FANDOM


Bakınız

Şablon:Emir - d


Emir - Amir - Amir Timur

Emirsultan011ao

Emir Sultanın eski halinden hiç bir eser yok ne yazık ki şimdi. Her tarafı beton binalarla sarılmış günümüzde.. Tek değişmeyen tarafı ise manevi atmosferi.. Oda olmasa Bursa eski Bursa değil yoksa..

Bakınız

Şablon:Emirsultan - d


Emir - Emir Sultan
Emir Sultan/Yazılar
Emir Sultan ve Yıldırımhan

EMİR (Emr)

Sözlükte "bir işin yapılmasını kesin olarak istemek, buyurmak; hal, durum, iş, olay, konum" gibi anlamlara gelmektedir. Kur'ân'da 180'den fazla yerde geçmekte olan emir kelimesi, genellikle ikinci manada, bazen de birinci manada da kullanılmaktadır (A'râf, 7/77, 150; Zâriyât, 51/44; Talâk, 65/8).

Fıkıh usulünün önemli konularından birini oluşturan emir, genel olarak otoriter bir tarzda kesin olarak bir işin yapılmasının istenmesi için vazedilen söz demektir. Allâh ve Rasulünün bir fiili emretmesi değişik söz kalıpları ve ifade tarzlarıyla olabilir; "namaz kılın, zekat verin"; "... adaklarını yerine getirsinler, Eski Evi (Kabe'yi) tavaf etsinler" şeklinde sarih olabileceği gibi, "anneler çocuklarını emzirirler"; "yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin, mü'min bir köle azat etmesi gerekir" şeklinde gayri sarih de olabilir.

Fakihlerin çoğunluğu, emrin kural olarak vücuba, yani kesin olarak işin yapılması gerektiğine delalet ettiği; ancak özel bir karine olması halinde nedb (bk. Mendup) veya ibahaya (bk. Mubah) delalet edeceği görüşündedirler.

Emir işin hemen yerine getirilmesinin şart olup olmadığına delalet etmez. Derhal veya bilahare yapılması birer kayıt olup ayrı delillerle sabit olur. Bununla birlikte, derhal yapılması daha iyidir. Aynı şekilde emir, talebin sadece yapılmasına delalet eder; tekrar edilmesine delalet etmediği gibi, bir defa yapılmasına da delalet etmez. Tekrar veya bir defa yapılması emirle ilgili birer kayıt olup, ayrı bir delille sabit olur. (İ.P.)

İş buyurma.

  • Buyurulan şey.
  • Madde, husus, hâdise.

Emir (Bak: Emr)

Emir Emredici olan. Seyyid. Şerif. Bir memleketin, bir aşiretin veya kabilenin reisi.

Büyük ve meşhur bir soydan gelen.

Hz.Peygamber'in (A.S.M.) soyundan gelen.

Zengin.

EMR-İ Bİ'L MA'RUF

İslâm'a ve akl-ı selîme uygun olan her şeyi tavsiye etme anlamına gelen bir tabirdir. (daha geniş bilgi için bk. Ma'ruf MARUF ) (İ.K.)

EMR-İ MA’RÛF VE NEHY-İ ANİL-MÜNKER İslâm dîninde, insanlara, Allahü teâlânın emirlerini bildirmek ve yasaklarından sakındırmak. Kur’ân-ı kerîmde, Allahü teâlâ, emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münkeri yapmayı emrediyor. Yâni benim emirlerimi bildiriniz, öğretiniz; benim yasak ettiğim haramları bildiriniz ve yapılmasına râzı olmayınız, buyuruyor. İslâm dîninde çok mühim yeri olan emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker hakkında, İslâm âlimleri tarafından çeşitli târifler yapılmıştır.

Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker, insanların birbirine nasihat etmesidir. Peygamber efendimiz, “Din nasîhattır.” buyurdu. Nasîhat, doğru yola dâvet ve kötülüklerden sakındırmaktır. Nasîhatin terk edildiği cemiyetlerde, kötülük artar. Netîcede bundan herkes zarar görür. Allahü teâlâ kimseye karışılmamasını isteseydi, Peygamberleri göndermez, dinleri bildirmez, insanları İslâm dînine dâvet etmez ve diğer dinlerin yanlış, bozuk olduğunu haber vermezdi. Geçmiş peygamberlere inanmayanları, çeşitli azaplarla helâk etmezdi. Herkesi kendi hâline bırakır, kimseye bir şey emretmez ve inanmayanlara azâb yapmazdı. Allahü teâlânın nihâyetsiz merhâmetinden dolayı, evvelâ peygamberleri, sonra bunların yerine evliyâ ve âlimleri dâvetçi gönderdi. Bunlar, dilleri ve kalemleriyle Allahü teâlânın vereceği sevap ve azapları bildirdiler. Böylece özüre ve bahâneye yol bırakılmadı.

Nasîhat yapmak, emr-i ma’rûfta bulunmak iki sûrette yapılır:Birinci yol; söz, yazı ve her çeşit yayın vâsıtası iledir. Herkes emr-i ma’rûf yapamaz. Bunun şartları vardır. Bunu yaparken, emr-i ma’rûf yapanın bilgisi az ise veya hiç yoksa, câhilse, cemiyetin âdetlerine, devletin kânunlarına dikkat ve riâyet edilmezse, fitneye sebeb olabilir. Kendisine ve Müslümanlara zarar verir. İkinci yol; hâl ile İslâmı yaşamak, onun bildirdiği güzel ahlâka uyarak örnek, nümûne, kibâr olmaktır. Herkese tatlı dil, güleryüz göstermek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, kânunlara uymak en tesirli nasîhat yoludur. İslâmın güzel ahlâkı üzere yaşamak, emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker yapmaktır.

Emr-i ma’rûf; el, dil ve kalple yapılır. Elle, yâni kullanarak nasîhati bildirmek hükûmetin vazîfesidir. Dille yapmak din adamlarına, yâni âlimlere, kalple yapmak ise her Müslümana farz olan bir vazîfedir. Çünkü, hadîs-i şerîfte; “Sizden biriniz bir münkeri, yâni kötü, günâh olan bir işi görürse, ona eliyle mâni olsun. Bunu gücü yetmediği için yapamazsa, diliyle engel olsun. Bunu da yapamazsa, kalbiyle o işi beğenmesin. Bu ise îmânın en zayıfıdır.”

Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde Müslümanların emr-i ma’rûf ve nehy-i anil münker yapması, ellerinden geldikçe bunu terk etmemeleri emredilmektedir. Ancak böyle yaparlarsa, zarara ve hüsrâna uğramayacakları bildirilmektedir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “ Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil münker yapan ile, nasîhatı, terk eden şu kavme benzer ki, gemiye binerler. Kimi alttaki odalarda, kimisi üstteki kamaralarda bulunurlar. Altta bulunanlar, bize su lâzım olunca, üste çıkıp oradaki nehirden mi su alacağız, gelin gemiyi delelim, buradan su alalım, derler. Kalkıp gemiyi delmeye koyulurlar. Üstte olanlar, onların ellerini tutup engel olmazlarsa, üsttekiler de alttakiler de helâk olurlar. Onlara engel olup, kendi arzularına bırakmazlarsa, hepsi helâk olmaktan kurtulurlar.”

O hâlde insanlara nasîhat, Allahü teâlânın kullarının kurtulmasına çalışmak demektir. Bu da zor, çetin bir iştir. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın ümmetini, emr-i ma’rûf ve nehy-i anil münker yapmaları sebebiyle ümmetlerin en hayırlısı eylemiştir. Nitekim Allahü teâlâ, Âl-i imrân sûresi 110. âyetinde meâlen; “Siz insanlar (ın faydası) için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz! İyiliği emreder, fenâlıktan men edersiniz...” buyurdu.

Nasîhatın faydalı olması için, tatlı sözle ve yumuşaklıkla yapılması, sertlik gösterilmemesi, münâkaşa edilmemesi lâzımdır. Ayrıca nasîhat edenin, söylediklerine kendisinin de riâyet etmesi gerekir. Böyle kimsenin her sözü, hareketi İslâmiyete uygun olmalı, kimse hakkında kötü zanda bulunmamalıdır. Müslümanların işi hep iyi düşünmek ve iyilik olmalı, kötülük yapmaktan mümkün olduğu kadar uzak durmalıdır. MARUF

Sözlükte; bilinen, tanınan, iyi muamele, tatlı dil, ihsan ve İslâm'ın hoş gördüğü her şeydir. Dinî terim olarak Ma'ruf; İslâm'ın hükümleri, genel prensipleri ve emirleri uyarınca yapılması ve söylenmesi gereken her söz ve fiildir. Isfehânî' Ma'rufu: "Akıl ile dinin hoş ve uygun gördüğü her amelin adı", Râzî; "Allah'a îmân", Hamdi Yazır ise "Muktezây-ı din olan tâatullah" olarak tanımlamışlardır. İyiliği emretmek bütün peygamberlerin ortak görevidir. Çünkü her peygamberin risaletini kavmine tebliğ zorunluluğu vardır. Böylece iyiliği emretme görevi nübüvvetin odak noktasını oluşturmuştur. Nitekim şu âyetler de iyiliği emretmenin önemini vurgulamaktadır. "Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Âl-i İmrân, 3/104) "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız." (Âl-i İmrân, 3/110), "Uygun olanı emreden, fenalığı yasaklayan ve Allah'ın yasalarını koruyan mü'minleri de müjdele." (Tevbe, 9/112) "İyilik ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın." (Mâide, 5/2). (F.K.)

EMÎR

İslâmî bir kavram olan emîr; devlet başkanı, vâli, yönetici, komutan, emir ve komuta sahibi gibi anlamlara gelmektedir. Hadislerde ve ilk dönem fıkıh kitaplarında emîr kelimesi ile eşanlamlı olarak âmil kelimesi de kullanılmaktadır.

Kur'ân-ı Kerim'de emîr kelimesi geçmemekte, yalnız bu manayı ifade eden ülü'l-emr tabiri kullanılmaktadır (Nisâ, 4/59, 83). Hadislerde ise pek çok yerde emîr kelimesi geçmektedir.

Dört halife döneminde ordu komutanlarına ve ordunun bir kısmına kumanda edenlere ve fetihleri gerçekleştiren valilere emîr denilmiştir. Genellikle emîrler idârî ve malî bütün yetkilere sahip; kendi vilâyetlerinde halifenin yetkilerine haizdiler. Namazlarda imamlık yapar, camiler inşa ettirir, dinî tebliğ eder ve yerleşmesini sağlardı. Adlî işleri de kendisi yönetir; kadıları tayin ederdi. Daha sonra tarih içinde emirlerin statülerinde değişiklikler olmuştur. (İ.P.)

EMîR emir sâhibi, başkan. Eskiden İslâm memleketlerinde devlet başkanı, vâli ve yüksek rütbeli subaylara verilen isim. Emîrler bulundukları yerlerde dînî, idârî, askerî ve mâlî hizmetleri görürlerdi.

İslâmiyet; Müslümanların işlerinin görülmesi, içte ve dışta emniyet ve güvenlerinin sağlanması, aralarındaki anlaşmazlıkların giderilmesi gibi pek çok meselelerini halledecek birini kendilerine başkan seçmelerine ehemmiyet vermiştir. Hattâ yola çıkan birkaç kişinin aralarından birinin başkan olması sünnettir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Üç kişi yola çıkdıklarında, birini kendilerine başkan yapsınlar.” buyurmuştur.

Emîr ünvânı, İslâm târihinde Hulefâ-i Râşidîn (dört halîfe devrinden) îtibâren kullanılır. En yüksek rütbeli emîr, devlet başkanı olan halîfe idi. Ona “Emîr-ül-Mü’minîn” de denirdi. Devlet başkanından başka emirlere vazîfelerine göre ünvân verilirdi. Meselâ, ordu kumandanına “emîr-ül-ceyş”, “emîr-ül-ümerâ” hac kafîlesinin başında bulunana“emîr-ül-hac” adı verilirdi. Husûsî olarak, hazret-i Aliye de “Emîr” denirdi. Ayrıca fethedilen yerlere tâyin edilen vâliler de emîr ünvânını taşırlardı. Emirler bulundukları bölgelerdeki dînî, idârî, askerî ve mâlî hizmetleri yürütürlerdi. Emevîlerin ilk devirlerinde bu durum aynen devâm etti. Daha sonra, bu bölgelere halîfeler tarafından, zekât, harac, cizye toplamakla vazîfeli olan ve âmil denilen memurlar gönderilince, emirlerin yetkileri sınırlandırıldı. Abbâsîler devrinde de devâm eden emîrlik, kısmen değişikliğe uğradı. Emîrlerin bulundukları bölgelerdeki işleri ve idâreleri hakkında bilgi toplayan ve “ashâb-ül-berîd” denilen bir vazîfe teşkil edildi. Bundan başka, emîrlerin yanında mâlî işlerden sorumlu âmiller tâyin edildi. Yine emîrler dâhil memurların yaptıkları haksızlıkları araştırmakla vazifeli “sâhibunnazar fi’l-mezâlim” adında bir devlet dâiresi daha kuruldu. Abbâsîlerin son zamanlarında halîfe tarafından tâyin edilen emîrler, vergi vermeleri şartıyla, kendi bölgelerinde (eyâletlerinde) tam yetkiye sâhib oldular. Bu emîrler, zamanla hânedânlar kurdular. Tâhirîler ve Ağlebîler böyledir. Bunlardan başka, Gazneliler ve Saffârîlerde olduğu gibi, emîrlerin kuvvet kullanmasıyla da devletler kurulmuştur.

Endülüs Emevî hükümdârları, Üçüncü Abdurrahmân’a kadar emîr ünvânını almışlardır. Büyük Selçuklularda devlet adamları ve vazîfelilerine de emîr denildi. Vezire, “emîr-i büzürg” (büyük emîr), sancakdâra “emîr-i âlem”, esvabçıbaşına; “emîr-i câmehâne” denildi. Ayrıca askerî rütbeler derecelerine göre emîr ünvânı ile zikredilmiştir. İlhanlılarda emîr ünvânı, noyan ile eş mânâlı olup, eyâlet vâlilerinin ünvânı idi. Osmanlı pâdişahları İkinci Mehmed’e kadar ve fetret devrinde şehzâdeler bu ünvânı benimsedi. Fakat bu ünvânı Yıldırım Bâyezîd’in oğlu Süleymân Çelebi, Emîr Süleymân diye doğrudan kullanmıştır. Anadolu beyliklerinde ve zamanla Osmanlılarda emîrin yerini “bey” aldı. Emîr-ul-umerâ karşılığı olarak da “beylerbeyi” kullanıldı. Fakat Mekke vâlilerine “emîr-i Mekke” daha sonra, Buhârâ ve Afganistan gibi müstakil küçük devletlerin başkanlarına da emîr dendi. Günümüzde ise, Birleşik Arap Emirliklerinin başında bulunanlara “şeyh” denmektedir. EMR İş buyurma. * Buyurulan şey. * Madde, husus, hâdise.

EMR-İ ADEMÎ Olması mümkün olan birşeyin sebeblerinden bir veya birkaçını yapmamakla o şeyin olmamasına sebep olmak.

EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)

EMR-İ HAK Hakk'ın emri, Allah'ın emri. Ölüm.

EMR-İ HÂS Hususi emir. Belli bir şahsa verilen emir. Özel ve belli bir iş.

EMR-İ İLAHÎ Allah'ın emri. Mc: Ölüm.(Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâisi, emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiyye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmiyerek verilen semereler, ubudiyete münafi olmaz. Belki zaifler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya âit fâideler ve menfaatlar, o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akim bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamıyanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve fâidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî'yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i, o fâidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O fâideleri göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki, o fâideler o evrâdların illeti olamaz; ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için, zaif insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O fâideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve selef-i salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder. M.N.) EMR-İ İSTİHBABÎ Müstehab veya sünnet olan vazife.* Sevdirmek için verilen emir. * Muhabbetin gereği olarak yapılması gereken iş.

EMR-İ İ'TÂ Verme emri. Verilme emri.

EMR-İ İTİBÂRÎ Hakikatta, hariçte vücudu olmayıp, var kabul edilen emir, iş. (İnsanın fiilleri, kesbi gibi.) (Bak: İtibâri)

EMR-İ KÜFRÎ İmansızlığa ait bir iş ve bir husus.

EMR-İ KÜN "Kün" emri. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği "Ol" mânasına gelen "Kün" emri. Allah (C.C.) bir şeye "Ol" diye emretse, (Yani, "Kün" dese) o şey derhal olur. (Yâni, "Fe Yekun")

EMR-İ MAAŞ Geçinme işi ve hususu. Hayat ihtiyaçları.

EMR-İ MÜŞKİL Zor iş, müşkil emir.

EMR-İ NİSBÎ Kıyas ile olan emir. Öncekilerine veya diğerlerine göre olan iş veya emir veya hâdise. İllet-i tâmme istemiyen ve vücud-u haricisi bulunmayan emir.

EMR-İ TEKVİNÎ Yaradılışa ait İlâhi kanun ve nizam. Tekvine dair işler, hâdiseler, maddeler. Fıtri kanunlar ve Âdetullahın tazammun ettiği emirler. (Meselâ ilmin i'tâsı, mânen ameli emrediyor. Zekânın i'tası ilmi emrediyor. İstidadın bulunması zekâyı, aklın verilmesi ma'rifetullahı, kudretin verilmesi çalışmayı, cesaretin verilmesi cihadı mânen ve tekvinen emrediyor. İ.İ.)

EMR-İ VÂKİ' Beklenilmeyen iş, sürpriz. Zorlayıcı bir baskı ile bir işi yapmaya mecbur etmek.

EMRAN (Mern. C.) Kürkler, mernler, hayvan derileri, postları.

EMRAZ (Maraz. C.) Hastalıklar. Marazlar.

EMRAZ-I AKLİYE Akıl hastalıkları.

EMRAZ-I ASABİYE Sinir hastalıkları.

EMRAZ-I AYNİYYE Göz hastalıkları.

EMRAZ-I DAHİLİYE Dahilî hastalıklar, iç hastalıkları.

EMRAZ-I EFRENCİYE Frengi hastalıkları, efrenci marazları.

EMRAZ-I İNTANİYYE Mikroplu ve ateşli hastalıklar.

EMRAZ-I KALBİYE Kalb hastalıkları.(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulum-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevi olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur!.. M.N.)

EMRAZ-I NİSAİYE Kadın hastalıkları.

EMRAZ-I SÂRİYE Geçici, bulaşıcı, sâri hastalıklar.

EMRE Ak gözlü, beyaz gözlü.

EMRED Henüz tüyü bitmemiş, sakalı gelmemiş olan genç.

EMREŞ şerli, kötü kimse.

EMRET Kaşının kılı dökülmüş kimse. * Yeleksiz ok.

EMRÎ (Emriye) Emirle ilgili, emre ait.

Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] İş buyurma.

Buyurulan şey. Madde, husus, hâdise.

ku:emr

Edit

Lupa Eylem Edit

Ico libri Anlamlar

[1] Bir kimsenin buyruğu altında bulunmayıkabul etmek