Wikia

Yeni Wiki

İslam mezhepleri tarihi seminer çalışması

Talk0
57.648pages on
this wiki

hazretimuhammedilebuluşanallahirsmarsnmalarivvhhttyegöredeşaibelidirccibrilaazrailmmikailhudeybeplantsuraupunupursmarsnmalarivhtyegöreşaibelidirhazretiisajerruselamgodfatherrsmarsnmalaivvhhttyegöredeşaibelidir*Seminer Yeri: T.C. ANKARA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ

  • Konusu: İSLAM MEZHEPLERİ TARİHİSEMİNER ÇALIŞMASI
  • Seminer konusu: MEZHEP KAVRAMI VE MEZHEPLERİN DOĞUŞU
  • Hazırlayan 'İSMAİL ÇEVİK '04070043
  • Sınıfı: 4/A
  • ÖĞRETİM ÜYESİ: PROF. DR. HASAN ONAT
  • Yer: ANKARA
  • Tarih: 2008




ÖNSÖZ'Edit

İslam dini, insanlığın dünya ve ahiret saadeti için gönderilmiş olan son dindir. Âlemlerin Rabbi olan Allah, insanın, yaratılış gayesini ortaya koyabilmesi için, ona rehberlik yapacak olan peygamberleri ve kitapları göndermiştir. Nitekim ilk insan Hz. Âdem aynı zamanda bir peygamberdir. Bu da gösteriyor ki “din” insanın varoluşuyla birlikte ortaya çıkmış bir olgudur. İnsanlar, Tevhid’den uzaklaştıkları anda kendilerine, Allah tarafından, “uyarıcı ve müjdeleyici” elçiler gönderilmiştir. İslam dini de insanlığın Tevhid’den uzaklaştığı karanlık bir dönemde gelmiş ve yüce düsturlarıyla etrafına ışık saçmıştır. Son peygamber Hz. Muhammed’in getirdiği bu düsturlarla, yeni bir medeniyet meydana gelmiştir. Ne var ki Hz. Muhammed’in vefatından sonra Müslümanlar birtakım faktörlerin etkisiyle siyasi-itikadi hiziplere bölünmüşlerdir. İslam dininin günümüzdeki yapısını ve Müslümanların durumunu tam olarak anlayabilmek için, İslam düşünce ekolleri diyebileceğimiz; siyasi ve itikadi İslam Mezheplerinin doğuşunu ve doğuşunu hazırlayan sebepleri iyi analiz etmemiz gerekmektedir. Bundan dolayı İslam’daki; Mezhep Kavramı ve Mezheplerin doğuşu hakkında kısa ve öz bir çalışma yapmaya çalıştım. Bu çalışmayı yapmak başta kendim için birçok fayda sağladı. Başkalarına da fayda sağlayabilmesi dileğiyle…

İSMAİL ÇEVİK








GİRİŞEdit

İslam dini, insanlığa gönderilen son peygamber Hz. Muhammed’in sağlığında kemale ermiştir. Bu dinin inanç esasları genel çerçevesiyle Kur’an-ı Kerim’de belirtilmiştir. Allah’a, Nübüvvete, Ahirete inanan her şahıs Müslüman sayılır.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra başta siyasi olaylar olmak üzere birçok faktörün etkisiyle Müslümanlar arasında gruplaşma meydana gelmiştir. Özellikle siyasi alanda başlayan gruplaşmalar diğer faktörlerin de etkisiyle itikadi mezhepler ve fırkalara dönüşmüştür. Böylece Müslümanlar arasında siyasi-itikadi mezhepler meydana gelmiştir. Bu mezhepler, belli bir zaman diliminde teşekküllerini tamamlayarak kurumsallaşmışlardır.

Mezhepleri doğru okuyabilmek için öncelikle “Mezhep” kavramının iyi analiz edilmesi gerekmektedir. Bunun için çalışmamızı iki ana bölüme ayırdık ve birinci bölümde “Mezhep Kavramı”nı inceledik. Bu bölümde mezhep ve fırka, makalât ve makalât türü eserler, İslam düşünce ekolleri tarihi, yetmiş üç fırka ve fırka-i Naciye, hak mezhep-batıl mezhep ve din-mezhep ilişkisini inceledik.

Mezhep konusuyla ilgili en büyük problem ilk kaynakların günümüze kadar ulaşamaması ve ikinci el kaynakların da çoğunlukla mezhep taassubuyla yazılmış olmasıdır. Nitekim Makalat yazarı Ebu’l Hasan el-Eş’ari de eserinde bu husustan yakınmaktadır. Yine de elimizdeki en önemli kaynaklar; Makalat türü eserler, Fırak türü eserler ve Milel-Nihal türü eserlerdir. Çalışmamızda Eş’ari’nin Makalatül İslamiyyin, Şehristani’nin el-Milel ven-Nihal, Nevbahtı-Kummi’nin Fırkatü-ş Şia ve el-Bağdadi’nin el-Fakr Beyne’l-Fırak adlı eserlerinden kaynak olarak yararlandık.

Mezhep denince akla hemen 73 fırka hadisi, kurtuluşa eren fırka ve hak mezhep-batıl mezhep konuları gelmektedir. Bu sebeple bu hususlara da değindik. Ayrıca son olarak Din-Mezhep ilişkisine değinme lüzumunu gördük. Bunun sebebi, İslam’ın içinden çıkmış olan mezheplerin, din gibi algılanmasının yanlış bir tutum olduğunu göstermek isteyişimizdir.

Çalışmanın ikinci bölümünde, mezheplerin doğuşu ele alınmaktadır. Mezheplerin doğuşundaki etkili olan faktörleri açıklamaya çalıştık. Mezheplerin doğuşuna etki eden; insan unsuru, siyasi olaylar, sosyal değişme ve hızlı kültür değişimi, İslam’daki düşünce özgürlüğü ve faklı din anlayışları, diğer kültür ve medeniyetlerle karşılaşma gibi faktörleri açıklamaya çalıştık. Ayrıca İslam’da ortaya çıkan ilk mezheplerden kısaca ve genel hatlarıyla söz ettik.

Bu çalışmanın en büyük amacı mezheplerin hangi sebeplerden dolayı, nasıl ve ne gibi ortamlarda doğduğunu incelemek ve gruplaşmalara zemin hazırlayan faktörleri görebilmektir. Çünkü Müslümanlar arasında meydana gelen siyasi-itikadi mezheplerin ortaya çıkış aşamasını iyi analiz ederek gereken dersleri alabilmemiz gerekmektedir.

MEZHEP KAVRAMI VE MEZHEPLERİN DOĞUŞUEdit

Birinci BölümEdit

MEZHEP KAVRAMIEdit

A.FIRKA VE MEZHEPEdit

Fırka sözlükte ayrılık, farklılık, değişme, bölünme ve sapma gibi anlamlara gelir.

İslam mezhepleri tarihi klasik kaynaklarında, itikadi ve siyasi gayelerle vücut bulmuş; fikirler ve şahıslar etrafındaki zümreleşmelere “fırka” adı verilmektedir.[1]

Mezhep ise “ gidilen yol” anlamına gelen Arapça bir kelimedir.[2]Klasik ve modern kaynaklarda fırka yerine de kullanılan mezhep adı, fırkadan daha kapsamlı bir anlama gelmektedir.[3]

İslam dininin, itikadi ve ameli sahadaki düşünce ekolleri diyebileceğimiz mezhepler, ister siyasi ve itikadi, ister ameli, yani fıkhi olsun, dilimizde müştereken “mezhep” adıyla anılmakta ve bu yüzden çoğu zaman bir karışıklığa sebep olmaktadır.[4]

Fığlalı, fırka anlamında kullanılan mezhebin tanımını şöyle yapmıştır: “Mezhep, bir takım siyasi, içtimai, iktisadi ve diğer hadiselerin tesirlerinin, mezhep kurucusu sayılan insan ile ona uyanlardaki fikri, dini ve siyasi tezahürüdür.[5]

Fırka ile mezhebi özgün anlamları itibariyle ayrıştıracak olursak, bunlardan siyasi-itikadi alanla ilgili farklılaşmalara fırka, ameli-fıkhi boyutu ağır basanlara fıkıh mezhepleri denebilir. [6]

Başka bir tanım yapacak olursak, mezhepler, din anlayışındaki farklılaşmaların kurumlaşması sonucu ortaya çıkan, dini nitelikli beşeri oluşumlar olup, dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili siyasi-itikadi veya fıkhi-ameli tezahürlerdir.[7]

İslam’ın “itikadi ve ameli sahadaki düşün ekolleri” diyebileceğimiz mezhepler, dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürlerdir. Siyasi, içtimai, iktisadi, coğrafi, tarihi ve benzeri sebepler, dinin anlaşılması planında, belirli fikirlerin ya da şahısların etrafında odaklaşmalara yol açmıştır. Böylece, din anlayışında yer yer farklılaşmalar husule gelmiştir. Bu farklılaşmaların, zamanla sistematik özellik kazanarak, düşünce ve davranışları etkilemeye başlaması, kurumlaşarak ve sosyal hayatta derin izler bırakarak varlığını sürdürmesi, kaşımıza “mezhep” olgusunu çıkarmaktadır.[8]

İslam düşünce tarihinde, mezhep dendiği zaman, hem siyasi ve itikadi nitelik taşıyanlar, hem de fıkhi, ameli nitelik taşıyanlar anlaşılmaktadır. Özellikle Türkçede, mezhep, her iki alanı ifade etmek için kullanılmaktadır. Arapçada siyasi ve itikadi alandaki farlılaşmalar daha çok “fırka” kelimesi ile ifade edilmektedir. İslam mezhepleri tarihi, daha çok “fırka” kavramı ile karşılanan siyasi ve itikadi nitelikli mezhepleri inceleyen, “İslam düşünce ekolleri” ni araştıran bir bilim dalıdır. Fıkhi-ameli mezhepler, İslam Hukuku’nun ilgi alanına girer.[9]


B.MAKALÂT VE MAKALÂT TÜRÜ ESERLER==Edit

Makale, yazı, görüş, düşünce ve inanç gibi anlamlara gelir.[10]

Mezhepler tarihinde, Ehl-i Sünnet dışındaki fırkalara mensup şahısların, İslam toplumunda Hz. Peygamber sonrasında meydana gelen siyasi ve itikadi tartışmalar veya kendi döneminde ortaya çıkan meselelerden biri veya bir kaçı hakkında kendi (veya fırkalarının)görüşlerini açıklamak, mezhebini savunmak ya da başkalarının (veya fırkaların) görüşlerini reddetmek, kötülemek ve eleştirmek amacıyla kaleme aldıkları küçük eserlere makale denilmektedir.[11]

Makalenin çoğulu Makalâttır. Bu eserleri ortaya koyanlara da “Ashabu’l-Makalât” denir.

Makalât, daha sonraları, Ehl-i Sünnet olarak isimlendirilen merkezi zümrenin ve otoritenin siyasi ve çeşitli konulardaki dini bakış açılarını eleştirmek amacıyla kaleme alınmıştır.[12] Bu durumda Ehl-i Sünnet’in de ortaya atılan her görüşe, her yeni ayrılığa ve her yeni tefsire bakışı, bunların bid’atler olduğu ve bu işi yapanların da dalalete düştüğü şeklinde tezahür etmiştir. [13] Daha sonra Ehl-i Sünnet çevrelerinde de siyasi ve itikadi fırkaların bütün görüşlerini bir araya getiren kapsamlı Makalât, Makalâtu’l-İslamiyyin veya başka adlarla bilinen mevcut eserler yazılmıştır.[14]

Makalât dönemi, klasik mezhepler yazıcılığının ilk aşamasını oluşturduğundan son derece önemlidir. Ne yazık ki Makalât türü eserler “muhtemelen parça parça ve küçük oluşlarından dolayı, ya da savaşlar, yangınlar, istilalar veya Emeviler devrindeki siyasi baskının doğurduğu endişeden ötürü zamanımıza kadar ulaşamamıştır.[15]

İslam düşünce ekolleriyle ilgili araştırmalarda, mezheplerin teşekkül devri ve sonrasında kendi mensupları tarafından kaleme alınan birinci el kaynakların esas alınması son derece önemlidir.[16]

Bu kaynak eserlerin önemi büyük olmakla beraber sıhhati tartışmalıdır. Çünkü bu kaynakları yazanlar, kendi mezhebini övmek ve karşı tarafı eleştirmek için mesnetsiz iddialarda bulunup çarpıtılmış bilgilere yer verebilmişlerdir.

Nitekim Ebu’l-Hasan el-Eş’ari yazmış olduğu Makalâtü’l İslamiyyin ve İhtilafu’l Musallin adlı eserinde bu konuyla ilgili şöyle söylemektedir: “Din mensuplarını ve aralarındaki farkları öğrenmek isteyenlerin; mezhepleri ve fırkaları bilmesi gerekir. Mezheplerle ve fırkalarla ilgili eser yazanların ve onların görüşlerinden söz eden insanların, eksik anlatımda bulunduklarını, hasmının sözünü anlatırken mugalâtaya saptıklarını, düşmanlarını kötülemek niyetiyle naklettiğinde bilerek yalan söylediklerini, ihtilaf edenlerin görüş ayrılıklarını rivayet ederken doğru hareket etmeyip, sözlerine onların delillerini çürütecek ilaveler yaptıklarını gördüm. Hâlbuki bu, ilim sahiplerinin ve doğru ile yanlışı ayırt edebilen kimselerin yöntemi değildir. Bu gördüğüm şeyler beni tanıtmak istediğim mezhepleri doğru bir şekilde açıklamaya, kısa tutmaya ve uzatıp çoğaltmamaya sevk etti.[17]

Eş’ari’nin de belirttiği gibi mezheplerle ilgili yazılan eserlerde bazı temel problemler söz konusudur. Bu problemlerin başında hicri birinci ve ikinci asırda yazılan eserlerin birkaçı hariç bize ulaşamamıştır. Kaynak olarak kullandığımız eserler üçüncü asırda yazılmış esreler olup, yazarlar kendi mezheplerini savunmak ve açıklamak, diğer mezhepleri reddetmek için bu eserleri kaleme almışlardır. Bu yüzden mezhepçilik, taassup, başkalarını dışlama, toptancılık, indirgemecilik veya genellemecilik gibi pek çok metodolojik hatalarla doludur.[18]

Mezhepler Tarihçiliğinde “Makalât” devrini, artık muhtelif fırkaların tamamen teşekkül ettiği ve her fırkanın itikadi görüşlerinin tamamının birbiriyle ve özellikle Ehl-i Sünnet’in görüşleriyle kıyaslayıp tedkik ve tenkide tabi tutulduğu “Fırak” veya “Milel ve Nihal” eserleri dönemi takip eder.[19]

Milel, Mezhepler Tarihi ıstılahı olarak, Allah’ın peygamberler yoluyla insanlara inanmaları için gönderdiği din anlamına gelir.[20]

Nihal kelimesi ise sözlükte inanç, akide ve felsefi görüş demektir. Nihal kelimesini Klasik Mezhepler Tarihçileri farklı anlamlarda kullanırlar. Naşi el-Ekber, bu kelimeyi, Ehl-i Kıblenin temel inanç konularındaki ayrılıkları olarak tanımlar.[21] Şehristani’ye göre Nihal, inanmadığı halde bir din ve inanç üzere olduğunu iddia eden kimseye denir.

Nasi el-Ekber, İslam’ın fırkalarına Nihal derken, Şehristani, Filozoflar, Dehriler, Sabiiler, yıldızlara ve puta tapanlar ve Berahime gibi kitabı ve peygamberi olmayan gruplara demektedir. [22]

İslam düşüncesinde Bakillani, Bağdadi, Şehristani ye İlan Hazm gibi yazarlar, Mecusilik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi kitaplı ve peygamberli dinler ve ondan çıkan mezhepler ile kitabı ve peygamberi olmayan dinler, felsefi anlayışlar ve İslam’dan olmadığı halde kendisini İslam’a nispet eden grupları inceledikleri eserlerine Kitabu’l-Milel ve’n-Nihal adını vermişlerdir.[23]

“Fırak” veya “Milel ve Nihal” adlı eserler h. üçüncü yüzyıldan itibaren kaleme alınmışlardır. Bu sınıfa giren eserlerden bilhassa “el-Milel ve’n-Nihal” başlıklı olanlar, yalnızca İslam fırkalarını değil aynı zamanda diğer dinler ve mezheplerini de ihtiva eder. Bu da bir zaruretten doğmuştur; Çünkü artık çeşitli din ve mezheplere mensup insanların da yaşamakta olduğu İslam İmparatorluğunda, Müslümanların, hâkimiyetleri altında bulundurdukları veya komşu oldukları zümrelerin inançlarını tanıtmak hakları idi. Ayrıca İslam fırkaları arasında bazıları vardı ki, görüşlerinde eski inançlardan etkilenmiş ve İslam inancının dışında olan bir takım fikirleri benimsemişlerdi. Bu fikir ve görüşlerin kaynağını göstermek için, çeşitli din ve mezheplerin görüşlerini aksettirmek gerekli idi. İşte bu neviden eserler, böyle bir ihtiyaca da cevap veriyordu.[24]

Milel-Nihal adlı eserler klasik mezhepler tarihi yazıcılığının son derece gelişmiş bir aşamasını temsil eder.[25]

Aynı dönemdeki eserlerin bir diğer ismi de “Fırak”tır. Fırak fırkanın çoğuludur. Kummi-Nevbahti ve Bağdadi gibi müellifler eserlerinde sadece İslam düşüncesinde siyasi ve itikadi gayelerle vücut bulmuş topluluklar ve görüşleri ile kendisini İslam’la ilişkilendiren gruplar hakkında bilgi vermişlerdir. Iraki ve Razi ise, eserlerinde diğer dinler ve felsefi ekollere de yer vermişlerdir.

“Fırak” veya “Milel ve Nihal” nevinden kitaplarda birtakım yanlış anlatışlar ve polemikler bulunmaktadır. Nitekim bu neviden kıymetli bir eserin yazarı olan İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’ari bile bu duruma işaret etmek lüzumunu hissetmiş ve fırkalar ve dinler hakkında eser yazanlar arasında, anlattıklarını yanlış ortaya koyanların, mugalâtaya sapanların, muhaliflerini kötülemek için, fikirlerine kasden ilaveler yapanların bulunduğunu söylemiştir. [26]

Ancak mahzurlarına rağmen Milel ve Nihal kitapları ve ihtiva ettikleri bilgiler, bu eserlerin dışında kalan tarih, coğrafya, edebiyat gibi kaynaklarla karşılaştırılarak bir sonuca varmak şartıyla Mezhepler Tarihinin yegâne kaynaklarıdır.[27]



Bu eserlerde görülen tipik bir özellik ise, mezheplerin tasnifinde yetmiş üç fırka hadisine uyma çabasıdır. Mezhepleri tasnif ederken hadiste geçen yetmiş üç sayısını baz aldıklarından dolayı, tarihte yaşamamış mezhepler uydurmayı veya gerçekten var olmaları İslam’ın dışında göstermeye kadar götürmüştür.[28]

Eserlerin yazarları, kendi mezheplerini meşrulaştırmak için belli yollarla varlıklarını Hz. Peygamber’e dayandırmaya çalışmışlardır. Örneğin Şii yazarlar Gadir Hum ve Kırtas gibi hadiseleri kullanarak Şiiliğin doğuşunu Hz. Peygamber zamanına bağlamaktadırlar. Bu eserlerin en büyük eksikliği mezheplerin hangi siyasi, içtimai, iktisadi, dini ve kültürel şartlar içinde doğduğu ve zümreleştiği, bu zümreleşmenin süreçleri gibi sorulara cevap vermekten uzak oluşudur. Bu sebeplerle, bu tür eserler mezheplerin hangi siyasi, içtimai ve sosyal şartlarda, ne zaman, nerede ve kim tarafından kurulduğunu, nerelerde yayıldığını anlatmak konusunda yetersizdirler.[29]

Herhangi bir mezhebi incelerken başta kendi kaynakları olmak üzere birinci el kaynaklardan incelemek gerekir. Fakat ilk zamanlarda yazılan eserler günümüze kadar ulaşamamıştır. İkinci el kaynaklar ise görüldüğü üzere eksikler, yanlışlar ve çarpıtmalarla doludur. Bu sebepten dolayı mezheplerin tarihi incelenirken ulaşılan bilgileri başka kaynaklardan da teyit ettirmek önemli bir görevdir.

C.İSLAM DÜŞÜNCE EKOLLERİ TARİHİ (İLMUL MAKALÂT)Edit

İslam düşünce ekollerinin tarihini inceleyen ilme, Makalât, İlmü’l-Makalât, İlmü Makalâti’l-Fırak, Millet-Nihal, el-Ehva Ve’l-Bida’ denir; bu işle uğraşanlara ise İslam düşünce ekolleri tarihçileri (Ashabu’l-Makalât) adı verilmektedir.[30] Günümüzde İslam düşünce ekolleri, İslam Mezhepleri Tarihi disiplini tarafından incelenmektedir. İslam Mezhepleri Tarihini Kutlu şöyle tarif etmektedir. “İslam Mezhepleri Tarihi” geçmişte ve günümüzde siyasi ve itikadi gayelerle vücut bulmuş “İslam düşünce ekolleri” diyebileceğimiz beşeri ve toplumsal oluşumların, doğdukları ortamı, doğuş sebeplerini, teşekkül süreçlerini, fikirlerini, mensuplarını, edebiyatını, yayıldığı bölgeleri, İslam düşüncesine katkılarını temel kaynaklardan hareketle zaman-mekân bağlamında ve fikir-hadise irtibatı çerçevesinde betimleyici metotla ve tarafsız bir gözle inceleyen bir bilim dalıdır.[31]

Kutlu’nun da tanımından anlaşılacağı üzere İslam Mezhepleri Tarihi geçmişte ve günümüzde ortaya çıkan itikadi ve siyasi düşünce ekollerini incelemektedir. Ameli-Fıkhi düşünce ekolleri ise İslam Hukuku ’nun ilgi alanına girmektedir.

D.YETMİŞ ÜÇ FIRKA VE FIRKA-İ NACİYEEdit

İslam Fırkalarından söz eden eserlerin hemen hepsinde, mezheplerin tasnifinde büyük bir problem vardır. Bu da mezheplerin sayısıdır. [32]

Mezheplerin sayısı ile ilgili olarak Hz. Peygamberin bir hadisinden söz edilmektedir. Buna göre İslam ümmeti 73 fırkaya ayrılacak ve kurtuluşa eren fırka (el-Fırkatü’n-Naciye) dışında kalan 72 fırka cehenneme gidecektir.[33]Kurtuluşa eren fırkayla ilgili bazı rivayetler şöyledir: “Şüphesiz İsrail oğulları 71 fırkaya bölündüler. Bunların 70 fırkası helak oldu, birisi kurtuldu. Muhakkak benim ümmetim de 72 fırkaya ayrılacak. Bunlardan 71’i helak olacak, bir fırkası ise kurtulacaktır.

“Dediler ki; ey Allah’ın Resulü! Bu kurtulacak olan fırka hangisidir? Resulullah buyurdu ki: “Cemaattir, cemaattir.”[34] Bir rivayette de 73 millete bölüneceği onlardan birisi hariç hepsinin cehennemde olacağı, cennette olacak tek milletin ise “Hz. Peygamber ve ashabının bulundukları şey üzere olanlar” şeklinde tamamlanmaktadır.[35]

Bu hadisin sübutu konusunda, İslam âlimleri farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Bir kısmı bu hadisi sahih sayarak, yazdıkları kitaplarda, İslam Mezheplerini bu sayıya bağlı kalarak tasnif etmeye çalışmışlardır. Ancak onların bu hususta başarıya ulaştıkları pek söylenemez; çünkü bütün gayretlerine rağmen, birtakım tutarsızlıklara düşmekten kurtulamamışlardır. Fırkaların ana kolları esas alınacak olursa, sayıları on-on beşi geçmez, ama bu ana kollardan çıkan ve bir kısım Mezhepler Tarihi yazarının sayıya dâhil ettikleri küçük kollar da hesaplanacak olursa; sayıyı 72 veya 73’te dondurmak hiç mümkün değildir. [36] Bağdadi, İsferaini ve Şehristani bu hadisi esas almışlar ancak bu rakamı doldurmakta bir hayli zorlanmışlardır, Eş’ari, Fahruddin er-Razi, İbnü’l-Cevzi ve Neşvanü’l-Himyeri gibi yazarlar hadisi dikkate almamıştır. İbn Hazm ise, bu hadise tam anlamıyla karşı çıkarak “Bunlar, isnad bakımından kesinlikle sahih değildir” der ve zayıf olduklarını ileri sürer.[37]

Hadisle ilgili çarpıcı bir açıklamayı Fığlalı şöyle ifade etmektedir: “Hadisin sıhhati konusunda söylenenler bir yana, meseleye, Kur’an –ı Kerim’in hedefi istikametinde bakmanın en isabetli yol olacağı kanaatindeyiz. Bize göre hadiste geçen yetmiş kelimesi, kesin bir sayıyı göstermekten ziyade, çokluğu ifade etmektedir. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim’de geçen yedi ve yetmiş gibi, yedi ve yedinin katları olan rakamlardan muamelata dair hükümlerde esas sayı… Diğer konularda ise çokluk ve mübalağa kastedilir. Öte yandan gerek Yahudi ve Hıristiyanların, gerek Müslümanların tarihte görülen fırkalarının sayısı, hadiste bildirilen sayıların çok üstündedir.”[38]

Yetmiş üç fırka hadisine dayanarak her mezhep kendisinin kurtuluşa eren fırka olduğunu savunmuştur. Bunu savunurken de diğer fırkaların sapık ve cehennemlik olduklarını iddia etmekten çekinmemişlerdir. Örneğin el-Fark Beyne’l-Fırak adlı eserin yazarı el-Bağdadi yetmiş üç fırka hadisinden yola çıkarak eserini yazdığını şöyle ifade etmektedir: “Bana, ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını, bunlardan birinin kurtuluşa erip yüce cennete, ötekilerin de aşırılığa saparak derin bir çukur ve kızgın bir ateşe girecekleri hakkındaki Nebi’nin hadisinin açıklamasını soruyorsunuz. Ben de bunun üzerine sağlam dinin ve doğru yolun ortaya çıkarılması ve bu yolun, sapık yollar ve bozulmuş görüşlerden ayırt edilmesi hakkındaki dileğinizin yerine getirilmesini gerekli gördüm. Böylece helak olacak da hayat bulacak da, ya bu açık delillerle yok olacak ya da onlarla hayat bulacaktır.”[39]

Görüldüğü üzere el-Bağdadi’nin eserini yazma sebebi sapık fırkalarla, kurtuluşa eren fırkanın farklarının gösterilmesi ve her iki tarafın görüşlerinin açıklanmasıdır. El-Bağdadi diğer Ehl-i Sünnet âlimleri de aynı şekilde davranmışlardır. “Bu yazarların hemen hemen tamamı kendi Sünniliğini empoze etmeye çalışmıştır.” [40]

Muhaliflerinin görüşlerini eleştirebilmek için onların görüşlerini eksik, abartılı, farklı veya genel bütünlüğünün dışında ele almışlardır.[41] Sadece Şehristani farklı bir tutum sergileyerek bu ekolleri eleştirmekten ve yargılamaktan uzak durmuştur.

Ehl-i Sünnet’in bu tavrına karşı diğer fırkalar da kendilerini kurtuluşa eren fırka olarak ilan edip kendileri dışındaki fırkaları sapık ilan ettiler. Bu durum fırkalar arasındaki iletişimi kopardı ve her fırka birbirini suçlar hale geldi. Böylece fırkalar arasında hoşgörüsüzlük en üst seviyeye çıkmış oldu.

E. HAK MEZHEP-BATIL MEZHEPEdit

İslam Tarihi boyunca çıkan her mezhep, kendisinin, İslam’ı an iyi temsil eden, en doğru, en sahih mezhep olduğunu iddia etmiştir. İnsanlar kendi mezheplerini ön plana çıkartabilmek için, diğer mezhepleri kötülemek ihtiyacı hissetmişlerdir. Öyle ki mezheplerin pek çoğunun lehinde ve aleyhinde hadisler uydurulmuştur. Her mezhebin mensupları, kendi mezheplerinin hak (doğru, gerçek, sahih) mezhep, diğer mezheplerin de batıl (gerçeğe uymayan, doğru ve sahih olmayan) mezhep olduğuna inanmışlardır.[42]

Mezhep mensupları diğer mezhepleri kötülemekte o kadar ileri gitmişlerdir ki kendilerinden olmayanlar için tekfir mekanizmasını çalıştırmışlardır. Hak mezhep-batıl mezhep görüşü Müslümanların birbirini din dışı saymasına yol açmıştır. Oysaki buna hiçbir fırkanın veya kişinin hakkı yoktur ve olamaz. Eric Hoffer’in de dediği gibi; “Bütün kitle hareketleri birbirleriyle rekabet halindedir ve birinin kazandığı bir taraftar diğeri için bir kayıptır.”[43] Ne yazık ki fırkalar da bu anlayışla hareket edebilmişlerdir.

Gazali, Müslüman sayılabilmenin şartlarını derli toplu olarak şöyle ifade etmektedir: “ Allah’a iman-Nübüvvete iman(ki meleklere ve kitaplara imanı da içine alır)-ahirete iman.”[44]

“Hz. Peygamber, bu esaslara inanan kimsenin, Müslüman olarak bu dinin nimetlerinden faydalanacağını ve mü’min olacağını, birini veya tamamını inkâr edenin de mü’min sayılamayacağını bildirmiştir.” [45]

Görüldüğü gibi Allah’a, Nübüvvet’e ve ahirete inanmanın dışındaki görüş farklılıklarından kaynaklanan ihtilaflı konular kimseyi dininden etmemektedir. Yani Allah’ın sıfatları zatının gayrı mıdır yoksa ayrı mıdır? Kur’an yaratılmış mıdır? Kulların fiillerini yaratan Allah mıdır yoksa bizzat kendileri midir? Allah dünya ve ahirette görülecek midir? Gibi hususları İslam akaidinin özüne dâhil değildir. Bu anlayışlardan herhangi birini kabul etmemekle inanç esaslarının özüne bir zarar gelmez.[46]

Her mezhebin Kuran’a uygun olan ve uygun olmayan görüş ve düşüncelerinin olması her zaman imkân dâhilindedir. Çünkü bütün mezhepler insan ürünü olan oluşumlardır.[47] Onat’ın da belirttiği gibi: “ İnsanoğlu her zaman araç-amaç kargaşasından kurtulamamaktadır. Din insan için bir araçtır.” [48] Din, insanın dünya ve ahret mutluluğu için Yüce Yaratıcı tarafından yeryüzünün yegâne halifesi olan insana gönderilmiştir. Amaç insanın, yaratıcısının istediği gibi bir kul olabilmesi, kulluk bilincine ve belki de daha önemli olan “insan” olma bilincine ulaşabilmesidir. Araç konumundaki din, amaç haline getirilip, “insan olmanın” önemsizleştirilmesi bireyin değerinin hiçe sayılmasına yol açmıştır. Aynı şekilde dinin anlaşılması için araç olan mezhepler de amaç haline getirilip, dinin bütünleştirici özelliği ortadan kaldırılmıştır.

Dinin anlaşılma biçimi olan mezhepler, hak-batıl olarak gruplandırılmış bunun sonucunda Müslümanlar arasında önü kesilemeyen ayrılıklar, dışlamalar, içe kapanmalar, hoşgörüsüzlükler ve çatışmalar yaşanmıştır. Örneğin Hariciler kendilerinden olmayanların çocuklarını öldürmeyi helal saymışlar, ne Müslümanlıkla ne de insanlıkla bağdaşan yıkımlara sebep olmuşlardır.

İslam’ın ana kaynaklarına baktığımızda hak mezhep-batıl mezhep anlayışının bir yeri olmadığını görürüz. İslam dininde her birey kendi imanından ve amelinden sorumludur. Herhangi bir mezhebe bağlılık kişinin günahlarını azaltmayacağı gibi sevaplarını da çoğaltmaz. Her birey ahirette kendi hesabını verecektir. Mensubu olduğu mezhep ya da fırkanın ona bir yararı yoktur.

Mezhepler Kuran’a uyup uymadıklarına göre değerlendirilebilirler. İnanç notasında Kuran’a ters düşmeyen her mezhep hak mezheptir. Kuran’ın öngördüğü istikameti yitiren mezhepler de batıl mezheplerdir. Aslında hak mezhep-batıl mezhep anlayışından çok, Kur’an istikametinde olan ya da olmayan Müslüman’dan söz etmenin daha doğru olacağını söyleyebiliriz. Çünkü inanç noktasında önemli olan bireysel tavırlardır. Bir mezhebe bağlı olmak, hangisi olursa olsun, bireyin Müslümanlığını garanti altına almaz[49].




F. DİN-MEZHEP İLİŞKİSİEdit

Din, insanlık tarihinin şahit olduğu, en eski beşeri olgulardan biridir. İnsanın olduğu her yerde din de vardır.

Din, insanın en iyi şekilde insanlığını gerçekleştirebilmesi; birey ve toplum planında fıtrata uygun, insan onuruna yaraşır; ahlaklı bir hayat imkânının sağlanması; insanın, kendi özüne yabancılaşmasının önlenmesi; özellikle aşkın olan hakkında doğru bilgilenmenin temini ve değerler alanında keyfiliğin imkânlar dâhilinde ortadan kaldırılması için vardır. Başka bir ifadeyle din insan içindir ve doğrudan bir araç niteliği taşımaktadır. Amaç, insandır; insanın insanlığını gerçekleştirmesidir; insanın insanca yaşamasıdır.[50]

İslam son peygamber olan Hz. Muhammed’e Allah katından gelen vahyin etrafında şekillenmiş bir din olup, onun sağlığında tamamlanmıştır.[51] O, İslam’ın hayata geçirilmesinde örneklik yapmıştır. Hz. Muhammed’in sağlığında Allaha, ahiret ve Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna inanan bir müminler topluluğu meydana gelmiştir. İslam’ın temel inanç esaslarına inanan bir insan Müslüman adını almıştır. Hz. Muhammed’in sağlığında, sadece Müslüman insan vardır; herhangi bir mezhep, tarikat, cemaat ya da din anlayışını merkeze alan bir zümreleşme, bir örgütlenme söz konusu değildir.[52]

Görülüyor ki mezhep adını alan oluşumlar Hz. peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkmıştır. “İslam’da, Hıristiyanlıkta olduğu gibi akide esası koyabilecek ne bir şahıs ne bir mezhep ne de bir kurum vardır. İslam’da akide esası koyacak tek otorite Allah’tır dolayısı ile Kuran’dır.”[53]

“Hz. Muhamed’in vefatına müteakip, siyasi görüş ayrılıkları, kabilecilik, çıkarlar, İslam’ın yayılma sürecinde karşılaşılan yeni kültürler, sosyal değişme, din anlayışında doğal olarak ortaya çıkacak olan farklılaşmaların kurumlaşmasına yol açmıştır. Daha sonraları “mezhep” adını alan bu oluşumlar, dinin anlaşılma biçimleriyle ilgili tezahürlerden ibarettir. Bir başka ifadeyle, mezhepler, din değil; dinin anlaşılma biçimleridir.”[54]

“İnsanlar arsındaki görüş faklılıkları ve ayrılıkları, tabii, psikolojik, tarihsel, dini ve sosyolojik bir vakıadır. Her bir din, felsefe ve ideoloji bu gerçekten nasibini almıştır.[55] Bu farklılıklar, mutlaklık iddiasında bulunmadıkça, kendisini İslam’ın temsilcisi görmedikçe, başkalarını öteki olarak algılamadıkça birer zenginlik olarak algılanabilir.”[56]

“Mezhepler dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürler olduğu için, her ne sebeple olursa olsun, mezhep ve din kavramlarının özdeşleştirilmesi mümkün değildir. İslam dini ilahi bir dindir. İslam’ın anlaşılması planında ortaya çıkan her türlü oluşum insan ürünüdür, beşeridir.”[57]

“Beşeri nitelik taşıyan bütün bu olgu ve oluşumlar, tabiatı gereği, her türlü tahlil ve tenkide açık olacağı için, her ne sebeple olursa olsun, dinin anlaşılma biçimlerinin din gibi mütalaa edilmesi, geleneğin din haline getirilmesi, dinin etkinlik alanının daraltılması anlamına gelecektir.”[58]

Mezhepler, sosyal ve siyasi bunalımların yaşandığı dönemlerde bu bunalımları aşmak konusunda çözümler üretebilmek için ortaya çıkmış beşeri, siyasi, toplumsal ve dini hareketlerdir. Bunlar başlangıçta farklı görüşlerin ortaya atılmasına ve tartışılmasına son derece elverişli bir ortam oluşturmuştur. Bazı mezhepler, İslam’ı, diğer din, kültür ve medeniyetlere karşı savunmuş ve onun yayılmasına yardımcı olmuştur. Zamanla bazı mezhepler dini, siyasi menfaatleri temin etmekte bir araç olarak kullanmışlardır. Daha sonra bu siyasi görüşler itikadileştirilerek inanç esası haline getirilmiştir. Mezheplerin görüşleri tek ve şaşmaz genel doğrular olarak kabul edilmiş ve mezhep taassubu had safhaya ulaşmıştır. Mezhebin görüşleri dinin üstüne çıkarılmış ve bu görüşler Müslümanlar arasında ayrılık noktaları olarak kullanılmıştır. Böylece mezhebe bağlılığın ötesinde “mezhepçilik” kültürü gelişmiştir. Bu yanlışı önlemenin yolu; mezheplerin din anlayışındaki farklılıklardan dolayı ortaya çıktığını bilmek ve mezhebi din ile özdeşleştirmemektir.

İkinci BölümEdit

MEZHEPLERİN DOĞUŞUEdit

A.MEZHEPLERİN DOĞUŞ SEBEPLERİEdit

Hz. Peygamber’in hayatında ne siyasi ve itikadi mezheplerden, ne fıkhi-ameli mezheplerden söz edebiliriz. Mezhepler Hz. peygamber’in vefatından çok sonraları teşekkül etmeye başlamıştır. İlk ortaya çıkan mezhep hariciliktir. Daha sonra Mürcie, Şia, Mutezile gibi itikadi mezhepler oluşmuştur. Fıkhi mezheplerin oluşumu ise hicri ikinci asra ve daha sonralara rastlamaktadır. Ehl-i Sünnet ise, Haricilik, Mürcie, Mutezile ve Şia gibi mezheplerin görüşlerini sistemleştirip, Müslümanların çoğunluğundan farklı olduklarına inanıp, farklı oldukları hususları ortaya koymaya başlamalarından sonra, geride kalan, ancak çoğunluğu teşkil eden Müslümanların görüş ve düşüncelerinin sistemli bir biçimde ifade edilmesi sonucu ortaya çıkmıştır.[59]

Hz. Peygamber hayattayken Müslümanların birliği söz konusuydu. Müslümanlar arasında çıkan görüş ayrılıklarını ve ihtilafları bizzat Hz. Peygamber çözüyordu. Hz. Muhammed’e risalet gelmeden önce içinde yaşadığı toplumda kabile anlayışı hâkimdi. Kabilenin şerefi her şeyin üstünde bir öneme sahipti. İnsanların birey olarak pek bir değeri yoktu. Kabileler arasında bir kan davası ortaya çıktığında bu uzun seneler devam ederdi. Hz. Peygamber bir Müslüman toplum oluştururken kabilecilik anlayışının önüne geçmeye çalıştı. O, hem doğup büyüdüğü Mekke’de hem de hicret ettiği Medine’de Müslümanların İslam çatısı altında birleşmesini sağladı. Örneğin Medine’nin iki büyük kabilesi olan Evs ve Hazreç uzun yıllar çatıştıkları halde Hz. Peygamber bu kabileleri İslam ortak paydasında birleştirmiştir. Fakat bu kabileler, Hz. Peygamber hayattayken dahi, eski husumetlerine geri dönebilmişler, son anda Hz. Peygamber’in araya girmesiyle savaşın eşiğinden dönmüşlerdir. Nitekim Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra Ensar Beni Saide gölgeliğinde toplanıp kendi içlerinden bir devlet başkanı seçmek istediklerinde, aralarındaki eski husumet yeniden filizlenmiş ve kendi aralarından halife seçememelerine sebep olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki insanların genetiğine işlenmiş olan özellikler uzun yıllar varlığını sürdürmektedir.

İslam’ın yeryüzüne yayılmasıyla birlikte farklı kültürlere sahip topluluklar İslam’a girmişler ve çoğu zaman da önceki dinlerinden ve kültürlerinden kalan geleneklerini İslam çatısı altında yaşamaya devam etmişlerdir.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra, insanlar arasındaki görüş ayrılıkları diğer bazı etkenlerin de yardımıyla kitlesel kamplaşmalara dönüşmüştür. Bu kamplaşmaların meydana gelmesini hazırlayan etkenler şunlardır: İslam’ın insana tanıdığı özgürlük ve farklı düşünebilme imkânı, Müslümanlar arasında yaşanan siyasal olaylar ve savaşlar, eski kültür ve medeniyetlerle karşılaşma ve farklı coğrafyalara dağılma, insanlardaki farklı din anlayışları. İşte tüm bu sebeplerle Müslümanlar arasında siyasi ve itikadi bazı oluşumlar meydana gelmiş ve bunlar kurumlaşarak “mezhep” adını almıştır. Böylece İslam’daki ilk mezhepler ortaya çıkmıştır. Mezheplerin doğuş sebeplerini aşağıdaki başlıklar altında inceleyebiliriz.


1.İnsan Unsurunun RolüEdit

Din, insanın en iyi şekilde insanlığını gerçekleştirebilmesi için bir araç niteliği taşımaktadır. Din insan içindir. Bu sebepten, dini anlayacak olan insandır. Mezhepler, din anlayışındaki farklılıkların kurumlaşması sonucu ortaya çıkan beşeri oluşumlar olduğuna göre, mezhep olgusunun temelinde insan var demektir. İnsanın birtakım özellikleri, mezhepleri oluşturan farklılaşmaları hazırlamaktadır.[60]

İnsan sürekli değişen ve gelişen bir varlıktır. İçinde bulunduğu şartlara, zamana ve zemine ayak uydurabilmektedir. Her birey varoluşu itibariyle tektir. Böylece her birey kendine özgü zihinsel düşünce yapısına ve karaktere sahiptir. Bireyin her konuda olduğu gibi “ din” konusunda da kendine özgü bir yaklaşımı söz konusudur. Her bireyin inancı kendisine has ve özeldir. Özellikle metafiziksel kavramlardan her birey kendi bilgi birikimi ve kültürel yapısının elverdiği ölçüde fikir üretebilmektedir. Örneğin müteşabih ayetlerde geçen kavramlar (Allah’ın eli, yüzü gibi) Müslümanlar arasında farklı yorumlara sebep olmuştur. Bunun gibi birçok olayda her insan kendi karakter yapısına göre birtakım fikirlere sahip olabilir. İnsanın yapısından kaynaklanan bu farklı anlayışlar, dini alanda söz konusu olunca önemli sonuçlar doğurur. Böylece her bireyin kendisine özgü bir din anlayışı ortaya çıkar. Ortaya çıkan bu farklı din anlayışları zamanla gruplaşmalara yol açar.

İslam dininde ortaya çıkan siyasi-itikadi veya fıkhi-ameli mezheplerde de etkili olan en önemli faktör şüphesiz “insan unsuru” dur. Her insan nasıl biricikse onun zihnindeki düşünceleri ve kalbindeki inancı da biriciktir ve ona özeldir. İslam dininde inanç esasları Kuran’da tam olarak açıklanmıştır. Bu bir nebze de olsa büyük ayrılıkların önüne geçmektedir. Fakat şahıslar kendi fikir ve düşüncelerini ya da bağlı oldukları fırkalarının fikirlerini, ne yazık ki Kuran’a ve hadislere isnad etmeye çalışmışlar ve bunda başarılı da olmuşlardır. Böylece kişisel düşünce farklılıkları “mezhep” adı altında kurumlaştırılarak İslam’a mal edilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki mezheplerin oluşumunda insan “özne” varlıktır.

2.Sosyal Değişmenin ve Hızlı Kültür Değişiminin Rolü Edit

İnsan sosyal bir varlıktır; hayatını diğer insanlarla bir arada sürdürmek zorundadır. Bu ise, ister istemez çeşitli alanlarda işbirliği, güç birliği, yapma arzusunu beraberinde getirmekte ve gruplaşmalara yol açmaktadır. Dini nitelikli zümreleşme faaliyetlerinin ve anlayışla ilgili karşımıza çıkan farklılaşmaların arka planında da, bu sosyal gerçek yatmaktadır.[61]

İnsanoğlu varoluşundan itibaren topluluklar halinde yaşamayı seçmiştir. İnsanlar, zamanla yeryüzüne dağılmış, farklı toplumlar ve milletler oluşturmuşlardır. Her insan içinde yaşadığı zamanın, mekânın ve çevrenin bir ürünüdür. İnsanı içinden çıktığı bu şartlardan soyutlayarak değerlendirmek mümkün değildir. Her insan kendi toplumunun karakteristik özelliklerini az ya çok bünyesinde bulundurur. Herhangi bir toplumda bir örf, adet veya gelenek yerleştiği zaman bunu kaldırabilmek çok zordur ve uzun yıllar alır. İnsanların dini inançları ve yaşantılarını da buna dâhildir diyebiliriz. Çünkü dini inançlar uzun yıllar boyunca gelenekle iç içe geçerler. İnsanoğlunun bu geleneklerini terk etmesi ve bunlardan tamamen soyutlanması da bir anda olacak bir iş değildir.

Hz. Peygamber, İslam dinini yayarken birçok cahilliye adetlerini de ortadan kaldırmıştı. Fakat O’nun vefatından sonra gelişen şartlarla beraber insanlar eski yaşantılarına ve adetlerine dönme eğilimi gösterdiler. Bu eğilimin sebeplerinden biri insanların değişen sosyal yaşantılarından rahatsız olmalarıydı. Örneğin çölde yaşayan Arap kabileleri İslam’a girdikten sonra yerleşik hayata geçmek zorunda kaldılar. Onlar bedevi bir kültürden geliyorlardı ve yerleşik hayata ayak uyduramadılar. Ayrıca kendi kabile kültürleri de onların şehir kültürüne alışamamalarına sebep olmuştu. Nitekim çoğunluğunu bedevilerin oluşturduğu bir grup Sıffin Savaşı’nda, Hakem Olayı’ndan sonra halifenin ordusunu terk ederek eski yaşayış biçimlerine geri dönmeye çalıştılar. İslam dinini de kendi kabile anlayışlarına göre yorumladılar. Müslümanları, kendileri ve ötekiler olarak ikiye ayırdılar. Kabile anlayışındaki kuralları İslam adı altında hayata geçirdiler. Kendilerinden olmayanları tekfir edip kanlarını helal saydılar.

Görülüyor ki sosyal değişme ve hızlı kültür değişimi insanlarda yeni kültüre karşı bir savunma mekanizması oluşturmaktadır. Toplumlar eski sosyal yaşantılarına özlem duyarlar ve değişmemek için içe kapanırlar. İçe kapanan bu toplumlar dışarıdan baskı gördüklerinde veya kaos ortamlarında bir kitle hareketine gebedirler. Nitekim Haricilik, siyasi kaos ortamında sosyal yaşantılarından ve yeni kültürlerinden şikayetçi olan bedevilerin bir kitle hareketi oluşturması sonucunda ortaya çıkmıştır.

Bilindiği gibi toplumlarda din ile gelenek iç içedir. Birilerinin dinlerinin değişmesi demek geleneklerinin de değişmesi demektir. İnsanların dinleri ve gelenekleri kendi atalarından gelmektedir. Bundan dolayı tarihte bir kişinin dinini değiştirmesi demek atalarına ihanet etmesi şeklinde anlaşılmıştır. Bu durum bazı Peygamberlerin karşısına çıkmıştır. Hz. İbrahim insanları tevhide çağırınca onlar “ atalarımızın dininden mi dönelim?” şeklinde cevap vermişlerdir. Din gelenekle iç içe geçmeseydi belki de Hz. İbrahim’in çağrısına icabet edeceklerdi. Aynı vakıa Hz. Muhammed, hak dini tebliğ edince O’nun da başından gelmiştir. Çoğu müşrik, sırf atalarının dinine sahip çıkmak adına İslam’ı reddetmiştir. İslam’ın Araplar arasında iyice yayılmasından sonra bu sefer de İslam dini gelenekle iç içe geçmiştir. Örneğin Medine’de yaşayan Müslümanlar kendi gelenekleri olarak gördükleri “sünnete ve sahabelerin görüşlerine” sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Aslında bu insanlar sünnete sarılırken bir manada kendi geleneklerine de sarılıyorlardı. Çünkü sahabeler Medine’de yaşamıştı ve onların atalarıydı. Böylece onlar da kendi atalarını yolundan gidiyorlardı.

Müslümanlar arasında hızlı bir kültür değişimi yaşanmış ve her topluluk kendi kültürel yapısına uygun bir mezhebe mensup olmuştur. Hicri birinci asırdaki sosyal değişme ve hızlı kültür değişimi oluşan siyasi kaosun da etkisiyle kitlesel hareketlere zemin oluşturmuştur.

3.Siyasi Olayların RolüEdit

Mezheplerin doğuşunda etkili olan en önemli faktörlerden birisi de siyasi olaylardır. Mezheplerin doğuşunda etkili olan bu siyasi olayların sebepleri Hz. peygamber’in zamanındaki bazı olaylara kadara uzanmaktadır. Şüphesiz ki siyasi olay denince akla devlet başkanlığı yani “hilafet” gelir. Bilindiği gibi Hz. Muhammed, Medine’ye hicret ettikten sonra burada bir İslam Devleti kurulmuştur. Medine’de daha önce kurulu bir siyasi düzen yoktu. Şehrin iki büyük kabilesi olan Evs ve Hazreç çatışma halindeydiler. Diğer bir grup da Yahudilerdi. Hz. Peygamber Evs ve Hazreç kabilelerini barıştırdı ve Yahudilerle de anlaşma imzaladı. Ayrıca Ensar ve Muhaciri kardeş ilan etti. Böylece Medine’de İslam çatısı altında siyasi bir düzen kuruldu. Ne var ki Hz. peygamber döneminde bile kabile asabiyetine dayanan bazı olaylar yaşanmış, Hz. Peygamber’in müdahalesiyle taraflar yatışmıştır. Bu da gösteriyor ki, İslam öncesi döneme ait birtakım siyasi ve içtimai değerler, Müslümanların kafalarından sökülüp atılamamıştır.[62]

Kur’an-ı Kerim, siyasi alanla ilgili hususlarda belli bir düzenlemede bulunmamıştır. Kuran’ın bu tavrının sebebi, siyasi düzenlemeyi zamanlarına göre yapmaları için Müslümanlara bırakmış olması gerektir. Kur’an, siyasi alana da teşmil edilebilecek, bütün insanlarca benimsenebilecek, her zaman ve her yerde uygulanabilecek olan genel esaslarla yetinmiştir. Genel olarak Kuran’ın öngördüğü siyasi nizam; hürriyet, adalet, eşitlik ve dayanışma esaslarına dayanmaktadır. [63]

Kuran’ın öngördüğü sisteme, çağımızın ifadesiyle “hukuk devleti” diyebiliriz.[64]

Hz. peygamber hayattayken yerine kimseyi halife tayin etmemiştir. Hz. peygamber’in vefatıyla birlikte devlet başkanlığına kimin geleceği sorusu gündeme geldi. Ensar kendi aralarından halife seçmek için Beni Saide gölgeliğinde toplandı. Muhacirlerden birkaç kişinin de toplantıya dahil olmasıyla durum tartışılmış ve sonuçta Hz. Ebu Bekir halife seçilmiştir. Hz peygamberin akrabaları yani Haşimiler defin işlemleriyle ilgilendikleri için hilafet tartışmasının dışında kalmışlardır. Ümeyye oğulları ise henüz Müslüman olduklarından olaya müdahale edememişlerdir. Halk, Hz. Ebu Bekir’e biat etmiş ve hilafet meselesi çözülmüş gibi görünmüştür. Ne var ki hilafet meselesi, ilerde büyük olaylara, gruplaşmalara ve günümüze kadar devam eden tartışmalara yol açacaktır.

Mezheplerin doğuşunu etkileyen siyasi olayların hemen hepsi sahabelerin yaşadığı dönemde gerçekleşmiştir. Bu olayların odak noktasında her zaman “imamet-hilafet” tartışması olmuştur.

Bundan dolayı sahabelerin zamanındaki siyasi olayları iyi analiz etmemiz gerekmektedir.

=a.Hilafet-İmamet Tartışmaları=Edit

Mezheplerin doğuşunda etkili olan faktörlerin başında hilafet- imamet tartışmaları gelmektedir. Hz. peygamber vefatından önce herhangi bir kimseyi yerine halife olarak tayin etmemiştir. Bu nedenle Hz. peygamberin vefatına müteakip İslam devletini yönetecek bir devlet başkanını seçilmesi lüzumu doğmuştur.

“Hz. peygamberin vefat haberi duyulur duyulmaz, onun hastalığı sırasında değişik gruplarca hazırlandığını sandığımız, siyasi iktidarı ele geçirmeye yönelik projeler fiiliyata döküldü. İlk hareket ev sahibi ensar da başladı. Beni Saide çardağında toplanarak Müslüman devletinin başına geçecek kişinin kendilerinden olması için fiili bir durum yarattılar. Ensar, bu konuda muhacirlere danışma gereğini bile duymamıştı. Ancak ensarın iki büyük kabilesi arasında cahiliye döneminden kalma rekabet, başkanın Ensar’dan seçilmesini zorlaştırmaktaydı. Ensar’ın devlet başkanı seçmek için toplandığı haberini alan Muhacirlerin ileri gelenlerinden Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde, Beni Saide sofasına geldiler. Muhacirlerin temsilcileri geldikten sonra tartışmanın şekli değişti. Muhacirler adına katılan ekip, hilafet konusunda asıl söz sahiplerinin kendilerinin olması gerektiğini iddia ederek konuya yeni bir boyut kazandırdılar. Ensar’ın iki büyük kabilesine mensup Müslümanların toplantıda hazır bulunması, devlet başkanının Ensar’dan olmasını engellemekteydi. Aralarındaki rekabetten dolayı Evs, Kureyş’ten olacak bir başkanı, Hazreç’ten olacak bir başkana tercih etmişti. [65]Muhacirler hilafet Kuryeşte’dir hadisine ve Hz. Peygamber’in hastalığında Hz. Ebu Bekir’e namaz kıldırtmasına dayanarak hilafetin Hz. Ebu Bekir’in hakkı olduğunu savundular. Ensar, bir emir sizden bir emir bizden olsun teklifinde bulundular fakat bu da kabul görmedi. Neticede Hz. Ebu Bekir’e biat ettiler.

“Hz. Ebu Bekir’in tercih edilme sebeplerinden birisi, Medine’nin iki büyük kabilesi Evs ve Hazreç’in, bu işi kendi aralarında paylaşamamalarıdır. Diğer önemli bir sebep ise Ebu Bekir’in Müslümanların üzerinde birleşebileceği bir isim olmasıdır. Halife seçimi esnasında Haşim Oğulları, Hz. Peygamber’in teçhiz ve tekvin işleri ile ilgilenmektedirler. Ümeyye Oğulları ise, yeni Müslüman oldukları için, bu konuda söz sahibi olmadıklarını düşünmektedirler. Nitekim diğer Müslümanlar, uzunca bir süre Ümeyye Oğullarına “Kılıç zoruyla Müslüman olanlar” gözüyle bakmışlardır. [66]

Beni Saide’de Ensar’ın çoğunluğunun da desteğini alarak halife seçilen Hz. Ebu Bekir’e karşı ilk itiraz, Haşimilerden geldi. Beni Saide toplantısında Muhacirlerin temsilcilerinin, Ensara karşı ileri sürdükleri; nimet-külfet ve Kureyş-Nübüvvet ilişkisi; Haşim Oğulları tarafından nübüvvet-külfet ve Kureyş-Nübüvvet ilişkisi şeklinde değerlendirilmekteydi. Mademki, Hz. Peygamber Beni Haşim’dendir, halife de onlardan olmalıdır, tarzında düşünüyorlardı. Beni Haşim’in dışındaki Kureyş’liler de bunun tersini, yani mademki Hz. Peygamber, Beni Haşim’dendir, bu onlara yeter, halife Beni Haşim’den olmamalıdır, şeklinde düşünmekteydiler. [67]

Hz. Ebu Bekir’in hilafet makamına gelişi ile ilgili tartışmalardan çıkartılabilecek sonuçlardan birisi, bu meselenin, daha çok Arap geleneği doğrultusunda ve kabileler arası denge politikası gözetilerek çözümlenmiş olduğudur. Diğer önemli sonuç, ilk Müslümanlar, hilafet işinin kendilerine “insana” bırakılmış bir iş olduğunun bilincinde olduklarıdır.[68]

Hz. Ebu Bekir’in hilafetinden sonra yerine Hz. Ömer geçti. Hz. Ebu Bekir hayattayken Ömer’i kendinden sonra yerine halife tayin etmişti. Böylece Hz. Peygamber’in dahi kullanmadığı bir yetkiyi kullanmış oldu. Akbulut bu meseleyi şöyle açıklıyor:”Hz. Ebu Bekir’in kendinden sonra yerine Hz. Ömer’i tayin etmesi özellikle Ensar’ın içyapısından kaynaklanan zaafiyeti sebebi ile Beni Saide’de hilafet makamını ele geçiren Kureyş aristokrasisinin, hâkimiyetlerini tehlikeye atmamak için, Beni Saide seviyesinde tartışmayı bile göze alamamalarının bir neticesi olsa gerektir. Hz. Ömer’in kendinden sonra ümmetin halifesini seçmek için seçtiği altı kişilik komitede, Kureyşli’nin dışında birinin bulunmaması da bu tespiti doğrulamaktadır. Daha sonra bu Kureyş asabiyeti, Kureyşin dışındaki Müslümanların siyasi idare ile ilgilenmemelerine yol açmıştır.[69]

Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in hilafetleri kendi zamanlarında kargaşaya sebebiyet vermemekle birlikte, sonraki zamanlarda önemli tartışmalara yol açmıştır.

Şia, Hz. Ebu Bekir’in, Ömer’in etkisiyle bir oldu bitti sonucu halife olduğunu ileri sürmüş, hilafetin Ali’nin hakkı olduğunu iddia etmiştir. Şia’ya göre Hz. Muhammed, Allah’ın emriyle Ali’yi imam/halife tayin etmiştir; Ali’nin imameti nass ve tayinle belirlenmiştir. Ehl-i Sünnet ise Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin üstünlük derecelerine göre sırayla halife olduklarını kabul etmiştir. Haricilerse Ebu Bekir ve Ömer’in hilafetlerini en ideal dönem olarak görmüşler, ilk altı yıldan sonra Osman’ın; Tahkim olayından sonra da Ali’nin küfre düştüğünü iddia etmişlerdir.

Şehristani hilafet konusunda şu açıklamayı yapar: “Ümmet arasında yaşanan en büyük ihtilaf, imamet konusunda olmuştur. İslam tarihinde, imamet meselesinde olduğu kadar başka hiçbir dini meselede kılıçlar çekilmemiştir.”[70]

= b.Hz. Osman’ın Hilafeti Dönemindeki Fitne Olaylarının Rolü =Edit

Hz. Ömer vefat etmeden önce, kendisinden sonraki halifeyi seçmeleri için bir komite oluşturdu. Bu komitede Ali b. Ebi Talib, Osman b. Affan, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvam ve Talha b. Ubeydullah bulunuyordu. “Ömer’in teşkil ettiği şurada Ali ve Osman karşı karşıya kaldıkları zaman bazı kimseler, Ali halife olursa, O’nu kabul etmeyeceklerini, bazı kimseler de Osman halife olursa kabul etmeyeceklerini söylemeye başlamışlardı. [71] Böylece Ümeyyeoğulları ile Haşimiler arasında tarihi çekişme yeniden alevlenmiş oldu. Komitedeki Talha ve Zübeyr Hz. Ali’yi; Abdurrahman b. Avf ve Sa’d b. Ebi Vakkas ise Hz. Osman’ı halife adayı olarak desteklediler. Hz. Ömer, eşitlik halinde Abdurrahman b. Avf’ın dediğinin yapılmasını istemişti ve O da Hz. Osman’ı destekliyordu. Sonuçta Hz. Osman halife seçildi.

Hz. Osman’ın halife olmasıyla birlikte, Ümeyyeoğulları, kaybettikleri nüfuslarına yeniden kavuştuklarını düşünmeye başlamışlardır.

Hz. Osman yetmiş yaşının üstündeyken halife oldu. Hilafetin ilk altı yılı sakin geçti. Fakat ikinci altı yılı olaylarla geçti. Bu olaylar tarihin sayfalarına “fitne olayları” olarak geçecekti.

Hz. Osman’ın ilk tepki alan icraatı Ubeydullah b. Ömer meselesiydi. Ubeydullah b. Ömer babasını yaralayan Ebu Lü’lü ile gezdiği söylenen Hürmüzan ve Cüfeyne’yi bir de Ebu Lü’lü’nün küçük yaştaki kızını öldürmüştü. Sahabe arasında Übeydullah’ın durumu tartışma konusu olmuştu. Halife Übeydullah’a kısas uygulatmayarak serbest bıraktı. Böylece başta Ali b. Ebi Talib olmak üzere sahabeden büyük tepki aldı.

Şehristani, Hz. Osman’ın tepki alan icraatlarını şöyle anlatır: “Osman döneminde işlenen hatalardan ilki, Allah Resulü tarafından kovulmuş olan Hakem b. Ümeyye’nin Medine’ye dönüşüne izin verilmesidir. Osman tarafından alınan ve halk katında beğenilmeyen ikinci karar, Ebu Zerr’in Rebeze’ye sürülmesiydi. Bir diğer kararı kızını Mervan b. Hakem’le evlendirmesi ve Afrika’dan gelen ganimetlerin beşte birini(yaklaşık 200.000 altın) ona vermesiydi. Osman tarafından alınan ve halkın öfkesini çeken bir diğer karar ise, Allah Resulü tarafından kanı helal edilmiş olan Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’i barındırması ve Mısır valisi olarak görevlendirmesiydi. Abdullah b. Âmir’i Basra valiliğine getirmesi de Osman’ın hatalı kararlarından biri olmuş ve bu şahıs birçok kargaşa çıkmasına sebep olmuştur. Bu ve benzeri birçok karar, halkın Osman’dan soğumasına yol açmıştı.”[72]

Hz. Osman’ın eleştirilen icraatlarından en önemlisi ise yüksek mevkilere kendi akrabalarını atamasıydı. Ayrıca kendi sekreterliğine Mervan’ı getirmişti ve halk ondan hoşlanmıyordu. Halk birçok kararı Halifenin değil Mervan’ın verdiğine inanıyordu. Bir müddet sonra Ümeyye Oğullarının Medine sokaklarında, A. Cevdet Paşanın ifadesiyle “savulan yoldan biz geliyoruz” diyerek gövde gösterisine kalkışmaları, onlara yönelik olarak zaten var olan olumsuz duyguların yeniden yeşermesine ve güçlenmesine sebep olmuştur. Ümeyye Oğullarının genel tutumu, valilerin birtakım keyfi uygulamaları, Osman’ın yaşlılığı ve biraz da Ömer’den sonra gelmesinden dolayı, bir otorite boşluğunun doğmasına yol açması, O’nun, Medine’deki tabanını yitirmesine yol açmıştır. Öyle ki “Medineli Müslümanlar, ‘Emsar’ adı verilen taşra vilayetlerine, ‘cihada çıkmak istiyorsanız, bunun yeri bugün Medine’dir’ şeklinde bir tür isyana çağrı niteliği taşıyan mektuplar yazmalarına yol açmıştır. Sonunda Osman’ın öldürülmesine yol açan ‘fitne olayları’ başlamıştır.[73]

Fitne Olayları baş göstermeden önce valilerin tutumu bir çok kere halifeye şikâyet edilmiş fakat halife gereğini yerine getirmemiştir. Durumdan rahatsız olanlar halifeyi uyarması için Hz. Ali’ye başvurular. Hz. Ali halifeyi uyardı fakat halife tüm bunları göz ardı etti. Olayların büyümesi üzerine halife valileri Mekke’de topladı ve fikir alışverişi yaptı. Fakat bu toplantıdan da bir sonuç çıkmadı.

Hicretin 35. Yılında Mısır, Basra ve Kufe vilayetlerinden bir grup Müslüman valilerinin görevden alınması talebiyle doğrudan Hz. Osman’a müracaat için Medine’ye geldiler. Halife onların isteklerini önce reddetti. Olayların büyümesinin ardından Halife Hz. Ali’den yardım istedi. Hz. Ali isyancılarla Halife’nin arasını buldu ve anlaşma yapıldı. Halife, Mısır, Basra ve Kufe valilerini değiştirecekti. Fakat durumdan rahatsız olan Mervan, Mısır valisine isyancıların öldürülmesi için bir mektup yazdı ve altına Halife’nin mührünü basarak O’nun kölesiyle Mısır’a gönderdi. Köleyi yolda isyancılar yakaladılar ve mektup ellerine geçti. Aldatıldıklarını düşünen isyancılar Medine’ye geri döndüler. Tartışmaların sonucunda mektubu Mervan’ın yazdığı ortaya çıktı. İsyancılar Mervan’ın öldürülmesini istediler fakat halife onu korudu. Bunun üzerine isyancılar Hz. Osman’ın hilafeti bırakmasını istediler ve O’na yirmi gün süre tanıdılar. Bu süre de dâhil, Hz. Osman’ın evi yaklaşık kırk dokuz gün isyancı Müslümanlar tarafından muhasara edildi. Sonuçta Hz. Osman hilafetten ayrılmayı reddetti ve isyancılar tarafından şehit edildi. İşin ilginç tarafı Hz. Osman Medinelilerin gözleri önünde şehit edilmiş olmasıydı.” Ümeyye Oğulları, Osman’ın öldürülmesinden, doğrudan, Haşimoğulları’nı ve Ali’yi sorumlu tutmayı tercih ettiler. Bu durumun da kabilecilik anlayışından ve geleceğe yönelik siyasi yatırım arzusundan kaynaklandığını söylemek mümkündür.”[74]

Böylece Ümeyye Oğullarının eline Hz. Ali’ye karşı kullanılabilecek büyük bir koz geçmiştir. Özellikle Muaviye, Ümeyye Oğullarını mazlum gibi gösterecek ve Hz. Osman’ın şehit edilmesi olayıyla halkın onlara karşı olan soğukluğunu unutturmaya çalışacaktı.

“Müslümanlar, Osman b. Affan’ın sebep olduğu birtakım olaylar dolayısıyla ona karşı çıkıncaya kadar birlik halindeydiler. Bundan sonra Müslümanlar Hz. Osman’ın yakınları ve onların dışındaki pek az kişi hariç, Hz. Osman’ı öldürmek isteyenler ve onlara seyirci kalanlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Sonunda Hz. Osman öldürüldü.”[75]

= c.Hz. Ali’nin Hilafeti Dönemindeki İç Savaşların Rolü =Edit

Hz. Osman’ın öldürülmesinden sonra Hz. Ali hilafet makamına getirildi. Hz. Ali halife olurken çoğunluğun desteğini sağladı. Ona biat edenlerin arasında Talha ve Zübeyr de buluyordu. Hz. Ali’nin karşılaştığı ilk problem Hz. Osman’ın katilleri meselesiydi. Şam valisi Muaviye katillerin bulunamaması halinde biat etmeyeceğini bildiriyordu. Bir diğer problem ise biat ettikten sonra fikir değiştiren ve Hz. Osman’ın katillerinin mutlaka bulunması gerektiğini savunan Talha ve Zübeyr’in muhalefetleriydi.

Hz. Ömer’in oluşturduğu şurada Hz. Ali’den yana tavır koyan Talha ve Zübeyr, isyancıların kuşatması esnasında Hz. Osman’a sahip çıkmamışlardı. Hz. Ali’ye biat ettikten sonra bu iki zat O’ndan valilik istemişlerdi. Halife onların bu isteğini yerine getirmedi. Hz. Ali’den umduklarını bulamayan bu iki zat, reddedilmeyi hazmedemediler. Medine’den ayrılarak umre için Mekke’ye gittiler. Oraya vardıklarında Hz. Ali’ye zorla biat ettiklerini iddia ettiler.[76] Neticede Talha ve Zübeyr de Hz. Ali’ye karşı tavır aldılar. Mekke’de bulunan Hz. Aişe de onların yanında yer aldı. Daha sonra Zübeyr, Talha ve Hz. Aişe taraftarlarıyla birlikte Basra’ya hareket ettiler ve bir ordu topladılar. Onlar artık fiilen yönetime karşı gelmiş oluyorlardı. Bunun üzerine Hz. Ali de bir ordu toplayıp muhaliflerinin üstüne yürüdü. Sonuçta savaş gerçekleşti ve her iki taraftan da çok sayıda kayıp verildi. Savaşı Hz. Ali kazandı. Talha ve Zübeyr savaşta öldüler, Hz. Aişe ise halife tarafından affedildi. Böylece Müslümanları derinden yaralayan bir savaş meydana gelmiş oldu. Birçok Müslüman hayatını kaybetti. Tarihe “Cemel Vakası” olarak geçen bu savaştan sonra birçok itikadi problem ortaya çıktı. Ölen Müslümanların ve öldürenlerin ahirette durumu ne olacaktı? Bu savaşla birlikte, Müslümanlar arasındaki ayrılık tohumlarının yeşermesi için büyük bir sebep daha ortaya çıkmış oldu.

Cemel Harbinde, Talha, Zübeyr ve Hz. Aişe saf dışı edilince, halife Hz. Ali Muaviye ile hesaplaşmak için askeri hazırlıklara başladı. Muaviye ise Cemel Olayına kadar, Hz. Ali’den yalnız Osman’ın katillerini isterken, bu hadiseden sonra, hilafetten çekilmesini de talep etmeye başladı. Aralarında yoğun bir mektuplaşma yaşandı fakat savaşa engel olunamadı. Halifenin ordusuyla Muaviye’nin ordusu Sıffin’de karşı karşıya gelerek savaşa başladılar. Hz. Ali’nin ordusu galip gelmek üzereyken Muaviye’ye danışmanlık yapan Amr b. As, askerlerin mızraklarına Mushaf yaprakları taktırarak antlaşma yapılmasını teklif etti. Bu teklifi Muaviye uygun buldu ve askerlerinin mızraklarına Kur’an yaprakları taktırarak havaya kaldırttı. Bu şekilde karşı taraftan antlaşma yapılmasını istedi. Hz. Ali bunun bir hile olduğunu söylediyse de askerlerinden bir kısmı O’nu anlaşmaya zorladılar. Muaviye her iki tarafı Allah’ın kitabının hakemliğine davet ediyordu. Hz. Ali ordusunun bölünmemesi için hakeme razı oldu. Böylece savaş sona erdi. Her iki taraf birer hakem seçti ve kararı hakemlerin vermesi kararlaştırıldı.

Hakem Olayı önce bir çözümmüş gibi göründü fakat daha büyük fitnelere sebep oldu. Hakemi kabul etmesi için halifeye baskı yapanlar daha sonra görüş değiştirdiler. Hüküm sadece Allah’a aittir sloganıyla, hakeme razı olduklarından dolayı tövbe ettiler ve Hz. Ali’den de hakemden vazgeçmesini ve tövbe etmesini istediler. Hz. Ali verdiği sözden dönmeyeceğini belirtti ve onların isteğini reddetti. Bunun üzerine Hz. Ali’ye karşı çıkan bu grup halifenin ordusundan ayrıldılar ve İslam’daki ilk fırkayı oluşturdular.

Hakem olayı da hilafet tartışmasına çözüm oluşturmadı. Muaviye’nin temsilcisi Amr b. As, Hz. Ali’nin ki ise Musa el-Eş’ari idi. Bu iki hakem durumu müzakere ettikten sonra topluluğun önüne çıktılar ikisi de halife adaylarını azledecekti ve bu işi ümmete bırakacaktı. Musa el-Eş’ari, Hz. Ali’yi azlettiğini açıkladı. Amr b. As ise Muaviye’yi halife ilan etti. Böylece durum içinden çıkılmaz bir hal aldı. Hilafet meselesi çözülemedi ve her iki taraf da kendisinin halife olduğunu iddia etmeye devam etti.

Hz. Ali hakem olayından sonra isyan eden ve Hariciler olarak bilinen grupla mücadele etti. Hariciler, Tahkimi kabul ettiği için Hz. Ali’yi küfre düşmekle itham ediyorlardı. Bu görüşleri Muaviye ve Amr b. As içinde geçerliydi. Hariciler bu üç isme suikast düzenlemeye karar verdiler. Nitekim Hz. Ali bir harici tarafından şehit edildi. Böylece Hulefa-i Raşidin denilen dönem sona ermiş oldu.

Bütün bu siyasi olaylar, daha sonra mezheplerin doğuşunda etkili olacak pek çok problemin de ortaya çıkmasına sebep oldu. Büyük günah meselesi, imamet meselesi, amel-iman ilişkisi bunların başlıcalarıdır. Bu dönemde ortaya çıkan siyasi tartışmalar, sonraki zamanlarda doğacak olan mezheplerin de bu konularda tavır belirlemelerine yol açmıştır.

İslam’ın ilk zamanlarındaki siyasi tartışmalar, asırlar boyu Müslümanların kafalarını meşgul etmiştir. “erken dönem idealizasyonu” bu olayların Müslümanları nasıl rahatsız ettiğinin bir göstergesidir. Olayları anlayamayanlar, olayların geliştiği dönemi idealize ederek tartışma dışına çekmeye çalışmışlardır. [77]

Mezheplerin doğuş sebeplerini incelediğimiz zaman en büyük faktörlerden birisi olarak siyasi olaylar karşımıza çıkar. İşte bu siyasi olaylar, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkmış olup ilk dört halifenin ve Muaviye’nin zamanında yoğunlaşmaktadır. İlk halifenin seçiminden itibaren kabilecilik anlayışı alevlenmiştir. Özellikle Hz. Osman’ın halife seçildiği şurada tartışmalar filizlenmiş ve “fitne olaylarında” su yüzüne çıkmıştır. Fitne olayları halifenin şehit edilmesiyle sonuçlanmış ve daha büyük kaoslara ortam hazırlamıştır. Cemel Savaşı’nda sahabenin en seçkinleri karşı karşıya gelmiş ve çok sayıda Müslümanın kanı dökülmüştür. Sıffin Savaşı’nda da Müslümanlar karşı karşıya gelmişler, hakem olayından sonra ise ilk fırka diyebileceğimiz Hariciler tarih sahnesine çıkmışlardır. Görülüyor ki mezheplerin ortaya çıkışını hazırlayan siyasi sebepler sahabenin yaşadığı zaman diliminde meydana gelmiştir. Fakat daha sonraki Müslümanlar sahabe isimlerini tartışmaların içinden çekmeye çalışmış ve onların yaşadığı dönemi kutsallaştırmışlardır. Tabi ki siyasi olaylar fırkalaşmanın oluşumundaki tek sebep değildir. Siyasi olayların dışında, fırkalaşan insanların karakterleri ve din anlayışları da son derece önemlidir.

=4.İslam’daki Düşünce Özgürlüğü ve Farklı Din Anlayışlarının Rolü =Edit

İslam, insan için, insanın dünya ve ahret mutluluğu için gelmiş bir dindir. İnsanın, insanlığını gerçekleştirebilmesi için gerekli olan yüksek evrensel değerler, Kuran’la insanlığa sunulmuştur. Kur’an ısrarla insanın düşünmesini, aklını kullanmasını ister. Düşünen insan, ister istemez farklı görüşlere, farklı değerlendirmelere gidecektir. İslam’ın akla sınır koymaması, ısrarla insanın düşünmesini, aklını kullanmasını istemesi, mezheplerin doğuşunda etkili olan hususlardan birisidir. [78]

İslam mezheplerinin oluşumunda, etkili olan bir diğer faktör ise Kuran’daki müteşabih ayetlerin farklı te’villerinin yapılmasıdır. Ayetlerde geçen, el, yüz, istiva gibi kelimelerin mahiyeti hakkında çok farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Bu farklı değerlendirmeler de gruplar arasındaki çizgilerin kalınlaşmasına sebep olmuştur.

İslam dininin, özgür düşünceye verdiği önem ve Kur’an ayetlerinin sürekli düşünmeyi, akletmeyi teşvik etmesi, hicri ilk asırlarda farklı düşünce ekollerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bilindiği gibi İslam’da, Hıristiyanlıktaki gibi bir ruhban sınıfı bulunmamaktadır. Bundan dolayı Müslümanlar, dini düşüncelerinde daha serbest ve bağımsız davranabilmişlerdir. Bu serbest düşünce ortamı, Müslümanların özgün bir medeniyet kurmalarına yardımcı olmuştur. Bilinen bir husustur ki, insanlar kendilerini güvende ve serbest hissettikleri ortamlarda yaratıcı özelliklerini ortaya koyabilmektedirler. İşte İslam, bu düşünce ortamını insanlığa sunmuştur. Eric Hoffer İslam’ın oluşturduğu bu ortama şöyle değinmektedir: “Doğmakta olan bir din hareketi, baştan aşağı değişiklik ve denemelerle doludur ve her yönden yeni görüşlere açıktır. İslamiyet, doğduğu zaman, örgütlendirici ve modernleştirici bir ortam meydana getirmiştir.”[79]

Mezheplerin ortaya çıkışındaki en önemli etkenlerden birisi de insanlardaki karakter farklılıklarıdır. Mezheplerin oluşumu aşamasında gruplaşmalar başlarken herkes kendi karakter yapısına uygun olan tarafı desteklemiştir. Her mezhebin mensuplarının yapısından kaynaklanan bir din söylemi ortaya çıkmıştır.

İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren oluşmaya başlayan din söylemleri, beşeri, dini, toplumsal, politik, fikri, epistemolojik, birer olgu olup asıl meşruiyetlerini, insanların psikolojik eğilimlerinden, içinde kurumsallaştıkları toplumun sosyal-politik ve kültürel yapısından ve dini kutsal metinlerinden almaktadır. [80] İslam düşünce ekollerini bu açıdan değerlendirdiğimizde onların teşekkülünde bu eğilimlerin oldukça önemli bir rol oynadığını görmek mümkündür.

Bireysel karakter farklılıkları en genel anlamda, tepkisel/şiddet yanlısı, gelenekçi, sezgici/tecrübeci, radikal ve uzlaşmacı tipolojiler ve karakterler olarak sınıflandırılabilir.[81] İnsan tabiatındaki bu farklı karakter yapısı, din anlayışına da yansımıştır.

Buna göre İslam düşüncesinde oluşan din söylemlerini Kutlu şöyle sınıflandırır:

1) Tepkisel-kabilevi din söylemi (Hariciler, kısmen Vehhabiler)

2) Gelenekçi- muhafazakâr din söylemi(hadis taraftarları, Şafilik, Malikilik, Hanbelîlik)

3) Politik-karizmatik din söylemi(Şiilik)

4) İnzivacı-keşifçi din söylemi(Zahidler, Sufiler, Tarikatlar, kısmen Bâtıniler )

5) Akılcı-Hadari din söylemi (Mürciiler, Hanefiler, Mutezile, Maturudilik, Meşşai filozoflar, Meşşailikten etkilendiği kadarıyla Eşarilik)

=5.Diğer Din ve Kültürlerle Karşılaşmanın Rolü=Edit

Kültürel etkileşme insanın sosyal bir varlık oluşunun getirdiği sonuçlardan birisidir. Tarih boyunca güçlü kültür ve medeniyetler, daima zayıf kültür ve medeniyetleri etkisi altına almıştır. Bunun yanında, bir kültüre ait birtakım motifler, zaman zaman, hem başka kültürleri etkilemiş, hem de o kültürün içinde bazı yeni oluşumlara yol açmıştır. Mezheplerin oluşumunda kendisini gösteren farklılaşmaların bir kısmı da muhtelif kültür unsurlarının etkisiyle vücut bulmuştur.[82]

Sosyolojik açıdan, evrensellik iddiasında bulunan ve bünyesinde farklı kültür ve medeniyet havzalarından gelen kişileri barındıran dinlerde, peygamberlerin ölümünden sonra, farklı mezheplerin/anlayışların ve farklı din söylemlerinin ortaya çıkması genel bir temayül ve sosyolojik bir vakıadır.[83] Aslında dinlerin yayılması ve sürekliliği, medeniyetlerle yüzleşmeleri, yeni medeniyetler kurmaları ve sosyal değişmeler karşısındaki tepkisi bu mezhepler kanalıyla olmuştur.

Yeryüzünde yaşamış olan medeniyetler zamanla yıkılırlar. Fakat bir medeniyet her şeyiyle tamamen yok olup gitmez. Diğer medeniyetlerin çatısı altında etkilerini sürdürmeye devam eder.

İslam dini yayılırken, çevresinde güçlü Mısır, Roma ve Sasani kültürleri hâkimdi. Dahası Arap kültürü de İslam adı altında yaşamaya devam ediyordu. Nitekim Hz. Peygamber’in vefatından sonra eski Arap kültüründen olan kabilecilik, hilafet tartışmalarında varlığını belli etmiştir. Aslında İslam dini Arapların zararlı adetlerini kaldırmayı hedeflemiş, müsbet olanları aynen bırakmıştı. Fakat kabilecilik gibi bazı âdetler İslam’ın yasaklamalarına rağmen kaldırılamamıştır.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra, eski Arap kültürünün yeşermesi, dahası Arapların, Arap olmayan Müslümanları küçük görmeleri de ayrılıkları tetiklemişti.

İslam’ın yayılmasıyla çevresindeki farklı kültür ve dinlere mensup olup Müslüman olanlar, eski kültür ve dinlerini, tam olarak terk etmeyip, İslam dininin içinde yaşamaya devam ettiler.

İslam’ın farlı kültürler ve dinlerle karşılaşması sonucunda yeni din anlayışları da oluştu. Bu yeni din anlayışları da mezheplerin kurumlaşmasında ve görüşlerinin şekillenmesinde etkin rol oynadılar. Örneğin “Hicri ikinci asırda tarih sahnesine çıkan Şiilik, daha çok Sasani Medeniyetinin ve Fars kültürünün izlerini taşımaktadır. Şia’nın imamet nazariyesinin temelinde “yarı tanrı kral” kültünün yattığı söylenebilir. Bu kültürde var olan karizmatik lider anlayışı, Hz. Ali’nin ve soyundan gelen imamların yanılmaz, hatasız, günahsız, masum kimseler oldukları şeklinde ifadesini bulmuştur.[84]

Müslümanlar, diğer dinlerden de etkilenmişlerdir. Mehdi inancı özellikle buna örnek gösterilebilir. Üstün özelliklere sahip, geldiği zaman yeryüzünü adaletle dolduracak olan Mehdi’yi bekleme inancı diğer dinlerin etkisiyle İslam’a girmiştir. Bu inanç Müslümanların kendi problemlerini çözebilmelerini engellemiştir. Görüldüğü üzere İslam dini farklı kültür, medeniyet, felsefi ekoller ve dinlerden etkilenmiştir. Bu etkiler kendisini mezhepler çatısı altında ortaya koymuştur.

B.İLK İSLAM MEZHEPLERİEdit

İslam dini, Hz. Muhammed hayattayken genel çerçevesi oluşmuş ve inanç esasları belirlenmişti. Hz. Peygamber, içinde yaşadığı toplumu cahiliye adetlerinden soyutlamak için uğraşmış ve hayatının sonuna kadar, İslam’ın yüce düsturlarını Müslümanların zihnine nakşetmişti. Ne var ki, O’nun vefatıyla birlikte Müslümanlar arasında, başta siyasi olmak üzere birtakım problemler oluştu. Özellikle hilafet konusundaki tartışmalar kabilecilik anlayışını tekrar canlandırdı. Müslümanlar arasında, hilafet için iki büyük savaş meydana geldi. Bu savaşlar toplumda dönüm noktaları oldu ve büyük kitlesel kırılma noktaları oluşturdu.

Müslümanlar arasındaki siyasi olayların üstüne bir de insanın yapısından kaynaklanan düşünce farklılıkları, din anlayışına yansıyınca gruplaşmalar oluşmaya başladı. Özellikle Sıffin savaşından sonra Müslümanlar arasında keskin gruplar oluştu. Bunlar Hz. Ali’nin taraftarları, Muaviye taraftarları, kimin haklı olduğunu bilmediklerinden dolayı tarafsız kalanlar ve her iki tarafın da küfre düştüğünü savunan gruplardı. Oluşan siyasi farklılıklar, zamanla itikadi alana taşınarak birer inanç esası haline getirildi. Böylece siyasi ayrılılıklarla başlayan olaylar, diğer faktörlerin de etkisiyle kurumlaşarak, siyasi-itikadi mezheplerin oluşmasıyla son bulmuş oldu.

Yaşar Kutluay’a göre “İlk İslam mezheplerinin çıkışları sözüyle, itikadi meselelerde peygamberin çizmiş olduğu yoldan, çeşitli sebeplerle az veya çok inhiraf etmiş olan İslam fırkalarının tarih sahnesinde görülmeleri kastedilmektedir.”[85]

Her mezhep kendisine bir itikadi inanç zemini oluşturdu. İnsanların siyasi düşünceleri de birer inanç esaslarına dönüştürüldüğünden “sorgulanamaz” hale gelmiş oldu.

İslam mezheplerinin kurumsallaşması sürecinde bazı fikirler etrafında yoğun tartışmalar yaşandı. Bunların başlıcaları; siyasi olaylar (imamet-hilafet meselesi), iman, küfür, fısk, zulüm, büyük günah ve iman-amel ilişkisiydi. Bu meselelere daha sonra Allah’ın sıfatları, Kuran’ın yaratılıp yaratılmadığı, müteşabih ayetlerin tevilleri, kader meselesi gibi konular da dâhil edildi.

Kurumlaşan mezhepler varlıklarını sürdürebilmek ve etki alanlarını genişletebilmek için tek doğrunun kendileri olduğunu iddia ettiler. Bunu kanıtlamak için de kendi görüşlerini Kuran’a teyit ettirmeye çalıştılar. Her grup kendi görüşünü destekleyen ayetlere yöneldi. Ayetlerin tevilini kendi görüşlerine göre yaptılar. Nitekim Kuran’ın zahiri manasının yanında bir de Bâtıni manası olduğunu savunanlar da ortaya çıktı. Böylece kendilerinin Kuran’a uyması gereken insanlar, Kuran’ı kendilerine uydurdular.

Mezheplerin teşekkül sürecinde yapılan tek iş Ayetlerin manasıyla oynamak değildi. Dinin ikinci ana kaynağı olan hadisler de bundan nasibini aldı. Müslümanlar arasında gruplaşmalar başlayınca gözler Hz. Peygamber’in hadislerine çevrildi. En büyük dezavantaj ise hadislerin bu devirde yazıya geçirilmemiş, kayıt altına alınmamış olsaydı. Böylece görüşlerini desteklemek için hadise başvuranlar, kendi istedikleri şekilde hadisler ortaya çıkarttılar. Gruplar kendi görüşleriyle ilgili hadis meydana getirmekten çekinmediler. Buna en büyük örnek Hz. Ali ve soyu hakkında ortaya atılan mevzu hadislerdir. Bunun kanıtı da Hz. Ali’nin hilafet tartışmalarında bu hadislerden hiç bahsetmemiş olmasıdır.

Anladığımız kadarıyla kitlesel bir hareket olarak doğup kurumlaşan siyasi-itikadi mezhepler kendi meşruiyetlerini kanıtlamak için Kuran’dan ve hadisten delil arama yarışına girmişlerdir. Bu oluşumlar kurumlaştıktan sonra böyle bir çabaya da pek gerek kalmamıştır. Çünkü sonraki nesiller tarafından bu mezhepler ve görüşleri kutsallaştırılmış ve dokunulamaz hale getirilmiştir. Böylece mezhepler fikri oluşumlarını tamamladıktan sonra adeta dondurulmuş ve günümüze kadar bu şekliyle getirilmiştir. Bunun en büyük dezavantajı ise hicri ilk yüzyıllardan kalan problemlerin günümüze kadar çözülemeden gelmiş olmalıdır. Böylece mezhepler artısıyla eksisiyle günümüze kadar ulaşmışlardır. Ne yazık ki hâlâ ilk zamanlardaki problemler etrafında gruplaşmalar olabilmektedir. Hâlbuki biz şunu net olarak bilmeliyiz ki; mezheplerin doğuşu ve teşekkülü sırasında yaşanan olaylar ve tartışmalar, o zaman diliminde kalmıştır. Bu bir bakıma, o zamanda yaşayan Müslümanların sorunuydu ve bir şekilde çözdüler veya çözemediler. Bizim yapabileceğimiz en pozitif icraat, onların yanlışlarını ve doğrularını görüp bunları bilmek, düzeltebileceklerimizi düzeltmektir. Aksi halde uzun yıllar önce yaşanmış siyasi kaynaklı üzücü olaylara çözüm bulmak mümkün değildir. Önemli olan, bu tür olayların Müslümanlar arasında bir daha yaşanmamasıdır. Bunun için Müslümanın, tarihini iyi bilmesi ve anlamlandırması hayati önem taşımaktadır. Tarihi, eksiklerle ve yanlışlarla bilen kişi olaylardan ders çıkaramaz. Bunun için Müslümanların, tarih bilgi ve bilincinden yoksun olmaları onlara zarar veren bir durumdur. Maalesef bizim dini geçmişimiz efsanelerle iç içe geçmiş durumdadır. Tarihteki şahısların isimleri efsane haline getirilmiştir. Bu durumda güvenilir ve doğru tarihi bilgilere sahip olmak son derece önem arz etmektedir. Şüphesiz bir olay ya da olguyu, bir kitlesel hareketi doğru anlayabilmenin en güzel yolu, incelenen konunun ortaya çıkış sebeplerini incelemektir. Bunun için biz de kitlesel birer hareket olan mezheplerin doğuş sebeplerini incelemeye çalıştık.

Şimdi de Müslümanlar arsında ortaya çıkan ilk mezheplerin genel hatlarına kısaca değineceğiz.


1.Haricilik, Şia, MürcieEdit

Haricilik, İslam’da ortaya çıkan ilk fırkadır. Ayrıca birtakım görüşleriyle, İslam düşünce tarihinde geniş yankılar uyandırmış ve söz gelişi, Mutezile ve Vehhabilik gibi mezheplere etkilerde bulunmuştur. Bu yüzden Hariciliğe, bugün bile önemini koruyan tarihi bir fırka gözüyle bakılabilir. [86]

“Harici sözlükte ‘ayrılan, göçen, karşı çıkan, itaat etmekten ayrılıp isyan eden ve saf değiştiren’ anlamlarına gelen ‘huruc’ kökünden sonuna nisbet eki getirilmek suretiyle türetilmiş bir sıfat isimdir.”[87]

Bu fırka mensuplarına verilen en genel isim olan Harici (çoğulu: Havaric) kelimesi muhaliflerince: “insanlardan, dinden veya haktan ya da Hz. Ali’den uzaklaştıkları” için verilmiştir.[88]

Hariciler bizzat kendileri, bu ismi, “Allah yolunda hicret eden kişi, yeryüzünde bereketli yer ve genişlik bulur. Evinden, Allah’a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimseye ölüm gelirse, onun ecrini vermek Allah’a düşer. “ (Nisa,100) ayetiyle belirtilen zümre ve insanlar oldukları için aldıklarını söylerler.[89]

Haricilere verilen diğer isimler ise el-Muhakkime, Haruriyye, Şurat ve Marika’dır.

Genel temayüle göre Hariciler, ilk defa Sıffin Savaşı’ndaki Hakem Olayı’ndan sonra ortaya çıkmış bir gruptur. Onlar önce Hz. Ali’yi tahkime zorladılar. Daha sonra bundan vazgeçerek tahkimi reddettiler ve Hz. Ali’den de hakemden vazgeçip tövbe etmesini istediler. İstekleri kabul edilmeyince Hz. Ali’nin ordusundan ayrıldılar.

Haricilik, her ne kadar Hakem Olayı’ndan sonra ortaya çıkmışsa da bunun önceden oluşmuş sebepleri vardır. Fığlalı bu sebepleri şöyle açıklar: “Otoriter ve adil bir idare ile merkezi otoriteyi temsil eden Kureyş’in hâkimiyetini sarsıp, kendi içtimai ve etnik yapılarının gerektirdiği mizaç istikametinde fazla derine girmeden Kuran’a bağlı bir hayat anlayışı, bu insanların havaric adı altında bir araya gelmeleri sonucunu doğurmuştur. [90]

Görülüyor ki Hariciler, mevcut siyasi yapıdan rahatsız olmuşlar ve kendi sosyal yaşantılarına dönmek istemişlerdir. Hariciler, genellikle kabile asabiyetine son derece bağlı, bedevi kabilelerden oluşmuşlardı. Bunlar İslam’la birlikte yerleşik hayata geçtiklerinde yaşadıkları sosyal değişimin etkisiyle ve Hz. Osman dönemindeki siyasi otoritenin zayıflığıyla birlikte muhalif bir güç olmaya başlamışlardı. Böylece Fığlalı’nın deyimiyle Hariciler “siyasi hizipten doğmuş ve dini mahiyet kazanmış bir fırkadır“[91]

Haricilerin en büyük özellikleri din anlayışlarının, İslam’dan önceki kabile anlayışlarıyla iç içe geçmiş olmasıdır. “Hariciler bedevi hayattaki karizmatik toplum anlayışından hareketle, İslam’ı bir kabile dini gibi algıladılar.”[92]Daha önce de belirttiğimiz gibi insanlarda farklı din anlayışları mevcuttur. Bu da insanın karakter yapısından kaynaklanır. İşte Hariciler de bedevi bir yaşantıdan ve kabile asabiyetçiliğinden gelen, sistematik düşünme yeteneğinden uzak, konuları yüzeysel ele alan insanlardı. Böylece tepkisel-kabileci ismini verebileceğimiz bir din söylemi oluşturdular. Bu, Hariciler’in kültürlerinden kaynaklanan bir din söylemiydi.

Haricilerin karizmatik toplum anlayışları ve sertlikleri din anlayışlarına da yansıdı. Sadece kendilerini haklı görerek, kendileri dışındakilerin yaşadıkları toprakları “savaş yurdu” ilan ettiler.[93] Böylece Hariciler, diğer dinlere mensup kişilere karşı sağladıkları hoşgörüyü bile Müslümanlardan esirgediler.

Hariciler, dini konularda sert tutumlarıyla tanındılar. İbadetlere çok önem verdiler. Ameli imandan bir cüz sayıp İslam’dan çıkmayı kolaylaştırdılar. Bu katı tutumları sebebi ile fırkalara bölündüler ve zamanla tarih sahnesinden silindiler. Hariciler’in İbadiye kolu söylemini yumuşaklaştırdığı için günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

Hariciler, İslam dininin, sadece şekli ibadetlerini öne çıkarmanın ve araç halindeki ibadetleri amaç haline getirmenin nasıl sonuçlara yol açabileceğini göstermiştir. Onlar, dine aşırı şekilde sarıldılar fakat dinin insan için olduğunun farkına varamadılar. Bundan dolayı da aynı dine mensup kardeşlerinin kanlarını helal görebildiler.

Şia, Ali b. Ebi Talib’in Hz. Muhammed’den hemen sonra nass ve tayinle halife olduğuna inanan, imametin insanlığın sonunu dek, Ali’nin soyundan devam edeceğini ileri süren, bu imamların masum olduklarını iddia eden toplulukların müşterek adıdır. [94]

Şiiler, mezheplerinin doğuşunu Hz. Peygamber’in hayatına kadar götürmektedirler. Onlara göre Gadir-i Hum olayı bunun en büyük delilidir. Şiiler Ali b. Ebi Talib’in hilafetini ayetlere ve hadislere dayandırırlar. Onat bu konuda şöyle söylemektedir: “Hemen hemen bütün mezhepler kendilerinin ‘Fırka-i Naciye (kurtuluşa eren fırka)’dan olduğunu gösterebilmek için, bol bol hadis kullanmaktan hiç kaçınmamışlardır. Mezhepler tarihi açısından bakıldığında mezheplerin lehine ve aleyhine kullanılan bütün hadislerin uydurulmuş olma ihtimallerinin çok yüksek olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur”[95]

Tarihsel olarak bakıldığında Şia’nın, Hz. Ali’nin vefatına kadar ortaya çıkması mümkün görülmemektedir.

Birinci hicri asırda, Ali’nin Fatıma’dan olan soyu etrafında herhangi bir Şii farklılaşma söz konusu değildir. Ne imametin nass ve tayinle olacağı şeklinde bir fikir vardır; ne de bu imamların masum oldukları fikri vardır. Daha sonra Şiilik olarak yorumlanan olaylar, o dönem koşullarında Arapların bir iç meselesi olarak anlaşılmalıdır. İlk Şii fikirler, hicri birinci asrın son çeyreğinde, yavaş yavaş teşekkül etmeye başlamıştır. Bunlar Vasilik, Mehdilik ve Rec’at gibi fikirlerdir; özellikle Mevali adı verilen gayri Araplar arasında yayılma imkânı bulmuştur. Bu fikirler hicri ikinci asırda, Hz. Ali’nin soyuyla irtibatlandırılmış eski Sasani kültüründen gelen bazı motiflerle de bütünleşerek karşımıza Şiilik olarak çıkmıştır. Şiilik doğrultusundaki farklılaşmaların odak ismi olarak karşımıza Muhammed b. el-Hanefiyye çıkmaktadır. Onun ismi etrafındaki bazı kurgular, ölmediği, Radva Dağı’nda gizlendiği, bir gün insanlar arasına geri dönerek yeryüzünü adaletle dolduracağı şeklindeki inançlar, ilk Şii farklılaşmalar olarak kabul edilebilir.[96]

Şia genel olarak Hz. Ali ve soyu etrafında görüşlerini geliştirerek ortaya çıkmış ve Sasani kültüründen etkilenmiştir. Zaten masum imam ve Mehdilik anlayışları aslen İslam dininde bulunmamaktadır. Bunlar tarihi seyir içerisinde diğer din ve kültürlerden, mezhepler veya dini gruplar yoluyla İslam’ın içine girmiş inançlardır.

Şia genel olarak siyasi-karizmatik liderci din söylemine sahiptir. Fars kültüründeki “hükümdar anlayışı” Hz. Ali ve soyu üzerinden İslam’a sokulmuştur. Böylece siyasi fikirler itikadileştirilmiş ve imamet bir inanç esası haline getirilmiştir. Şia devlet başkanlığını siyaset kurumundan soyutlayarak dinselleştirmiştir. Böylece bütün tarihsel siyasi olaylara büyük anlamlar yüklenmiş ve günümüze kadar taşınmıştır. Bunun en büyük örneği, Müslümanları derinden yaralayan Kerbela Olayı’nın, siyasi boyutunun göz ardı edilip dini bir olaymış gibi lanse edilmesidir.

Mürcie, İslam’ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve uzlaşmacı fikirleriyle tanınan siyasi ve itikadi bir fırkadır.[97] Hz. Osman’ın hilafetinden itibaren Müslümanlar, Ümeyye Oğulları ve Haşim Oğulları etrafında kamplaşmaya başladı. Ancak bazı kimseler geçmişte olduğu gibi Müslümanların birliğini korumak amacıyla tarafsız kalmayı tercih ettiler. Bu tutum belli bir süreç içerisinde itikadileşerek mezhep haline geldi.

Mürcie, bütün büyük günah işleyenlerin durumlarını Allah’a bırakarak, onların cennetlik veya cehennemlik oldukları konusunda hiçbir fikir ortaya koymayan kimseler ve topluluklara verilen müşterek isimdir.[98]

Mürcie, İslam toplumunu tehdit eden, başta Harici zihniyetine, ikinci olarak Emevi-Haşimi çekişmelerine, Emeviler’in kendilerine beyat etmeyen kimselere karşı oldukça acımasız davranışlarına ve Mevali’yi ikinci sınıf vatandaş olarak görmelerine, özellikle de Müslümanların birbirlerini öldürmelerine tepki olarak doğmuş, uzlaşmacı, birlik ve barış taraftarı siyasi bir fırkadır.

Görülüyor ki Mürcie kötü gidişata bir tepki hareketi olara doğmuştur. Müslümanların kaos içine düştükleri bir dönemde bu hareket; akılcı-hadari din söylemini esas almıştır. Mürcie’nin mensuplarına bakıldığı zaman genellikle şehirlerde yetişmiş, olumlu düşüncelere sahip, toplumun kamplaşmasına karşı olan, olayları yatıştırmaya çalışan ve duygusallıkla değil sağduyuyla hareket eden insanlar olduğu görülecektir. İman-amel ilişkisi bakımdan Mürcie, Hariciliğin zıddıdır diyebiliriz. Mürcie, Hariciliğin tersine ameli imandan bir cüz saymadı ve dinden çıkmayı zorlaştırdı. Mürciiler bu olumlu tavırlarıyla, birçok kişinin Müslüman olmasını sağlamış ve İslam’a hizmet etmişlerdir.

2.Diğer İtikadi İslam Mezhepleri Edit

İslam düşünce ekolleri tarihinde Haricilik ve Şia gibi ortaya çıkış sebebi bizzat siyasi olaylar olmayan mezhepler de oluşmuştur. Şüphesiz bu mezheplerin de siyasi kanaatleri mevcuttur. Bu mezheplerin başlıcaları, Mutezile ve Ehl-i Sünnet’tir.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, İslam düşünce tarihinde İslam mesajının anlaşılması ve yaşanması konusunda Müslümanların ihtiyaçlarını karşılayacak çözümler üreten siyasi-itikadi ve aynı zamanda fıkhi bir düşünce ekolüdür. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat ismi, Hz. Peygamber ve ondan sonraki ilk nesillerin din anlayışına bağlı kalan ve genel dini akımdan ayrılmayan kimselerin adı olmuştur. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat tek bir eğilimi temsil eden bir akım olmayıp farklı eğilimleri içinde barındıran dini-toplumsal yapıdır. Bu yapıyı temsil eden Sünniler, Hadis taraftarları, Eşarilik ve Maturudilik adı altında güçlenmiş ve günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.[99]

Hadis taraftarları, sünnet ve asrarı merkeze alan gelenekçi bir din anlayışını temsil etmektedir. Eşarilik ve Maturudilik ise akılcı-hadari din söylemlerine sahiptirler denilebilir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i oluşturan bu düşünce ekolleri genel olarak sahabeye karşı bir sevgi bağı oluşturmuşlardır. Böylece sahabe zamanında yaşanan ayrılık faaliyetleri ictihad farkıyla açıklanır. Büyük günah meselesinde iman-amel ayırımı yapılır. Böylece büyük günah işleyenin dinden çıkmayacağı savunulur. Ehl-i Sünnet günümüze kadar Müslümanların büyük çoğunluğunu bünyesinde bulundurmuştur. Ayrıca siyasi sahada da ayrılıkları önleyici tutumları söz konusudur. İlk dört halifenin sırasıyla iş başına geldikleri ve hiç birisinin hakkının gasp edilmediği savunulur. Ehl-i Sünnet genel olarak siyasi kavgalardan uzak durmuştur denilebilir. Eşarilik ve Maturudilik İslam dininin bütünleştirici yönünü ortaya koymaya çalışmışlardır. Ne var ki onlar da ilk zamanlardaki şahısları kutsallaştırmışlar, olayları da sorgulanamaz görmüşlerdir. Bu tutum problemlerin çözüme kavuşturulmasını engellemiştir.

İslam düşünce ekollerinin en önemlilerinden birisi de şüphesiz Mutezile’dir. Bu ekolün ortaya çıkışı Vasıl b. Ata ve Amr b. Ubeyd’e dayanır.

Mutezili fikirlerin öne çıkmasında ve mezhebin temel ilkelerinin teşekkülünde etkili olan belli başlı faktörleri; Müslümanlar arsındaki ihtilafa çözüm arayışları, İslam’ı savunma psikolojisi ve tercüme faaliyetleri ile birlikte felsefeye yöneliş olarak sıralamak mümkündür.[100]

Mutezile ekolünün din söylemi akılcı-hadari din söylemine dayalıdır. Mutezili âlimler felsefe ekollerine ve diğer dinlere karşı İslam’ı savunma psikolojisine girmişlerdir. Bu ekol akla büyük önem verir ve hür düşünceyi teşvik eder. Bu yönüyle İslami düşüncenin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır diyebiliriz.

İslam geleneğinde Haricilik, Şia, Mürcie gibi mezheplerin dışında bir de kendilerinden sonra kurumlaşacak mezheplerin içinde eriyecek olan düşünce ekolleri vardır. Kaderiye, Cebriyye, Mücessime-Müşebbihe diye isimlendirilen bu düşünce ekolleri, belli itikadi konularda yeni fikirler ortaya atmışlar ve bu fikirler daha sonraki mezhepler içinde varlıklarına devam edebilmişlerdir. Örneğin Kaderiyye, Mutezile Ekolu içerisinde yaşamaya devam etmiştir.

SONUÇEdit

İslam mezhepleri, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkmış olan farklı din anlayışlarının kurumlaşmasıyla oluşmuş siyasi-itikadi fırkalardır. Bu fırkalar hakkında bilinmesi gereken en önemli husus; bunların tamamen insan ürünü olduğu gerçeğidir. Bunu bilmediğimiz taktirde mezhepleri kutsallaştırır ve sorgulanamaz hale getiririz. Nitekim geçmişte her mezhep kendisini Hz. Peygamberle bağlantılı hale getirmiş ve görüşlerini kutsallaştırmıştır. Böylece siyasi fikirler ve olaylar da mezhep çatısı altında sorgulanamaz hale getirilmiştir.

Siyasi ve itikadi mezhepler; dinin aslı değil anlaşılma biçimleridir. Bu mezheplerin oluşumunda başta siyasi olmak üzere birçok faktör rol oynamıştır. Mezheplerin iyi anlaşılabilmesi için bu faktörler objektif bir biçimde incelenmelidir. Hemen bütün İslam mezhepleri varlıklarını ayet ve hadislere dayandırmışlar bunun için de farklı yollara başvurmuşlardır. Kendi görüşlerini destekleyen hadisler meydana getirmek bunlardan bir tanesidir. Ayrıca mezhep mensupları varlıklarını sürdürebilmek ve meşruiyetlerini gösterebilmek için ayetleri kendi görüşleri doğrultusunda tevil edebilmişlerdir. Tüm bunlar da mezheplerin insan ürünü oluşumlar olduğunu ortaya koymaktadır.

Fırka mensuplarının yapmış olduğu bir diğer iş ise kendi mezheplerini hak, diğer mezhepleri batıl ilan etmeleridir. Böylece her mezhep diğerini saf dışı etmeye çalışmıştır.

Bizim yapmamız gereken mezhepleri yok saymak veya tarihi değiştirmeye çalışmak değil, İslam’ın farklı anlaşılma biçimleri olan mezhep görüşlerinin kutsallaştırılmasının önüne geçmektir. Çünkü mezheplerin, bir ayrılık noktası olarak kullanılması, Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağlarını zedeleyici ve birliği bozucu sonuçlara yol açabilmektedir. Bunu önleyebilmek için öncelikle mezheplerin, din gibi algılanmaması gerekmektedir. İkinci olarak da, hak mezhep-batıl mezhep adı altında Müslüman kitlelerin kamplaşmasına engel olunmalıdır. Fırka-i Naciye (kurtuluşa eren fırka) anlayışı da, fırkaların kendileri dışındakileri cehennemlik ilan etmelerine sebep olmuştur. Hâlbuki kimse, kimsenin kalbindeki inancını görmemektedir. Bir kişinin Cennetlik ya da Cehennemlik olacağına insanlar değil, Allah karar verir.

Mezhep kavramı ve Mezheplerin doğuş sebepleri incelendiği zaman ortaya şu sonuç çıkmaktadır diyebiliriz:

Mezhepler, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkmış olan, dinin farklı anlaşılma biçimlerinin diğer faktörlerin de etkisiyle kurumlaşması sonucu meydana gelmiş, beşeri oluşumlardır. Bundan dolayı da hiçbir Müslüman diğerini mezhebinden dolayı dışlamamalı ve yargılamamalıdır. Bu şekilde mezhepler birer zenginlik sayılabilirler. Fakat bunu tersi olur da insanlar mezhepleri etrafında kamplaşarak birbirlerine öteki muamelesi yaparlarsa; mezhepler Müslümanlara zarar vermeye başlar. Bunun yaşanmaması için de Müslüman kişi, her zaman tarih bilgi ve bilincine sahip olmalıdır.


KAYNAKLAREdit

[1]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.5. [2]E.Ruhi Fığlalı, Mezhepler arasındaki farklar, çevirenin önsözü, 2. Baskı, Ankara,TDV yay.2001 [3]Sönmez Kutlu, a.g.e. s.5 [4]E.Ruhi Fığlalı, a.g.e. çevirenin önsöz

5E.Ruhi Fığlalı, a.g.e. çevirenin önsöz

6Sönmez Kutlu, a.g.e. s.5 [1]7sönmez Kutlu, a.g.e. s.5 [2] [3] [4] [5]8Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu [6]9Hasan Onat, a.g.m. [7]10SönmezKutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.6 [11] Sönmez Kutlu, a.g.e. s.6 [12]Sönmez kutlu, a.g.e. s.6 [13]E.Ruhi Fığlalı, Mezhepler arasındaki farklar, çevirenin önsözü, 2. Baskı, Ankara, TDV yay.2001 [14]E.Ruhi Fığlalı, a.g.e. [15]E.Ruhi Fığlalı, a.g.e [16]Sönmez Kutlu, a.g.e. s.6 [17]Ebu’l-Hasen el-Eş’ari, ilk dönem İslam mezhepleri (Makalatü’l-İslamiyyin ve İhtilafu’l-Musallin) çev: Mehmet Dalkılıç, Ömer Aydın,1.baskı, İstanbul, kabalcı yayınevi,2005,s.22. [18]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.8 [19]E.Ruhi Fığlalı, Mezhepler arasındaki farklar, çevirenin önsözü, 2. Baskı, Ankara,TDV yay.2001 [20]Sönmez Kutlu, a.g.e. s.11 [21]Naşi el-Ekber, 1981,9 [22]Sönmez Kutlu, a.g.e. s.11 [23]Ahmet b. Yahya, 1959,42 [24]E.Ruhi Fığlalı, Mezhepler arasındaki farklar, çevirenin önsözü, 2. Baskı, Ankara, TDV yay.2001 [25]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.12

26E.Ruhi Fığlalı, a.g.e. [8]27E.Ruhi Fığlalı, a.g.e. [9]28Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.9


[10] [29]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.9 [30]E.Ruhi Fığlalı, Mezhepler arasındaki farklar, çevirenin önsözü, 2. Baskı, Ankara, TDV yay.2001 [31]Sönmez Kutlu,2005,395-6 [32]E.Ruhi Fığlalı, a.g.e. [33]Tirmizi,2/107 Kitabu’l-İman. İbn Mace, 2/1321, 1322 (kitabu’l-Fiten). Ebu Davud, 4/197-8 (Kitabü’s-Sünne). ed-Darimi 1/241 (Kitabü’s-Siyer). [34]İbn Hanbel, 1982,145 Özler 1996,261 [35]Tirmizi, Kitabü’l İman 18. Bab,2641. [36]E.Ruhi Fığlalı, Mezhepler arasındaki farklar, çevirenin önsözü, 2. Baskı, Ankara,TDV yay.2001 [37]E.Ruhi Fığlalı, a.g.e. [38]E.Ruhi Fığlalı, a.g.e. [39]El-Bağdadi, Mezhepler Arasındaki Farklar (El-Fark Beynel-Fırak). Çev: E.Ruhi Fığlalı, Ankara:2001,TDV yay. [40]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.15 [41]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.15 [42]Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu

43Eric Hoffer, Kesin inançlılar, çev:Erkıl Günur, 8. Basım, İstanbul, İm yay.2005, s.47. [11]44E.Ruhi Fığlalı, Mezhepler arasındaki farklar, çevirenin önsözü, 2. Baskı, Ankara,TDV yay.2001 [12]45E.Ruhi Fığlalı, a.g.e. [13]46E.Ruhi Fığlalı, a.g.e. [14]47Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu [15] [48]Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu [49]Hasan Onat, a.g.m

50Hasan Onat. [16]51Hasan Onat, a.g.m [17] [52]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.17 [53]Sönmez Kutlu, a.g.e. s.17 [54]Hasan Onat, a.g.m [55]Sönmez Kutlu, a.g.e. s.17 [56]Hasan Onat, a.g.m [57]Hasan Onat, a.g.m [58]Hasan Onat, a.g.m [59]E.Ruhi Fığlalı, Hariciliğin Doğuşu ve Fırkalara Ayrılışı [60]Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu [61]Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası, Ankara 2001, Pozitif matbaacılık [62]Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası, Ankara 2001, Pozitif matbaacılık, s.6 [63]Ahmet Akbulut, a.g.e. s.6 [64]Ahmet Akbulut, a.g.e.s.9 [65]Ahmet Akbulut, a.g.e.s11 [66]Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu [67]Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası, Ankara 2001, Pozitif matbaacılık, s.12 [68]Hasan Onat, a.g.m. [69]Ahmet Akbulut, a.g.e.s13 [70]eşŞehristani, Dinler ve Mezhepler Tarihi (el-milel ve’n-Nihal) çev: Muharrem Tan,yeni akademi yay. İzmir:2006, s,24 [71]Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu [72]eşŞehristani, a.g.e. s.26 [73]Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu [74]Hasan Onat, a.g.m. [75]el-Kummi ve en-Nevbahti.(2004)Kitabu’l-makalati’l-fırak ve fıraku’ş-şia.(çev: Hasan Onat, Sabri Hizmetli, Sönmez Kutlu, Ramazan Şimşek)Ankara: Ankara Okulu yay. s.55 [76]Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası, Ankara 2001, Pozitif matbaacılık, s.174 [77]Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu [78]Hasan Onat, a.g.m. [79]Eric Hoffer, Kesin inançlılar, çev: Erkıl Günur, 8. Basım, İstanbul, İm yay.2005, s.30 [80]Sönmez Kutlu, İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu [81]Sönmez Kutlu, a.g.m [82]Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu [83]Ünver Günay, Din Sosyolojisi Ders Notları, Kayseri:1986,179 [84]Hasan Onat, mezhep kavramı ve mezheplerin doğuşu [85]Yaşar Kutluay, İslamiyette İtikadi Mezheplerin Doğuşu, Ankara:2003, Pınar yay. s.9. [86]E.Ruhi Fığlalı, Hariciliğin Doğuşu ve Fırkalara Ayrılışı [87]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite,s50 [88]E.Ruhi Fığlalı, a.g.m. [89]E.Ruhi Fığlalı, a.g.m. [90]E.Ruhi Fığlalı, Hariciliğin Doğuşu ve Fırkalara Ayrılışı [91]E.Ruhi Fığlalı, a.g.m [92]Sönmez Kutlu, İslam Düşüncesinde Tarihsel Din Söylemleri Olgusu [93]Sönmez Kutlu, a.g.m. [94]Hasan Onat, Şiiliğin Doğuşu Meselesi [95]Hasan Onat, Şiiliğin Doğuşu Meselesi [96]Hasan Onat, 2000,34-35;Onat,1993,115 vd. [97]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.61 [98]Sönmez Kutlu ag. e. s.62. [99]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite,s143 [100]Sönmez Kutlu, İslam düşünce ekolleri tarihi, ANKUZEM 1. Baskı, Ankara:2006, 1. Ünite, s.70.

Around Wikia's network

Random Wiki