Fandom

Yeni Wiki

İhsan Bayır

67.038pages on
this wiki
Add New Page
Talk0 Share

Ad blocker interference detected!


Wikia is a free-to-use site that makes money from advertising. We have a modified experience for viewers using ad blockers

Wikia is not accessible if you’ve made further modifications. Remove the custom ad blocker rule(s) and the page will load as expected.

Bakınız.png

Komşu - Ciran
Komşu hakları
Komşuluk
Komşuluk ilişkileri
Komşunun akraba olması
Komşuluk hadisleri
Komşu ayetleri
Ramazanda komşuluk
Osmanlıda komuşuluk
Komşu kapısı Komşuya özel kapı açmalı


Şablon:Komşuluk d

Cemaatle namaz kılmanın önemi:

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Kişinin cemaat ile kıldığı namaz, evinde veye çarşıda kıldığı namazdan yirmi beş derece daha faziletlidir.” (Ebu Davud, Salat, 49, I,378)

 

Müslümanların, günde beş kere Allah’ın huzuruna toplu halde kabul edildikleri mekânlar olan camilerdeki hareketlerinde dikkatli olmaları gerekir.

Camilerde ibadet ve bu kutsal mekânlara giriş çıkış, belli kurallar içinde olmalıdır.

 

Cami cemaatinin nelere dikkat etmesi gerektiğini şu şekilde sıralayabiliriz:

...1. Hem camiler temiz tutulmalı hem de camilere gidenler temizlik kurallarına uymalıdırlar. Cami cemaati beden, elbise ve ağız temizliğine özen göstermelidir.

Ağız, kamet getirme sırasında değil, camiye girmeden abdest sırasında bol su ile misvaklanırsa/fırçalanırsa daha uygun olur.

 

...2. Camiler, secde edilen yerler oldukları için, ayak ve çorap temizliği de son derece özen gösterilmelidir.

 

...3.Camiye girmeden önce, varsa, cep telefonu ya sessize alınmalı veya kapatılmalıdır.

Cep telefonunun kapatılması unutulmuşsa ve namaz esnasında çalarsa, hoş bir durum olmamakla birlikte, telefon tek hareketle kapatılmalıdır.

Telefonu çıkarıp kimin aradığını öğrendikten sonra kapatmak namazı bozar.

 

...4. Camiye girerken ayakkabılar, kapının önüne bırakılmamalı, tahsis edilen yerlere konmalıdır. Ayakkabılar kapının önüne bırakıldığında, camiden çıkarken ayakkabıları yere koyup giymede zorluk yaşanır.

 

...5. Ayakkabılar temiz tutulmalı, özellikle altlarına düşebilecek çamur ve çöp gibi şeylerin yapışmış olmamasına dikkat edilmelidir.

 Ayakkabı, galoş veya poşet gibi bir şeyin içine konursa elbette daha iyi olur.

 Ancak bu durumda bir kere kullanılan galoş veya poşet bir daha kullanılmadan çöpe atılmalıdır.

 Aksi takdirde daha önceki ayakkabının kirini taşıyan galoş veya poşet, atılmadan birkaç kere kullanırsa hem onu yeniden kullanan kişilerin ellerini hem de ayakkabılarını kirletir.

 Bu durumda sebep olunan kirlilik, sağlanmaya çalışılan temizliği gölgede bırakır.

 

... 6.Camiye ıslak ayaklarla girmemek gerekir; bu, hem kişinin kendi sağlığı hem de diğer insanların sağlığı açısından ciddiye alınması gereken bir husustur.

 

...7. Cuma namazında farzı kıldıktan sonra dışarı çıkmaya niyetli olan kişi, çıkacağı zaman namaz kılmaya devam edecek olan cemaate sıkıntı vermemek için, ön saflarda oturmamalıdır.

 

...8. Caminin içinde yer varken caminin dışında saf tutmak yanlıştır. Camide boş yer varken avluda, avlu henüz dolmadan sokakta imama uymak doğru olmaz.

 

... 9.Camiye giren kişi, arka taraflarda oturmak yerine ön taraflarda boş bulduğu yere oturmalıdır.

Ayrıca camiye giren kişinin, ön tarafta boşluk varken, arka tarafta namazın sünnetini kılmaya başlaması, ön tarafa geçecekler için zorluğa neden olur.

...10.Camiye girildiğinde, müezzin kamet getirmeye başlamışsa, kametin bitmesini ayakta beklemeyip oturmak ve sırası geldiğinde cemaatle birlikte ayağa kalkmak daha uygundur.

 

... 11.Saflar, arada bir boşluk bırakmadan düzgün tutulmalı ve tek başına saf tutmamak için gerekli özen gösterilmelidir.

 

... 12.Camiye geç giren kişinin, sıra farz kılmaya gelince, sanki kendisinin bir ayrıcalığı varmış gibi, kalabalığı yararak ön saflara geçme gayreti içine girmesi yanlıştır.

 Bazı kişilerin, imamın tam arkasında durma hak ve şerefi kendilerine aitmiş gibi davranmaları da doğru değildir.

 Mümkünse imamın arkasında, yanılması halinde ona doğruyu hatırlatabilecek birilerinin durması iyi olur.

Ancak bu bilgiye sahip olan kişiler bile kendilerine yer tahsis edilmesini beklemeyip namaza erken gelmelidir. Ön saflarda yer almak, namaza erken gidenlerin hakkıdır.

 

... 13.İlk sünneti kıldığında, camiye biraz geç geldiğinden, farzın birinci rekâtına kavuşamayacak kişi, saf düzenine engel olmamak için sünneti ilk safa yakın bir yerde değil, biraz geride ve mümkünse bir sütunun arkasında kılmalıdır.

 

... 14.Camide namaza başlanmasını beklerken ve tesbihat sırasında sağlığı yerinde olanlar dizüstü otururlar, ihtiyaç duyanların bağdaş kurarak oturmalarında da sakınca yoktur.

 Ancak dizleri dikerek veya bir yere dayanarak oturmak, cami adabıyla bağdaşmaz.

 

... 15.Vaaz veya hutbe dinlerken bazılarının, iyilik olsun diye, ceplerinden esans/güzel koku şişesi çıkarıp çevrelerinde oturanların ellerine sürmeleri, sonra şişeyi başkalarına verip onların da kendi yanlarında bulunanlara ikram etmelerini istemeleri ibadet ciddiyetiyle bağdaşmaz.

 

...16. Vaaz dinlerken ve özellikle hutbe sırasında başkasıyla konuşmak veya uyuklamak yanlış davranışlardır.

 

...17. Camide otururken veya ibadet sırasında parmakları çıtlatmak yanlıştır.

 

...18. Özellikle yaz mevsimlerinde namaza duracak kişiler atlet, tişört ve gömlek gibi giysilerini sıkıca pantolonlarının içine almalı, secdeye vardıklarında vücutlarının açıkta kalmasına meydan vermemelidirler.

 

...19. İnsan ve hayvan resimleri taşıyan tişört ve gömleklerle namaza durmak doğru olmaz.

 

... 20.Namaza duracak kişi, ceket ve palto gibi üzerinde bulunan dış elbiselerinin düğmelerini iliklemeli, dağınık bir görüntü vermekten kaçınmalıdır.

 

... 21.Namaz kılan kişinin gözlerini gereksiz bakışlardan sakınması gerekir.

Bunun için kıyamda iken secde yerine, rükûda iken ayaklarının üzerine, otururken kucağına ve selam verirken omuz başlarına bakması uygun olur.

 

Mescid-i Haram’da Kâbe’yi görecek bir yerde namaz kılan kişinin bakışları ise Kâbe’de olmalıdır.

... 22. İmama uyan kişi, rükû ve secdeye imamdan önce varacak şekilde acele etmemelidir.

 

... 23. Secdeye varırken dizlerinden önce iki elini öne koymak şık olmaz.

 

 Ayrıca secdeye vardıktan sonra ayağa kalkmakta zorlanan kişi, iki elini önüne koyup destek almak yerine, sadece sağ elini yan tarafına koymak suretiyle ayağa kalkmalıdır.

 

... 24. Sağlıkları, namazlarını kıyam, rükû ve secde yaparak kılmaya müsait olmayanlar, oturarak namaz kılabilirler.

 Ancak sandalye ve benzeri bir yere oturma yerine, yere oturarak namaz kılmak daha uygundur.

 Sağlığı, yerde oturmaya da müsait olmayan kişi, sandalyede oturabilir.

 Bu şartlarda namaz kılanların, cemaatin dikkatini celp etmemek için safların arasına dağılmak yerine, yan taraflarda veya arka safta yer almaları daha uygun olur.

 

... 25. Farz namaz bitirilip, müezzin tarafından, “Allahümme entesselam…” diye başlayan dua cümlesi de okunduktan sonra, camide yer varsa saflar bozulur, son sünnet yeni bir yerde kılınır; son sünnet yoksa tespihat için yeni bir yerde oturulur.

 

 Böylece farz ile sünnetin arası ayrılır ve camiye sonradan girenler, o anda farz kılınmadığının farkına varırlar.

 

... 26. Namazın son sünnetlerini kılan kişi, kendisi ile arka duvar arsında, dışarı çıkmak isteyenlerin geçmesine yetecek ölçüde bir boşluk bırakmalıdır.

 

... 27. Namazların sonunda selam verirken, çene ile göğsün üzerinde bir kavis çizilmeden baş omuzlara doğru çevrilmelidir.

 

... 28.Tesbihat için oturulunca, caminin çeşitli yerlerinde bulunan tespihlerin cemaate fırlatılması gerekli ve şık değildir; tespihi bulunmayan kişi, parmak mafsallarını kullanarak tesbihat getirebilir.

 

... 29. Namazın sonunda otuz üçer kere “Sübhanellah”, “Elhamdülillah” ve “Allahuekber” derken acele edilmemeli, her kelime tam olarak telaffuz edilmelidir; camideki müezzin de bu kurala uymalı, böylece cemaatin tesbihat getirirken acele etmesine sebebiyet vermemelidir.

 

... 30. Camiden çıkarken sabırsız davranıp kapıda sıkışmaya meydan vermemek gerekir.

 

... 31. Camiden çıkmakta olan kişi, ayakkabılarını gürültü ve toz çıkaracak şekilde yukarıdan yere atmamalı, elleriyle giyeceği alana yaklaştırıp yavaşça indirmeli ve çevresini rahatsız etmeden giymelidir.

 

... 32. Camiye giren kadın ve erkeklerin, daha camiye girerken, namazda uyulması gereken, örtülmesi icap eden yerleri örtme (setr-i avret) şartını yerine getirmeleri gerekir.

 Bu hususa riayet etmek için, bir görevlinin hatırlatmada bulunması gerekmemelidir.

 

... 33. Anne ve babalar camiye çocuklarını da getirmişlerse, onlara camide koşmamaları, yüksek sesle konuşmamaları, saf düzenine uymaları gibi konularda gerekli uyarıyı önceden yapmış olmaları gerekir.

 

Camii adabı dikkat edilmesi gereken hususlar:Edit

 Edit

Camiye gelirken güzel giyinmek, güzel kokular sürünmek, kötü kokulardan arınmak, el ve ayak tırnaklarının temizliğine dikkat etmek, her türlü rahatsız edici görüntüden uzak durmak gerekir

"Cami ve mescitler yeryüzünde Allah'ın evleridir.

 Onun için buralara giriş ve çıkışların bir takım usul ve adabı vardır.

 

Peygamber Efendimize salatü selam getirilir ve dua edilir" 

Camideki halı ve kilimler üzerine kirli, ıslak ayaklarla basılmaması gerekir.

 

Camilerimiz son derece temiz tutmalı, gördüğümüz çör çöpü almalıyız.

Bundan dolayı ecir ve sevap kazanırız.

 

Camilerde cemaati rahatsız edecek hal ve hareketlerden kaçınmalıyız.

 

 Peygamber Efendimiz s.a.v., 

'Soğan sarımsak yiyen camiye gelmesin' buyurmaktadır.

 

 Bunlar cemaati rahatsız eden davranışlardır.

 

Şu halde camiye kirli çoraplarla, ter kokan ayaklarla, çamurlu elbiselerle gelinmemeli., Cemaat rahatsız edilmemelidir.

 

İnsanlara tiksinti veren şeyler ibadet edenlerin huşularını bozduğu gibi, Caminin manevi atmosferine de yakışmaz.

 

Öyleyse mekânın ulviyetine ve edebine uymak gerekir."

 

 

Yukarıda sıralan kurallara uymak, hem camiyi hem cemaati hem de ibadeti ciddiye almanın bir gereğidir.

 Kuşkusuz bu kurallara uyanlar, ibadetleri nedeniyle daha çok mutlu olacakları gibi, daha çok ecre de nail olurlar.


CAMİ VE CEMAATİN ÖNEMİ

Değerli Kardeşlerim,

İslam’ın temel kurumlarından biri olan cami İslam düşüncesinin gelişmesinde, dinin yayılmasında ve gelişmesinde son derece önemli rol oynamıştır.

Cami,  İslam’ın en büyük sembollerinden biridir.

Bir beldenin Müslüman cemiyeti olduğu, hemen orada yükselmiş olan camilerden ve minarelerden anlaşılır. Camiler İslamiyet’in açık mührüdür.

Cami, mescitlerin büyüğüne denir. Çoğulu "cevâmidir. Cami; toplayan toplayıcı demektir. Beş vakit namazda Cuma ve Bayram namazlarında mü'minleri bir araya topladığı için bu isim verilmiştir.

 İbadet edilen yer, tapınak anlamında "ma'bed" ve çoğulu "meâbid" de kullanılır.

Türkler Anadolu’da, ibadethanelerin büyük yapıda olanlarına "Cami" küçüklerine ise "Mescit" adını vermişlerdir.

Değerli Kardeşlerim,

Yeryüzünde kurulan ilk mescit Kâbe-i Muazzam’a dır.

Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ

"İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev Mekke'de bulunan mübarek ve âlemler için bir hidayet kaynağı olan Kâbedir" (Âl-i İmran, 3/96).

Daha sonra yeryüzünün çeşitli yerlerinde inşa edilen mabetlerde insanlar ibadet etmeye başladılar.

Her memleketin insanı kendi düşünce dünyasına uygun ibadethaneler yapmıştır.

Bizler ilk Müslümanlara baktığımızda özellikle çile dönemi Mekke’sinde birçok zorluğun olduğunu görürüz.

Doğru dürüst ibadet edemiyorlardı. Mekke'de ilk Müslüman cemaatin, özel bir ibadet yeri yoktu.

Hz. Peygamber (s.a.s), erkeklerden ilk Müslüman olan Hz. Ali (r.a) ve diğer arkadaşları ile Mekke'nin dar sokaklarında, gizlice namaz kılmıştı.

 Hz. Peygamber genellikle namazlarını, Kâbe civarında veya kendi evinde tek başına kılardı.

    Bununla birlikte Müslümanlar, cemaat halinde namaz kılabilmek için bir evde toplandıkları da olurdu. Bu ev, çoğu zaman ashabdan Erkam'ın evi idi.

Hz. Ömer (r.a), İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, müminlerin rahatsız edilmeden Kâbe’nin yanında namaz kılmalarını temin etmişti.

 Hz. Muhammed (s.a.s.), Medine'ye hicret ederken Kuba’da birkaç hafta geçirdi.

 Burada bir mescit inşasına başladı. Bu hususta şu ayet-i kerime nazil oldu:

لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ

"İlk gününden beri Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescitte bulunman daha uygundur" (et-Tevbe, 9/108).

 İşte bu mescit, İslâm âleminde yapılan ilk mescittir.

 İkinci mescit ise, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, Medine'ye vardıktan sonra yaptığı mescittir.

Hz. Ebu Bekir (r.a) ile Medine'ye giren Resulullah (s.a.s.) devesini salıverir.

Devesi, nerede durursa orada misafir olacağını belirtir.

Deve, bugün Mescid-i Nebevî'nin olduğu yerde durur.

Boş bir arazi olan bu yeri, Hz. Muhammed (s.a.s.), mescit ve kendi ev halkı için oturacak yer yaptırmak üzere satın alır.

 O zamandan beri bu mescit, Medine'nin belli başlı mescidi olarak zamanımıza kadar gelmiştir.

 Medine mescidinde, ashabını dinî ve dünyevî konularda aydınlatma amacıyla oturmaları Resulullah'ın âdetleri idi.

Bu ilk mescitlerden sonra, İslâm âleminde mescitler çığ gibi çoğaldı.

Müslümanlar kurdukları bütün köy ve kasabalarda, fethettikleri her yerleşim merkezinde bir veya birden fazla mescit yapmayı prensip haline getirdi.

Camiler, başlangıçta ibadet yeri, ilim müessesesi, kaza dairesi (mahkeme), ordu karargâhı, elçilerin kabul edildiği bir makam ve hatta gerektiğinde hapishane olarak kullanılmıştır.

Mescitler son zamanlara kadar, ibadet yeri olarak görev yapmanın yanı sıra, eğitim-öğretim faaliyetlerinin de icra edildiği bir yer olmuştur.

Camilerin Yapılmasının Önemi

Kur'ân-ı Kerim'de bir ayette, mescitleri yapacak olanlarda dört ana vasfın arandığı görülmektedir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِين

"Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı gereği üzere kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başka kimseden korkmayanlar imâr eder. İşte bunların doğru yolda olup başarıya ulaşacakları umulur" (et-Tevbe, 9/8).  (Mefail Hızlı, Şamil İsl. Ans. “Mescit”)

 

 Değerli Kardeşlerim,

İnsanların akın akın Yüce Allah’ın huzuruna boyun bükerek, ağlayarak, Allah’ın rahmetini umarak onun divanına durmalarını sağlayan, insanları birbirine bağlayan, cemaat şuurunu geliştiren camileri yapmak ve onları ayakta tutmak kadar önemli ne vardır?

Camilere ancak Müslüman olanlar sahip çıkarlar.

 Bu yüzdendir ki yeryüzünde geçmişi bin yıla dayanan ev sayısı yok denecek kadar azdır.

Ama camilerden yüzlercesi yıllar geçmesine rağmen hala dimdik ayaktadır.

Hele büyük üstat Mimar Sinan’ın eserleri hala muhteşem bir şekilde asırlara ve zamana meydan okuyorlar.

Bu bize Müslümanların camileri yaparken nasıl da harcın içine ruhlarını da kattıklarını göstermektedir.

Buna karşılık camilerin yıkımı için gayret sarf edenlerin nasıl bir sonla karşılaşacaklarını Rabbü’l-Âlemin şu şekilde izah ediyor:

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir.” (Bakara, 2/114)

Yeryüzünde Allah’ın isminin anıldığı camilere karşı saldırganca tavır alanları Allah açık bir şekilde uyarmaktadır.

مَنْ بَنَى مَسْجِدًا يُذْكَرُ فِيهِ اسْمُ اللَّهِ بَنَى اللَّهُ لَهُ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ

 “Kim Allah rızasını gözeterek, Allah için bir mescid yaptırırsa, Allah da onun için cennette bir köşk yaptırır.” (Müslim, Zühd, 3)

 

Değerli Kardeşlerim,

Ecdadımız bir yere gittiğinde, bir memleketi fethettiğinde yaptıkları ilk iş oraya bir cami inşa etmektir.

O belde de İslam’ın yükselen sesi minarelerden de yükselmeye başlar.

 Bu aynı zamanda o belde insanı üzerinde son derece etkileyici olmuştur.

Bunun yanında farklı dinlere mensup insanların mabetlerine de saygı gösterilmiş ve onlara da yardım da bulunulmuştur. 

 

 

CEMAATİN ÖNEMİ 

Cemâat namazı; bir araya gelen Müslümanların bir imama uyarak topluca kıldıkları namaza denilir.

"Dinin direği" olarak tanımlanan ve İslâm'ın beş şartından birisi olan beş vakit namazın, İslâm'ın Cemâate verdiği önemden dolayı, toplu olarak edâ edilmesi gerekmektedir.

Cemâatla namaz kılmak Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir.

Cenâb-i Hak Peygamberimiz'e hitaben şöyle buyurur: 

"Sen müminler arasında bulunup onlara namaz kıldıracağın zaman onlardan bir kısmı seninle beraber olsun." (en-Nisâ, 4/102).

Hz. Peygamber (s.a.s.) de cemâatle namazın faziletini şöyle açıklamıştır.

صَلَاةُ الْجَمَاعَةِ تَفْضُلُ صَلَاةَ الْفَذِّ بِسَبْعٍ وَعِشْرِينَ دَرَجَةً

'"Cemâatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir. '" (Buhârî, Ezan 30; Salât 87; Müslim, Mesâcid 245; Ebû Davud, Salât 48; Tirmizî, Salât 47).

Başka bir rivayette bu fazilet yirmi beş derece olarak ifade edilmiştir. (İbn Mâce, Mesâcid, 16).

Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ وُضُوءَهُ ثُمَّ رَاحَ فَوَجَدَ النَّاسَ قَدْ صَلَّوْا أَعْطَاهُ اللَّهُ جَلَّ وَعَزَّ مِثْلَ أَجْرِ مَنْ صَلَّاهَا وَحَضَرَهَا لَا يَنْقُصُ ذَلِكَ مِنْ أَجْرِهِمْ شَيْئًا

"Bir kimse güzelce abdest alır, sırf namaz için câmiye giderse, camiye varıncaya kadar atmış olduğu her adıma mukabil bir derece yükselir ve bir günahı silinir." (Ebû Davud,'Salât,8).

Cemâatın teşekkül etmesi için en az iki kişi gereklidir.

Bu da imamla birlikte bir kişinin daha bulunmasıyla olur.

Peygamber (s.a.s.)'in '"İki ve daha yukarısı cemâattır. '" (Buhârî, Ezan 35) sözünden bunu anlıyoruz.

Cemâatın gerçekleşmesi için bu iki kişiden birinin imam olması, diğerinin de buna uyması gerekir.

İmama uyan şahıs ister erkek, ister kadın, isterse âkil çocuk olsun fark etmez.

Çünkü Peygamber (s.a.s.) iki kişiyi "cemâat" diye adlandırmıştır.

Deli ve âkil olmayan çocuk cemâat olarak kabul edilmez.

Zira bu ikisi namaz kılmakla yükümlü değildirler ve adetâ yok hükmündedirler.

Beş vakit farz namaz ile teravih ve küsûf namazları gibi sünnetler cemâatle kılınabileceği gibi münferid olarak da kılınabilir.

 Ancak Cuma namazı ile Bayram namazlarının cemâatle kılınması şarttır.

Zira bu iki namazın sıhhatinin şartlarından biri de cemâattir.

Bayram namazları için imamla birlikte bir kişinin daha bulunması yeterlidir.

Cuma namazı için ise bu sayı -imam hariç- ikiden az olamaz.

Rasûlullah (s.a.s.) cemâat namazının faziletini çeşitli vesilelerle dile getirmiş, kendisinden bu konuda birçok hadis işitilmiştir. Bunlardan bazıları:

"Adamın cemâatle kıldığı namaz, evinde veya çarşısında kıldığı namazdan yirmi küsür derece fazladır." (İbn Mâce, Mesacid, 16).

'"Adamın cemâatle kıldığı namaz, kendi başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece üstündür. '" (Buhârî, Ezân 29; Müslim, Mesâcid, 249; el-Muvatta, Cemâa, 1; İbn Mâce, Mesâcid, 16).

"Eğer halk yatsı ve sabah namazlarındaki fazileti bilselerdi, emekleyerek dahi olsa cemâate gelirlerdi. " (İbn Mâce, Mesâcid, 18)

مَنْ صَلَّى الْعِشَاءَ فِي جَمَاعَةٍ كَانَ كَقِيَامِ نِصْفِ لَيْلَةٍ وَمَنْ صَلَّى الْعِشَاءَ وَالْفَجْرَ فِي جَمَاعَةٍ كَانَ كَقِيَامِ لَيْلَةٍ

"Kim yatsıyı cemâatle kılarsa, gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur.

Kim hem yatsı hem de sabahı cemâatle kılarsa, bir geceyi ibadetle geçirmiş gibi olur" (Ebû Davûd, es-Salâ, 45).

Peygamber (s.a.s.), bir taraftan cemâatle namaza teşvik ederken, diğer yandan cemâati terk edenleri şöyle yermektedir:

'"Vallahi içimden öyle arzu ediyorum ki, namaza durulmasını emredeyim de ikâme edilsin, sonra bir adama emredeyim halka namaz kıldırsın. Bu emirden sonra beraberinde odun demetleri olan bir kaç' adamı, cemâate gelmeyen gurüha götürüp de üzerlerine evlerini cayır cayır yakayım. '"(el-Muvattâ', Cemâa 3; İbn Mâce, Mesâcid, 17).

"Vallahi bazı kavimler cemâatleri terk etmekten vaz geçecekler ya da Allah onların kalblerini mühürleyecektir. Sonra da muhakkak gafillerden olacaklardır. " (İbn Mâce, Mesâcid, 17).

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) zamanından günümüze kadar namaz bu üstün faziletinden dolayı cemâatle edâ edilmiş, bu maksat için inşa edilen camiler de, ifâ ettikleri daha birçok fonksiyonlarıyla birlikte sosyal birer kurum haline gelmişlerdir.

Cemâatle namaz, Hanefi mezhebine göre sünnet-i müekke'de; Şâfiî mezhebine göre, farz-ı kifâye -sünnet-i müekke'de-; Mâliki mezhebine göre, sünnet-i müekke'de-farz-ı kifâye:

Hanbelî mezhebi ve Dâvud ez-Zahirî'ye göre ise; farz-ı ayın'dır. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, II, 604).

Cemâata katılmak için; başkalarıyla namaz kılmağa gücü yetmek, çıplak olmamak ve mûkim olmak şartları aranmaktadır. Bir kimse evinde hanım ve çocuklarına imamlık yaparsa, cemâatın faziletini elde edebilir ve sevap kazanabilir.

Fakat camide cemâtla kılmak daha çok sevabı gerektirir. Cemâat, herhangi bir yerde alenen edâ edilmediği takdirde, evlerde ve dükkânlarda ilân edilmeden kılınan namaz gibi, halkı cemâat sorumluluğundan kurtaramaz.

 Cemâatla namaz kılmayan bir yöre halkını önce ezân ile cemâat olmaya dâvet etmek gerekir.

 Cemâatla namaz kılmak için camiye gitmeye engel olan bazı mazeretler vardır ki bunlara fıkıhta: "Cemâate gitmemeyi mübah kılan özürler" denilir.

Bu mazeretler şunlardır:

-Yürüyemeyecek kadar hasta olmak, felçli olmak, ihtiyar olmak, kör olmak, kolu, ayağı kesik olmak. Aşırı derce de soğuk veya sıcak olmak, havanın şimşekli çok yağışlı olması gibi.

Bunların dışında herkesin kendi durumuna göre meşrû sayılan önemli mazeretleri de cemâata gitmemeyi mübah kılabilir.

Evde hastasının başında bulunması gereken kişi v.s. gibi.

Şüphesiz cemâat namazı, ferdî olarak kılınan namazlardan sevap bakımından daha üstündür.

Müslümanları bir araya getirmesi, onlara dayanışma ruhu aşılaması, faziletlerinden bazılarıdır.

 Bu faziletleri maddeler halinde şu şekilde sıralamak mümkündür.

1-Vaktin evvelinde namaza gitmek,

2- İslâm şiârını açığa vurmak,

3- İbadet üzerinde toplanarak yardımlaşmakla şeytanı çileden çıkarmak, 

4- İbadete karşı gevşekliği olanın canlanması, 

5- Münâfıklık vasfından ve süizandan selâmette bulunmak,

6- Komşular arasında kaynaşma düzeninin kurulması, 

7- Namaz vakitlerinde semt sakinlerinin buluşmaları,

 8- Müslümanlar arasında bulunması gerekli olan birlik ve beraberliğin örnek bir misâlini vermek ve pekiştirmek. (Halid ERBOĞA, Mescit, Şamil İsl. Ans.)

Sayılamayacak kadar namazın faydaları vardır.

Müslümanları birbirinden haberdar etmesi, toplumsal bilinci geliştirmesi, insanların birbirinin dertleriyle dertlenmesi, büyük küçük, amir memur, fakir zengin gibi farklı kuşakları birbirine yakınlaştırması açısından cemaatin çok büyük önemi bulunmaktadır.


CAMİ VE ÇOCUK BULUŞMASI:

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi takva sahiplerine önder eyle...” (Furkan, 74.)

Camilerimiz, asrısaadetten bugüne hem yapı, hem işlev olarak İslam’ın bütün esaslarını ve mesajlarını temsil eden kurum olma niteliğine sahiptir.

 Mescid-i Nebevi başta olmak üzere camilerimiz, medeniyete merkez, ilme ve irfana beşik, fakire ve kimsesize mesken, müminlere uhuvvet membaı olmuştur.

Bünyesinde gönülleri cem eyleyen camiler, şehrin ruhu, mahallenin ve sokağın kalbidir.

 Cami bünyesinde yer alan mihrap, sadece imamın namaz kıldırdığı yer olmayıp, aynı zamanda her türlü kötülükle, günah ve isyanla mücadele edilen yerdir.

İrat edilen hutbelerle anlam kazanan minber, bilginin ışığa dönüştüğü, zihinleri ve gönülleri aydınlattığı mekândır.

Kürsüler, ilmin yüceliğini beyan eden köşelerdir. Kıble, tevhidin sembolü, minareler, İslam’ın şiarı olmuştur.

Camiler, aynı zamanda estetik ve sanat unsurlarıyla, kültürümüze ve tarihimize sürekli can veren mekânlardır.

Camiler, tarih boyunca sadece ibadet değil aynı zamanda birlik, bilgi ve sevgi mekânımız olmuştur. Camide hem bedenlerimizi, hem ruhlarımızı bir araya getirerek birleştirir, aynı zamanda tevhitle vahdet arasında bir ilişki kurarız.

Bizler birbirimizi ve kâinatı sevmeyi orada öğreniriz.

Camiler, bağımsızlık simgesi ve vatanın tapusudur.

 Biz mabedi ve ezanı istiklal marşına yerleştirmiş bir milletiz.

“Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli,

Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.

Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli” dizeleriyle, mabedin ve ezanın nasıl kimliğe dönüştüğünü müşahede etmekteyiz.

Şu bir gerçek ki, camiler en büyük değeri cemaatle kazanmaktadır.

Her yaş ve seviyeden insanı bir araya getiren bu mekânların en güzel süsü hiç şüphesiz çocuklardır. 

Çocuğun birer yaygın eğitim kurumu olan camiye getirilmesiyle, belki pek çok kitaptan okuyarak öğrenemeyeceği bilgi ve hikmetle kuşanmasına imkân verilmiş olur.

 Zira ezanın birliğe çağrısını, tekbirin ve kıraatin coşkusunu, secdenin ve duanın huzurunu yaşayan bir çocuk için mescit, bir başka yerde edinemeyeceği engin bir maneviyat tecrübesinin tek adresidir.

Her konuda olduğu gibi çocukların camiyle buluşturulup ibadetle tanıştırılmasında da en güzel örnekleri Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in hayatında görmekteyiz.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzat çocukların ellerinden tutarak onları mescide getirmiş, çocukça davranışlarını hoş görmüş, hataları sebebiyle onları mescitten dışarıya çıkarmayı asla düşünmemiştir.

Böylece kendisini dinleyip örnek alma fırsatını onlara da sunmuştur.

Namazda çocukların sırtına çıkmasına müsamaha göstermiş, hutbe irat ederken mescide giren torunlarını görünce minberden inerek onları kucağına almış ve hutbeye onlarla devam etmiştir.

Ağlayan bir çocuk sesi duyduğunda namazı hızlıca kıldırmış, çocukların da annelerin de sıkıntıya düşmesine gönlü razı olmamıştır.

Onun bu hoşgörüsü sebebiyledir ki vakit namazlarında bile neredeyse bir safı dolduracak kadar çocuk Mescid-i Nebevi’ye toplanmıştır.

 İslam tarihinin ilk büyük muhaddis, müfessir ve fakihleri bu çocuklar arasından yetişmiştir.

Bugün de çocuklarımızın camiyle buluşması, ilhamını nebevi öğretiden alan eğitim, kültür ve medeniyet tasavvurunun yaygınlaştırılmasıyla mümkün olabilir.

Rasul-i Ekrem’in cami ve çocuk ilişkisine dair yüksek öğretilerinin yeniden camiye sokulması elzemdir.

 Kutlu Nebi kalbi mescitlere bağlı olan yani mabede muhabbet besleyenleri kıyamet gününde Allah’ın arşının gölgesine girmekle müjdelemektedir. (Buhari, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24.)

 Küçük yaştan itibaren camiye alıştırılmayan, ya da severek geldiği bu mekânda azar, kınama gibi menfi tavırlarla karşılaşan çocuklarımızın kalbinin camilere bağlanması nasıl mümkün olabilir?

Bu vebalin altından hangi din görevlimiz ve cemaat kalkabilir?

Çocuklarımızın Allah’a kulluk bilinci ve ibadet aşkıyla büyümesini istiyorsak, camilerimizi çocuklarımız için bir buluşma ve sevgi mekânına dönüştürebilmemiz gerekir.

 İşte bu maksatla Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu yılki Camiler ve Din Görevlileri Haftası'nın temasını, “Din Gönüllülüğü”nün yanı sıra “Cami ve Çocuk” olarak belirledik.

 Geleceğin büyüklerinin Yüce Yaratıcı ile sağlıklı bir bağ kurmalarına yardımcı olmak, onlara milli birlik ve beraberlik şuuru aşılamak, ibadetin huzurunu keşfetmelerini ve değerlerimizi öğrenmelerini sağlamak düşüncesiyle başlattığımız bu kampanya, her yaştan çocuğu cami ile dostluk kurmaya teşvik edecek ve büyüklere bu konudaki sorumluluklarını bir kez daha hatırlatacaktır.

Amacımız, camilerin Hz. Peygamber dönemindeki doğallığına, kadın erkek, çocuk, genç, yaşlı hemen herkesin kendini bulacağı ve maneviyat ikliminden herkesin teneffüs edeceği bir mekân olmasına katkı sağlamaktır.

 Bu çerçevede din görevlilerimiz, camiye gelen büyüklere hitap etmenin yanında çocukları da sevgi ve merhametle kucaklayıp “sevgili çocuklar camiye hoş geldiniz” diyebilmeli, İslam’ın sıcaklığını ve rahmet yüklü mesajını onların küçücük yüreklerine yansıtmalı, cami-çocuk buluşmasının anlamlı bir zemine oturtulmasına katkı sağlamalıdır.


BEREKETLİ VE FEYİZLİ ZAMAN DİLİMİ ÜÇ AYLAR

 

Dini hayatımızda "Üç Aylar" diye bilinen ve sonu Ramazan ayına ulaşan feyizli ve bereketli mâneviyat mevsimine bir defa daha erişmiş bulunuyoruz. 11 Mayıs 2013 Cumartesi günü Üç Aylar'ın ilki olan Recep Ayının birinci günü, Recep'in ilk Cuma gecesi olan 16 Mayıs 2013Perşembe günü akşam da Regaib Kandili'dir.

Üç Aylar, kamerî aylardan Recep, Şâban ve Ramazan aylarıdır.

Bu mübârek aylardan birincisi olan Receb'in mânevî değerine, Kur'an-ı Kerim'de ve sevgili Peygamberimiz'in hadis-i şeriflerinde işaret buyurulmuştur. :

اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِى كِتَابِ اللهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضَ مِنْهَا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلاَ تَظْلِمُوا فِيهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةً وَاعْلَمُوا اَنَّ اللهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ

 "Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram aylarıdır. Bu, dosdoğru bir nizamdır. Öyleyse o aylar içinde kendinize yazık etmeyin..."[1]

Bu Âyet-i Kerime'de işaret buyurulan "haram ayları"nın Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğunu Peygamberimiz (s.a.s.) şu hadis-i şerifleriyle açıklamışlardır:

إِنَّ الزَّمَانَ قَدِ اسْتَدَارَ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ خَلَقَ اللَّه السَّمواتِ والأَرْضَ : السَّنةُ اثْنَا عَشَر شَهْراً ، مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُم: ثَلاثٌ مُتَوَالِيَاتٌ : ذُو الْقعْدة وَذو الْحِجَّةِ ، والْمُحرَّمُ ، وَرجُب الذي بَيْنَ جُمادَي وَشَعْبَانَ

"Muhakkak ki zaman Allah'ın yarattığı günkü şekliyle olup akıp gitmektedir. Sene oniki aydır. Onlardan dördü haram aylardır. Bunlardan üçü peşpeşedir: Zilkade, Zilhicce, Muharrem, bir de Cemaziyelâhir ile Şâban ayları arasında olan ve Mudar Kabilesi'nin ayı Recep'tir."[2]

Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.) Üç Aylar hakkında şöyle buyururlar:

"Recep Allah'ın ayı, Şâban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır."[3]

اللهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِي رَجَبٍ، وَشَعْبَانَ، وَبَلِّغْنَا رَمَضَانَ

"Ey Allah'ım! Recep ve Şâbanı bize mübârek kıl, bizi Ramazan'a kavuştur."[4]

11Mayıs 2013 Cumartesi günü idrâk edeceğimiz Recep ayı, gerek İslâm'dan önce, gerekse İslâm'dan sonra mukaddes bilinen bir aydır. İslâm dini gelmeden önce bu ay girer girmez, Arap kabileleri arasında harp etmek, baskın ve çapulculuk yapmak yasaklanır,

herkes bu ayda kendisini emniyet ve selâmette hissederdi. İslâm güneşinin doğmasından sonra da -ilâhi hikmet ve takdir gereğince- bu aya olan hürmet devam ettirildi.

Bu ay Regaib ve Mirac gibi mübârek geceler ve ilâhi tecellilerle şereflendirildi. Ülkemizde de asırlardır bir "Üç Aylar" geleneği oluşmuş Ramazan'a hazırlık bununla başlar hale gelmiştir.

Bu mübârek aylar içerisinde öyle feyizli geceler vardır ki, Yüce Allah'ın rahmet ve mağfireti bu gecelerde müminler üzerine yağmur gibi yağar.

Recep ayının ilk Cuma gecesi olan Regaib kandili, Allah Teâlâ'nın kullarına bol bol bağışta bulunduğu, az ibâdetlerine karşılık çok ecir verdiği bir rağbet gecesidir.

 Regaib gecesi, duâların kabul olunduğu ve Allah'ın, isteyen kullarına ihsan ve ikramının bol bol olduğu bir gecedir.

 Regaib Kandili, Recep ayının 27. gecesindeki Mirac ve Şâban ayının 15. gecesindeki Berat Kandillerini, Ramazan ayını, Kadir Gecesini, Ramazan ve Kurban Bayramlarını müjdeleyen mübârek bir gecedir.

Recep ayı içerisinde bulunan bir başka mübârek gece de Mirac gecesidir. Mirac gecesi, Allah'ın sevgili kulu ve Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.s.)'i; Mekke'deki Mescid-i Haram'dan, Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya ve oradan da göklerin ilâhî derinliklerine yükselttiği gecedir.

Mirac gecesi, Yüce Allah'ın Sevgili Peygamberimiz'e büyük hakikatlerin ilâhî sırlarını gösterdiği, vasıtaları kaldırarak ilahî vahye muhatap kıldığı, kendi âyâtını ve kâinatın sırlarını seyrettirdiği, mü'minlere namazın farz kılındığı ve biz Müslümanlar için de ilâhî lütuflarla dolu olan mübârek bir gecedir.

Üç Ayların ikincisi olan Şâban ayı ve onun onbeşinci gecesi olan Berat gecesi de Müslümanlarca kutsal sayılmış, bu gecenin, diğer gecelerden farklı bir şekilde geçirilmesi, bu gecede daha fazla ibâdet edilmesi adet halini almıştır.

Bu gece hakkında Peygamberimiz (s.a.s.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.

قَالَ رَسُولُ اللّهِ . يَنْزِلُ اللّهُ تَعالى لَيْلَةَ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ الى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَيَغْفِرُ ‘كْثَرَ مِنْ

عَدَدِ شَعْرِ غَنَمِ كَلْبٍ

"Allah Teâlâ -rahmetiyle- Şâban'ın 15. gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesi koyunlarının kılları sayısından fazla kişiyi bağışlar."[5]

إذَا كَانَتْ لَيْلَةُ الـنِّصْفِ مِنْ شَعْبَنَ ، فَوقُ مُوا لَيْلَهَا وَسُو مُوا نَهَارَهَا. فَإنَّ اللّهَ يَنْزِلُ فِيهَا لِغُرُبِ الشَّمْسِ إلى سَمَاءِ الدُّنْيَا. فَيَقُولُ: أَ مِنْ مُسْتَغْرٍلِي فَأغْفِرِ لَهُ! أَ مُسْتَرْزِقٌ فَأرْزُقَهُ! أَ مُبْتَلىً فَأُعَافِيَهُ أَ كَذَا أَ كَذَا، حَتَّى يَطْلُعَ الْفَجْرُ

 Diğer bir rivayete göre de Hz. Peygamber (s.a.s.); " Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman gecesinde namaz kılın, gündüzünde de oruç tutun.

Çünkü Allah Teâla hazretleri, o gün, güneşin batmasıyla, dünya semasına iner ve şöyle der:

 "Bana istiğfar eden yok mu mağfiret etsem! Benden rızık isteyen yok mu rızık versem, belaya maruz kalan yok mu afiyet versem... şöyle olan yok mu, böyle olan yok mu?" Bu hal fecrin sökmesine kadar devam eder."[6] Buyurmuştur.

Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs'teki Mescid-i Aksa'dan, Mekke'deki Kâbe istikametine çevrilmesinin; Hicret'in ikinci yılında Berat gecesinde vukû bulduğunu kabul etmeleri de bu geceye ayrı bir önem kazandırmıştır.

Bu rivayetlerle, Hz. Peygamber'in Şâban ayına ve özellikle bu ayın onbeşinci gecesine ayrı bir önem vererek, onu ihyâ ettiğine dair diğer rivayetleri gözönüne alan İslâm bilginleri, bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevâba vesile olacağını söylemişlerdir.[7]

Üç Aylar'ın sonuncusu olan Ramazan ayı ve onda bulunan Kadir Gecesi'nin ise dinî hayatımızda ayrı bir yeri ve önemi vardır.

Ramazan ayı faziletlerle dolu bir aydır. Ramazan ayı, hayır ayı, yoksullara ve düşkünlere yardım ayı ve bütün anlamıyla Kur'an ayıdır.

Ramazan'ın diriltici özelliği, bütün insanlığı huzura ve saâdete kavuşturmak için yeryüzüne gönderilen Kur'an-ı Kerim'in bu ayda inmeye başlamasında,

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَان

“(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır”[8]

Yine bin aydan, yani seksen küsur yıllık bir ömürden daha hayırlı olan Kadir Gecesi'nin[9]

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ

" Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır” bu ay içerisinde bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Ayrıca, İslâm'ın beş esasından biri olan oruç, bu aya tahsis edilmiştir. Ramazan ayının, günahkâr kullar için, yeniden kendine gelme, canlanıp ayağa kalkma ve şeytanın vurduğu prangayı koparma fırsatı verdiğini de Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle belirtir:

إِذَا دَخَلَ رَمَضَانُ فُتِّحَتْ أَبْوَابُ الجَنَّةِ، وَغُلِّقَتْ أَبْوَابُ النَّارِ، وَسُلْسِلَتِ الشَّيَاطِينُ

 " Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.."[10]

Böylece Ramazan ayı, diğer aylar içinde bir başka aydır. Sanki yeni bir hayatın başlangıcıdır. Hayatımızın kazandığı ve kazanacağı yeni boyutların filizleneceği önemli bir devredir.

İnsanî ve sosyal ilişkilerimizin daha güzel bir hüviyet kazanacağı bir zaman dilimidir.

Ramazan ayının, özellikle Türk toplumunun dinî hayatında müstesna bir yeri vardır.

Türkler, Ramazan'ı yılda bir defa gelen önemli bir misafir olarak kabul eder ve hazırlıklarını buna göre yaparlar. Her yıl Ramazan ayı yaklaşırken neşe, hareket ve bir canlılık görülür.

Toplum geleneğimizin canlı ve dipdiri bir tezahürü olarak Ramazan; yıllık takvimimiz içinde hatırı sayılır bir ağırlığa sahiptir.

Ramazan; aylar içinde sultanlıkla taltif edilen bir pâyenin sahibi olarak, kandillerle karşılanıp, bayramlarla uğurlanır. İftar, sahur ve terâvih gibi ibadet neşvesinin ötesinde manalar taşıyan bu merasimleriyle de sultan olmanın ayrıcalıklarını yaşar.

Daha kendisi gelmeden önce kandilleri gönderip; sonra kendileri teşrif eden Sultan Ay Ramazan, sosyal iklimde meydana getirdiği değişiklik ve yumuşamayla da müstesnâ bir imtiyaza sahiptir.

Halk arasında "Üç Aylar" diye adlandırılan Recep, Şâban ve Ramazan ayları, Yüce Allah'ın ruhumuza ikram ettiği faziletli ve feyizli bir zaman dilimidir.

 Yapılan dileklerin dalga dalga Allah'a ulaştığı, dökülen pişmanlık gözyaşlarının günahları silip yokettiği kandiller geçididir.

Melekî olduğu kadar şeytânî özelliklere de sahip, günah işlemeye müsait bulunan insanın, günahlarından temizlenmesi için, Üç Aylar bir fırsattır.

 Kısaca Üç Aylar, günahlardan arınma, sevaplarla bezenme mevsimidir.

Ramazandan önce oruçla buluşanlar, Cuma Namazına koşanlar, namaza başlayanlar, ibadetlerini ziyâdeleştirenler, tevbe ile Allah'a çok yaklaşanlar... gibi manevî kazanç elde edenlerin çokça görüldüğü anlardır Üç Aylar.

Üç Aylar geçmişin muhasebesini yaparak, geleceğe azim ve enerji dolu bir şevkle atılmak için iyi bir imkândır. Hayatımızda adeta otokontrol sisteminin kurulmasına vesile olan mübarek Üç Aylar ve kandiller, dünyevî meşguliyetlerimizden sıyrılıp, yaratılış gayemizi düşünmemiz; yaratan ve yaratılanlarla olan münasebetlerimizi değerlendirmemiz için son derece kıymetli fırsatlardır.

İnsanoğlu, yaşadığı günlerde farklılıklar olmazsa, belli alışkanlıklarıyla hayatını sürdürür.

Fakat alışkanlıklarının dışında ve farklı durumlarla karşılaşırsa kendine bir çeki düzen verir.

İşte idrak ettiğimiz Üç Aylar ve bu aylar içerisinde bulunan mübarek geceler, Müslümanların hayatındaki mûtad gün ve geceler arasında fazlasıyla sevap kazanacağı kıymetli zaman dilimidir.

Unutulmamalıdır ki, insan bu dünyada nasıl yaşamışsa, kıyamet gününde Allah'ın huzuruna, dünyada işledikleriyle birlikte varacaktır.

Götürdükleri iyi ise sevinip mesrûr olacak, kötü ise pişmanlık duyarak mahcûp olacaktır. Ancak bu mahcûbiyetin orada faydası da olmayacaktır.

 Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

يَآاَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللهَ اِنَّ اللهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

 "Ey iman edenler! Allah'tan korkun, herkes yarına ne hazırladığına bir baksın; Allah'tan sakının, çünkü Allah, işlediklerinizden haberdârdır." [11]

İşte kavuştuğumuz mübârek Üç Aylar, Yaratıcımıza, ailemize, çocuklarımıza, milletimize ve bütün insanlığa karşı görev ve sorumluluklarımızı hatırlatmalı, hata, ihmal ve kusurlarımızdan dönmemize ve gaflet uykusundan uyanmamıza vesile olmalıdır.

Aramızdaki çekişmeleri, tefrika ve ihtilâfları, şahsî menfaat hesaplarını ve basit düşünce farklılıklarını bertaraf etmeli; her zamandan daha çok muhtaç olduğumuz ve Yüce Dinimizin bizden ısrarla istediği; barış, hoşgörü, kardeşlik, birlik ve beraberliğimizin güçlenmesini, insânî ve ahlâkî meziyetlerin yeniden yeşermesini sağlamalıdır.

Bütün Din kardeşlerimizin, Üç Aylarını ve Regaib Kandilini kutluyor, hayırlara vesile olmasını Cenâb-ı Hak'tan niyaz ediyorum. [12]

                                                                                                         İhsan BAYIR

                                                                                                    

                                                                                              


[1] Tevbe, 36

[2] Buharî, Tefsir, Sûre, 8,9, Bed'ül Halk, 2, Meğâzî, 77, Edâhî, 5, Tev hîd, 24; Müslim, Kasame, 29

[3] Aclûnî, Keşf'ül-Hafâ, c.1, s. 423, Hadis No: 1358.

[4] Ahmed b. Hanbel; Müsned, c. 1 s. 259, Keşf'ül-Hafâ, c.1 s. 186, Hadis No: 554.

[5] Tirmizî; Savm, 39, İbn-i Mâce, İkâme, 191, Hadis No: 1389.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/98.

[7] T.D.V. İslâm Ansiklopedisi "Berat Gecesi" Maddesi, c. 5, s. 475, 476.

[8] Bakara, 185

[9] Kadir, 3

[10] Buhari, Savm: 5, İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/426.

[11] Haşr, 18

[12] Bu vaaz Diyanet Aylık Dergi (Yıl 1999 Sayı:106) Şükrü ÖZBUĞDAY yazısından hazırlanmıştır.

Ramazanda Komşuluk İlişkilerimizi Yeniden Gözden Geçirelim

Ev halkımız dışında kendisiyle en çok karşılaştığımız insanlar komşularımızdır.

Kendisine en çok ihtiyacımız olduğu yakınımız komşularımızdır.

Evden uzak bir yerde bulunsak ve ev halkımızın başına sıkıntılı bir durum gelse ve bize cep telefonuyla ulaşsa acaba komşumuz mu daha önce olaya müdahale eder yoksa biz mi? Değişen dünyamızda komşuluk ilişkilerimiz farklılaştı.

İyi yönde olmayan bu farklılaşmayı ramazan ayını vesile bilerek yeniden ele almaya komşuluk haklarını yeniden hatırlamaya ve komşu ilişkilerimiz doğru bir zemine oturtmaya ihtiyacımız vardır.

Bu sebeple Ramazanın ikinci teravihi, orucun ise ilk gecesinde bu hususu ele almaya çalışacağız, komşu haklarını Kur’an ve sünnet ışığında yeniden hatırlayacağız.

Vaazımıza öncelikle Sevgili Peygamberimizin bir uyarısıyla başlayacağız.

Çünkü komşuluk ilişkisi sandığımız kadar basit bir şey değildir.

Günümüzde çok basite indirgenmek istense bile durum böyle değildir.

Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır.

واللَّهِ لا يُؤْمِنُ ، واللَّهِ لا يُؤْمِنُ ، » قِيلَ : منْ يا رسولَ اللَّهِ ؟ قال : « الَّذي : لا يأْمنُ جارُهُ بَوَائِقَهُ

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) bir keresinde

- “Vallâhi imân etmiş olmaz. Vallâhi imân etmiş olmaz.

- Vallâhi imân etmiş olmaz” diye buyurunca,

Sahâbîler: - Kim imân etmiş olmaz, yâ Resûlallah? diye sordular.

- “Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse!” diye buyurdu.[[]][1]

Bir başka uyarı ise şöyledir.

لا يَدْخُلُ الجنَّة مَنْ لا يأْمنُ جارُهُ بوَائِقهُ

“Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olmayan kimse cennete giremez”[[]][2]

Hz. Resul-i Ekrem Efendimizin buyurmuş olduğu bu hadislerde dikkat edersek komşuluk hakkına riayet etmenin imanımızın gerekliliği olduğu ve komşusu tarafından güvenilir olmayanların cennete girememe diye bir tehlikeyle yüz yüze olduğu vurgulanmaktadır.

Bu sebeple bugün ihmal ettiğimiz komşuluk ilişkilerimizi imanımızın kâmil olması ve cennete girebilme noktasında kendi menfaatimiz açısında yeniden ele almamızda fayda vardır.

Komşu kime denir:

Ev, işyeri, arazi, köy, şehir ve ülke bakımından yakın olanların birbirlerine göre aldıkları ada komşu denir.[[]][3]

Komşu deyiminin kapsamı ile ilgili olarak Hz. Ali (r.a) çevrede "sesi işitilenlerin" komşu olduğu görüşündedir.

Hz. Aişe (r.a) da her taraftan kırk evin komşu olduğunu ve bunların komşuluk hakkına sahip bulunduklarını bildirmiştir.

Ayrıca, komşu tabiri, hiç bir ayırım yapılmadan, müslüman-kâfir, âbid-fâsık, dost-düşman, yerli-misafir, iyi-kötü, yakın-uzak bütün komşuları içine alır[[.]][4]

Kur’an-ı Kerim bizi komşularımıza iyilik yapmaya davet etmektedir.

Nisa süresi 36. Ayette şöyle buyrulmaktadır.

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئاً وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُوراً

“Allah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez.”[[]][5]

Ayet-i kerimede cemiyet düzeni, bu düzenin harcı durumundaki yapıcı sosyal ilişkiler, yakından uzağa doğru insanlara iyi davranmak, maddî ve manevî yardımda bulunmak, bun­ları gösteriş için değil, sırf Allah rızâsı için yapmak ve böylece cemiyet halinde dünya hayatını yaşarken de bir Allah'a kulluğu gerçekleştirmek tavsiye ve teşvik edilmektedir.

Türkçedeki komşu teriminin karşılığı olan âyetteki câr kelimesi, "yakın ol­ma, yakınlık" anlamındaki civar ve mücâvere masdarlarından İsim olup genellik­le birbirine yakın meskenlerde yaşayan kişilerin ve ailelerin her birini ifade eder.

Ayrıca aralarında meslek, iş yeri, arazi vb. yönlerden yakınlık bulunanlar hakkın­da da kullanılmaktadır. Müfessîrler, âyetteki komşu kavramı hakkında değişik yorumlar aktarmışlar­dır.

Meselâ Evzâî'nin, bir evin farklı yönlerinde bulunan kırkar evi o eve komşu saydığı belirtilir. Yaygın yoruma göre âyette geçen "yakın komşu" ile evleri en yakında bulu­nan komşular, "uzak komşu" ile de nispeten daha uzakta oturan komşular kaste­dilmiştir.

İlkiyle akrabalık bağı bulunan, ikincisiyle akraba olmayan komşuların veya ilkiyle müslüman, ikincisiyle gayri müslim komşuların kastedildiği gibi da­ha başka yorumlar da yapılmıştır.

Kurtubî, bu son yorumu da sahih bir yorum olarak değerlendirir; ayrıca âyetteki "ihsan" kelimesinin, yerine göre komşunun mutluluğunu ve kederini paylaşma, birlikte dostça yaşama, komşuya eziyet etmeme ve onu himaye etme gibi erdemli davra­nışları içerdiğini belirtir.

Sosyal hayatın aileden sonraki halkasını komşular oluşturduğundan her din ve kültürde komşuluk ilişkileriyle ilgili kurallar bulunur.

İslâmî kaynaklarda kom­şu hakları genel olarak kul hakları (hukuk-ı ibâd) veya insan haklan (hukuk-ı âdemiyyîn) denilen haklar çerçevesinde ele alınır, bu haklarla ilgili buyruk ve yasak­lar komşuluk ilişkilerini de bağlar.

Ayrıca özel olarak komşuluk haklarına da yer verilir.[[]][6]

Komşuluk hakkı nedir?

Komşular bazan bir akraba gibi birbiriyle içli dışlı oldukları için güzel geçinmeleri, birbiri hakkında iyi şeyler düşünüp mutlu olmalarını istemeleri, mallarının ve canlarının zarar görmemesi için gayret etmeleri, komşusu hatalı bir iş yapmaya kalktığında veya bir konuda komşusunun görüşünü almak istediğinde ona doğru yolu göstermeleri başlıca komşuluk haklarıdır.

Buna ilave olarak zaman zaman birbirlerine hediye göndermeleri, karşılaştıkları zaman birbirinin yüzüne gülüp selamlaşmaları, yardıma çağırdıkları zaman hemen gitmeleri gibi iyi komşuluk esaslarını saymak mümkündür.

Taberânî’nin rivayet ettiği bir hadîse göre Peygamber Efendimiz, üzerimizdeki haklarına göre komşuları üçe ayırmıştır:

Bir hakkı olan komşular: Müşrikler gibi ki, bunların sadece komşuluk hakkı vardır.

'İki hakkı olan komşular:' Müslümanlar gibi ki, bunların hem komşuluk, hem de din kardeşliği hakkı vardır.

Üç hakkı olan komşular: Akraba olan müslümanlar gibi ki, bunların hem komşuluk, hem din kardeşliği, hem de akrabalık hakkı vardır[[.]][7]

Nasıl bir komşu olalım

Sevgili Peygamberimizden aktarılan hadisler ışığında İslam Âlimleri nasıl bir komşu olmamız gerektiğini şöyle bildirmektedir.

Komşumuz borç veya ödünç bir şey isteyince imkânımız varsa verelim.

Bizden yardım isteyince yardımlarına koşalım. Hastalanınca ziyaret edelim.

Maddî sıkıntıya düştüklerinde onları gözetelim. Mutlu günlerinde sevincine, kederligünlerinde üzüntüsüne ortak olalım.

Ölüm hadisesi gerçekleştiğinde teçhiz ve tekfin işlemlerinde yardımcı olalım, cenaze namazlarını kılıp, defin için kabristana gidelim ve evlerine gidip taziyede bulunalım.

İzni olmadan evlerinin cephesini kapatacak yanlış binalaşmadan sakınalım.

Komşumuzun maddi durumu iyi değilse yemek yaptığımız zaman onlara da ikramda bulunalım. Çocuklarımızı komşumuzun çocuğunda bulunmayan ve gördüğünde arzusunu çekecek şeylerle dışarıya göndermeyelim.

Sevgili Peygamberimizin şu hadisini tam bu noktada yeniden hatırlayalım.

خَيْرُ الأَصحاب عِنْدَ اللَّهِ تعالى خَيْرُهُمْ لصـاحِبِهِ ، وخَيْرُ الجيران عِنْدَ اللَّه تعالى خيْرُهُمْ لجارِهِ

“Allah katında arkadaşların hayırlısı, arkadaşına faydalı olandır.

Yine Allah katında komşuların hayırlısı, komşusuna faydalı olandır.”[[]][8]

Ramazanı vesile bilelim. Komşuluk ilişkilerimizi iyileştirelim.

Komşumuza rahatsızlık vermemek, komşumuza ikramda bulunmak Sevgili Peygamberimizin bildirdiği tavsiyeleridir.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır.

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ باللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ، فَلا يُؤْذِ جَارَهُ ، وَمَنْ كَان يُؤْمِنُ بِاللَّهِ والْيَوْمِ الآخرِ ، فَلْيكرِمْ ضَيْفهُ ، وَمَنْ كَانَ يُؤْمنُ بِاللَّهِ وَالْيومِ الآخِرِ ، فَلْيَقُلْ خَيْراً أَوْ لِيَسْكُتْ

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse komşusunu rahatsız etmesin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin.

Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!”[[]][9]

Bir başka hadiste ise komşumuza iyilik yapmamız tavsiye edilmektedir.

مَنْ كَانَ يُؤمِنُ بِاللَّهِ والْيوْمِ الآخِرِ ، فَلْيُحسِنْ إلِى جارِهِ

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse komşusuna iyilik etsin.”[[]][10]

Sevgili Peygamberimizden aktaracağımız bir hadisi uygulamaya koymak suretiyle ramazanda komşu ilişkilerimizi güzel bir zemine oturtturabiliriz.

Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor.

إِذا طبخْتَ مَرَقاً فَأَكْثِرْ مَاءَهُ ثُمَّ انْظُرْ أَهْلَ بَيْتٍ مِنْ جِيرانِكَ ، فَأَصِبْهُمْ مِنْهَا بِمعْرُوفٍ

“Ey Ebû Zer! Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy ve komşularını gözet!”[[]][11]

Bu hadîs-i şerîfte yemeklerin en sâdesi olan çorbadan bahsedilmesi mecâzîdir.

Hiçbir şeyin olmasa da sadece çorban bulunsa bile, komşularına ondan da bir pay ayır, denmek istenmiştir.

İmkânın ne kadar kıt olursa olsun, komşularını şöyle bir gözden geçir ve o çorbaya ihtiyacı olanlara gönder, anlamınadır.

Varlıklı kimseler, evlerinde sık sık yendiği hâlde fakirlerin tadamayacağı güzel yiyecekleri onlara ikrâm etmekle, Allah’ın lutfettiği zenginliğe en güzel şekilde şükretmiş olurlar.

Çorbaya su katma ifadesinde ince bir mâna daha vardır.

Çorbaya su katıldığı zaman, yemeğin tadı ve nefâseti büyük ölçüde kaybolur.

Efendimiz bu sözüyle, etrafındaki yoksulların karnı açken senin ağız tadı, damak zevki araman uygun olmaz.

Sen zevk peşinde koşacak adam değilsin.

Sen mü’minsin. Açları, yoksulları sen gözeteceksin, komşun açken tok yatamazsın demektir.[[]][12]

Ramazanda hediyeleşmeyi de ihmal etmeyelim.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimizin bu konuda bir hadisi şöyledir.

يَا نِسَاءَ المُسلِمَاتِ لا تَحْقِرَنَّ جارَةٌ لجارتِهَا وَلَوْ فِرْسَنَ شَاةٍ

“Ey müslüman kadınlar! Komşu hanımlar birbiriyle hediyeleşmeyi küçümsemesin! Alıp verdikleri şey bir koyun paçası bile olsa!..”[[]][13]

Ramazan ayında bu hadisin gerekliliğini yerine getirmek bir başka güzel olacaktır.

Ramazan ayını vesile bileceğiz aramızdaki komşuluk muhabbetini birbirimize vereceğimiz -maddi değeri çok küçük şeyler bile olsa- hediyelerle artıracağız.

Netice itibariyle komşu sadece yan hanede oturan insan değildir.

Atasözü olarak ifade edilen “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözü bu hususu ne kadar güzel ifade etmektedir.

Maddi veya manevi alanda her an kendisine ihtiyaç duyacağımız komşumuzla ilişkilerimizi İslam Dininin tavsiyelerine uygun hale getirmek dünya mutluluğumuz, imanımızın kâmil olması ve cennete elde etmemiz için gereklidir.

Bu sebeple fırsat ayı Ramazanı iyi değerlendirelim.

Sosyal hayatımız için, kendi yaşantımız için ikramlarda bulunalım.

İhtiyaçlar giderelim. Sıkıntı vermeyelim. Hediyeleşelim.

Vaazımızı İbrahim Hakkı Hazretlerinin kızına yaptığı şu tavsiye ile sonlandırıyorum.

Kalplerden kalplere bir yol bulmalı, Her zaman yumuşak tavır almalı, Acı sözü bırakıp, tatlı olmalı, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol kızım!

Yüce Rabbim komşuluk ilişkilerimizi kendi rızasına uygun bir hale getirmemizi nasip eylesin.

Geceniz mübarek olsun. Allah’a emanet olun.

[[]][1] Buhari, Edeb 29

[[]][2] Müslim, İman 73

[[]][3] Şamil İslam Ansiklopedisi, Komşu Md

[[]][4] Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII, 130

[[]][5] Nisa, 4/36

[[]][6] Kur’an Yolu, Meal Tefsir, DİB. Yay. c. 2, s. 49

[[]][7] Riyazü’s-Salihin, Tercüme ve Şerhi, Erkam yay. c. 2, s. 394-395

[[]][8] Tirmizi, Birr 28

[[]][9] Tercüme: Riyazü’s-Salihin, Tercüme ve Şerhi, Erkam yay. Hadis No: 310, ayrıca bkz. Buhari, Edeb 31

[[]][10] Müslim, İman 77

[[]][11] Müslim, Birr 142

[[]][12] Riyazü’s-Salihin, Tercüme ve Şerhi, Erkam yay. c. 2, s. 396-397

[[]][13] Buhari, Hibe 1

Kurbanla İlgili sıkça sorulan sorular:

Kurban ne demektir, hükmü nedir? ''

   Sözlükte yaklaşmak, Allah’a yakınlaşmaya vesile olan şey anlamlarına gelen kurban, dinî bir terim olarak, ibâdet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı, kurban bayramı günlerinde usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. ''

Akıllı, hür, mukim ve dini ölçülere göre zengin sayılan mümin, ilâhî rızayı kazanmak gayesiyle kurbanını keser.

Böylece hem maddi durumu yetersiz olup kurban kesemeyenlere yardımda bulunmuş, hemde Cenab-ı Hakka yaklaşmış olur. ''

Kurban ibadeti, İslam toplumlarının şiarı sayılan ibadetlerden biri olarak asırlardan beri yerine getirilmektedir.

 Kurban, bir Müslüman’ın gerektiğinde bütün varlığını Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir nişanesidir. ''

Kurban Hanefi mezhebine göre vacip'', diğer mezheplere göre ise sünnet-i müekkededir.

 Dini kaynaklarda Peygamber efendimizin kurbanını daima kestiği ifade edilmektedir.   ''

Kurbanın dinî dayanağı nedir?''

Genel anlamda kurbanın bir ibadet olduğuna dair Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet yer almaktadır.

 Hz.İbrahim’in oğlu Hz.İsmail’in yerine, Allâh tarafından bir kurbanın verildiği açıkça bildirilmektedir.' '(Saffat 37/107)' '

Ayrıca aşağıdaki ayetler de genel anlamda kurban ibadeti ile ilgilidir: ''

—Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık…” ''(Hacc 22/34)' '

—Kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.”''('Hacc 22/28) '

 “Kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır.

 Onlar saf saf sıralanmış dururken kurban edeceğinizde üzerlerine Allah'ın adını anın.

 Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yeyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin.

 Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.”' “Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. '

Allah'a ulaşacak olan ancak, sizin takvanız (O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadet) dir'.” '(Hac 22/36;37)' '

Bu ayetlerde zikredilen hayvan kesiminin ibadet amaçlı birer uygulama olduğu açıktır.

Bu amaçla kesilen hayvanların, et ve kanlarının Allah’a ulaşamayacağının, asıl olanın ihlâs ve takva olduğunun vurgulanması kurban kesmenin ibadet olduğunun açık göstergesidir. ''

Kurban kesmenin amacı nedir?''

Kurban ibadetinin  asıl amacı Allah’ın rızasını kazanmak ve O’na yakınlaşmayı arzu etmektir.

 Kurban kesen, bu ibadetiyle Allah’a yaklaşmış ve O’nun hoşnutluğunu kazanmış olur.

Kurban, aynı zamanda bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneğidir.

Kesilen kurbanlardan maddi olarak daha çok yoksullar yararlanır.

Görüldüğü gibi bu ibadetin ruhunda Hakka yakınlık ve halka fedakârlıkta bulunma anlayışı vardır.

Kurban;'' -fıkhi hükmü ne olursa olsun- Müslüman toplumların simgesi  ve şiarı sayılan ibadetlerden biri olarak asırlardan beri dini hayatımızda önemli bir yer tutmaktadır.

 Kurban, bir Müslüman’ın bütün varlığını gerektiğinde Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun sembolik bir ifadesidir. ''

     İslam Dini; ferdi, ruhi-derûni hikmetlere ve insanî erdemlere ulaştırmayı öngörürken; toplumlar için, birleştirici ve bütünleştirici bazı emir ve uygulamalar da getirmiştir.

İslam dininin bu üstün özelliği, zekât, hac ve kurban gibi sosyal boyutlu malî ibadetlerde, daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.

    Bu ibadetler başlangıçtan bütün Müslüman toplumlarda, genel esasları ve özü hiç bir değişikliğe ve müdahaleye uğramadan  devam etmiş ve yeni nesillere intikal ettirilmiştir.''

Kurban ne zaman kesilir?''

      Kurban, kurban bayramının ilk üç gününde kesilir.

 Kurban kesim vakti, Bayram namazı kılınan yerlerde, bayram namazı kılındıktan sonra, bayram namazı kılınmayan yerlerde ise sabah namazı vakti girdikten sonra başlar.

Bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar devam eder.

 Bu süre içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir.

Ancak kurbanların gündüzleri kesilmesi uygundur.

Bayramın birinci günü kesmek daha faziletlidir.
Şafii mezhebine göre ise kurban bayramın  dördüncü günü de kesilebilir.'

Hangi hayvanlar kurban olarak kesilebilir? ''

Kurban; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur.

 Bunların dışındaki hayvanlar kurban olarak kesilemezler.

 Bu hayvanların  kurban olarak kesilebilmesi için, koyun ve keçinin bir,  sığır ve mandanın iki, devenin ise  beş yaşını doldurmuş olması gerekir. 
Ancak, 6 ayını tamamlayan koyun bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olması halinde kurban edilebilir. '

Kurban edilecek hayvanlar hangi nitelikleri taşımalıdır?''

Kurban edilecek hayvanın, sağlıklı, azaları tam ve besili olması, hem ibadet açısından, hem de sağlık bakımından önem arz eder.

    Bu nedenle, kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün, bir veya iki gözü kör, boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırık, dili, kuyruğu, kulakları ve memesi kesik, dişlerinin tamamı veya çoğu dökük hayvanlardan kurban olmaz.

Ancak, hayvanın doğuştan boynuzsuz olması, şaşı, topal, hafif hasta, bir kulağı delik veya yırtılmış olması, kurban edilmesine mani teşkil etmez.''

Kurban keserken nelere dikkat edilmelidir?''

Kurban edilecek hayvana acı çektirilmemeli ve eziyet verilmemelidir.

 Hayvanlar ehil kişiler tarafından kesilmeli ve kesim işlemi süratli bir şekilde yerine getirilmelidir.

Ayrıca, çevre temizliği için gerekli tedbirler alınmalıdır.

Hayvanların, birbirlerinin kesimini görecek şekilde yan yana bulundurulmamalarına özen gösterilmelidir.''

Kurban kesilirken besmele çekmenin hükmü nedir? Hangi dua okunmalıdır?''

İster kurban niyetiyle olsun ister başka bir amaçla olsun hayvan kesilirken besmele çekilmesi gerekir.

 Hayvanın kesimi esnasında besmele kasten terk edilirse o hayvanın eti yenilmez.

Ancak kasıtsız ve unutularak besmele çekilmezse bu hayvanın eti yenilir. ''

Kurban kesilirken üç defa  “Bismillahi Allahü ekber” denilir ve şu ayetler okunur:''

 

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ         'Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”'

 '(En’am 6/ 162-163)

 

اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذ۪ي فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَن۪يفًا وَمَآ اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ 

Ben; Hakka yönelen birisi olarak, yüzümü gökleri ve yeri yaratan Rabbime döndürdüm. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.'' '(En’am 6/ 79)'

 

Kurban keserken abdestli olmak şart mıdır?''

Kurban kesen kişinin abdestli olması şart olmamakla birlikte, kurban bir ibadet olduğu için kesenin abdestli olması daha faziletlidir.''

Kurbanlık hayvanlardan hangileri ortak olarak kesilebilir?''

     Koyun veya keçinin bir kişi tarafından; sığır, manda ve devenin ise, yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban olarak kesilebileceği Hz. Peygamber'in hadisleri ve uygulamaları ile sabittir. '(Ebû Dâvûd, “Dahâyâ”, 7-8).'

Ortak olarak kurban edilebilen hayvanlar tek veya çift hisse olarak kesilebilirler. ''

Akika, adak, udhiyye ve nafile kurbanlar için aynı büyükbaş hayvana ortak olunabilir mi?''

    Ortak kesilen kurbanlarda, hissedarlardan her birinin kurbanlarını aynı maksat için kesmiş olmaları gerekmez.

    Ortakların her birinin ibadet niyetiyle katılmış olması kaydıyla bir kısmı udhiyye, diğer bir kısmı ise adak, akîka, nafile kurbanı olarak niyet edebilirler. ''

Kimler kurban kesmelidir?''

    Kurban kesmek, âkıl, baliğ (akıllı, ergen), dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve mukim olan bir Müslüman’ın yerine getireceği mali bir ibadettir.

    Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 80.18 gr. altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan kişi dinen zengindir.

    Dolayısıyla bu kişi Allah'ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere şükran ifadesi ve Allah yolunda fedakârlığın nişanesi olarak kurban kesmelidir. ''

Zengin olan karı-kocadan her birinin kurban kesmesi gerekir mi?''

İbadetlerde sorumluluk bireyseldir.

Bu nedenle, dinen zengin olan karı-kocadan her birinin ayrı ayrı kurban kesmesi gerekir.

Ancak İmam Malik’e göre aile reisi tüm aile efradı adına bir adet büyükbaş veya küçükbaş hayvan keserse bu yeterli olur. ''

Yolcunun kurban kesmesi gerekir mi?''

Yolcu kurban kesmekle mükellef değildir. Ancak kesmesi halinde sevabını kazanır.

Sefer halinde iken kurban kesenler; bayram günleri içinde memleketlerine dönerlerse, yeniden kurban kesmeleri gerekmez.

 Sefer halinde iken kurban kesmeyip de bayram günlerinde memleketlerine dönenler, kurbanlarını keserler.''

Kadın kurban kesebilir mi?''

Hayvan kesiminde, gerekli yeterlilik ve şartları taşıyan kişi; kadın olsun, erkek olsun kurban kesebilir. ''

Kurban eti nasıl değerlendirilmelidir?''

     Hz. Peygamber, kurban etinin üçe taksim edilip, bir bölümünün kurban kesmeyen yoksullara dağıtılmasını, bir bölümünün akraba, tanıdık ve komşularla paylaşılmasını, bir bölümünün de eve ayrılmasını tavsiye etmiştir (Ebû Dâvûd, “Dahâyâ”, 10).

Ailenin ihtiyaç durumuna göre etin tamamı evde bırakılabileceği gibi, toplumda muhtaçların arttığı dönemde kurban etinin çoğunun hatta tamamının dağıtılması uygun olur. ''

Kurban etinin bir kısmı kesim ücreti olarak verilebilir mi?''

Kurban etinden kesim işini yapan kişinin ücreti verilemez.

Çünkü verildiği takdirde, kurban ibadetini yerine getirmek için gerekli maddi külfetin bir kısmı bizzat ibadetin kendisi üzerinden karşılanmış olur.

 Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

     "Rasulullah (a.s), develer kesilirken başında durmamı, derilerini ve sırtlarındaki çullarını paylaştırmamı emretti ve onlardan herhangi bir şeyi kasap ücreti olarak vermeyi bana yasakladı ve kasap ücretini biz kendimiz veririz" buyurdu.' (Müslim, “Edahî”, 28; Ebû Dâvûd, “Dahâyâ”, 9; Nesâî, “Dahâyâ”, 37)'

Kurban derisi nasıl değerlendirilmelidir?''

Kurbanın derisi, bir fakire veya hayır kurumuna verilmelidir.

   Hz. Peygamber, veda haccında Hz. Ali'ye, kurban olarak kesilen develerinin başında durmasını ve bunların derileri ile sırtlarındaki çullarını sadaka olarak vermesini, kasap ücreti olarak bunlardan bir şey vermemesini emretmiştir '(Ebû Dâvûd; “Menâsik”, 20).'

 Buna göre kurban derilerinin para karşılığında satılması, kurbanın kesimi veya bakımı için ücret olarak verilmesi caiz değildir.

 Derinin satılması halinde bedelinin yoksullara verilmesi gerekir.''

Kurbanlık hayvanın elektrik veya narkoz şoku ile bayıltılarak kesilmesi caiz midir?''

İster kurbanlık olsun ister etlik, hayvanın kesimi esnasında; hayvana fazla eziyet vermemek esastır.

Bunun için (ölüm acısını azaltmak maksadıyla) kesim sırasında hayvanın elektrik veya narkoz vererek şok ile bayıltılması, bu hayvanın kurban olarak kabul edilmesine engel kusurlardan sayılmaz.

 Çünkü kurbana engel kusurlar; kesim sırasında meydana gelen arızalar olmayıp, hayvanda önceden mevcut olan kusurlardır.

 Bu itibarla (şok etkisiyle ölmeden önce hemen) canlı olarak kesilmek kaydıyla, kurbanlık hayvanın elektrik veya benzeri bir şeyle şoklanmasında dinen bir sakınca yoktur.

Şayet hayvan, henüz kesilmeden, şokun etkisiyle ölürse; o, kurban olamayacağı gibi eti de yenmez.''

Satın alındığında sağlam olup sonradan kusurlu hale gelen bir hayvan kurban edilebilir mi?''

Bir kimse sağlam bir hayvan satın alsa fakat daha kesilmeden hayvanda kurban edilmeye engel bir kusur meydana gelse, eğer satın alan kişi zenginse yenisini alıp kesmelidir.

Yoksulsa yenisini almasına gerek yoktur, almış olduğu hayvanı kurban eder.''

Doğumdan sonra boynuzların elektrikle kurutulması hayvanın kurban olmasına engel olur mu? ''

Doğumun peşinden hayvanların boynuzlarının elektrik ve benzeri yöntemlerle kurutulması suretiyle boynuzsuz olarak büyüyen hayvanların kurban edilmeğe engel başka özürleri yoksa kurban edilmesinde bir sakınca yoktur.''

Kısırlaştırılmış hayvanlar kurban edilebilir mi?''

Çeşitli amaçlarla kısırlaştırılmış veya burularak hadım hale getirilmiş hayvanlar kurban olarak kesilebilir.

 Kurban açısından bu herhangi bir eksiklik oluşturmamaktadır.''

Kurban kesilen hayvanda bir hastalık ortaya çıkarsa yerine başka birinin kesilmesi gerekir mi? ''

Kurbanlık hayvanın kesilmeden önce hastalığı bilinmiyor ve başka bir özrü de yoksa kestikten sonra hastalığının anlaşılması halinde yeniden kurban kesilmesi gerekmez.

 Ancak satıcının, eskiden olan bir ayıbından dolayı kurbanlığın bedelini bayramın ilk üç gününde iade etmesi durumunda yeniden kurban alınarak kesilir.

 Bundan sonra iade edilmesi halinde bu para fakirlere sadaka olarak dağıtılır.''

Dişi ya da erkek hayvandan hangisinin kurban edilmesi daha faziletlidir? ''

Deve, sığır gibi büyük baş hayvanlarla, koyun, keçi gibi küçükbaş hayvanların belirli şartları taşımaları durumunda, erkek olsun dişi olsun kurban olarak kesilebilecekleri hususu Hz. Peygamber’in  (s.a.v.) hadis ve uygulamaları ile sabittir.

Kurban edilecek hayvanın cinsiyeti, kurban ibadetinin fazileti açısından bir ölçü değildir.

Ancak sığırın dişisinin kurban edilmesinin faziletli olduğu görüşünü ileri süren fakihler olmuştur.

Bu görüşü o fakihlerin yaşadıkları toplum ve dönemin şartlarına göre değerlendirmek daha isabetli olur.

 Tarıma dayalı bir toplumda erkek sığırın gücünden daha fazla yararlanılma imkânının bulunması göz önünde bulundurularak böyle bir görüş ortaya atılmış olabilir.

Ancak bu görüşler, dinin değişmez esasındanmış gibi kabul edilmemelidir.

Bunlar, toplum menfaati göz önünde bulundurularak ortaya konulmuş görüşlerdir.

Günümüzde de aynı esastan hareketle dişi sığırların kurban edilmesinin üretime zarar vermesi halinde, erkek sığırların tercih edilmesi uygun olur.

Ayrıca kurbanlık hayvanın erkek veya dişi olması, kurbanın geçerlilik şartları arasında yer almamaktadır. ''

Gebe hayvanın kurban edilmesi caiz midir?''

Doğacak yavruların telef edilmesi  söz konusu olduğu için gebe hayvanın kurban edilmesi doğru değildir. ''

Kurbanlık olarak niyetlenilen bir hayvanın sütünden ve yününden yararlanmak caiz midir?''

Kurban etmek üzere satın alınan veya kurban etmek niyeti ile belirlenin hayvanın kesim öncesinde sütünden ve yününden yararlanmak mekruhtur.

Çünkü bu durumda hayvan satın alınmasından veya kurban edilmek üzere niyet edilmesinden itibaren kurbanlık olarak belirlenmiş olmaktadır.

 Şayet böyle bir hayvandan yararlanılmışsa bedeli sadaka olarak verilmelidir. ''

Alınan kurbanlığın ölmesi veya başka bir sebeple kesilememesi durumunda ne yapılmalıdır?''

Almış olduğu kurbanlık hayvanı ölen kişi, yükümlülük şartlarını taşıması halinde, bayramın ilk üç gününde ise yeni bir kurbanlık alıp kesmesi, bayram günlerinden sonra ise kurban bedelini yoksullara vermesi gerekir.

 Zengin bir kimsenin aldığı kurbanlık hayvan, kurban günlerinden önce ölürse, bu kimsenin yeniden bir kurbanlık hayvan alması gerekir.

Ancak kurbanlık hayvanı ölen kişi fakirse yeniden hayvan alıp kesmesi gerekmez.

Kuyruksuz koyunlar kurban edilebilir mi?''

Doğuştan kuyruksuz olan veya besili olması için küçük yaşta kuyrukları boğulmak suretiyle düşürülen koyunların kurban edilmelerinde bir sakınca yoktur.

Ancak bir kaza sonucu kuyruğunun tamamı veya yarısından çoğu kopan hayvanın kurban edilmesi caiz değildir.

Ölmüş kimseler için kurban kesilir mi?''

Son zamanlarda halkımız arasında yaygınlaşma eğilimi gösteren; ölü kurbanı veya kabir kurbanı diye bir kurban çeşidi  yoktur.

 Ancak, ölmüş birisi adına veya sevabı ölüye bağışlanmak üzere kurban kesilebilir.

Ayrıca, kurban borcu olup, hayatta iken vasiyet eden kişinin bıraktığı miras yeterli ise mirasçıları tarafından vasiyetinin yerine getirilmesi gerekir.

Fakat vasiyeti yoksa ölen kimseler için mirasçılarının kurban kesmeleri gerekmez.

    Ancak bir kimse, sevabını ölmüş bulunan anne veya babasına yahut diğer yakınlarına bağışlamak üzere, çeşitli hayır kurumlarına, fakir ve muhtaç kişilere bağışta bulunabileceği gibi, kurban da kesebilir.

Taksitle kurban alınabilir mi?''

Taksitle satın alınan hayvan kurban olarak kesilebilir.''

Satın alınan kurbana, daha sonra başkaları ortak edilebilir mi?''

Kişi, mülkiyetinde olan veya kurban etmek amacıyla satın aldığı büyükbaş hayvana yedi kişiyi geçmemek şartıyla başkalarını ortak edebilir.

Bu itibarla kurban edilmek üzere satın alınan bir büyü baş bir  hayvana yedi kişiyi geçmemek kaydıyla daha sonradan da ortak olunabilir. ''

Kurban yerine sadaka vermekle bu ibadet yerine getirilmiş olur mu?''

Fıkhi hükmü ister vacip, ister sünnet olsun; kurban ibadeti belirli şartları taşıyan hayvanların usulüne uygun olarak kesilmesiyle yerine getirilir.

 Kurban bedelini yoksullara ya da yardım kuruluşlarına vermek suretiyle, kurban ibadeti ifa edilmiş olmaz.

Şüphesiz Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak niyetiyle, fakir ve muhtaçlara yardım etmek, iyilik ve ihsanda bulunmak da Müslüman’ın önemli vazifelerinden biridir.

Ancak, bu iki ibadetten birini diğerinin alternatifi olarak algılamak dini açıdan doğru değildir.''

Nitekim Peygamber (a.s.) efendimiz de, kurban meşru kılındıktan sonra her yıl bizzat kurban kesmek sureti ile bu ibadeti yerine getirmiştir.' (Buhârî, “Hacc”, 117, 119; Müslim, “Edâhî”, 17). '

       ''Hz. Peygambere (s.a.v.) kurban bayramında, Allah katında en sevimli ibadetin kurban kesmek olduğunu, kurbanın kesilir kesilmez Allah katında makbul olacağını ve kurban edilen hayvanın her bir parçasının kişinin hayır hanesine kaydedileceğini ifade etmiştir.' '(Tirmizî, “Edâhî”, 1; İbn Mâce, “Edâhî”, 3).' '

İhmal sebebiyle kurban kesmeyen kimse ne yapmalıdır? ''

Şartlarını taşıdığı halde ihmal v.b sebeplerle kurban kesmeyen bir kimsenin,  bir kurban bedelini fakirlere vermesi, ayrıca tövbe ve istiğfar etmesi gerekir. ''

Vekâlet yoluyla kurban kesilebilir mi?''

Kurbanı, kişi kendisi kesebileceği gibi, vekâlet yoluyla başkasına da kestirebilir.

Zira kurban mal ile yapılan bir ibadettir; mal ile yapılan ibadetler  ise vekâlet caizdir. ''

Vekâlet yoluyla kurban kestiren kişi kendi bulunduğu yerde birisine vekâlet verebileceği gibi, başka bir yerdeki kişi veya kuruma da vekâlet verebilir.

Vekâlet, sözlü veya yazılı olarak ya da telefon, internet, faks ve benzeri iletişim araçları ile verilebilir. ''

Akîka kurbanı nedir?''

Yeni doğan çocuk için şükür amacıyla kesilen kurbana, “akîka” adı verilir.

 Akîka'' kurbanı kesmek müstehaptır.

 Akîka' kurbanı olarak kesilecek hayvanda da, diğer kurbanlarda aranan şartlar aranır. '

Akîka' kurbanı, çocuğun doğduğu günden bulûğ çağına kadar kesilebilirse de doğumun yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. '

Akîka'' kurbanının etinden ve derisinden yararlanabilecek kimseler konusunda her hangi bir sınırlama yoktur.

Kurban sahibi dâhil herkes bu kurbandan istifade edebilir.''

Şükür kurbanı ne demektir?''

Temettü ve kıran haccı yapan kişilerin, aynı mevsimde hac ve umreyi birlikte ifa ettikleri için, kestikleri kurbanlara şükür kurbanı da denilmektedir.

Aynı şekilde kişi, arzu ettiği bir amaca ulaşması veya bir nimete nail olması sebebiyle şükür kurbanı kesebilir.

Bu kurbanların etinden sahipleri istifade edebilir. ''

Adak kurbanı ne demektir?''

Kurban adayan kişinin kurban kesmesi vaciptir.

Eğer kişi bu adağı, bir şartın gerçekleşmesine bağlamışsa bu şart gerçekleşince kesmesi gerekir.

 Adak kurbanının etinden adak sahibi, usul ve fürûu (neslinden geldiği ana, baba, dede ve nineleri… İle kendi neslinden gelen çocukları ve torunları.) yiyemeyeceği gibi, bunların dışında kalıp zengin olanlar da yiyemez.

 Eğer kendisi yemek ister veya bu sayılanlardan birisine yedirmek isterse, yenilen etin rayiç bedelini yoksullara verir.''

 

MEVLİD KANDİLİ

 

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَآلِهِ  وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ  

 صَلُّوا عَلَي رَسُولِناَ مُحَمَّد . صَلُّوا عَلَي طَبِيبِ قُلُوبِناَ مُحَمَّد . صَلُّوا علَي شَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدرَبِّ اشْرَحْلِى صَدْرِى وَيَسِّرْلِى اَمْرِى وَاحْلُلْ العُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى.سُبْحَانَكَ لا عِلْمَ لَنَا اِلا ماَ عَلّمْتَناَ اِنّكَ اَنْتَ السميع العليم

سبحانك لا علم لنا الا ما فهمتنا انك انت الجواد الكريم

وَتُبْ عَلَيْناَ  ياَ مَوْلانا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيم

وَهْدِناَ وَ وَفِّقْناَ اِلَي الْحَقِّ وَ اِلَي طَرِيقٍ مُسْتَقِيم.

بِبَرَكَةِ الْقُرْآنِ الْعَظِيم. وَ بِحُرْمَةِ مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِين.

Bizleri yoktan var eden varlığından haberdar eden, bizleri İslam nuru ile müşerreflendiren ,bizleri Müslüman bir anadan ve Müslüman bir babadan dünyaya getiren ve bizleri bu mübarek saatte bu mübarek çatı altında toplayan yüce mevlaya hamdü senalar olsun  bütün selatü selamlar Efendiler efendisi  sevgililer sevgilisi hz. Muhammed (AS) üzerine olsun.

 

İnananlar İçin Eşsiz Bir model ve İdeal Örnek

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ

Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.  (Enbiya, 21/107)

Din, insanın sadece Allah ile ilişkilerini değil, aynı zamanda hem diğer insanlarla hem de âlem ile ilişkilerini düzenlemek üzere, Allah tarafından konulmuş olan değerler manzûmesidir.

 

Bu tariften de anlaşılacağı üzere, din, insanın âhlâkileşmesi, bir başka deyişle insanileşmesi içindir.

اَلَّذى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزيزُ الْغَفُورُ

"Allah ölümü ve hayatı, hanginizin daha güzel davranışlarda bulunacağını imtihan etmek için yarattı"' (Mülk, 67/2) ayet-i kerimesi, dinin gayesinin insanı ahlâkî olgunluğa ulaştırmak; insanı, "'insan-ı kamil" haline getirmek olduğunu gösterir.

 

Yüce Allah, insan için gerekli olan her şeyi, bir taraftan vahiy ile bildirmiş; diğer taraftan da peygamberler vasıtasıyla, bildirdiklerinin sosyal hayata nasıl geçirileceğinin somut örneğini göstermiştir.

İlk insanın aynı zamanda ilk peygamber olmasının, göz ardı edilmemesi gereken bir manâsı vardır.

Bu mana insan adı verilen varlığın din olmaksızın, insanlığını tam olarak gerçekleştiremeyeceğidir.

 

 Dinin insana ulaşması ve öğretilmesi konusunda peygamberin önemi son derece büyüktür.

 

Dini koyan Allah'tır, ama onu eksiksiz bir şekilde insanlığa sunan peygamberdir.

Dini değerleri hayatında yaşantı haline dönüştürebilmesi için de insanın, peygamberin örnekliğine ihtiyacı vardır.

 

Geçmiş zamanlarda insanların problemleriyle ilgilenen şüphesiz başka insanlar da vardır.

 

Krallar, komutanlar, topluma yön verme iddiasıyla sistemler kuran filozoflar, fikir adamları, şairler ve daha niceleri gelip geçmişlerdir. Fakat bunların hiçbiri insanlara mutluluk getirme yönünden peygamberlerle mukayese edilemez.

 

Şüphesiz bunlar arasında insanlara faydalı olanlar da çıkmıştır. Fakat peygamberlerin bıraktığı derin izi, hiç biri bırakamamıştır.

Çünkü onlar, topraklara sâhip olma, ülkeleri fethetme, düşmanına galip gelme, insanlara hükmetmenin ötesinde, insanın öz cevherini görememişler, adeta onu hiç hesaba katmamışlardır.

 

Bu sebeple denilebilir ki, tarih boyunca dünyanın her yerinde görülen, hayır, ahlak, vicdan, adalet, merhamet, şefkat tezâhürleri, Allah'ın irşad ve hidayetine, peygamberlerin ilâhi dâvetine dayanır.

 

 Çünkü dünya ne kadar geniş olursa olsun, her tarafa o yüce insanların daveti ulaşmış, bütün milletler o ulvi yol göstericilerin hayata mutluluk müjdesi veren seslerini duymuşlardır.

Bu hakikat Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmektedir:

وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا فيهَا نَذيرٌ

"Hiçbir millet yoktur ki, içlerinden bir uyarıcı peygamber gelmiş olmasın." (Fâtır, 35/24)

وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌ فَاِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِىَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

"Her ümmetin (Allah'ın emirlerine davet eden bir yol gösterici) peygamberi mevcuttur..." (Yûnus, 10/47)

مَّنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً

Kim hidayete gelirse kendisi için hidayete gelmiş olur, kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günâhkâr, başkasının günâh yükünü taşımaz. Biz elçi göndermedikçe azâb edecek değiliz. (İsra, 17/15)

 

Gerçekten peygamberler kalpleri ıslâhla uğraşmışlar, kalplerden hasedin, fesadın, şerrin kökünü kazıyıp atmak için çalışmışlardır.

Gönülleri büyük ihtiraslardan, hudutsuz isteklerden temizleyip kurtarmak için yol göstermişlerdir.

 

'Onların bu asil gayreti olmasaydı, şüphesiz yeryüzü bugünkünden çok daha karanlık, çok daha sıkıntılı; problemler bugünkünden çok daha büyük olurdu'.

Bu sebeple insanlık,  o büyük yol göstericilere çok şey borçludur.

İlk peygamber Hz. Adem ile son peygamber Hz. Muhammed arasında binlerce peygamberin gönderildiği rivayet edilir. (Geniş bilgi için bkz. Abdulkâhir el Bağdâdî, Usûlud'din, İst. 1928, s:157)

 

Kutlu Doğumun'    1443.      ‘üncü yıldönümünü idrak ediyoruz.

 

 

Sevgili Peygamberimiz (sas) ’in dünyaya teşrif ettikleri [20 Nisan 571, Pazartesi] Rabiülevvel ayının 12. gecesidir ki buna Mevlid–i Nebi [Kutlu Doğum] denir.

Kâinat ve beşeriyetin yüzyıllardır yolunu gözlediği o Peygamberler Peygamberi’nin doğum günüdür bugün.

 

Hz. İbrahim’in duası91, Hz. İsâ’nın müjdesi ve dedesi Abdülmuttalip92 ve annesi Âmine’nin rüyasıdır.93

           Doğduğunda sünnetli ve göbek bağı kesilmiş vaziyetteydi.

 Sırtında, iki kürek kemiği arasında, tam kalbinin hizasında peygamberlik mührü “Hâtem–i Nübüvvet” vardı.

 Dedesi Abdülmuttalip adını Muhammed koymuştu. Övülen demekti.

 Zira onu Allah övmüştü; melekler, insanlar ve cinler de övecekti. Sonra o Nur topunu alarak Kâbe’ye götürdü ve Allah’a duada bulundu: “Bana bu temiz çocuğu ihsan eden Allah’a hamdolsun!” dedi.

Teşrifinden asırlar sonra da Mevlid-i Şerif yazarı Süleyman Çelebi Viladet bahsinde Sevgili Peygamberimizin doğum yılını şöyle dile getirmektedir.

Ol Rebiûl evvel âyın nîcesi On ikinci gîce isneyn gîcesi Ol gîce kim doğdu ol hayrûl-beşer Ânesi anda neler gördü neler

Doğdu ol saatte ol Sultân–ı Dîl

 Nûra gark oldu semâvât ü zemîn”  

Cahiliye Dönemi Mekke’de Görülen Olumsuzluklar

Sevgili Peygamberimizin dünyaya teşrif etmelerinden önce tam bir karanlık vardı.

Devir cehalet çağını yaşıyordu.

Mekkeliler Hz İbrahim’in öğrettiği dinin bozulmuş halini yaşamaya devam ediyorlardı.

Hakka batıl bulaştırdıkları için müşrik olmuşlardı.

Allah’a inanıyorlar ama putların, Allah ile aralarında aracı olduğuna inanıyorlardı.

Meleklere inanıyorlar ama melekleri Allahın kızları olarak görüyorlardı.

Peygamberlik mefhumu da vardı, zira Allah, peygamber gönderecek olsaydı bu kavmin ileri gelen efendilerine gönderirdi diyorlardı. Hac vardı, kurban vardı vs.

İnsanlar birbirlerini öldürmekten dolayı şeref duyuyorlar, kız çocukları kendilerinden utanç duyulduğu için toprağa diri diri gömülüyor, kadınlara hak verilmek miras verilmek şöyle dursun kendileri mirasa konu oluyorlar, Ahlaksızlık, alkol tüketimi, kumar ve fuhuş yayılmıştı.

 Bazen doğan çocukların babası tahmini olarak tespit ediliyordu.

haksızlık, kibir, gasp, yağma, kaos almış başını gitmişti.

Kabilecilik duygusuyla haram aylar dışında durmadan savaşıyorlardı.

Ticaret kervanları soyuluyor, zorba ve zalimlerin yaptıkları yanına kalıyordu.

İnsanlık yeni bir elçiye, yeni bir peygambere muhtaçtı.

Arif Nihat Asya Natında bu hususu şöyle nazımlaştırmıştır.

Günler, ne günlerdi, yâ muhammed, Çağlar ne çağlardı: Daha dünyaya gelmeden Mü’minlerin vardı… Ve bir gün, ki gaflet Çöller kadardı, Halîme’nin kucağında Abdullah’ın yetimi Âmine’nin emaneti ağlardı. Hatice’nin goncası, Aişe’nin gülüydün. Ümmetinin gözbebeği Göklerin resûlüydün…

Hz. Peygamber (s.a.s.)efendimizin dünyaya gelişlerinden önce müjdesi Tevrat’ta ve İncil’de verilmişti.

 Kuran’ı kerim bu hususu şöyle dile getirmektedir.

وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّراً بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ

“Hani, Meryem oğlu İsa, “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim” demişti.

İslâm târihçileri, Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğduğu gece bir takım olağanüstü olayların meydana geldiğini naklederler.

O gece İran Kisrâsı (Hükümdarı)'nın Medâyin şehrindeki sarayının 14 sütûnu yıkılmış, mecûsîlerin İran'da Istahrâbat şehrinde bin yıldır yanmakta olan "ateşgede"leri sönmüş, Sâve (Taberiyye) gölü yere batmış, bin yıldan beri kurumuş olan Semâve deresi'nin suları taşmış, Dönemin önde gelen insanları çok ilginç ruyalar görmüşlerdir. Kâbe'deki putların yüz üstü devrildikleri görülmüştü.

Gerçekten Hz. Peygamber (s.a.s.) efendimizin doğması ile bütün dünyada hüküm sürmekte olan cehâlet ve küfür ateşi sönmüş, putperestlik yıkılmış, zulmün baskısı son bulmuştur.

Karanlıklar içerisinde kalan insanlık O’nun öğretileriyle aydınlığa kavuşmuş, kız çocuklarına reva görülen diri diri toprağa gömülme O’nun gelişiyle son bulmuş, kadınlara yapılan haksızlıklar O’nun teşrifiyle sona kavuşturulmuş, haksız yere canların kıyılması sona erdirilmiş, zulüm bitmiş ve hayat bütün canlılar için yaşanılabilir bir hayata dönüştürülmüştür.

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ

İşte böyle bir anda O, Kur'an'ın ifadesiyle, alemlere rahmet olarak gönderilmişti. (Enbiyâ, 21/107)

Bu bakımdan sevgili peygamberimizin doğumu mutlu bir hadisedir.

Peygamberimizin; ona inananlar için eşsiz bir model ve ideal örnek olduğu gayet açıktır.

Zaten peygamberlerin en önemli gönderiliş gayelerinden birisi de insanlığa örnek ve model olma konumlarıdır. Allah, Peygamberimize hitaben Kur'an-ı Kerim'de;

وَاِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظيمٍ

"Muhakkak sen çok yüce bir ahlâk üzeresin" (Kalem, 68/4) buyururken, insanlara hitaben de:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فى رَسُولِ اللّهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّهَ وَالْيَوْمَ الْاخِرَ وَذَكَرَ اللّهَ كَثيرًا

"Gerçekten sizin için, Allah'a ve Ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için Allah'ın Rasülü'nde çok güzel bir örnek vardır." (Ahzab, 33/21) diye buyurmaktadır.

 

Dolayısıyla Hz. Peygamber'i örnek almak, bir Müslüman için öncelikli dini bir görev durumundadır.

Hz. Peygamberin kişiliği kendi döneminde olduğu gibi, kendisinden sonraki dönemlerde de Müslüman toplumların yaşayışı için örnek olmuştur.

 

Müslüman kişi hangi makam, statü, konum ve mevkide olursa olsun Rasülullah’ı örnek model olarak almalıdır: Bir eğitimci olarak, bir anne-baba olarak, bir lider-yönetici olarak, tüccar olarak vb.

 

Hz. Peygamberin örnek alınmasını emrederken Allah Teala’nın, onun yaşadığı dönemin ve coğrafyanın şartlarına göre yediği yemekleri, kullandığı eşyaları, giydiği elbiseleri, kısaca onun hayatının şekli yönünü örnek almalarını kastetmiş olmadığı ve böyle bir örnek alma biçimi takdim etmediği açıktır.

 

Zaten o takdirde Hz. Peygamber’in örnek alınmasının imkansızlığı ortadadır.

Esasında örnek alınmadaki temel espri de bu değildir.

Şayet öyle düşünülürse bugün binmek için deve, yemek için hurma, giymek için de Yemen  elbisesi aramak gerekecektir.

 Aynı zamanda, Hz. Peygamber’in hayatının şekli yönünü, mesela kıyafetinin örnek alınması gerektiğini savunmak, İslam’ın evrenselliği ile çelişmektedir.

 

Sözgelimi hayvan derisi giyen Müslüman bir Eskimo'dan, onun Arabistan sıcağında giydiği kıyafetini örnek almasını istemek gerçeklerle bağdaşmaz. Bu sayılan hususların dinin özüyle alakası yoktur.

 

Nitekim Hz. Muhammed (s.a.v) peygamberlikten önce ne yiyorsa peygamberlikten sonra da aynı şeyleri yemeye, peygamberlikten önce ne giyiyorsa peygamber olduktan sonra da onu giymeye devam etmiştir.

Peygamber olduktan sonra giyim tarzını değiştirdiğine dair kaynaklarda hiçbir kayıt mevcut değildir.

 

Dolayısıyla Müslümanlar için örnek alınması ve hayata geçirilmesi için gereken şeyler Hz. Muhammed (s.a.v)’in şekli yönüyle ilgili hususlar değildir.

 

Bilakis “Kur’an’a uyması, Allah’a itaati, Sarsılmaz İman’ı ve Salih amelleri, Allah yolunda mücadelesi, Doğruluğu, Adaleti, İnsanlara sevgi ve saygısı, Güvenilirliği, Müsamahası, Barışa verdiği önem, Yumuşak huyluluğu, Çalışkanlığı, Kanaati, Şefkat ve merhameti, Cömertliği” gibi faziletlerdir. (İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, s.263-283, DİB Yayınları, Ankara 2004 -Bazı değişiklikle ve özetlenerek-)

 

Günümüz insanı, peygamberimizi örnek almayı, onun gibi eş, onun gibi baba, onun gibi komşu, onun gibi vatandaş, kısaca onun gibi insan olmak şeklinde anladığı ve bunu gerçekleştirmeye koyulduğu zaman, gündelik hayatı da dahil, toplum hayatında ne kadar büyük bir değişikliğin ve mânevi zenginliğin meydana geldiğini kendiliğinden fark edecektir.

İslam toplumlarının bugün karşı karşıya bulunduğu problemlerin çözümünde, ifade etmeye çalıştığımız bu örnek almanın çok büyük rolü olacaktır.

Ancak, peygamberimizi örnek alma işinin söylendiği kadar kolay bir iş olmadığı da açıktır. ' '

Ama dindar insandan beklenen, öncelikle bu zora tâlip olması, onu gerçekleştirmek için çaba sarf etmesidir.

Bunun gerçekleşmesi, öncelikle onun hayatının iyi öğrenilmesi ve doğru değerlendirilmesiyle mümkün olabilecek bir konudur.

Çünkü bir şeyin örneğini, çıkarma işleminde olduğu gibi, bir insanı örnek alma hususunda da, örneği alınacak insanın doğru tanınması ve hakkında yeterli bilgi sahibi olunması zaruridir.

Bu bakımdan sevgili peygamberimizin hayatının; inanan insan için özel bir anlamı vardır, çünkü inanan kişi, dini hükümlerin yaşantı haline dönüştüğünü, ahlaki değerlerin de somutlaştığını görür.

 

O'nu örnek almak demek;

Güvenilir olmak demek, (Emanetlerini O'na veriyorlar, "Emin" diyorlardı.)

'Affedici 'olmak demek, (Mekkelileri toptan affetmişti.)

'Merhametli' olmak demek, (Ağır tahriklere rağmen  beddua etmemiştir. Taif..)

'Hoşgörülü' olmak demek, (Mescide bevl, zinaya müsaade isteyen genç…)

'Sözünde durmak' demek, (Hudeybiye günü Ebu Cendel'i geri vermesi.)

'Cömert olmak' demek, (Ölüm hastalığında yanında bulunan üç dinarı dağıtmak..)

'Alçakgönüllü' olmak demek, (Ben kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum…)

'Çalışkan' olmak demek, (İşlerini kendisi yapmak isterdi, söküğünü dikerdi..)

'Dosdoğru olmak' demek, (Size bir düşman saldıracak desem bana inanır mısınız?)

'Adaletli 'olmak demek, (Kızım Fatıma dahi çalsa…)

'Vefakar' olmak demek, (Geceler boyu ayakta durup ibadet etmek.)

 

PEYGAMBERS.A.V.

Her işe besmele ile başlardı…

Herkese selam verirdi…

İlim öğrenenlere destek verirdi

Her konuda güvenilir bir insandı…

Komşu ilişkilerinde çok hassastı…

Ayıpları asla yüze vurmazdı…

İnsanlar arasında hiçbir ayrım yapmazdı…

Evine selam vererek girerdi…

Temizliğe çok önem verirdi…

Çocuklarla şakalaşırdı.

Çocukları  çok severdi…

Hep hayrı ve iyiliği tavsiye ederdi…

Hasta ziyaretini ihmal etmezdi…

Misafire ikram etmeyi severdi…

Güler yüzlüydü…

Yemeğin sonunda şükrederdi…

Yoksullara yardım ederdi…

Arkadaşlarının hal ve hatırını sorardı…

Verdiği sözde dururdu…

Merhametliydi… Affetmeyi severdi…

İyi bir eş… Şefkatli bir babaydı…

Emanete ihanet etmezdi…

O bir peygamberdi…ve aynı zamanda bir insandı…

O’na salat ve selam olsun…

 

Kısaca peygamberimizin hayatı; İslâmi bütün değerlerin hayat bulup müşahhas hale geldiği bir alandır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bir dinin peygamber olmadan insanlara ulaştırılması, anlaşılması mümkün değildir.

Hz. Peygamber olmadan da İslâm dininin doğru bir şekilde insanlığa aktarılmasını düşünmek fevkalade yanlıştır.

Çünkü İslâm sadece Kur'an'dan ibaret değildir; o, peygamberimizin şahsında açıklanmış, hayata geçirilmiş ve bizzat onun öncülüğünde kurumlaşmış bir dindir.

Allah'ın Rasulü, bir taraftan Kur'an'ı tebliğ etmiş, bir taraftan onu açıklamış ve uygulamaya koymuş, diğer taraftan da, Kur'an'ın değinmediği konularda tamamlayıcı rol üstlenmiştir.

Bu açıdan, Hz. Peygamber'in ve dolayısıyla sünnetin dinde önemli bir yeri vardır.

 Buna göre; bazen peygamber'e mutlak itaat etmeyi, ona karşı çıkmamayı, onun verdiği hükümlere boyun eğmeyi emreden;

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ{31} قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ {32}

31- De ki, siz gerçekten Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.

32- De ki, Allah'a ve Peygamber'e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez. (Al-i İmran, 3/31-32)

وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا

"Peygamber size neyi getirmiş ve emretmişse, onu alın (yapın); neyi yasaklamış ise, ondan sakının" (Haşr, 59/7)

مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ

"Kim Peygambere itâat ederse, gerçekte Allah'a itâat etmiştir." (Nisa, 4/80)

تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {13} وَمَن يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَاراً خَالِداً فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ {14}

“ İşte bütün bu hükümler, Allah'ın koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır. Kim Allah'a ve Peygamberine itâat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.

'Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder' ve Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa Allah onu da ebedî kalacağı cehennem ateşine koyar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır”. (Nisa,  4/13-14)

Bazen onun Kur'an'ı açıklamakla yükümlü olduğunu bildiren;

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamberim! Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler. (Nahl, 16/44),

Bazen haram ve helal kılma yetkisine sahip olduğunu belirten;

قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ

Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde ne Allah'a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyen kimselere alçalmış oldukları halde elden cizye verecekleri hale gelinceye kadar savaş yapın. (Tevbe, 9/29)

Bazen de müslümanların uyması gereken güzel bir örnek olduğunu gösteren;

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً

Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah'da pek güzel bir örnek vardır. Allah'a ve son güne ümit besler olup da Allah'ı çok zikreden kimseler için. (Ahzab, 33/21) ayetlerin Kur'an'da yer aldığı görülür.

Kur'an'da yer alan bu âyetler açıkça gösteriyor ki, Hz. Peygamber olmadan, Kur'an'ı anlamak, dini tam olarak uygulamak mümkün değildir'.

Kur'an'ı açıklama ve yürürlüğe koyma yetkisini Peygamber'e tanımak ya da tanımamak, insanlara değil, yalnızca Allah'a ait bir yetkidir.

Muhtelif gerekçelerle sünneti reddedip İslâm'ın sadece Kur'an'la anlaşılması gerektiğini savunanların iddiası, dün olduğu gibi bugün de önyargılı ve gayr-i samimi bir anlayışın ürünü olmaktan öteye geçmez.

Şurası muhakkak ki, bir müslüman için, dini ve dünyevi ayrım gözetmeksizin, Hz. Peygamber'in örnekliği kaçınılmazdır.

Onun gönderiliş gayesi, kendisine verilmiş olan risalet görevinin insanlığa ulaştırılması ve bu amaç doğrultusunda bir toplumsal yapının kurulmasıdır.

Bu amaçla söylediği sözler ve yaptığı uygulamalar, kimi zaman farz, kimi zaman haram, kimi zaman müstehab, kimi zaman da mübah diye nitelendirilen hükümlere kaynaklık etmektedir.

 

Bu durum, Kur'an'ın buyrukları doğrultusunda, Hz. Peygamber'e itaatin ve onu örnek edinmenin bir gereğidir. (Osman GÜNER, Sünnetin Anlaşılması Sorunu, Diyanet İlmi Dergi, Cilt :35, sayı; 4, sh. 59, 60 ve 72.) '

بُعِثْتُ ُِلاتَمِّمَ مَكَارِمَ الاخْلاَقِ

"Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s: 5: 381) buyuran Hz. Peygamber'in, gerçekten, güzel ahlakla yoğrulmuş hayat tecrübesini araştırmaya, ondan yararlanmaya, her zaman olduğu gibi, bugün de çok ihtiyacımız var.

Günümüz müslümanları, hatta İslâm ülkeleri arasındaki kargaşa ve kaos, nice insanların buradan kaynaklanan ızdırabı, Hz. Peygamber'in güzel ahlak ve hayat felsefesinden nasibini alamamış bazı insanların karar ve uygulamalarında aranmalıdır. (Kutlu Doğum Haftası II, T.D.V. Yayını    Ankara 1992, s: 5, 6, 9, 10.)'

 

Ruhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,

Bir ben değil alem sana kurbandır Efendim!.

 

Aşkınla buhurdan gibi tükenmekte bu kalbim,

Sensiz bana cennet bile hicrandır Efendim!.

(Ali. Ulvi KURUCU, Gümüş Tül ve Alevler)

 

Bu gece rahmet iklimine açılma gecesi. Bu gece arınma gecesi. Bu gece bağışlanma gecesi.

Bu gece, bedenini ve ruhunu uyanık bırakanlara ikramların bollaştığı bir gecedir.

Bu gece Muhsinlere ihsanların ulaştırıldığı gecedir.

Bu gece ellerimizi semaya gönlümüzü Mevla’ya açalım.

Bu gece günahlardan ve günaha götürebilecek şeylerden olabildiğince kaçmaya çalışalım.

Bu gece en güzel kelimeleri söylemeye, dualarla niyazda bulunalım.

Kuran’ı okumaya, Salat-u Selamları getirmeye gayret gösterelim.

Unutmayalım ki, bu gece bizler için büyük bir lütuf.

Kandil Gecelerini ihya etmek, gönlümüzü ihya etmektir.

Böyle günler ve geceler bizler için birer fırsattır.

 Bu sebeple bu gecede şu hususları yerine getirmemiz, İnşallah bu günün feyiz ve bereketinden yararlanmamıza vesile olacaktır. 

'1.  'Tevbe ve istiğfar yapmak:

Hayatımızın her anında hataya düşen biz kullar için vazgeçemeyeceğimiz en temel husustur tevbe ve istiğfar.

 Yapmış olduğumuz hatalarımızı gözden geçirmenin en güzel anlarından biride bu kandil geceleridir.

 Bu gece Rabbimizin bizlerden istediği Nasuh tövbesi için bir fırsat gecesidir.

 Ayette يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحًا

Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tövbe edin!”[1] buyurmaktadır.

 Neden tövbe etmemizin cevabını yine Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Rabbimiz şöyle buyurmakta.

وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ 

Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz.”[2] ayrım yapmadan hacımız hocamız herkes tevbe etmelidir.

 Bu sebeple, bu gecede Yüce Rabbimize yapmış olduğumuz günah, hata ve isyanlarımız için tevbe edelim, istiğfarda bulunalım'''. Sevgili Peygamberimize tabi olarak tövbemizi çokça yapalım.

 Çünkü peygamber ben günde 100 kez allah’ tevbe ediyorumbuyurmuştur. 

 Günahlar insanların sırtında yüktür. Bu gece ise bu yükü hafifletme vaktidir. Onun yolu ise tövbedir.

'2.  'Kur’an-ı Kerim okumak:

Bizlere hidayet rehberi olarak gönderilen, gözümüzün nuru, kutsal kitabımız Kuran- Kerimi okumak bu geceye daha güzel bir anlam katacaktır.  

Faziletlerin en büyüğü olan Kuran-ı Kerim’i bu gecemizde okumaya özen gösterelim.

Çünkü Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır.   اقْرَؤُا القُرْآنَ فإِنَّهُ يَأْتي يَوْم القيامةِ شَفِيعاً لأصْحابِهِ

Kur’an okuyunuz. Çünkü Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir[3]

Geçmişlerimizi Kuranın nuruyla nurlandıralım. Ölmüşlerimizin ruhlarını Yasinlerle, Tabarekeler ile, Amme suresiyle, en azından fatiha ve ihlas sürelerini okumak suretiyle ruhlarını şad edelim.

'3.  'Salâtü-Selâm getirmek:

Alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgililer Sevgilisi Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) salat ve selam olsun. Her daim kendisine yapılan selama karşılık veren Sevgili Peygamberimize bu gecede olan bağlılığımızı ve O’na olan sevgimizi çokça salat ve selam getirmekle ifade edeceğiz.

 Çünkü bu Yüce Rabbimizin bizlere bir emridir.

 Kur’an-ı Kerimde şöyle buyrulmaktadır.

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيماً

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin.”[4]

'4.  'Kaza veya Nafile Namaz Kılmak :

Geçmiş günlerimizde kılamadığımız namazlarımız var ise bu geceyi kaza namazıyla geçirelim.

Hiç değilse, Bu Kandil Gecesinde en az beş vakit (bir günlük) geçmiş namazlardan kaza edelim.

Üzerimizde kaza borcu yok ise nafile namaz kılalım kandil gecesini ibadetle ihya etmiş, değerlendirmiş oluruz.

'5.  'Ziyaretleşme:

Anne ve babalarımızın hayatta ve yanımızda ise ellerini öpmeli, onların hayır dualarını almalı, uzakta iseler bir telefon açmak suretiyle bu feyizli gecede kendilerini memnun etmeye çaba göstermeli, dualarıyla hayatımızı güzelleştirmeliyiz.

Yüce Allah hem erkeğe hem de kadına ana-babasına karşı saygılı olmasını istemiştir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu hususa şöyle işaret edilmektedir

 “Rabbin sadece kendisine ibadet etmenizi, anne-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi sizin yanınızda yaşlanırsa kendilerine “öf” bile deme; onları azarlama ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve. '”Rabbim, küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et” diyerek dua et”[5]  

Ana-babamızdan başka, yakın ve uzak akrabalarımızı, komşularımızı özelliklede fakir insanlarımızı unutmamalıyız.

Kandil geceleri Müslümanlar için sevinç geceleridir. İhtiyaç sahibi kardeşlerimizin yüzlerini güldürmek ‘Müslüman Müslüman’ın kardeşidir’ ayetinin sırrına mazhar olmamızın yoludur.

 Bir Hadisi şerifi bu günde hatırlamakta ve yapamadığımız husular var ise onu gidermeye çalışmalıyız. Efendimiz bizlere şöyle buyurmaktadır.

المُسْلِمُ أَخُو المُسْلِمِ ، لا يظْلِمُه ، ولا يُسْلِمهُ ، منْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حاجتِهِ ، ومَنْ فَرَّج عنْ مُسْلِمٍ كُرْبةً فَرَّجَ اللَّهُ عنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يوْمَ الْقِيامَةِ ، ومَنْ ستر مُسْلِماً سَتَرهُ اللَّهُ يَوْم الْقِيَامَةِ

“Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez.Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir.

Kim bir Müslüman’dan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslüman’ın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.”[6]

'6.  'Küslerin Barışması:

İslam Dini Müslümanların birbirleri arasında üç günden fazla küs kalmayı meşru görmemiş, hatta bu husus haram kılınmıştır. Bu mübarek gece, böyle bir günahla muhatap olmamak için, en önemlisi ise Yaratanımızın bizden razı olması için küslükleri sonlandırmalıyız. Hepimiz insanız, hepimizin hataları olmaktadır.

Yüce Rabbimiz merhamet sahibidir ve merhamet edenleri sevmektedir.

 Bu sebeple, nefsanî arzularımızın esiri olmadan eşimize, çocuklarımıza, akrabalarımıza, komşularımıza ve beraber yaşadığımız insanlara karşı bir gönül kırıklığımız varsa bu mübarek gece ne müsait bir gecedir.

Bir ayette Allah-u Teala (c.c.) şöyle buyurmaktadır.

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.”[7]

Şu anda bu camide yan yana oturmuş olan Kıymetli Müslüman Kardeşlerimiz; bu gecede bir araya geldik, aynı duygu ve heyecanı yaşamaktayız.

İşte bu duygu ve heyecan bizi birbirimize daha çok yaklaştırmalı, özellikle şehirleşmenin vermiş olduğu soğukluğu aramızdan gidemeye özen göstermeliyiz.

Yüce Rabbimiz birlik ve beraberlik içerisinde olmamızı, ayrılmamızı ve kendi dinine sımsıkı sarılmamızı şöyle murat etmektedir.

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın.

Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı.

 Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah size ayetlerini işte böyle açıklar.”[8]

İşte kandil geceleri, camilerde aynı safta omuz omuza geldiğimiz gecelerdir.'

 Hatimlerle, Mevlitlerle, Salat ve selamlarla beraberce gönlümüzü tezkiye ettiğimiz, temize çıkarmaya gayret gösterdiğimiz gecelerdir.

 Bu geceler birlik ve beraberliğimizin, kardeşliğimizin en ulvi seviyeye çıktığı mübarek gecedir.

Bir kişinin doğum gününü kutlarken nasıl özen gösteriyorsak, pastamızı alıyorsak üzerine mumlar dikiyor bazende şu yanan şeylerden nasıl koyuyorsak,  icabında bütçemize göre hediyelerde alıyorsak, bu kutlu gecede de bizim peygamberimize sunacağımız pastamız ibadetlerimiz olsun.

 Sunacağımız hediyelerimizde hz peygambere salatü selamlarımız olsun.

Güzel yurdumuzda peygamber sevgisi dünyanın her tarafın daha fazla değer bulmaktadır.

 Osmanlıdan günümüze çocuklara peygamber isimlerini vermişiz, Milletin ordusuna, adeta Hz. Muhammed (s.a.s.) gözüyle bakılmasından dolayı “Küçük ve sevimli Muhammed” manasına gelen “Mehmetçik” ismi verilmiştir.

O’nun mensup olduğu askerlik mesleği ile icra ettiği görev ve hizmetinin önemini vurgulamak için de, “Peygamber Ocağı” denmiştir.

Topkapı Sarayı’nda mukaddes emanetlerin bulunduğu dairede gece ve gündüz ara verilmeksizin yüzyıllar boyunca Kur’an okunması teamül haline getirilmiştir.

Hakkında nice kitaplar, nice şiirler nice naatlar yazılmış.

Ne mutlu bugünün kadir ve kıymetini bilip hayatını Sevgili Peygamberimizin hayatı gibi geçirmeye özen gösterenlere.

Ne mutlu bu günün hürmetine kendini affettirmesi bilenlere.

 Ne mutlu gönlünü Allah’ın Habibine açabilenlere.

Mevlid kandilinizi tebrik eder Yüce Milletimize, Tüm Müslüman Kardeşlerimize hayırlar getirmesini Cenab-ı Mevla’dan niyaz ederim.

 

4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli. 5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli. 6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı. 7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı. ' 9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli. 10. Kişi kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli. ' 13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplar okunmalı. 17 kabirler ziyaret edilmeli 19. Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.

 

Bu kutlu gecede S. Çelebi’nin Mevlid–i Nebi’si gibi, Peygamber aşkını körükleyen na’t–ı şerifler, mevlidler okunmalı.

 Hafızlar, Kur'ân’dan Peygamberimiz’in adının geçtiği aşirleri seslendirmeliler.

 Hem yetim, hem öksüz yetişen o Nebi’nin doğum günü vesilesiyle öncelikle yetimler ve öksüzler sevindirilmeli, yoksullara ziyafetler verilmeli.

 

Dipnotlar

 [1] Tahrîm, 66/ 8

[2] Nur, 24/31

[3] Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 993

[4] Ahzab, 33/56

[5] İsra 17/23-24

[6] Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 235

[7] Hucurat, 49/10

[8] Al-i İmran, 3/103

[9] Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV

 91) Bakara, 2/129. 92) Halebî, Ali b. Burhaneddin, İnsânu’l–Uyûn, 1/130131, Beyrut, 1980. 93) Nitekim Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuracaklardı: “Ben babam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annem Âmine’nin rüyasıyım.” Tecrid–i Sarih, 6/18; Ahmed b. Hanbel, 5/262. 94) İbn Kesir, el–Bidâye ve’n–Nihâye, 2/266, Beyrut, 1978.. 102) Suruç, a.g.e., 1/45. 103) Hatem–i Nübüvvet: üzeri tüylü, kabarık, kırmızımtırak inci gibi benlerden oluşmaktaydı ve keklik yumurtası büyüklüğündeydi. Rasul–i Ekrem’in son peygamber olduğunun alâmetlerinden birisiydi. (Suruç, a.g.e., 1/45). 104) Halebî, Ali b. Burhaneddin, İnsânu’l–Uyûn, 1/130–131, Beyrut, 1980. 105) İbn Hişâm, es–Sîre, 1/168; İbn Kesîr, 1/208209. 106) Gülen, Fasıldan Fasıla, 1/268. 

                                                                                                                               

Also on Fandom

Random Wiki