmüşlük. Daha sonra yıpranmış ve eski elbiselerle yanına geldik­leri zaman, bunu da kabul etmemiş ve orta şekilde giyinmelerini istemişti.

Görevlisi, Ziyad b. Abdullah, huzuruna üzerinde kitan (bir çeşit lüks elbise) ve ayaklarında sazıcan (bir çeşit lüks ayakkabı) ile girdi. Ömer (r.a.), buna razı olmadığım belirtti. Ertesi gün geldiğinde sırlında pamuktan elbise ve sıradan ayakkabılar vardı. Halife kendisini görünce dedi ki:

“İşte böyle ya Ziyad... İşle böyle ya Ziyad...” Ayakkabılarının fiyatını kendi­sinden sorduğunda Ziyad bir dirheme aldığını söyledi. Halife aynı fiyata bir çift de kendisine almasını söyledi.

Ancak bu, bazı durumlarda Ömer’in birtakım Müslümanlara uygun olan el­bisenin bizzat kendisi tarafından seçilmesine de engel olmadı. Resulullah’ın to­runları olan Hasan ve Hüseyin'e seçtiği gibi. Yemen'e onlar için özel olarak elbise ısmarlamıştı. Elbiseler gelip onlara giydirince şöyle dedi:

“İşte şimdi içim rahat etti. Yine bir defasında Yemen'den kendisine güzel bir elbise gelmişti.” Yakında bulunanlara sordu:

“Kureyş'ten iyi terbiye görmüş bir genci bana söyleyin de bu elbiseyi ken­disine vereyim.” Onlar birini teklif ettiler, elbise o şahsa verildi.

3- Mesken: Özel olarak Ömer b. Hattab, genel olarak Resulullah’ın sahabileri meskende israftan ve lüksten kaçmıyorlardı. Öyle ki, başlangıçta Ömer askerlerine gerek sazlardan gerekse tuğladan ev yapmalarını yasaklamıştı. Onların çadırlarda ya­şamalarım istiyordu. Çünkü askeri hayata en uygun olanı bu idi. Kufe'nin yanmasından sonra tuğladan ev yapmalarına izin verdiğinde de bir evin üç odadan büyük olmaması şartını koşmuştu. Kendilerine evlerin nasıl yapılacağım şöyle açıklıyordu:

“Tuğlalardan ev yapmanızı istemezdim. Madem ki, bu işi yaptınız. Duvar­larını kalın yapın, tavanları da uzatın.” Şam'a giderken yolda biriketten ve alçı­dan yapılmış bir saray gördüğünde tekbir getirmiş ve şunu söylemişti:

“Bu ümmetten herhangi birinin Firavun'a Haman'ın yaptığını bina edeceği­ni zannetmezdim.”

Ebu Zer Gıfari'nin mal hususunda benzer bir şekilde mesken hususunda da bir tutumu vardı. Ancak öyle görünüyor ki, bazı sahabiler onun bu görüşüne katılmıyorlardi.

Müslümanların sahip olması gereken mal miktarında kendisine muhalefet ettikleri gibi, bu hususla da muhalefet ettiler. Görüşünün aksine hareket edenle­rin doğruluğundan şüphelenirdi. Çünkü o düşündüklerinin İslam’ın kesin pren­siplerini temsil ettiğine kesin olarak inanıyordu. Bu husustaki rivayetlere göre, meşhur sahabi Ebu Hureyre, Ebu Zer'e rastladı ve kendisiyle kucaklaştı. Kendi­sine şöyle söyledi:

“Merhaba ey kardeşim.” Ebu Zer kendisine sordu:

“Sen de yüksek binalar yapıyor musun?” Ebu Hureyre:

“Hayır, cevabını verdi.” Ebu Zer bu cevaptan memnun oldu ve kendisine şöyle söyledi:

“Sen benim kardeşimsin. Sen benim kardeşimsin.”

Şüphesiz İslam devletinin kurulduğu bu merhalede ilk Müslümanların bü­yük, lüks ve birkaç katları meydana gelen binaları yapmaktan nefret etmeleri bir taraftan İslam’ın yasaklamış olduğu israf görünümünü verdiğinden diğer ta­raftan ve en önemli olan taraf da budur. Savaşçının bina kurduğu yere bağlan­ması ve Allah yolunda cihad etmekten evin onu alıkoymasıdır. Oysa İslam da­vası henüz ilk dönemlerini yaşıyor hareket etmeyi, bir yerden başka bir yere ta­şınmayı gerektiriyordu. Bu gayeyi gerçekleştiren ve en kolay vesile yolunu teş­kil eden eskiden olduğu gibi şimdi de çadırdır.

Bu politakaya paralel olarak Ömer b. Hattab -daha önce de gördüğümüz gi­bi- valilerine diğer Müslümanların oturdukları evlerden farklı evlerde oturmalarını yasaklamış, Saad'a verdiği emirde, halkın tanımıyla "Sa'd'ın Kasrı" olan evini terketmesini emretmişti. Aynı zaman halk ile ilişki ve diyalog kurmayan, kapıların arkasına çekilerek gizli hayat sürmek isteyen valilerin kapılarının ya­kılması için emir vermişti.

Bu hususta Abbas Mahmud el-Akkad şöyle demektedir:

"Ömerin imar sa­hasındaki politikası çağının gayelerini ve amaçlarını hedef edinmiştir. Bu çağın evlatlarına bazı şeyler ters gelebilir. Katların sınırlanması, sarayların yapılma­ması gibi. Onun imar politikasında hedef edindiği henüz genç ve yeni kurulmuş olan devleti lüksten ve aşın masraflardan korumak, asker ile lüks saraylarda eğlenmeyi birbirinden uzaklaştırmak gaye haline getirilmiştir. Çünkü bunların her biri tenbelliğin, hantallığın, uyuşukluğun simgeleridir.”

Çağın filozoflarından biri olan "Sheengler"den şu paragrafı nakletmektedir:

"Milletler doğrulup ayağa kalkarlarken iki farklı yolu takip ederler: Akide yolu (ideolojik metod), güçlü moral ve beraberinde basit görünüm (dış görünüm) ve büyük vicdan vardır. Diğer yol veya metod ise, bol maddi imkanların ve sayı çokluğunun yanı sıra vicdanlar bozulmuş, yücelik ve büyüklük kiloya ve dinara dayanmıştır. Ancak daha önce bu, ahlak ve azimetlere göre mukayese ediliyor­du.”

Hayat metodu yiyecek, giyecek ve içecekten ibaret olan maddi görünümler­den ibaret olmayıp yeteri derecede insanoğlunun bütün ihtiyaçlarını karşılaya­mamaktadır. Hayat metodu aynı zamanda manevi ve ruhi yönleri de kapsamak­tadır. Doğrulmak, ayakta durmak isteyen milletlerin manevi yönlere olan ihti­yaçları maddi yönleri teşkil eden ihtiyaçlarından daha fazla gerekli ve zaruridir. Tarihin bugüne kadar kaydettiği ebedi bir hakikat vardır, o da milletlerin uyan­ması ve kalkınması genel olarak basit hayat metoduna dayanan yaşayış tarzı ve dünya zevklerinden ve şehvetlerinden uzaklaşma esasına dayanır. Milletlerin uyanması ve kalkınması genel olarak basit hayat metoduna dayanan hayat tar­zına uymaları ve dünya zevklerine ve şehvetlerine boğulmama esasına dayanır. Lüks hayat ve eğlence peşine düşen ve buna başlayan milletlerin güneşleri bat­mış ve yıldızlarının sönmesine izin verilmiştir demektir. Allah bu anlamı Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade etmektedir:

"Bir memleketi helak etmeyi dilediğimiz zaman, onun nimet ve refahtan şı­marmış elebaşılarına emrederiz de orada (bu emre rağmen) itaatten çıkarlar. Artık o (memlekete) karşı söz (azap) hak olmuştur. İşte biz onu artık kökünden mahvü helak etmişizdir." [114]

Aynı zamanda kamu hizmetleri ihmal edilip halk saraylar bina etmeye yö­neldikleri zaman Ömer şöyle söylüyordu:

“Kuyular bozuk ve elverişsiz iken halk saraylar bina ediyor.”

Bütün bunlardan dolayı Ömer Müslümanların babası idi. Bütün gücünü ve enerjisini onların ruhi ve manevi özelliklerini muhafaza etmek için harcıyordu. Çünkü o -daha önce de değindiğimiz gibi- güç ve kuvvetin halkın hür ve ser­best görüşünde gizlendiğini biliyordu. Bu sebeple devlet idaresindeki politikası ve valilerine verdiği emirler bu özellikleri ve karekterleri korumayı amaçlıyor­du.

Halife kesin bir şekilde herhagi bir valiye, Müslümanları dövmesi için yetki vermemiş, otorite sahibi kılmamıştı. Çünkü böyle bir hareketin kişiyi zelil ede­ceğini biliyor, hür toplumları etkileyen sosyal bir hastalık olduğunu idrak edi­yordu. Bu husustaki hükmü kesindir: Hangi devlet adamı olursa olsun, haksız yere birini dövmüşse, hak sahibi kendisini bağışlayıp davasından vaçgeçmediği takdirde halife, bu devlet adamına kısas uygulayacaktır. (Aynı şekilde cezalan­dıracaktır) Bu hususla ilgili çok sayıda örnek arzettik. Bu davaların tarafların­dan Amr b. As ve Ebu Musa el Eş'ari gibi büyük devlet adamlarının olduğunu görmüşlük.

Ömer, her devlet adamının, iyi niyetli de olsa, hata yapabileceğini ve bunu önlemenin en hayırlı çözüm yolunun da halk ile istişare yapmak olduğunu bili­yordu. Bu sebeple Müslümanları -devletin en ücra köşelerinde bile olsalar- fi­kirlerini, düşüncelerini, ve görüşlerini en hür bir biçimde kamu işlerini ilgilen­diren her hususta belirtmelerini kendilerinden istiyordu. Ömer kendi nefsine karşı katı davranmasına, çok basit bir hayat yaşamasına ve raiyesine empoze etmediğini kendi nefsine etmesine rağmen eleştirilere maruz kalmıştır. O, bu eleştirilerden rahatsız olmuyordu. Aksine eleştiri yapılmasını istiyordu. Eleşti­rinin Müslüman için sadece bir hak olmadığını, aynı zamanda görev olduğunu hatırlatıyor ve bunun bir sorumluluk olduğunu kendilerine öğretiyordu.

Ömer, kendisini elcşüren birine engel olmak isteyene kızmış ve şu meşhur sözü söylemişti:

“Onları düşüncelerini söylemek sureliyle ileri sürmedikçe kendilerinden hayır gelmez.”

Ömer üstün zekası ve dehasıyla milletler için en hayırlı öğretmenin fikir hürriyeti olduğunu, idare edenler için de en yararlı ilaç, vuku bulmadan hatala­rın düzeltilmesi açısından en iyi çözüm yolu olduğunu idrak etmişti. Şayet hali­fe kendi görüşünde hatalı ise, bir kadının ona doğruyu göstermesinde zarar yoktur. Halifenin kendisini bizzat eleştirmesi ve halka hitap ederek onlara hata­lı davrandığını itiraf etmesinde de bir sakınca yoktur. O şöyle diyordu:

“Ömer hala işledi, kadın doğrusunu yaptı. Eleştiren kişi şayet hata yapıyor­sa, kendisine hatasını söylemekte hiçbir mahzur yoktur. Şayet eleştirinin niyeti iyi ve halifeye karşı olan itaati gerçek ve bağlılığı şüpheli değilse, tabii bu mümkündür. Müslümanlardan biri Ömer'e karşı koyup Müslümanların sahip olmadığı feylerden aldığından şüphelendiğinden kendisine itaat etmeyeceğini beyan etliğinde, bunun hemen akabinde halife kendisine hatalı davrandığını deliflerle açıkladığında Müslüman nefsine giren şüpheden dolayı Allah'tan af ve mağfiret diler, halifeye karşı olan itaati daha da kuvvetlenir ve halifenin Müslü­manların kalblerindeki yeri dahada yücelir ve yükselir.”

Yine bu sebeple herhangi birinin valililerine karşı takdim ettiği şikayeti, şi­kayetin doğruluktan ve haktan çok uzakta olduğu bilse bile, geri çevirmez ve ihmal etmezdi. Şikayet edenle edileni yüz yüze getirir, gerçeğin ortaya çıkması için her iki tarafa eşit şartlarda fırsat verirdi. Hiçbir şikayetçiyi yalan söylediği gerekçesiyle cezalandırdığına rastlanılmamıştır. Şikayet edilen valinin suçsuz olduğunu tesbit ettiği zaman -daha önceki örneklerde de arzettiğimiz gibi- ser­best bırakır ve şikayet edeni de cezalandırmazdı. Öyle görünüyor ki, raiyesine nazaran o, valilerine daha katı tavır alıyor, haklarında kesin işlem yapıyordu.

Buna delil olarak, çok değerli ve yüce kişiliğe sahip olan valilerini azletme­sini gösterebiliriz. Bunun en bariz örneği, Resulullah'ın dayısı, Kadisiye kahra­manı Sa'd b. Ebi Vakkas'ı gösterebiliriz. Suçsuz olmasına rağmen halkın kendi­sini şikayet etmesinden dolayı Ömer onu görevinden azletmiştir. Ömer millet­lerin başına gelen büyük felaketlerin ve musibetlerin nifaktan kaynaklandığını ve bunda gizlendiğini biliyordu. Bu sebeple Müslümanları nifak konusunda uyarıyor, kendilerinden oldukları gibi görünmelerini istiyordu. Kendi kalbinde olduğundan daha fazla, halka karşı takva sahibi olduğunu göstermemelerini ve bunun için çabalamalarını isliyordu. Bu sebeple onun yanında Müslümanların birbirlerini medhedmelerini veya halifeyi medhedip övmelerinden nefret edi­yordu. Müslümanları Resulullah'ın dili düşük münafıkların halini anlatan hadi­seyle korkutuyordu.

Müslümanın elinden ve tavrından çıkan ve gurur anlamı taşıyan her şeyden nefret ediyordu. Hamid b. Naim'in rivayetine göre, Ömer b. Hattab ve Osman b. Affan yemeğe davet edildiler. Onlar da bu teklifi kabul ettiler. Yemekten sonra Ömer Osman'a dedi ki:

“Bugün öyle bir yemekle karşılaştım ki, öyle bir yemeği görmeyi istemez­dim.” Osman (r.a.) sordu:

“Neden?”

“Bu yemeğin bizim için bir gurur sayılmasından korkarım.”

Ömer (r.a.) raiyyesiyle uyguladığı metodu, kendisinden önceki emirlere ta­bi olarak uyguluyordu. Bunların başında da Resulullah geliyordu. Ömer İslam’ı kabul ettikten sonra ilk olarak imanını herkese karşı ilan eden ve bu sebeple "Faruk" ismini kazanan yüce sahabidir. Çünkü haklı bir dava gizli tutulmamalı aşikar bir şekilde herkese bildirilnıeliydi. Müslümanlar içinde herkesin Kureyş despotlarının gözlerinin önünde ilk defa Mekke'den Medine'ye lıicret eden yine odur. Hudeybiye barış antlaşmasının şartlarıyla ilgili acı konuşması hiç hafifle­medi. Öyle ki, bu hususta Resulullaha olan tavrı yüzünden Allah'tan af ve mağ­firet diledi.

Gerek özel gerekse kamuyu ilgilendiren değişik hususlarda Resulullah'a başvurduğu konuların inhisar edilmesi imkan dahilinde değildir. Buna bazı örnekler vermiştik. Ebu Bekir halife olduktan sonra, kendisine baş vurduğu ve nasihat ettiği hususlar oldukça çoktur. Ömer bir şeyi kendisine meşru Müslü­manlara gayr-i meşru hale getirmezdi.

Günahtan ve hatadan masun olmasına rağmen Allah Resulü ile, Müslümanlarına yararına kararların alınması için tartışmanın gerekli olduğuna inanıyor ve böyle görüyor ise ve yine Ebu Bekir'e baş vurup halifeliği döneminde almış ol­duğu bazı kararları ilga etmiş ise acaba o halife olduğu zaman kendisi için uy­gun gördüğünü ve oynadığı rolün ve görevin aynısını Müslümanlardan mah­rum etmeyi düşünebilir miydi?

Halifenin her konuda Müslümanların görüşlerine başvurması, kamu işleri­nin tartışılması için en iyi ve en hayırlı öğretici ve bir işin birçok yönden bakı­lıp incelenmesine sebep olmuştur. Bugün bilinen gerçeklerden biri de şudur:

Yazılı belgelerle milletlere hak tanımakla demokrasi gerçekleşemez. De­mokrasinin yaşayabilmesi için pratik bir şekilde uygulanması gerekir. İşte bu Ömer'in valilerini şikayet edenlere karşı olan pozisyonu idi. Şikayetçi şayet bir hata yapmışsa onun bir özrü vardır. Çünkü o dış görünüşe göre hükmeder ve gizli olan şeyleri bilemez. Bu durumlarda o sadece şikayetçiyi uyarmakla yeti­niyordu. Ancak durum "kazf" (iftira) ile ilgili ise o zaman şikayetçi cezasını çekmek zorundadır. Ömer'in Mugîre b. Şu'be'yi zina ile suçlayanları cezalan­dırdığı gibi. Çünkü onlar davalarını isbatlayacak delil getirememişlerdi. Vali ise ne hata onun için özür sayılabilir ne de kendisini şüpheli duruma sokmak. Bir valiyi şikayet edenlerin sayıları çok ise ve vali teknik terime uygun olarak hata sayılan herhangi bir suç işlemişse bile, bu onun halk arasında istenmediği­ni ve sevilmediğini ifade eder.

Ömer'in valilerinden istediği, mektuplarında da nasihat ettiği gibi, halkın kalblerine yakın olmaları ve kendilerini onlara sevdirmeleriydi. Şayet vali bu görevinden dolayı başarı sağlayamamışsa çok muttaki ve Allah'tan korkan biri bile olsa, bu görevden azledilmesi için yeterli bir sebep idi. Bu hususlarda ara­larında büyük farklılıklar olmasına rağmen, Ömer'in neden Sa'd b. Ebi Vakkas ve Şurahbil b. Hasene gibi valileri görevlerinden azledip Muaviye b. Ebu Süfyan ve Amr b. As gibi valilere de görevlerine devam etme izni verdiğini bize açıklamaktadır.

Ömer (r.a.)'in idrak ettiği büyük hakikati ne kadar zikredersek edelim, bun­dan bıkmamız mümkün değildir. Bu da Müslümanları çalışmayı öğretmesi ve kendisinin bu sahada örnek olmasıdır. İslam’dan önceki durumunu her zaman halka hatırlatır ve cahiliyede işlediği kötülükleri anar idi. Bütün bunların Ebu Bekir döneminde açıklıyordu. Onun bununla kastettiği hataların keşfedilmesi için halkın kendisine yardımcı olması için, gerekli yolu kendilerine açmaktı.

Resulullah'ın vefatının ertesi günü, kendisini şahsen eleştirmek için mescidde durup şu sözleri söylemekle tereddüd etmedi:

- Ey insanlar! Ben dün sizlere bir söz söylemiştim. Söylediğini bu sözü ne Allah'ın kitabında ne de Resulullah'ın sünnetinde buldum. Ben Resulullah'ın bütün işlerimizi idare edeceğini sanıyordum. Allah aranıza Resulü için hidayet olan kitabını bıraktı. Ona sarılırsanız, Resulullah’ı doğru yola götürdüğü gibi, sizleri de götürecektir.”

Halife olduğu zaman da yine kendisiyle Ebu Bekir'in arasında mukayese yapmak suretiyle kendisini eleştirdi ve halka şöyle hitap etti:

“Ey insanlar! Ben size Ebu Bekir ile kendim hakkında bilgi vereceğim. Resulullah vefat edince Araplar irtidat ettiler (dinden döndüler).” Biz Resulullah'ın sahabileri hep birlikte şu karara vardık ve kendisine şöyle söyledik:

“Ey Resulullah'ın halifesi! Allah'ın Resulü Araplarla savaşırken Allah va­hiyle ve meleklerle kendisine yardım gönderiyordu. Ancak Resulullah’ın vefa­tından sonra söz konusu yardım ve destek kesildi. Evine ve camine bağlı kal (bunlarla yetin) Sen Araplarla savaşacak güce sahip değilsin.” O zaman Ebu Be­kir bana şöyle söylemişti:

“Hepinizin vardığı görüş bu mudur?”

“Evet.”

“Vallahi gök yüzü düşüp kuşların beni kaçırması bu görüşte olmamdan be­nim için daha hayırlıdır.” Sonra minbere çıktı, Allah'a hamdetti, tekbir aldıktan ve Resulullah'a salavat getirdikten sonra tekrar halka hitap etti:

“Ey İnsanlar! Şayet düşmanlarınız çoğalır ve sizler de sayıca azalırsanız vallahi müşrikler nefret de etseler Allah bu dini bütün dinlerden üstün kılacak­tır. Onların söyledikleri hak ve vaadi doğrudur.”

"Hayır, biz hakkı batılın tepesine (indirip) atarız da, o bunun beynini par­çalar. Bir görürsünüz ki, bu yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) vasf (ve isnat) etmekte olduğunuz (iftiralardan) dolayı yazıklar olsun size." [115]

"Nice az bir cemiyet, daha çok bir cemiyete Allah'ın izniyle galebe etmiştir. Allah sabır (ve sebat) edenlerle beraberdir" [116]

“Ey İnsanlar! Vallahi beni zincire ve prangaya da vursalar yine bunun için cihad ederdim. Allah'tan yardım diler, onlara karşı savaşırdım. O en hayırlı yar­dımcıdır.” Sonra minberden indi.

İşte bu şekilde deha sahibi olan halife, insanları doğru yola sevketmeyi ve sapmalardan kurtarmayı başardığı gibi, İslami kavramlardan sadece teorik fel­sefe değil, aktüel gerçekleri çıkarmayı da başardı. Resulullah’ın dediği gibi o, fitneye karşı güçlü bir set idi. Allah Ömer'e rahmetler yağdırsın. Özel olarak Arap alemine, genel olarak İslam dünyasına takdim ettiği hizmetlerden dolayı Allah onu en büyük mükafatlarla mükafatlandırsın.


SONUÇ


Ömer (r.a.)'in üstün bir kişiliğe, olağanüstü zekaya, dehaya sahip olduğuna hiç şüphe yoktur. Bunun yanı sıra o politika ve idare sahasında Arapların ilk li­deridir. Müslümanların ilk önderidir.

Bu eserin gayesinin bununla ilgili delilleri sunmak değildir. Çünkü bu me­sele asırlar önce gerçekleşmiş ve isbatlanmıştır. Bizim burada amaç edindiği­miz husus, bu yüceliğin sırlarına ve başarının sebeplerine temas etmektir. Ve Ömer'in sabit olan İslam esasları ile Müslümanların değişen ihtiyaçları arasında nasıl en mükemmel bir şekilde uzlaşmayı sağladığına temas etmek istiyoruz.

Ancak bazı durumlarda belki de sür'atle üzerinden geçtiğimiz ve açıkladığı­mız bazı hakikatlere dokunmadan bu etüdü sonuçlandırmak istemiyoruz. Bun­ları açık bir şekilde sonunda ibraz edeceğiz. Çünkü bu olmadan etüdümüz ek­sik kalacaktır.

Milletlerin dahi liderlere olan ihtiyaçları bu tartışmasız olarak kabul edilen hususlardandır. Her sahada ve her düzeyde liderlik, cesedi harekete getiren ruh­tur. Ancak liderlik tek başına bir mana ifade etmez. Şayet Ömer günümüzde dünyaya gelseydi, onun bu başarıları belki de şüpheli olurdu veya en azından mucize kabilinden sayılan üstün başarılarının bazılarını gerçekleştirmesi şüphe­li olabilirdi.

Siyasi lider, halk liderliğine olumlu karşılık verdiği zaman ancak görevinde başarılı olur. Yine idari lider, yüksek düzeyde organize edilmiş bir idari siste­min bulunmasıyla başarı sağlayabilir. Bu sistemdeki görevliler itaat ruhuna, so­rumluluk duygusuna sahip olup, çalışma ve işbirliği için hazırlık içindedirler. Askeri komutan, komutası allında üstün yetenekli askerlerin bulunması, onun liderliğine güvenen ve ölecekleri amaç için iman eden askerlerle ancak zafer kazanabilir. Bu liderliklerin basan yönlerinin başka bir cephesini teşkil etmek­tedir. Bu etüdlerin ve araştırmaların te'yid ettiği zımni bir şart olup ayrıca belir­tilmesine gerek yoktur.

Ancak bu gerçeğin çok açık olmasına rağmen çoğu zaman halktan gizlen­diğini, kahramana ibadete yönelindiğini, her başarının lidere, her başarısızlığın ise millete mal edildiğini biliyoruz.

Kalbine İslam'ı sindiren, Allah yolunda ölümü hayata tercih eden Müslü­man şayet olmasaydı, Ömer ne yapabilirdi? Ömer başarılı oldu, çünkü Resulullah’ın en üstün mctodlarla yetiştirdiği, sahabiler kafilesi etrafını çevirmişti.

Sonra, Resulullah hakkında bilinen şu ki, birçok dava sahiplerinin aksine, o çağının bariz ve yetenekli kişilerini dava için görevlendirmeye itina gösteriyor­du. Onun Allah'tan İslam'ı Ömer ile güçlendirmesi hususundaki duasının sırrı da budur. Böyle birini kazandığında onu eğitip İslam esaslarına göre terbiye et­meye itina gösteriyor ve daha sonra gerek sivil gerekse savaş sahasında onu ih­tisası sahasına gönderiyordu. Ömer, halife olmadan önce Resulullah’ın medre­sesinden çıkmıştı. Bu süre içinde o eşi bulunmaz bir lider olarak kamu işlerini yürütmüş ve kendisinden önce hiçbir devlet başkanına nasip olmayan yardım­cıları etrafında toplamıştır: Bunlar Ali b. Ebi Talib, Osman b. Affan, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebi Vakkas, Amr b. As, Halid b. Velid, Ebu Ubeyde b. el-Cerrah, Muaviye b. Ebi Süfyan'dar. Öyle ki, Ömer kendisi de bu arkadaşların­dan bir tanesini birçok yerde bin kişi olarak değerlendiriyordu.

Başarılı bir komutan hakkında etad yapmak isteyen kişinin her şeyden önce liderin başında bulunduğu toplumu etüd etmekle işe başlaması gerekir. Başarı­nın lidere mal olmasından önce, topluma ait olduğunu ve bundan kaynaklandı­ğını bulacak ve görecektir. Resulullah bütün bunları şu hadis-i şerifıyle ifade etmektedir:

"Sizler nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz."

Ömer, saptığı takdirde kendisini doğru yola sevkedecek kişilerin Müslü­manların arasında bulunmasından dolayı Allah'a şükrediyordu. Kendisinden sonra gelen Emevi halifelerinin minbere çıkıp halka şu sözleri söylemeyi ken­dileri için uygun bulan kişiler de yok değildi:

“Kim bana takva sahibi ol (Allah'tan kork) derse kafasını uçururum.” Halk­tan bazıları bu halifeleri kınadıklarında ve dört halifenin metodunu takip etme­lerini söylediklerinde kendilerinden şu cevabı almışlardı:

“Bizim dönemimizdeki halkın imam, dört halife dönemindeki halkın imanıyla aym düzeyde değildir. (Onların yönettikleri toplumla bizim yönettiğimiz toplum aynı toplum değildir.)”

Bizim burada anlatmak istediğimiz, topluma düşen, kendisine iyi, yetenekli liderler bulmadan önce, kendisini düzeltmektir. Buradan yola çıkarak, Muhammed Abduh'un Arap toplumunun ıslah edilmesi için iyi niyetle ileri sürmüş olduğu "el-Müstebid el-Adil" isimli hikayesine kafi bir şekilde inanmıyoruz. Liderler toplumları değil, toplumlar liderleri ortaya çıkarırlar. Ömer Resululla­h’ın ektiği tohumun, olgunlaşmış olan toplumun meyvesiydi. Aralıksız olarak yirmi üç sene ona itina göstermiş ve onu eğitmişti.

İkinci defa dönüp teyit etmemiz gereken nokta şudur: Lider ne kadar iyi ni­yetli olursa olsun, devlet sistemini garanti altına alan, sapıtmalardan alıkoyan ve bunları önleyen sistemler bütün sistemlerin esaslarından vazgeçme anlamına gelemez ve bu sebeple Ömer (r.a.) devletin selameti için, devleü güvence altına alan sistemleri ve esasları kurmuş, ilk temellerini atmıştır. Divanların kurulma­sı, nüfus sayımı, herkesin payına düşen ödeneğin takdir edilmesi, devletin eya­letlere bölünmesi, kamu hizmetlerinde ihtisaslaşma ve haberleşme gibi sistem­ler olup günümüzdeki en iyi sistemlere denk gelmekte ve aktivite açısından çok daha üstün olduğu görülmekledir.

Ömer (r.a.) valilerini ve komutanlarını seçerken, imanlarından ve takvala­rından şüphenin söz konusu olmadığı Müslümanların arasından seçip tayin et­mekle yetinmedi. Onların peşlerine haberciler ve casuslar gönderdi. Bu casus­lar valilerin ve komutanların hareketlerini takip eder, rapor halinde halifeye su­narlardı. Şüphesiz Ömer hatanın bazen istenmeden de vuku bulabileceğini, sap­maların büyümeden, her şeyin daha başlangıçta ve ciddileşmeden haledilmesinin daha kolay ve imkan dahilinde olduğunu şu ebedi ve hikmetli söze dayana­rak "tedavinin en ideali, başta alınan tedbirdir" sözünün anlamını çok iyi idrak etmişti. Bu açıdan Ömer'in valilerine karşı katı davranıp neden onları halktan ayırt edecek özelliklere sahip olmalarına karşı çıktığını idrak etmemiz müm­kündür. Çünkü şayet o, küçük işlere göz yummuş olsaydı, onlar büyük yasak işlere de başvurabilirlerdi. Bu sebeple Amr b. As'ın halkın tepesine çıkan min­bere çıkması ve Sa'd b. Vakkas'm yapmış olduğu büyük evden ayrılması ile il­gili onun kat'i emirleri vardı. Öyle ki, halk bu eve "Sa'd'ın Kasrı" ismini tak­mıştı. Yine Amr b. As'a verdiği emirde meclislerde ve toplantılarda herkesin oturduğu gibi oturmasını ve meclislerde arkasına dayanmamasını emrediyordu. Verdiği başka bir emirde de raiyesine karşı kapılarını kapatan valilerin, kapıla­rının yakılmasını emretmişti.

Bazılarına göre halifenin bu yaptıkları gerekçesi olmayan, yapılması gerek­siz işlerdi. Bazen bunları uygulamış ve tabi olmuştur. Ancak şayet işleri sonuç­larına göre kategorilere ayırır ve Ömer (r.a.)'den sonra idare edenlerle edilenle­rin varmış oldukları durumu göz önünde bulunduracak olursak, bizim Ömer'i şiddeti ve katılığı yüzünden kutlamamız, kendisine teşekkür etmemiz gerekir.

Devlet sistemlerinin gayesi, devlet idaresinin selametini sağlayan ve garanti altına alabilen korunma (önlem) icraatlarının gerçekleştirilmesidir. Buradaki amaç, gerek bu sistemler anayasalarında devlet düzeni için genel normları ihti­va ediyor ve vatandaşların haklarını ve görevlerini açıklıyorsa gerekse adli ana­yasa şeklinde inşa edilip devletteki anayasal müesseselerin en iyi şekilde çalış­malarını sürdürmelerini denetliyor ve toplum çıkarlarının sımrları dahilinde projeleri onaylamak ve uygulama safhasına koymak veya değişik denetim organlarının denetimi sırasında sapmaları önlemek içindir: Örnek: İdari savcı ve idari denetim v.s.

Daha önceki konularda gördüğümüz gibi, bugün idare ve politika sahasında kullanılan terimlerin büyük çoğunluğu Ömer (r.a.) döneminde mevcuttu. Mües­seseleri kuran ve inşa eden yine odur. Farklılık görev ve cevherde değil, form­dan kaynaklanmaktadır. Bu sahada islami sistemler kendisine duyulan ihtiyaç sebebiyle tabii bir şekilde doğmuş, herhangi bir sebeple bugün olduğu gibi herhagi bir ülkenin sistemini taklit etmemiş ve bunu kendisine hedef edinmemiştir. Daha sonra İslam toplumuna düşen görev, bu sistemlerin terbiye edil­mesi ve şekillerinin tamamlanması, olayıdır. Şayet İslam toplumu Ömer'in ta­sarladığı ve proje elliği metod üzerinde yürümüş olsaydı, bugün bu durumda olmazdı. Ömer (r.a.), Resulullah’ın buyurduğu gibi, fitne karşısında bir set idi. Set yıkılınca fitne de her tarafı sardı, İslam toplumu gerçek ve müstakim yolun­dan saptı.

Ömer (r.a.)'in etrafında bulunan Resulullah’ın sahabilerinin içtihatlarını an­layan her insaf sahibinin varacağı sonuç şudur: İslam ebedi olan kavramlarıyla ve prensipleriyle her ne şekilde olursa olsun, insanoğlunun akıl hürriyetine ve hayat akışını insana daha kolaylaştırmak için dünya işlerinde düşünceye her­hangi bir kayıt veya şart koşmamıştır. İnsanı dünyayı ve kainatı düşünmeye, şayet yapabilirse uzayın ve yerin tabakalarına gitmeye teşvik eden ayet ve ha­disleri burada zikretmemize ihtiyaç yoktur.

Vahyin nazil olduğu, çağrı sahibinin yaşayıp vefat ettiği Arabistan'da Arap­ların alışmış oldukları örf ve adetler, İslami kavramlar ve prensipler Ömer'i ta­mamen farklı olan, değişen ihtiyaçlara ve şartlara rağmen, İslam prensiplerini uygulamaktan alıkoymadı.

Şayet bugün bir eksikliğimiz, bir ayıbımız var ise, bu, Müslümanların uzun asırlardan beri karanlık çağları yaşamaları ve İslam ruhundan uzak olmaların­dan kaynaklanmaktadır. Müslüman akidesinin cevherini idrak ettiği gün, bu­nunla her şeyini düzenler ve hayat nizamı için anayasa yaptığı gün, eskiden ol­duğu gibi, yine bugün beşeriyetin efendisi olacaktır. İşte o zaman herkes İslam’ın kavramlarıyla, Allah’ın insanı diğer yaratıklardan ayırdığı özelliğiyle, insa­nın insani esaslara göre, kin ve nefretten uzak, bütün insanlığın rahmet ve sem­pati gölgesinde yaşaması için çalışmasının gerekliliğini anlayacaktır.



Dipnotlar ve kavramlarEdit

[1] Kahin: Cinlerle ilgisi olan kişiler, er-Raf ise karinelerle ve ferasetle işleri yoluna koyan insan­lardır.

[2] Resulullah bu antlaşmayı hep hayırlı anardı. Ezcümle şöyle derdi:

"Abdullah b. Cü'dan'ın evinde müşahede ettiğim Hılfü'l-Fudul'a bir daha çağrılmış olsaydım, giderdim."

[3] Sire, İbn Hişam.

[4] Ömer (r.a.), Medine'ye hakim olarak Ebüdderda'yı, Kufe'ye Şurahbil el-Haris el-Kend'i, Bas­ra'ya Ebu Musa el-Eş'ari'yi, Mısır'a Osman b. Kays b. Ebi el-As'ı atadı.

[5] O zamanki geleneklere göre suçlunun eli ve ayağı bağlanır. Halkın gerçeği görüp doğruyu söylemesi için yol kenarlarına bırakılırdı. Ali (r.a.) bu geleneği ortadan kaldırdı. Bugünkü de­yimiyle adalet bakanı Ebu Yusuf hapishaneler için bir sistem meydana getirerek mahkumlara bazı haklar verdi.

[6] el-İdare el-Arabia, s. 210 Mısır'daki hakim îyaz b. Abdullah, halife Ömer b. Abdülaziz'e yaz­dığı mektupta şuf a konusunda komşuyla ortağın durumları hakkında bilgi istiyordu. Ömer yazdığı cevapta ortağın hakkının komşu hakkından daha çok olduğunu karara bağlayarak ce­vaplandırdı.

[7] Tarih kitaplarının kayıtlarına göre, Ebu Cafer Mansur döneminde, İmam-ı A'zam Ebu Hanife özür beyan ederek görevi kabul etmemiştir. Onun gibi özür beyan etmek suretiyle görev alma­yanların sayısı çoktur.

[8] el-İdare el-Arabia, s. 211.

[9] Bu statüyü ilk meşgul eden Ebu Halife'nin meşhur talebelerinden Ebu Yusuf’tur. Miladi 298 tarihinde vefat edinceye kadar halife Mehdi ve oğlunun dönemlerinde bu makamda görevini yürüttü. Allah'ın lakaplarından olması itibariyle bu lakaba karşı itirazlar vardı. Bazılarına göre de bu statü, halife Mehdi'den sonra halife Harun Reşid döneminde inşa edilmiştir.

[10] Hakim Yahya b. Eksem, Halife Me'mun döneminde ordu komutanlığı yaptı.

[11] İbn Hazm ez Zahiri ve bazı tarihçiler bu mektubun Ömer b. Hattab'a ait olduğu hakkında şüp­heye düşerek itiraz ettiler. Ancak çoğunluğun görüşüne göre, bu mektubun ona ait olduğunda şüphe yoklur. Detay için bak. Menhec Ömer b. Hattab fi et-Teşri, s. 43.

[12] Bilindiği gibi bir hüküm şartların ve durumların farklılıklarına göre değişebilir. Hırsızlık ve benzeri suçlar şartların normal olduğu zamanlarda adli makamlarca uygulanmasına karşılık, şartların değişmesi, savaş veya kıtlık gibi durumların vuku uygulanmasına karşılık, şartların değişmesi, savaş veya kıtlık gibi durumların vuku bulması halinde bu suçun İptali söz konusu­dur. İşte bu sebeple Ömer'in benzer iki olaya karşı farklı iki hükmü varsa bunun sebebi benzer olayların farklı sebeplerde vuku bulmasından ötürüdür.

[13] Bazı rivayetlere göre Cebele yaptığından pişman olur ve şu şiiri söyler:

“Bir tokatın arından şerefliler Hıristiyanlaştı.

Şayet buna sabretseydim ne zarar olurdu?

Israr, gurur ve izzet-i nefsimi korumak için yaptım bunu.

Böylece sağlam gözü bir kör göze sattım.

Keşke annem beni doğurmamış olsaydı.

Ve keşke Ömer'in söylediğine uysaydım.

Keşke doğum yapan kadınlara bakıcılık yapsaydım.

Rabie veya Mudar'a esir düşseydim.

Keşke Şam'da çok düşük bir hayat sürseydün.

Kulaklarım duymaz, gözlerim görmez ama kavmimin yanında olsaydım.”

[14] Bilindiği gibi İslam hukukundaki prensipler genel prensiplerdir. Zaten böyle olmayan bir hu­kuk sistemi de belirli periyodlar içinde değişikliğe uğramadan değişen ihtiyaçlara cevap vere­mez, İslam hakukunu her zaman ve mekan için geçerli kılan ve her ihtiyaca cevap veren bu özelliğidir. Bazı prensipler sabit olup hiçbir zaman değiştirilemez. Bunlar Kur'an ve Sünnette­ki kafi ve detaylı olarak açıklanan hususlardır. Genel prensipler zamanın ve şartların değişme­siyle Müslümanların çıkarı doğrultusunda değişikliğe uğrar. Buna örnek olarak Ta'ziri göste­rebiliriz. Mesela para cezası gibi cezaların kanun maddesi olarak yasalaşması halinde belli bir süre sonra bunun değişmesi zorunluluğunun kaçınılmazlığı bilinen bir gerçektir. Bu sebeple İslam hukukunda bu tür yasalar genel normlarla belirlenmiş, bunun tesbiti ise o günün sarılarına göre veliyyülemre bırakılmıştır. Devlet idaresi, adalet, yasama, ekonomik ge­lişme ve buna benzer toplumun vazgeçilmeyen normlarım İslam hukuku genel prensipler halinde yaşamış ve bu sınırlar dahilinde İslam hakukçusuna içtihad hakkı tanunıştır. Hukuku ge­liştirip toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde bu hususta içtihat etmek ise İslam hu­kukçusuna düşer.

[15] Bu paragraf merhumun, "Velaye el-Mezalim fi el-İslam" isimli eserinden nakledilmiştir. Bu eser 23 Ekim ile 27 Ekim 1960 tarihleri arasında Kahire Sosyal, Edebiyat, Sanat ve Ana Bilimler Yüksek kurulunun denetiminde, Hukuk ve Politik Bilimler Etüd edilerek takdim edilmiştir.

[16] Ahkamü's-Sultaniyye / Maverdi.

[17] Ahkamü's Sultaniyye / Maverdi.

[18] Daha önce bahsettiğimiz merhum Muhammed Ebu Zehre'nin eseri. Resulullah bu hususta şöyle emretmiştir:

"Bir şeyin söylenemeyeceğini bana söyleyin. Kim ki otorite sahibine söylen­meyecek şeyi söylerse Allah Sırat köprüsünde ayakların titrediği günde onun ayaklarını sabit kılar."

[19] Ahkamü's-Sultaniyye / Maverdi.

[20] Ahkamü's-Sultaniyye / Maverdi.

[21] Ahkamü's Sultaniyye / Maverdi.

[22] Detaylı bilgi için şueserlere baş vurabilirsiniz: Ahkamü’s -Sultaniye / Maverdi. /Mukaddime/ İbn Haldun.

[23] Al-i İmran: 3/104.

[24] Ömer (r.a.) devesine taşıyamayacağı yükü yükleyen adamı dövdü. Yol ortasında eşiyle konu­şan ve kendisini şüpheli duruma düşüren adamı terbiye etti. Daha sonra göreceğimiz gibi bun­lar el-Muhteseb'in görevi kapsamına girer.

[25] Mukaddime. İbn Haldun.

[26] İşte bu şekilde İslami sistem, daha ilk başta dilenmeye karşı çıkmıştır. İslam şayet sadaka ver­meye Müslümanları teşvik etmiş ise, de bunun için ihtiyacı olmasını ve kazanma gücüne sa­hip bulunmama şartını koşmuştur. Gücü kuvveti yerinde olup dilenmeye meslek elarak ba­kanlara gelince onlara karşı muhtesebin yapması gereken şey, onlan kovalamak ve kınamak suretiyle cezalandırmaktır.

Bu hususta Maverdi şöyle demektedir: "Şayet muhtesib birinin halka elini açıp dilendiğini, sa­daka istediğini görse ve onun zengin olduğunu veya iş yapabildiğini öğrendiğinde, bunu ona kabul etmemesi ve onu bu yaptığı için terbiye etmesi gerekir. Dilenen kişinin güçlü ve kuv­vetli olduğunu görürse onu kınaması ve profesyonelce çalışmasını kedisinden istemesi gere­kir... Durum gerektirirse dilenciyi yaptığı işten vazgeçirinceye kadar azarlaması gerekir. Mal sahibine kendi malından zorla harcatır. Çalışan kişi karşılığını harcar.”

[27] Detaylı bilgi için merhum Prof. Dr. Osman Halil ile birlikte yazmış olduğumuz "Mebadil el-Kanun ed-Düsturi" isimli eserimize başvurulabilir.

[28] Bu anlamda, Prof. Dr. es-Senhuri "el-Hilafe ve Tedevvureha" isimli eserinin 6. sayfasında der ki: “İslam hukuku yargı organının yürütme organından bağımsız bir organ olarak kabul etmez. Tam aksine birincisini ikincisine tabi kılar.”

[29] Daha önce de değindiğimiz gibi bu özellik, önemli kamu görevlerini yürüten her kişide bulun­ması gerekmektedir. Bunun sebebi ise İslam devletinde her şeyin Kur'an ve Sünnete uygun ol­ması ve onlarla çelişmemesiciir. Bunun için de kişinin içtihad mertebesini elde etmesi gerekir.

[30] Hucurat: 49/13.

[31] Kelale: Ne babası ne de çocuğu olan kişi.

[32] Nisa: 4/176.

[33] Hucurat: 49/14.

[34] Yusuf: 12/2-3.

[35] Bakara: 2/256.

[36] Tevbe: 9/1-5.

[37] Bakara: 2/136.

[38] Mu'minun: 23/96.

[39] Al-i İmran: 3/126.

[40] Maide: 5/87.

[41] Tevbe: 9/111.

[42] Bu hususta Resulullah şöyle buyurmaktadır:

"Celbeden rızık sahibidir, (ithal eden, ticaretle uğraşan kişi) monopoli eden ise hatalı yolda­dır."

"Müslümanların yiyeceklerini tekeli altına alanı Allah cüzzam ve iflas ile cezalandırır."

[43] "Çalışanın teri kurumadan kendisine ücretini verin." Başka bir hadis-i şerifte ise Resulullah şöyle buyurmaktadır:

"Kıyamet gününde ben üç kişinin hasmıyım.” Bunları zikrettikten sonra şöyle buyurdu:

“Ücretli işçiyi çalıştırıp ücretini kendisine ödemeyen kimseler.”

[44] Kefaretler, Allah’ın emirlerine karşı suç işleyenler için konmuş mali cezalardır. Bu kefaretler zenginler için mali sadakalardan ibarettir. Bazılarım aşağıda zikredelim:

a) İhtiyarlık ve hastalık gibi meşru özre dayanarak Ramazanda oruç yemek. Oruç yiyen kişinin her yediği gün için bir fakiri doyurması gerekmektedir. Ama oruç yeme herhangi bir özre da­yanmıyorsa, yani bile bile oruç yemişse ve iki ay da oruç tutamıyorsa altmış fakiri doyurması gerekmektedir.

b) Yalan yere yemin edenin ise on fakiri doyurması veya giydirmesi gerekir.

c) Kendisine kim iftira ederse ve "anam avradım olsun" derse iki ay ara vermeden oruç tutması, yapamazsa 60 fakiri doyurması.

[45] Teori ve Uygulama Arasında İslam Toplumunda Sosyalizm.

[46] Bakara: 2/213.

[47] Ayrıca Allah’ın Resulüne şu soruları sorduğu rivayet edilmektedir:

“Namaz nedir?”

“En hayırlı mevzudur.”

“Namazların en faziletlisi hangisidir?”

“Kunut namazı.”

“Oruç nedir?”

“Mükâfatlandırılmış bir farzdır. Bu mükâfatların, Allah katında bir kaç kat olması da söz ko­nusudur.”

“En faziletli sadaka hangisidir?”

“Tanınan fakire ve orta halli kimseye yapılan yardımdır.”

“İşlerin en faziletlisi hangisidir?”

“Allah'a inanmak ve yolunda cihad etmek.”

“En faziletli hicret hangisidir?”

“Kötülükleri terketmektir.”

“Mükemmel imana sahip olan mü'minler kimlerdir?”

“En iyi ahlaka sahip olan mü'minlerdir.”

“Resullerin sayısı kaç tanedir?”

“Üç yüz on üç.”

“Allah’ın indirdiği kitap sayısı kaçtır?”

“Yüz dört.”

“Kendilerini Allah'a en fazla teslim eden mü'minler kimlerdir?”

“Diliyle ve eliyle halka selam verenlerdir.”

“Nazil olan ayetlerin en yücesi hangisidir?”

“Kürsi ayeti.”

“Peygamberlerin sayısı ne kadardır?”

“Yüz yirmi dört bin.”

[48] Tevbe: 9/34.

[49] Ebu Nuaym, Ebu Esma er-Rehebi'den rivayet ettiğine göre, şöyle der:

Ebu Zer, ez-Zübde'de iken ona gittim. Yanında esmer ve perişan bir hakle duran sanki bünyesi yok olmuş bir kadın vardı. Ebu Zer bana şöyle söyledi:

"Bu kadının bana nasıl emrettiğine bakmak istemez misin?”

Bana Irak'a gitmem için emrediyor. Irak'a gidecek olursam oradakiler dünyalanyla, dünyalarıyla ve istekleriyle bana meyledeceklerdir. Sevgilim (Resulullah'ı kastetmektedir) cehennem köprüsünden başka zorlukla ve zilletle dolu bir yol vardır, iktidar sahibi olarak yüklü olmamız oraya gelip kurtulmamızdan daha iyidir.

Abdullah b. Herraş der ki: Ebu Zer'in Zübde'deki çadırına gittim. Yanında esmer bir kadın vardı. Kendisi ise bir çuvalın üzerinde oturuyordu. Dedim ki:

“Daha yumuşak bir şeyin üzerinde otursun olmaz mı?” Bana şöyle cevap verdi:

“Allah affetsin. Dilediğin bir şey varsa alabilirsin.”

[50] Muaviye b. Ebu Süfyan, elindeki mala Allah’ın malı diye isimlendiriyorsun? Muaviye dedi ki:

“Ya Eba Zer, Allah sana rahmetler yağdırsın. Biz Allah'ın kullan değil miyiz? Mallarımız da onun malları değil midir?” Ebu Zer dedi ki:

“Böyle isimlendirme.” Politika dahisi Muaviye cevap verdi:

“Müslümanların malı diyeceğim,” dedi.

Ebu Zer burdaki anlamı idrak etmişti. Çünkü Müslümanların malı dendiğinde bunun gereği olarak veliyyül emrin rolü, Müslümanların haklarını iade etmekle sınırlıydı. Çünkü mal onla­rındı. Ama malın Allah’ın olduğu iddia edilirse veliyyül emrin elinin bu mala uzanmasına se­bep olur. Yeryüzünde Allah’ın otoritesini gerçekleştiren kişi itibariyle bunu yapabilir. Bu du­rum daha sonraları Emeviler ve Abbasiler zamanında vuku bulmuştur.

[51] İsra: 17/29.

[52] Furkan: 25/67.

[53] En'am: 6/141.

[54] İsra: 17/26.

[55] Talak: 65/7.

[56] Hadid: 57/7.

[57] İslam Toplumunda Sosyalizm, s. 129.

[58] Maide: 5/3.

[59] İnsan: 76/30.

[60] Alak: 96/6-7.

[61] Hucurat: 49/3.

[62] Bilindiği gibi, iyilik insana hayır veya başka bir tanımla yarar sağlar. Kişi iyilikten ancak fay­da görür. Kötülük ise insana hüzün ve musibet getirir. Ancak mü'min kişiye şer musibetle birlikte fayda da getirir. Zor anlarda Allah’ı unutmayan kendisine her şeyi verenin O olduğuna İman ederek bütün şartlar altında şükreden şüphesiz kendisine büyük bir fayda sağlamıştır.

[63] İsra: 17/5.

[64] İbrahim: 14/5.

[65] Enfal: 8/26.

[66] Hucurat: 49//13.

[67] Bilindiği gibi mehir İslam hukukuna mahsus bir kavramdır. Erkek evleneceği kadına belli miktarda bir mal ödemek zorundadır. Bu, bir nevi kadına verilen güvenceden ibarettir. Mehir olmadan nikah gerçekleşmez. Ama mehrin miktarı ise erkeğin maddi durumu ve kadının eşle­rine denk düzeyde olması da gerekmektedir. Yani kadının toplumsal mevkii ne ise onun düzeyinde bulunanların aldıkları kadar kendisine mehir verilir. Başlıktan tamamen'ayrıdır. Çünkü başlık kadının ailesine verilir, mehir ise kendisine verilir.

[68] Nisa: 4/20.

[69] Ömer (r.a.), bununla şu ayet-i kerimeyi kastediyordu:

"(Habibim) zevci hakkında seninle tartışıp duran (nihayet halinden) Allah'a da şikayet etmek­te olan (kadın)ın sözünü (umulduğu veçhile) Allah dinlemiştir. Allah sizin konuşmanızı (za­ten) işitiyordu. Çünkü Allah hakkıyla işitici, kemaliyle görücüdür." (Mücadele: 58/1).

[70] Ahzab: 33/32-33.

[71] Ahzab: 33/59.

[72] Rum: 30/21.

[73] Ebu Rigal, Semud kavminin üyelerinden biridir.

[74] Rivayetlere göre Ömer eşine "Cemile" ismini seçmiş ancak o buna kızmıştır. Çünkü Cemile köle ismi idi. Resulullah gidip kendisine isim vermesini isteyince, o da Ömer’in seçtiğinden haberi olmadan Cemile ismini uygun gördü.

Bunun üzerine Cemile Resulullah'a şöyle dedi: “Ömer'e söyledim, o bana Cemile ismini seçti. Ben de kızdım.” Resulullah kedisine şöyle söyledi:

“Sen Allah’ın, Ömer’in kalbinin ve lisanının yanında olduğunu bilmiyor muydun?”

[75] Ayrıntılı bilgi için, İslami Etüdler Yüksek Okulu Dekanı merhum Dr. Abdullah el-Arabi'nin "İslami Sistemler" adlı eserine bkz.

[76] Mülk: 67/15.

[77] Cuma: 62/9-10.

[78] Bakara: 2/198.

[79] İsra: 17/12.

[80] Nahl: 16/14.

[81] Rum: 30/45.

[82] Casiye: 45/12-13.

[83] Araf: 7/10.

[84] En'am: 6/32.

[85] Al-i İmran: 3/185.

[86] Nisa: 4/77.

[87] Yunus: 10/7-8.

[88] Hud: 11/14-15.

[89] Kehf: 18/45-46.

[90] Hadid: 57/20.

[91] Naziat: 79/37-38-39.

[92] Tevbe: 9/24.

[93] Kasas: 28/77.

[94] Bakara: 2/200-201.

[95] A'raf: 7/32-33.

[96] Bu hususa kısa bir şekilde de olsa değinmekte yarar vardır sanıyorum. Sa'd b. Ebİ Vakkas, Resulullah'a gelir ve ona bütün servetini sadaka olarak bağışlamak istediğini söyler. Bunun üzerine Resulullah böyle yapmaması gerektiğini kendisine söyler. O zaman yansını fakirlere sadaka olarak dağıtmak istediğini belirtir. Resulullah bunu da reddeder ve bunun çok olduğu­nu söyler. Son olarak malının üçle birini sadaka olarak vermek ister. Bunun üzerine yukarıda olduğu gibi, Resulullah, üçte birinin bile fazla olduğunu ve çocuklarını zengin olarak bırakmanın daha hayırlı olduğunu belirtir.

Bu durum İslam hukukunda bir kaide haline gelmiştir. Bugünkü çağdaş sistemlerde olduğu gibi, islam hukuku insanın bütün malını başkasına vasiyet etmesine izin vermez. Şayet böyle bir şey yapılmışsa bile üçte biri aşan miktar için bu vasiyet geçersizdir. Kişi gerek yakınlarına gerekse uzaktan birine ancak malının üçte birini vasiyet etmek suretiyle başkasına verebilir. Bu üçüncü kişi mirasçılardan biri olabileceği gibi, yabancı da olabilir. Gerçekten kişinin varis­leri (gerek alt gerekse üst soy, kan bağı) var iken bütün servetini yabancı birine verebilmesi hakkaniyete ve adalete ters düşer. İslam hukukunda miras sahipleri üç gruba ayrılır:

1- Ashabü'l-Furud (Feraiz sahipleri): Bunlar on iki kişi olup Kur'an-ı Kerim'de detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Bunlar üst soy, alt soy, eşler ve kardeşlerden meydana gelmektedir.

2- Asebe: Ölen kişiye yakın akraba olan erkeklerdir.

3- Zu el-Erham: Bunlar ise daha uzak olan akrabalardır ki, dayı ve teyzedir.

Buna göre kişi öldükten sonra miras hakkı kazanan kişiler ve yakınları yukarıdaki sıralama­ya göre öncelik sahibidirler. Birinci planda olan feraiz sahiplerinin haklan oran olarak açık ve seçiktir. Asebe ise bunların olmaları veya olmamaları halinde miras hakkına sahiptirler. Son olarak zu el-Erham grubu ise, daha önceki grupların bulunmaması durumunda ancak miras sa­hibi olabilirler.

Ayrıca evlatlık hususuna da değinmede yarar var sanıyorum. Bilindiği gibi İslam hukukun­da evlatlığa yer yoktur. Evlat ancak iki türlü olur:

a) Anne ve babanın sulbünden olan çocuk.

b) Süt çocuğu, (annenin sütünü emen çocuk) Bunun da gerçekleşebilmesi için belirli şartla­rın olması gerekmektedir. Ve mezheplere (içtihatlara) göre, ihtilaf söz konusudur. Yeri olma­dığı için buna değinmeyeceğiz. Burada evlatlık hususuna değinmemizin asıl amacı, Resulullah’ın yukarıdaki hadisi şerifinin anlamını daha açık ve seçik bir şekilde okuyucuya İntikal ettir­mektir. Bilindiği gibi sadaka Allah’a yaklaşmanın en iyi yollarından biridir. Ancak bu belli sı­nırlar dahilinde yapılmalıdır. Çocukları fakir ve sefil bırakıp sadaka vermek Resulullah’ın ha­disine göre hiç de uygun bir hareket değildir. Durum böyle iken bugün çağdaş sistemlerde ev­latlığa verilen önemin insani ve hakkaniyet açısından hiçbir yönü yoktur. Çünkü kişi, kendi­siyle hiçbir yakınlığı olmayan birini kendisine evlat edinebiliyor, yakınları (anne, baba, kar­deşler, amcalar, halalar, teyzeler v.s.) olmasına rağmen mirasını bütün bunlardan mahrum ederek başka birine bırakabiliyor. Diğer taraftan evlat edindiği kişiyle aynı zamanda evlenebi­liyor da. Böyle bir sistemin (yakınları, akrabaları mirastan mahrum eden) toplum için ne yara­rı olabilir? Kanaatimizce düşmanlık ve kin meydana getirmekten başka hiçbir fayda sağlama­maktadır. Bundan dolayı İslam hukukuna göre miras bırakan kişi varislerden herhagi birini mirastan mahrum etine hakkına sahip değildir. Buna şöyle bir örnek verecek olursak, şayet ölen kişi üç kardeşe belli miktarda miras bırakmış ve yaptığı vasiyette bu kardeşlerden birini mirasdan mahrum etmiştir. Bu durumda servetin ikisine verilip birinin mahrum edilmesiyle ölene lanetler yağacağı gibi, kardeşler alasında düşmanlık, kin ve nefret doğacaktır. İşte bu sebeple İslam hukuku bunu tamamen yasaklamış ve herkese düşen hissenin kendisine verilmesi­ni ön görmüştür. Kişi şayet iyilik yapmak suretiyle Kabbine yaklaşmak istiyorsa elinde bulu­nan (sahip olduğu, o anda elinin altında bulunması şart değil) servetinin üçte birini sadaka ola­rak verebilir.

[97] Buradaki çoğunluğa uyma, kişinin katıldığı her topluluğa kayıtsız şartsız bütün kurallarına uy­ma anlamında değildir. Müslüman ancak Müslümanların toplu olarak vardıkları kararlara uya­bilir. Burada kastedilen husus, Müslümanların Kur'an ve Sünnet'e ters düşmemesi kaydıyla, toplu olarak kabul ettikleri ve bu sahada içtihadın gerekli olduğu hususlarda toplumu birbirine düşürmemek, parçalamamak, çeşitli gruplara ayırmamak, fitneye atmamaktır. Toplumun bu görüşünü tercih etmese bile karşı eylemci bir tavır takınmaması gerekir.

[98] Abkariye Ömer / Abbas Mahmud el-Ahhad.

[99] Fetih: 48/29.

[100] Fussilet: 41/34.

[101] Zümer: 39/53-55.

[102] Hud: 11/15.

[103] Yusuf: 12/52.

[104] Bakara: 2/143.

[105] Nisa: 4/59.

[106] Müddesir: 74/38.

[107] Necm: 53/38-43.

[108] Zilzal: 99/7-8.

[109] İsra: 17/13.

[110] Asr: 103/1-3.

[111] Al-i İmran: 3/104.

[112] Ra'd: 13/11.

[113] Al-i İmran: 3/14.

[114] İsra: 17/16.

[115] Enbiya: 21/18.

[116] Bakara: 2/249.

Around Wikia's network

Random Wiki