Yeni Wiki

Hud Suresi/Elmalı Orijinal

< Hud Suresi

67.038pages on
this wiki
Add New Page
Talk0 Share

Ad blocker interference detected!

Wikia is a free-to-use site that makes money from advertising. We have a modified experience for viewers using ad blockers

Wikia is not accessible if you’ve made further modifications. Remove the custom ad blocker rule(s) and the page will load as expected.

  • Arapça karakterlerin görüldüğü pdf formatı için : tıklayınız



��QQ› ¢ì‰ ñ¢ ç¢ì…§

� Bu sûrei Hûddur ve hepsi Mekiyyedir. Ancak İbni Abbastan bir rivayette « ��ϠܠȠܣ Ù  m b‰¡Ú¥��� » kavli celîli istisna edilmiştir. Mukatil de: hepsi Mekkîdir, ancak « ��ϠܠȠܣ Ù  m b‰¡Ú¥� » âyeti değil, bir de « ��a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  í¢ìª¤ß¡ä¢ìæ  2¡é©6� » İbni Selâm ve eshabı hakkında nâzil oldu « ��a¡æ£  aÛ¤z Ž ä bp¡ í¢ˆ¤ç¡j¤å  aێ£ î£¡÷b p¡6� » da Nebhâni Temmar hakkında nâzil oldu demiştir ki bu üç âyet Medenîdir demek olur.

  • Âyetleri: - Yüz yirmi üçtür.
  • Kelimatı: - Bin yedi yüz on beş.
  • Hurufu: - Yedi bin altı yüz beş.
  • Fasılası: - « �˜PÖPÂP‡P‹PlP…PÆPâP4PæP‰� » harfleridir.

Sûrei «Yunüs» te, sûrei «Berâe» nin hâtimesi tavzıh ve tafsıl olunduğu gibi işbu sûrei «Hûd» de de sûrei «Yunüs» ün hâtimesinde telhıs olunan esası din, tavzıh ve tafsıl olunacaktır ki kıssai «Hûd» deki esaslar bu sûrenin evvelindeki esaslar demek olduğu gibi « ��a¡ã£©ó m ì ×£ Ü¤o¢ Ç Ü ó aÛÜ£¨é¡ ‰ 2£©ó ë ‰ 2£¡Ø¢á¤6 ß bß¡å¤ … a¬2£ ò§ a¡Û£ b ç¢ì  a¨¡ˆ¥ 2¡ä b•¡î n¡è 6b a¡æ£  ‰ 2£©ó Ç Ü¨ó •¡Š a§ ߢŽ¤n Ô©îá§� » mazmunu bu beyan ve tafsılin mevzu' ve gayesini müş'ir olması ı'tibarile buna sûrei «Hûd» tesmiye edilmiş olsa gerektir. ��2¡Ž¤ggggggggggggá¡ aÛÜ£¨é¡ aÛŠ£ y¤à¨å¡ aÛŠ£ y©îggggggggggggá¡ �Q› aÛ¬Š¨ ®×¡n bl¥ a¢y¤Ø¡à o¤ a¨í bm¢é¢ q¢á£  Ï¢–£¡Ü o¤ ß¡å¤ Û †¢æ¤ y Ø©î᧠ j©îŠ§= R› a Û£ b m È¤j¢†¢ë¬a a¡Û£ b aÛÜ£¨é 6 a¡ã£ ä©ó ۠آᤠߡä¤é¢ ã ˆ©íŠ¥ ë 2 ’©,=›�


��S› ë a æ¡ a¤n Ì¤1¡Š¢ëa ‰ 2£ Ø¢á¤ q¢á£  m¢ì2¢ì¬a a¡Û î¤é¡ í¢à n£¡È¤Ø¢á¤ ß n bǦb y Ž ä¦b a¡Û¨¬ó a u 3§ ߢŽ à£¦ó ë í¢ìª¤p¡ ×¢3£  ‡©ô Ï š¤3§ Ï š¤Ü é¢6 ë a¡æ¤ m ì Û£ ì¤a Ï b¡ã£©ó¬ a  bÒ¢ Ç Ü î¤Ø¢á¤ Ç ˆ al  í ì¤â§ × j©îŠ§ T› a¡Û ó aÛÜ£¨é¡ ß Š¤u¡È¢Ø¢á¤7 ë ç¢ì  Ǡܨó ×¢3£¡ ‘ ó¤õ§ Ó †©íŠ¥ U› a Û b¬ a¡ã£ è¢á¤ í r¤ä¢ìæ  •¢†¢ë‰ ç¢á¤ ۡ¤n ‚¤1¢ìa ß¡ä¤é¢6 a Û b y©îå  í Ž¤n Ì¤’¢ìæ  q¡î b2 è¢á¤= í È¤Ü á¢ ß b í¢Ž¡Š£¢ëæ  ë ß b í¢È¤Ü¡ä¢ìæ 7 a¡ã£ é¢ Ç Ü©îᥠ2¡ˆ ap¡ aÛ–£¢†¢ë‰¡›�

Meali Şerifi

�aÛŠ� Bir hakîmi habîrin ledünnünden âyetleri ihkâm edilmiş sonra da tafsıl olunmuş bir kitab 1 Şöyle ki Allahdan başkasına kul olmayın, ben size onun tarafından tebşir ve inzar için gönderilmiş bir Peygamberim 2 Hem rabbınızın mağrifetini isteyin sonra ona tevbe edin ki sizi bir müsemmâ ecele kadar güzel bir surette yaşatsın ve her fadıl sahibine fadlını versin ve eğer yüz çevirirseniz haberiniz olsun ki ben size büyük bir günün azâbından korkarım 3 Hep dönümünüz Allahadır, o ise her şey'e kadîrdir 4 Bak amma onlar ondan gizlenmek için göğüslerini büküyorlar, evet amma onlar ondan örtülerine bürünürlerken o onların neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını bilir çünkü o, bütün sinelerin künhünü bilir 5

1. ��aÛ¬Š¨ ®›� �aÛÑ Ûbâ ‰a� Sûrei «Yunüs» ün başına bak ��×¡n bl¥›� bir kitab ki ��a¢y¤Ø¡à o¤ a¨í bm¢é¢›� âyetleri ihkâm edilmiş - muhkem


ya'ni her vechile halelden ârî, bozulmak ihtimali yok, gayet sağlam ve muntazam veya hakîm ya'ni hıkemi baligayı muhtevî, nizamı hıkmet ile manzum kılınmış ��q¢á£  Ï¢–£¡Ü o¤›� sonra tafsıl de olunmuştur.

TAFSIL, Aslında bir şey'i fasıl fasıl yapmak, mütemayız bölüklere ayırmak demektir. Bu ma'nâ ile meselâ bir inci dizisine ara ara yektâ daneler geçirildiği veya tesbih dizisinin daneleri imamelerle ayrıldığı gibi diziye fasıla geçirmek ma'nâsına gelir. « �Ï – 3  aÛ䣠Ĥá¡� » denilir « �u È 3  Ï¡îé¡ aÛ¤1 b•¡Ü ò � » demek olur. Ve bir şey'i beyan eylemek ma'nâsına gelir « �Ï –£ Ü é¢� » denilir. «  �2 î£ ä é¢� » demek olur. Kamus şarihi der ki «icmal mukabili tafsıl bundandır. Zira asıl tafsıl, bir şeyi fusuli mütemayize kılmak ma'nâsınadır. Bunun ise uzatmak ve çoğaltmak lâzımıdır. Buna binaen tafsıl, kelâmı iksarda isti'mal olunmuş, sonra da bunun lâzımı olan «tebyîn» de isti'mal olunmuştur. �açg�. Kur'anın mufassal olması da vücuh iledir, Bir kerre âyetleri nesrin sec'ınden, şi'rin kafiyesinden bambaşka bir husün ibraz eden fasılalarla temyiz olunmuş ve Sûre Sûre kılınmıştır. Netekim âyetleri kısa kısa olan Sûrelere bu ma'nâ ile «Mufassal» ta'bir olunur ki fasılaları çok demektir. Lâkin bu fasıla, her âyetin mahiyyetinde ve mertebei ihkâmında dahil bulunduğu için burada « �q¢á£  Ï¢–£Ü o¤� » deki tafsılden murad, tâlî mertebede bir fasıl ve fasıla ile diğer bir ma'nâ olmak lâzım gelir. Onun için müfessirîn başlıca şu vecihleri ihtiyar etmişlerdi:

1 - Kur'anın kelimeleri bir nazmı muhkemle dizilip fasılalarla âyet âyet ayrıldığı gibi, âyetleri de cabecâ delâili tevhid, delâili nübüvvet, ahkâm, mevaız, kısas ve ahbar gibi metalib ve fevaidi mütenevviadan calibi dikkat fasılalarla ayırd edilib fasıl fasıl, bölük bölük kılınmış, dakık münasebat ve lâtıf intikalât ile hıtabeden hıtabeye, kıssadan kıssaya geçen bir üslûbı tefennün üzere


bastolonmuş ve arada kâh Terkibi kâh Tercı' andıran bir cihette fâsıl, diğer cihetten vâsıl, bir bakışa bir mukaddime, bir bakışa bir hâtime gibi olan Bend âyetlerile tevşih ve tensık edilmiş ve bu minval üzere Sûre Sûre bölünmüş ve bir çok mesail ve kısas muhtelif mahallere ve sûrelere serpiştirilerek tevhid ve ubudiyyet mevzuu üzerinde müteaddid vücuh ve münasebat ile anlatılmış ve bütün bu tafsıl ile beraber gerek eczanın, gerek küllün ihkâm ve metanetine aslâ halel vermemiştir. Ki bu ma'nâca tafsıl, cevahir dizisine fasıla geçirmek ma'nâsından müsteardır.

2 - Beyan ma'nâsıdır. Çünkü Kur'anın âyetlerinde insanların maaş ve meadları için muhtaç oldukları ve olacakları şeyler usul ve furuile beyan ve telhıs olunmuştur. Bu beyanın hayat gibi fıtrî bir inkişaf ile icmalden tafsıle tafsılden telhısa doğru giden sureti cereyanı hakkında Fatihada ba'zı izahat geçmişti bak.

3 - Kur'anın âyetleri müteferrık surette nâzil olmuştur. Velhasıl bu öyle bir kitabdır ki âyetleri bilvücud hem muhkem hem mufassaldır. Ne ihkâmı tafsıline mâni' ne de tafsıli ihkâmını muhildir. ��ß¡å¤ Û †¢æ¤ y Ø©î᧠ j©îŠ§=›� Bir hakîmi habîr tarafından - ya'ni bir kitab ki ılm-ü hıkmette nazıri bulunmak imkânı olmıyan Hak tealâ tarafındandır. Onun hıkmetile ihkâm edilmiş, onun ılmile tafsıl olmuştur. Nazmı Kur'an min tarafillâh öyle ı'cazkâr bir sun'i hıkmetle tarsın vetafsıl olunarak işlenib gönderildi.

2. �a æ¤›� Şunun için ki: �� Û b m È¤j¢†¢ë¬a a¡Û£ b aÛÜ£¨é 6›� Allahdan başka ma'bud tanımıyasınız ��a¡ã£ ä©ó ۠آᤠߡä¤é¢ ã ˆ©íŠ¥ ë 2 ’©,=›� her halde ben size onun tarafından bir münzir ve bir müjdeciyim

3.��ë a æ¡ a¤n Ì¤1¡Š¢ëa ‰ 2£ Ø¢á¤›� hem rabbınıza istigfar eyleyiniz -


magrifetini taleb ediniz, isteyiniz ki rabbınız Allah tealâ günahlarınızı örtsün. Biraz ileride « ����a¡Û£ b aÛ£ ˆ©íå  • j Š¢ëa ë Ç à¡Ü¢ìa aÛ–£ bÛ¡z bp¡6 a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  Û è¢á¤ ߠ̤1¡Š ñ¥ ë a u¤Š¥ × j©îŠ¥�� » buyurulmasından anlaşılır ki bu mağrifet talebi iyman ve ameli salih ile olacaktır. Onun için kuru bir talebe kalmayıp ��q¢á£  m¢ì2¢ì¬a a¡Û î¤é¡›� sonra da ona tevbe ediniz - sizi ondan çevirmiş olan günahlarınıza nedamet edip ona tam bir ıhlâs ile dönünüz. Çünkü hak yolundan yüz çevirmiş olanlar, yine hak yoluna dönmedikçe matlublarına iremezler. Onun için mağrifet mâtlubuna da tevbe ile tevessül ve tavassul etmek lâzımdır. ��í¢à n£¡È¤Ø¢á¤ ß n bǦb y Ž ä¦b a¡Û¨¬ó a u 3§ ߢŽ à£¦ó›� ki sizi bir eceli müsemmâya kadar güzel bir temettü' ile müstefid etsin - ya'ni muayyen bir zamana, mukadder olan ömürlerinizin sonuna kadar güzel bir surette emniyyet ve âsayiş içinde yaşatsın, hayattan istifade ettirsin. Ya'ni şirk-ü ısyan ve ısyandan ısrar, hayattan hüsni istifadeye ma'nidir. Isyanda musırr olanların ba'zı istifadeleri olursa bu, güzel ve hakıkî bir istifade değildir. Ehli ısyanın hayatı hiç bir zaman hayatı tayyibe olamaz. Mütemerrid âsıler, ni'meti Dünya içinde yüzseler bile huzurı kalbden mahrum ve vaz'iyyetleri daima tehlükelidir. Ehli iyman ve salâh ne kadar mezahım ve ibtilâya da ma'ruz olsa gönülleri yüksek bir hazz ile parlar. Onun içindir ki bir asî, tevbeye muvaffak olduğu zaman vicdani büyük bir inşirah bulur. Meselâ bir sarhoş içkiden tevbekâr olabilirse yeni bir hayat bulmuş gibi neş'eyab olur. Ferd noktai nazarından böyle olduğu gibi cem'iyyet noktai nazarından mes'ele daha mühim ve istifade daha büyüktür. Bir ferdin emri hakka ısyan ile elde edeceği her hangi bir istifade cem'iyyet için bir zarardır. Cem'ıyyetin zararı ise haddi zatında o âsınin de bir zararını mutazammındır. Ki tevbe ve istiğfar etmeyip ısrar ettiği surette o, bu zararı bu gün duymazsa yarın


duyar, Halbuki her tevbekâr olan ferd ile cem'iyyet bir unsurı salâh kazanmış olur. Hayattan hüsni istifadeye bir hatve atılmış bulunur. İşte «Hasen» kaydiyle « ��í¢à n£¡È¤Ø¢á¤ ß n bǦb y Ž ä¦b� » buyurulması bu gibi nüktelerle alâkadardır. Dahası var: ��ë í¢ìª¤p¡ ×¢3£  ‡©ô Ï š¤3§ Ï š¤Ü é¢6›� Ve her fadıl sahibine fadlını versin - ya'ni taat ve amelde daha ziyadesini yapan veya mükellef olduğundan fazla nevafil ile Allah tealâya takarrübe çalışan veya vazifesinden fazla sa'y-ü mücahede ile « � î¤Š¢ aÛ䣠b¡ ß å¤ í ä¤1 É¢ aÛ䣠b � » medlûlü üzere Allah için ıbadullahın menafiine hizmet eden fazıl ve fazilet sahiblerinin hepsine fazlı rabbanîsinden maa ziyadetin mükâfatını versin. Görülüyor ki bunda « ��í¢à n£¡È¤Ø¢á¤ ß n bǦb y Ž ä¦b� » kaydı yoktur. Bu itlak ise, Âhırette veya Dünyada ma'nâlarına muhtemildir. Binaenaleyh buna karşı bir çok ehli fazlın Dünyada mükâfat görmemeleri ile sual irad edilemez. Maamafih bu fıkra şunu iş'ar ediyor ki küfr-ü ısyan ile fazılet ictima' etmiyeceği gibi isyankâr bir cem'iyyet içinde fazılet takdir edilmez, ehli fazıl, zayi' edilir. İstiğfar ve tevbe ise ma'sıyetten nefreti ıktıza ettiği gibi fazıletin revacını da istilzam eder. Tevbekârlar çoğaldıkça meyli fazılet uyanır ve fazıletin revacı bütün ehli fazlın alâ meratibihim semerei fazıletlerini ıktitaf etmelerine baıs olur. İmdi ehli fazlın Dünyada en büyük arzusu hakkın rızası ve halk beyninde hissi fazıletin ta'mim ve intişarı kazzıyesi olduğu teemmül olunursa muhıtında fazl-ü fazıletin revacını görmek bütün ehli fazl için Dünyada en büyük bir zevkı mükâfat olacağı ve onun asıl mükâfatı ise Uhrevî olmak lâzım geleceği derhal anlaşılır. İmdi tebşir ciheti böyle, inzara gelince: ��ë a¡æ¤ m ì Û£ ì¤a›� Ve eğer yüz çevirirseniz - ya'ni şu emrolunan tevhid ve istiğfar ve tevbeden ı'raz ederseniz ��Ï b¡ã£©ó¬ a  bÒ¢ Ç Ü î¤Ø¢á¤ Ç ˆ al  í ì¤â§ × j©îŠ§›� muhakkak ben - Resulullah - size karşı büyük bir günün azâbından korkarım


- ya'ni acırım. Ki o büyük gün kıyamettir. Zira

4. ��a¡Û ó aÛÜ£¨é¡ ß Š¤u¡È¢Ø¢á¤7›� nihayet rücuunuz ancak Allahadır. - Siz isteseniz de istemeseniz de, tevbe etseniz de etmeseniz de akıbet ölümle dönüb varacağınız, huzuruna sevk-u ba's - akıbet ölümle dönüb varacağınız, huzuruna sevk-u ba's - olunacağınız merci', başkası değil münhasıran Allahdır. ��ë ç¢ì  Ǡܨó ×¢3£¡ ‘ ó¤õ§ Ó †©íŠ¥›� o da her şey'e kadîrdir. Binaenaleyh onun huzuruna iymansız, tevbesiz varmak ne korkunç şeydir?

5. ��a Û b¬ a¡ã£ è¢á¤›� Evet, amma onlar ��í r¤ä¢ìæ  •¢†¢ë‰ ç¢á¤›� göğüslerini bükerler ��Û¡î Ž¤n ‚¤1¢ìa ß¡ä¤é¢6›� ondan gizlenmeleri için - lisanımızda göğüs bükmek ta'biri ma'ruf değildir. Fakat ma'lûmdur ki bir mecliste bakanlardan gizli bir şey yapmak istiyen kimse göğsünü büker, sırtını döner, kezalik kocunduğu bir kimseye rasgeldiği zaman simasını gizlemek isteyen de bunu yapar. Rivayet olunduğuna göre müşriklerden bir takımları Resulullah geçerken böyle göğsünü büker, sırtını döner, elbiselerini başlarına çeker, bürünürlerdi. Allahın Resulünden böyle gizlenmekten maksadları, Allah kelâmını işitmekten kaçınmak, bu da Allahtan gizlenmeğe çalışmak demek olduğu için burada bu ta'bir ile bu vakayıa işaret olunarak kâfirlerin hakkından ı'raz ve inhırafları ma'nâsından kinâye edilmiştir. Ya'ni Allahtan gizlenmek için göğüs bükmek haktan yan çizib kaçınmak ma'nâsınadır. Saniyen göğüs bükmek ta'biri, kalb çarpıklığından, dıştan iyi görünüb içinden Münafiklık etmek ma'nâsından da kinaye olabilir. Netekim yine rivayet olunduğu üzere Müşriklerden bir kısmı «kapılarımızı kilitler, perdelerimizi indirir, örtülerimize bürünür de sinelerimizi Muhammede adavet üzere dürer bükersek o bizi nasıl bile bilecek» demişlerdi. Ki bu ta'birlerin hepsi kalblerindeki adaveti son derece gizlemekten kinayedir.


Bu ma'nâyı şu da te'yid eder ki İbni Abbastan rivayete göre bu âyet, Ahnes İbni Şurayk sebebile nâzil olmuştur. Bu Ahnes tatlı dilli, güzel söz söyler bir adammış, Resulullaha mahabbet ibraz eder, kalbinde de zıddını ızmar eylermiş.��a Û b›� evet amma ��y©îå  í Ž¤n Ì¤’¢ìæ  q¡î b2 è¢á¤=›� onlar örtülerine bürünürlerken - yani sade göğüslerini büktüklerinde değil bütün bütün gizlenmek için örtülerine büründükleri zaman bile ��í È¤Ü á¢ ß b í¢Ž¡Š£¢ëæ  ë ß b í¢È¤Ü¡ä¢ìæ 7›� ne sır saklar ve ne ı'lân ederlerse Allah, hepsini bilir ��a¡ã£ é¢›� çünkü o hiç şüphesiz ��Ç Ü©îᥠ2¡ˆ ap¡ aÛ–£¢†¢ë‰¡›� zatüssudura alîmdir. - Bütün sinelerdekini veya o sinelerin sahibi olan nefislerin künhi zatini bilir. ��V› ë ß b ß¡å¤ … a¬2£ ò§ Ï¡ó aÛ¤b ‰¤ž¡ a¡Û£ b Ç Ü ó aÛÜ£¨é¡ ‰¡‹¤Ó¢è b ë í È¤Ü á¢ ߢŽ¤n Ô Š£ ç b ë ß¢Ž¤n ì¤… Ç è 6b ×¢3£¥ Ï©ó סn bl§ ߢj©îå§ W› ë ç¢ì  aÛ£ ˆ©ô  Ü Õ  aێ£ à¨ì ap¡ ë aÛ¤b ‰¤ž  Ï©ó ¡n£ ò¡ a í£ b⧠ë × bæ  Ç Š¤‘¢é¢ Ç Ü ó aÛ¤à b¬õ¡ Û¡î j¤Ü¢ì ×¢á¤ a í£¢Ø¢á¤ a y¤Ž å¢ Ç à Ü¦b6 ë Û ÷¡å¤ Ӣܤo  a¡ã£ Ø¢á¤ ß j¤È¢ìq¢ìæ  ß¡å¤ 2 È¤†¡ aÛ¤à ì¤p¡ Û î Ô¢ì۠壠 aÛ£ ˆ©íå  × 1 Š¢ë¬a a¡æ¤ 稈 a¬ a¡Û£ b ¡z¤Š¥ ߢj©î奝›�


��X› ë Û ÷¡å¤ a £ Š¤ã b Ç ä¤è¢á¢ aۤȠˆ al  a¡Û¨¬ó a¢ß£ ò§ ߠȤ†¢ë… ñ§ Û î Ô¢ìۢ壠 ß b í z¤j¡Ž¢é¢6 a Û b í ì¤â  í b¤m©îè¡á¤ ۠  ß –¤Š¢ëϦb Ç ä¤è¢á¤ ë y bÖ  2¡è¡á¤ ß b × bã¢ìa 2¡é© í Ž¤n è¤Œ¡ëª¢@æ ;›�

Meali Şerifi

Yerde hiç bir debelenen de yoktur ki rızkı Allaha âid olmasın, o onun karar ettiği yeri de bilir, emanet bulunduğu yeri de, hepsi açık bir kitabdadır 6 Hem o odur ki Gökleri ve yeri altı günde yarattı, Arşı, su üstünde idi, hanginiz daha güzel amel yapacaksınız diye sizi imtihan meydanına çıkarmak için, böyle iken alimallah, "siz öldükten sonra ba'solunacaksınız" dersen küfredenler mutlak şöyle derler: "bu apaçık bir aldatmadan başka bir şey değil" 7 Ve eğer ilerideki sayılı bir müddete kadar kendilerinden azâbı te'hır edersek o vakıt da mutlak şöyle derler: onu ne men'ediyor? O, onlara geleceği gün kendilerinden çevrilecek değildir, ve o istihzâ ettikleri şey, kendilerini sarmış bulunacaktır 8

6.��ë ß b ß¡å¤ … a¬2£ ò§ Ï¡ó aÛ¤b ‰¤ž¡›� Yerde hiç bir dabbe: ya'ni debrenen hiç bir hayvan yoktur ki ��a¡Û£ b Ç Ü ó aÛÜ£¨é¡ ‰¡‹¤Ó¢è b›� her halde rızkı Allah üzerine olmasın. Burada « ���Ï¡ó aÛ¤b ‰¤ž¡�� » tavsıfi tahsıs için değil, dabbe dört ayaklılardan ıbaret zannedilmesin diye bütün hayvanata ta'mim içindir ki insan da bu cümledendir. - Ya'ni gerek insan gerek sâire her hayvanın rızkı, kuvveti, gıdası, bütün esbabı maişeti Allaha âiddir, ondandır, halk cihetiyle de ondan, iysal cihetiyle de ondandır. Tabiî veya iradî surette vusulü onun tekellüfü tahtindedir. Gerçi yaşatmak istemediği vakıt kesiverir ve o kesince kimsenin vermesine imkân ve ihtimal yoktur. Fakat yaşatmak istediği müddetçe


de bütün âlem mâni ' olmağa çalışsa yine göndereceği rızkı gönderir ��ë í È¤Ü á¢ ߢŽ¤n Ô Š£ ç b ë ß¢Ž¤n ì¤… Ç è 6b›� ve her birinin müstekarrını ve müstevdaını bilir. - Karar ettiği yeri de bilir, emanet bulunduğu yeri de, sulbi de bilir rahimi de, yatağını da bilir, öleceği yeri veya vaktı da, hep bunları bilir ve ona göre rızkını verir ��×¢3£¥ Ï©ó סn bl§ ߢj©î姛� hepsi bir kitabi mübindedir. - Bütün o dabbeler, rızkları, müstekarları ve müstevda'ları takdir olunub levhı mahfuza yazılmış, ılmullahdan sahai halka izhar olunmuştur ki bu kitabı görebilen Melekler, o yazıyı açıktan açığa okur anlarlar. İşte Allahın ılmi, kudreti böyle vasi' ve fazl-ü rububiyyeti böyle şamildir. Binaenaleyh insan rızkını Allahdan istemeli ve rızk için değil Allah için çalışmalıdır. Rızk mes'elesi o kadar endişe edilecek bir şey değildir. Ve Allahdan başkasına rızk ümid etmek bîhudedir.

7. ��ë ç¢ì  aÛ£ ˆ©ô  Ü Õ  aێ£ à¨ì ap¡ ë aÛ¤b ‰¤ž  Ï©ó ¡n£ ò¡ a í£ b⧛� ve O öyle bir hâlıktır ki Semavâtı ve Arzı altı günde halketti - sûrei A'rafa bak. ��ë × bæ  Ç Š¤‘¢é¢ Ç Ü ó aÛ¤à b¬õ¡›� Ve arşı su üzerinde idi - Asamm tefsirinde «arşın su üzerinde olması Semanın Arz üzerinde olması kabilindendir, ittisal tarikıyle değildir» denilmiş, galiba âlemde mevcud olan suyun arşın tahtindeki bütün fezayı imlâ edebilecek kadar çok olmadığı düşünülmüş ve bundan halânın imkânına istidlâl de edilmiş. Fakat diğer taraftan arş suyun sırtı üzerinde idi diye de eser vârid olmuş bulunduğundan keşşaf ve peyrevleri nazmın ikisine de ihtimalini göstererek «Arş ile su arasında hiç bir mahlûk, hiç bir şey yoktu» diye tefsir etmişlerdi ki bu ma'nâ araları açık olub olmamaktan eammdır. Semavât ve Arzın halkı günlerinde Arşın altında sudan başka şeyler de halkedilmiş bulunacağı için


« ��ë × bæ  Ç Š¤‘¢é¢ Ç Ü ó aÛ¤à b¬õ¡� » Semavât ve Arzın halkından evvel olduğu söylenmiş ve bu bir çoklarınca zâhir görülmüştür. Halbuki nefsi nazma nazaran bu muhtemil olsa da zâhir değildir. Belki hılâfıdır. Bir de bunlar Arşın cismi muhıt ma'nâsına tasavvuriyle alâkadardır. Fakat Ebû Müslimi Isfehanî burada « �ÇŠ”� » ı masdar olmak üzere bina ma'nâsına hamlederek « ��ë × bæ  Ç Š¤‘¢é¢ Ç Ü ó aÛ¤à b¬õ¡� » binası su üzerine idi diye te'vil eylemiştir ki Allahın Semavât ve Arzı binası su üzerine vakı' oldu demektir. Bu ise Semavât ve Arzın halkına mukarin olmuş olur, Bu cihetle bu te'vil zâhiri nazma muvâfık ise de Arş ismine nazaran baîddir. Arş ve Kürsü hakkında Âyetel'kürsîde ve sûrei A'rafta « ��q¢á£  a¤n ì¨ô Ç Ü ó aۤȠŠ¤”¡� » âyetinde söz geçmişti. Fehmi âcizâneme göre « ��ë × bæ  Ç Š¤‘¢é¢ Ç Ü ó aÛ¤à b¬õ¡� » kavli kerîmi « ��q¢á£  a¤n ì¨ô Ç Ü ó aۤȠŠ¤”¡� » kavli celiline mukabil olarak teemmül ve mutalea olunmak ıktiza eder. İkisinde de Arş taht ma'nâyı ma'rufundan me'huz olarak mülk-ü saltanattan kinayedir. Allahın Arşı, hukm-ü saltanatı ilâhiyyesi demek olur. Binaenaleyh Arşın su üzerine isti'lâsı mekânî ve cismanî bir ma'nâ ile değildir. Ve « ��q¢á£  a¤n ì¨ô Ç Ü ó aۤȠŠ¤”¡� » mukabilinde Arşın su üzerinde olması da istivâya mukabil cereyandan kinayedir. Netekim bu cereyan ma'nâsını Fahruddini Razî Fatiha tefsirinde söylemiştir. Âyette Semavât ve Arzdan murad, ulviyyât ve süfliyyâtiyle bütün âlem olması zâhirdir. « �aÛb‰ž� », Altımızdaki Yerin karası ve suyu bütün muhteveyatına şamil olduğu gibi Semavât da onun fevkındaki bütün ecram ve mafiha ile aralarındaki şeylerin hepsine şamildir. Mes'ele de bed'i halk mes'elesidir. Bed'i halktan evvel ise « �× bæ  aÛÜ£¨é¢ ë Û á¤ í Ø¢å¤ ß È é¢ ‘ ó¤õ¥� » ya'ni Allah var ve onunla beraber bir şey yok olduğundan « ��× bæ  Ç Š¤‘¢é¢ Ç Ü ó aÛ¤à b¬õ¡ � » âlemin halkından evvel olmak ihtimali yoktur. Âyetten mütebadir olan da bunun bed'i halk günleri demek olan altı gün sırasında olmasıdır ki ondan sonra « ��a¤n ì¨ô Ç Ü ó aۤȠŠ¤”¡� » dır. Sûrei A'rafta dahi zikrettiğimiz vechile bed'i halkta altı gün hiç bir kanunı ıttırad ile alâkadar olmıyan


muhtelif halkın ilk ve mütegayir ânâtını ifade ettiğinden o vakta nazaran fi'ıl ve saltanatı ilâhiyyede bu gün « �Çb…ñ aÛÜ£é›P äò aÛÜ£é›� » dediğimiz ıttırad ve istivâ' mevzuı mülâhaza olamaz. Çünkü o günler, hiç bir temasül ile mesbuk olmıyan mahzı ibda' cereyanlarından ıbarettir. Her birinde huküm ve saltanatı ilâhiyye yeniden yeniye bir fi'li ibda' ile tecelli eylemektedir. O günlerde ef'ali tabi'ıyye yok, hep harika, mu'cize vardı. Âdet veya kanun dediğimiz mefhumlar hep bir tekerrür ve temasülü ta'kıb ettiğinden ulûm-ü fünunda kavanîn namı verilen külliyyatın takarrür ve teesüsü ilk tekerrür ve ıttırad anından ı'tibaren mülâhaza olunur. Levh ve kalem halkolunmadan kitabı mübîndeki yazılar yazılmış olamaz. Bir insan yaratılmadan insan tabiatı bulunamaz. Bu suretle Arş su üzerinde idi demek şu demek olur: «Semavât ve Arzın ilk halkı eyyamı olan o günlerde saltanatı ilâhiyye âdetsiz cereyan ediyordu. Zira diğer âyetlerde vârid olduğu üzere « ��q¢á£  a¤n ì¨ô Ç Ü ó aۤȠŠ¤”¡� » mısdakı bundan sonra tecelli etti. Hılkatte âdetullah bed'i halktan sonra zâhir oldu». Gerçi ondan sonra da mücerred iradetullahı gösteren hılâfı âde vakıat yine vardır. Fakat bununla henüz hiç bir âdet bulunmaması arasındaki fark da zâhirdir. Eyyamı ibtidaiyyede âlem sırf bir tufan halinde idi denebilir. Bu vechile « ���� Ç Š¤‘¢é¢ Ç Ü ó aÛ¤à b¬õ¡�� » terkibinin ma'nâyı lâzımîsi ahzolunmak « ��q¢á£  a¤n ì¨ô Ç Ü ó aۤȠŠ¤”¡� » tekabülüne mülayim ve bilvücuh muvafık olduğu anlaşıldıktan sonra şunları da kaydedelim: Evvelâ gaflet edilmemek lâzım gelir ki bu cereyan ma'nayı kinaîsi asıl terkibde ittisal mülâhazasının lâzımıdır. Açıklık suretinde suyun vasfı olan cereyanın üzerindekine alâkası olmaz. Bundan dolayı olsa gerektir ki eserde


« �Ç Ü ó ß n¤å¡ aÛ¤à bõ¡� » suyun sırtı üzerinde ta'biri vârid olmuş ve bu surette kinaye ma'nasının medar ve menşe'i gösterilmiştir. Diğer vecihte de bunun hakıkati murad olmadığını göstermek faidesi vardır. Saniyen ma'lûmdur ki kinayeler melzum olan ma'nâyı mevzuun lehin iradesine mani' değilse de onun tahakkuku da şart değildir. Binaenaleyh ilk halk günlerinin hepsinde suyun bil'fiil mevcud olması lâzım gelmez. Fakat bu cereyan, muhtelif ma'nâsının diğer bir suretle ifade edilmeyip meselâ cereyan vasfı barizi olan şeylerden rüzgâr ile kinaye yapılmayıp da bilhassa suyun ıhtiyar olunmasında elbette su hakıkatine bir ehemmiyeti mahsusa atfettirecek bir nükte ve hizmet vardır ki bunu teemmül etmek lâzım gelir. Biz bunda « ��ë u È Ü¤ä b ß¡å  aÛ¤à b¬õ¡ ×¢3£  ‘ ó¤õ§ y ó£§6� » mazmununa bir işaret buluyoruz. Ba'zı Ehadîs ve âsardan anlaşıldığına göre altıncı gün hayvanatın halkolunduğu devirdir ki Âdem bunun ikindisinde ya'ni âhirinde halk olunmuştur. Demek ki o gün saltanatı ilâhiyye halkı hayat ile cereyan ediyordu ve bu cereyanın tecelligâhı su bulunuyordu bakınız bu nükteyi şu ta'lil ve hikmet ne güzel te'yid ve tavzıh ediyor: ��Û¡î j¤Ü¢ì ×¢á¤ a í£¢Ø¢á¤ a y¤Ž å¢ Ç à Ü¦b6›� şunun için ki sizi imtihan etsin: amelce en güzel hanginiz? bunu görsün. İşte o halk veya cereyanı Arşın başlıca hikmeti, sonunda siz insanları halk ve kaidei teklifi takrir ile bu Dünyayı dari teklif ve iptilâ yaparak sizi imtihana çekmek ve bu suretle en güzel amel yapan hanginiz olduğunu görüb bil'ahare ona göre muamele eylemek içindir. - « �Ç Š¤‘¢é¢ Ç Ü ó aÛ¤à bõ¡� » Semavât ve Arzın halkından evvel olduğuna zahib olan müfessirîn, işbu « ���Ûbâ� » ��« ���ÛîjÜì×á� »� nın « �bÖ� »


fi'line müteallık olduğunu söylüyorlar. Semavat ve Arzın yaradılması bu hikmet ve akıbet ile alâkadardır demek olur. Lâkin izah ettiğimiz ma'nâ ve nükteye nazaran bunun « �×bæ� » ye müteallık olması daha karib ve daha münasibdir. (Sûrei «Yunüs» te « ��q¢á£  u È Ü¤ä bעᤠ Ü b¬ö¡Ñ  Ï¡ó aÛ¤b ‰¤ž¡ ß¡å¤ 2 È¤†¡ç¡á¤ Û¡ä ä¤Ä¢Š  × î¤Ñ  m È¤à Ü¢ìæ � » âyetinin tefstirine bak).Burada Hazreti Peygamberden şöyle bir tefsir rivayet edilmektedir. = « �Û¡î j¤Ü¢ìעᤠa í£¢Ø¢á¤ a y¤Ž å¢ ǠԤܦb ë a ë¤‰ Ê¢ ß¡å¤ ß z b‰¡â¡ aÛÜ£¨é¡ ë a ¤Š Ê¢ Ï¡ó Ÿ bÇ ò¡ aÛÜ£¨é¡� » sizi imtihana çekmek için ki hanginiz akılca en güzel ve Allahın mehâriminden en çok sakınır ve Allaha tâatte en seri' olacak?». Görülüyor ki bunda ahseni amel ta'rif buyurulmuş ve bunun birinci şartı en güzel akıl ya'ni nîk-ü bedi temyiz ile hüsni idrâk ve ıhtiyar olduğu anlatılmıştır. Binaenaleyh âkıl yiyeceği rızkı değil, hikmeti hılkati olan ahseni ameli düşünmeli ve Allah tealânın nazarına lâyık en güzel ameli ıhtiyar etmelidir ki sonunda kendini kurtarabilsin. ��ë Û ÷¡å¤ Ӣܤo  a¡ã£ Ø¢á¤ ß j¤È¢ìq¢ìæ  ß¡å¤ 2 È¤†¡ aÛ¤à ì¤p¡›� Maamafih kasem olsun ki sen onlara «siz öldükten sonra muhakkak ba'solunacaksınız» der isen - burada bir icazı beliğ vardır. Uzun bir söz kısaca anlatılıvermiştir. Ya'ni teklif ve imtihanın muktezası bu Dünyanın sonunda bir Âhiret olması ve burada mü'minlerin orada Allahın huzuruna sevk olunarak mes'ul edilip Dünyadaki amellerinin hüsn-ü kubhuna göre sevab veya ıkab ile mücazat veya mükâfat görmeleridir. Hiç şüphe yok, insanlar öldükten sonra muhakkak ba'solunacaklardır. Maamafih ey Allahın Resulü emin ol ki sen insanlara bunu tebliğ edib «siz gerek güzel amel yapın gerek çirkin her halde ba'delmevt ba's olunacaksınız» dedin mi ��Û î Ô¢ì۠壠 aÛ£ ˆ©íå  × 1 Š¢ë¬a›� kâfirler-akıl ve iradelerini imansızlıkla örtmüş olanlar-elbette ve elbette diyecekler ki ��a¡æ¤ 稈 a¬ a¡Û£ b ¡z¤Š¥ ߢj©î奛� bu açık bir büyüden başka bir şey değil - ya'ni bu söz


adam aldatmaktan, göz boyamaktan ıbaret diyecekler, Âhıret, ba's ba'delmevt, mes'ulliyet, din sözünü veya bunları nâtık olan Kur'anı avammı nasıl aldatıp, Dünya lezzetlerinden ve hurriyetlerinden men' ile istibdada inkıyad ettirerek üzerlerinde tahakküm etmek için uydurulmuş bir hud'a ve efsûn hem de açık bir efsûn addeyliyecekler, ölen, dirilir mi imiş!... Bu artık açıktan açığa bir hurafe değil mi? Deyib gâvurluk edecekler ki bunların hepsine azâb, mev'uddur.

8. ��ë Û ÷¡å¤ a £ Š¤ã b Ç ä¤è¢á¢ aۤȠˆ al  a¡Û¨¬ó a¢ß£ ò§ ߠȤ†¢ë… ñ§›� Ve eğer bunlardan sayılı - ya'ni mahdud ve az - bir kısmına, yahud bir müddete kadar azâbı te'hır edersek ��Û î Ô¢ìۢ壠 ß b í z¤j¡Ž¢é¢6›� her halde onu ne durduruyor? diyecekler - ya'ni Allah kâfirlere azâb edecekmiş de şu sayılı azılı kâfirlere neye etmiyor, durduruyor, bunlara azâbı ne habs-ü men' ediyor? demek ki « ��ë a¡æ¤ m ì Û£ ì¤a Ï b¡ã£©ó¬ a  bÒ¢ Ç Ü î¤Ø¢á¤ Ç ˆ al  í ì¤â§ × j©îŠ§� » gibi korkutmalar boş şeyler diye alây ederek azâbı isti'cal edecekler ��a Û b í ì¤â  í b¤m©îè¡á¤ ۠  ß –¤Š¢ëϦb Ç ä¤è¢á¤›� iyi bil ki o - azâb - onlara geleceği gün başlarından defolunacak değildir ��ë y bÖ  2¡è¡á¤ ß b × bã¢ìa 2¡é© í Ž¤n è¤Œ¡ëª¢@æ ;›� Ve istihza etmekte bulundukları şey kendilerini kuşatmış bulunacaktır.��Y› ë Û ÷¡å¤ a ‡ Ó¤ä b aÛ¤b¡ã¤Ž bæ  ß¡ä£ b ‰ y¤à ò¦ q¢á£  ã Œ Ç¤ä bç b ß¡ä¤é¢7 a¡ã£ é¢ Û î ìª¢@¥ × 1¢ì‰¥ PQ› ë Û ÷¡å¤ a ‡ Ó¤ä bê¢ ã È¤à b¬õ  2 È¤†  ™ Š£ a¬õ  ß Ž£ n¤é¢ Û î Ô¢ì۠壠 ‡ ç k  aێ£ î£¡÷ bp¢ Ǡ䣩ó6 a¡ã£ é¢ Û 1 Š¡€¥ Ï ‚¢ì‰¥=›�


��QQ› a¡Û£ b aÛ£ ˆ©íå  • j Š¢ëa ë Ç à¡Ü¢ìa aÛ–£ bÛ¡z bp¡6 a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  Û è¢á¤ ߠ̤1¡Š ñ¥ ë a u¤Š¥ × j©îŠ¥ RQ› ϠܠȠܣ Ù  m b‰¡Ú¥ 2 È¤œ  ß b í¢ìy¨¬ó a¡Û î¤Ù  ë ™ b¬ö¡Õ¥ 2¡é© • †¤‰¢Ú  a æ¤ í Ô¢ìÛ¢ìa Û ì¤Û b¬ a¢ã¤Œ¡4  Ç Ü î¤é¡ נ䤌¥ a ë¤ u b¬õ  ß È é¢ ß Ü Ù¥6 a¡ã£ à b¬ a ã¤o  ã ˆ©íŠ¥6 ë aÛÜ£¨é¢ Ǡܨó ×¢3£¡ ‘ ó¤õ§ ë ×©î3¥6 SQ› a â¤ í Ô¢ìÛ¢ìæ  aϤn Š¨íé¢6 Ó¢3¤ Ï b¤m¢ìa 2¡È ’¤Š¡ ¢ì ‰§ ß¡r¤Ü¡é© ߢ1¤n Š í bp§ ë a…¤Ç¢ìa ß å¡ a¤n À È¤n¢á¤ ß¡å¤ …¢ëæ¡ aÛÜ£¨é¡ a¡æ¤ ×¢ä¤n¢á¤ • b…¡Ó©îå  TQ› Ï b¡Û£ á¤ í Ž¤n v©îj¢ìa ۠آᤠϠbǤܠà¢ì¬a a ã£ à b¬ a¢ã¤Œ¡4  2¡È¡Ü¤á¡ aÛÜ£¨é¡ ë a æ¤ Û b¬ a¡Û¨é  a¡Û£ b ç¢ì 7 Ï è 3¤ a ã¤n¢á¤ ߢŽ¤Ü¡à¢ìæ  UQ› ß å¤ × bæ  í¢Š©í†¢ aÛ¤z î¨ìñ  aÛ†£¢ã¤î b ë ‹©íä n è b ã¢ì Ò£¡ a¡Û î¤è¡á¤ a Ç¤à bÛ è¢á¤ Ï©îè b ë ç¢á¤ Ï©îè b Û b í¢j¤‚ Ž¢ìæ  VQ› a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  aÛ£ ˆ©íå  Û î¤  Û è¢á¤ Ï¡ó aÛ¤b¨¡Š ñ¡ a¡Û£ b aÛ䣠b‰¢9 ë y j¡Á  ß b • ä È¢ìa Ï©îè b ë 2 bŸ¡3¥ ß b × bã¢ìa í È¤à Ü¢ì栝›�


��WQ› a Ï à å¤ × bæ  Ç Ü¨ó 2 î£¡ä ò§ ß¡å¤ ‰ 2£¡é© ë í n¤Ü¢ìê¢ ‘ b硆¥ ß¡ä¤é¢ ë ß¡å¤ Ó j¤Ü¡é© סn bl¢ ߢ써¬ó a¡ß bߦb ë ‰ y¤à ò¦6 a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  í¢ìª¤ß¡ä¢ìæ  2¡é©6 ë ß å¤ í Ø¤1¢Š¤ 2¡é© ß¡å  aÛ¤b y¤Œ al¡ Ï bÛ䣠b‰¢ ß ì¤Ç¡†¢ê¢7 Ï Ü b m Ù¢ Ï©ó ß¡Š¤í ò§ ß¡ä¤é¢ a¡ã£ é¢ aÛ¤z Õ£¢ ß¡å¤ ‰ 2£¡Ù  ë Û¨Ø¡å£  a ×¤r Š  aÛ䣠b¡ Û b í¢ìª¤ß¡ä¢ìæ  XQ› ë ß å¤ a Ã¤Ü á¢ ß¡à£ å¡ aϤn Š¨ô Ç Ü ó aÛÜ£¨é¡ × ˆ¡2¦6b a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  í¢È¤Š ™¢ìæ  Ç Ü¨ó ‰ 2£¡è¡á¤ ë í Ô¢ì4¢ aÛ¤b ‘¤è b…¢ 稬쯪¢Û b¬õ¡ aÛ£ ˆ©íå  × ˆ 2¢ìa Ç Ü¨ó ‰ 2£¡è¡á¤7 a Û b ۠Ȥä ò¢ aÛÜ£¨é¡ Ç Ü ó aÛÄ£ bÛ¡à©îå = YQ› a Û£ ˆ©íå  í –¢†£¢ëæ  Ç å¤  j©î3¡ aÛÜ£¨é¡ ë í j¤Ì¢ìã è b Ç¡ì u¦6b ë ç¢á¤ 2¡bÛ¤b¨¡Š ñ¡ ç¢á¤ × bÏ¡Š¢ëæ  PR› a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  ۠ᤠí Ø¢ìã¢ìa ߢȤv¡Œ©íå  Ï¡ó aÛ¤b ‰¤ž¡ ë ß b × bæ  Û è¢á¤ ß¡å¤ …¢ëæ¡ aÛÜ£¨é¡ ß¡å¤ a ë¤Û¡î b¬õ < í¢š bǠѢ Û è¢á¢ aۤȠˆ al¢6 ß b× bã¢ìa í Ž¤n À©îÈ¢ìæ  aێ£ à¤É  ë ß b × bã¢ìa í¢j¤–¡Š¢ëæ  QR› a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  aÛ£ ˆ©íå   Ž¡Š¢ë¬a a ã¤1¢Ž è¢á¤ ë ™ 3£  Ç ä¤è¢á¤ ß b× bã¢ìa í 1¤n Š¢ëæ  RR› Û bu Š â  a ã£ è¢á¤ Ï¡ó aÛ¤b¨¡Š ñ¡ ç¢á¢ aÛ¤b ¤Ž Š¢ë栝›�


��SR› a¡æ£  aÛ£ ˆ©íå  a¨ß ä¢ìa ë Ç à¡Ü¢ìa aÛ–£ bÛ¡z bp¡ ë a ¤j n¢ì¬a a¡Û¨ó ‰ 2£¡è¡á¤= a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  a •¤z bl¢ aÛ¤v ä£ ò¡7 ç¢á¤ Ï©îè b  bÛ¡†¢ëæ  TR› ß r 3¢ aÛ¤1 Š©íÔ î¤å¡ × bÛ¤b Ç¤à¨ó ë aÛ¤b • á£¡ ë aÛ¤j –©îŠ¡ ë aێ£ à©îÉ¡6 ç 3¤ í Ž¤n ì¡í bæ¡ ß r Ü¦b6 a Ï Ü b m ˆ ×£ Š¢ëæ ;›�

Meali Şerifi

Ve şayed insana tarafımızdan bir rahmet tattırır sonra da onu ondan alıverirsek şüphesiz ki o çok me'yustur, nankördür 9 Ve şâyed ona dokunan bir zarruretten sonra bir saadet tattırıverirsek, her halde benden bütün seyyiat gitti der ve şüphesiz sevinir öğünür 10 Ancak her iki halde sabredib salih salih ameller işliyenler başka, işte onlar için bir mağrifet ve büyük bir ecir var 11 Şimdi ihtimal ki sen "ona bir hazine indirilse ya veya beraberindeki bir Melek gelse ya" diyorlar diye göğüsün daralarak sana vahyolunanın ba'zısını bu sebeble terkedecek olursun, fakat sen sırf bir nezîrsin' Allah ise, her şey'e karşı vekîl 12 Yoksa, onu kendi uydurdu mu diyorlar? Öyle ise de; haydin onun gibi uydurma on sûre getirin, Allahdan başka gücünüzün yettiğini de çağırın, eğer doğru söylüyorsanız bunu yaparsınız 13 Yok eğer bunun üzerine size cevab veremedilerse artık bilin ki o ancak Allahın ılmiyle indirilmiştir ve ondan başka ilâh yoktur, nasıl artık teslim ediyor müsliman oluyorsunuz değil mi? 14 Her kim Dünya hayatı ve ziynetini murad ederse biz, onlara amellerini Dünyada tamamen öderiz, ve bu babda kendilerine densizlik yapılmaz 15 Fakat onlar Âhırette öyle olurlar ki kendilerine ateşten başka bir şey yoktur ve orada işledikleri bütün iyilikler heder olmuştur ve bütün yaptıkları boştur 16 Ya onlara benzer mi? artık o kim rabbından bir beyyine üzerinde bulunmuş hem bunu ondan bir şâhid ta'kıb ediyor hem de önünden bir


imam ve rahmet olarak Musânın kitabı var, işte bunlar ona iyman ederler, hiziblerden her kim de ona küfrederse artık ateş onun mev'ıdidir, sakın bunda şüpheye düşme, çünkü bu haktır rabbındandır ve lâkin nâsın ekserisi iymana gelmezler 17 Hem bir yalanı Allaha iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar rablarına arzolunacaklar, şâhidler de şöyle diyecekler: tâ şunlar rablarına karşı yalan söyliyenler, haberiniz olsun Allahın lâ'neti zalimler üstüne 18 Onlar ki Allah yolundan men'ederler ve onu eğriltmek isterler, hem de Âhıreti onlar münkirdirler 19 Bunlar Arzda âciz bırakacak değillerdir, kendilerini Allahdan kurtaracak bir hâmileri de yoktur, onlara azâb katlanacaktır, hem işitmeğe tahammül edemiyorlardı hem de görmüyorlardı 20 İşte bunlar kendilerine yazık etmiş kimselerdir ve o iftira ettikleri uydurmaları hep kendilerinden gâib olup gitmişlerdir 21 Şüphe yok bunlar Âhirette en ziyade husran çekenlerdir 22 Fakat iyman edip salih salih ameller yapanlar ve mevlâlarına edeb ve ıtmi'nan ile itaatkâr olanlar işte bunlar eshabı Cennet hep orada muhalleddirler 23 Bu iki fırkanın meseli kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir, hiç bunlar müsavi olurlar mı? Artık düşünmezmisiniz?24

9. ��ë Û ÷¡å¤ a ‡ Ó¤ä b aÛ¤b¡ã¤Ž bæ  ß¡ä£ b ‰ y¤à ò¦›� Hakıkaten biz, o insana - ahseni amel ile imtihan olunmak için yaradılmış olan insan cinsinden birine - tarafımızdan bir rahmet, bir ni'met tattırır da ��q¢á£  ã Œ Ç¤ä bç b ß¡ä¤é¢7›� sonra onu ondan nezi' ediverirsek ��a¡ã£ é¢ Û î ìª¢@¥ × 1¢ì‰¥›� şüphe yok ki o çok me'yustur, çok nankördür. - İlerisi hakkında bütün ümidini keser, Allah, yine verir demez, geçmişi de hemen unutur, bu gün vermedi ise dün verdi ya, demez, şükretmez, büsbütün bir nankör kesilir, hepsini inkâra kadar gider, küfürler eder, tevbe ve istiğfar hatırına gelmez.

10. ��ë Û ÷¡å¤ a ‡ Ó¤ä bê¢ ã È¤à b¬õ  2 È¤†  ™ Š£ a¬õ  ß Ž£ n¤é¢›� Ve şayed ona dokunmuş olan bir sıkıntıdan sonra


hoş bir ni'met tattırıversek - meselâ hasta iken iyileşir, zügürt iken zenginleşiverir, zelîl iken azîz, ma'zul iken mansûb oluverirse ��Û î Ô¢ì۠壠 ‡ ç k  aێ£ î£¡÷ bp¢ Ǡ䣩ó6›� her halde benden o kötülükler, o musibetler gitti der - bir daha başına sıkıntı gelmiyecek zanneder ��a¡ã£ é¢ Û 1 Š¡€¥ Ï ‚¢ì‰¥=›� artık ferih fehurdur - Allah korkusu hatırına gelmez, ferahlı ferahlı gururlanır, o ni'metin hukukunu eda ile hamd-ü şükredecek yerde onunla şuna buna iftihar eder durur. Hasılı insan Dünyada ya ni'metten ya zaruretten hali olmaz. Gâh onunla gâh bununla imtihan olunur. Ve insan fıtraten rahmetten zevkıyab ve nez'inden müteellim olur. Her iki halde rahmetten rahmâni rahîmi ve nez'inden onun ihtiyarını, hıkmet ve imtihanını ve nihayet gadab-ü azâbını tefekkür ederek mucebince Âhıretini düşünüp ahseni amele sa'yetmek lâzım gelirken insan cinsinde öyle zalûm ve cehûl bir haleti ruhiyye vardır ki çokları mun'ımi düşünmez, ni'met ve zaruretin gayei hikmetiyle alâkadar olmaz da ni'met tecribesi gördüğü halde o elinden alınıverdiği zaman her şeyi unutur bir yeûs ve kefûr kesilir. Ve böyle zaruret tecribesi gördüğü halde bir ni'met tadınca da bir daha acı görmesi imkân ve ihtimali kalmamış ve o ni'met, sırf kendisinin eseri kudreti imiş gibi istikbalden emin olarak ferahlanır, iftihar eder durur ki zikrolunan inkâr ve istihzalar bu haleti ruhiyye ile alâkadardır.

11. ��a¡Û£ b aÛ£ ˆ©íå  • j Š¢ëa›� Ancak sabreden - darrâ da me'yus, na'mâda mağrur olmayıp da her iki halde sabreden ��ë Ç à¡Ü¢ìa aÛ–£ bÛ¡z bp¡6›� ve salih salih - ya'ni Allaha yaraşır, Allahın nazarına lâyık - işler yapanlar müstesna ��a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  Û è¢á¤ ߠ̤1¡Š ñ¥ ë a u¤Š¥ × j©îŠ¥›� işte bunlar için bir mağrifet ve büyük ecir vardır. - Diğerlerine ise bervechi bâlâ azâb.


12. ��Ï Ü È Ü£ Ù ›� İmdi sen ihtimal ki - öyle münkir, müstehzi, kefûr, fehur insanlara karşı ��m b‰¡Ú¥ 2 È¤œ  ß b í¢ìy¨¬ó a¡Û î¤Ù ›� sana vahy olunanların ba'zısını terkedecek olursun - ya'ni nübüvvet ve risaletini isbat edecek olan âyetleri onlara okumayıp bırakacak olursun ��ë ™ b¬ö¡Õ¥ 2¡é© • †¤‰¢Ú ›� ve onunla göğsün daralır - ya'ni o vahyolunan âyetlerin ba'zısını onlara kıraet ve tebliğ ederken belki sıkılırsın - ��a æ¤ í Ô¢ìÛ¢ìa Û ì¤Û b¬ a¢ã¤Œ¡4  Ç Ü î¤é¡ נ䤌¥ a ë¤ u b¬õ  ß È é¢ ß Ü Ù¥6›� ona bir hazîne indirilseydi ya, veya beraberinde bir Melek gelseydi ya diyorlar diye - ya'ni haktan göğüslerini çeviren o kefûr ve fehur kâfirlerin bir kısmı, «o Allahın Resulü ise neye uğraşıyor, üzerine Gökten bir hazîne indiriliverse ya» diyorlar. Netekim Mekke ruesası «şu Mekke dağları altın oluverse ya» demişlerdi. Diğer bir kısmı da «beraberinde Melâike gelip onun Peygamberliğine şâhidlik ediverse de görsek ya» diyorlar. Böyle diyorlar diye beşerî bir hiss-ü ictihadın, sıkılıb çekinmesi ise tabîi olmakla hasbelbeşeriyye senin de sıkılman ve bundan dolayı ba'zı âyetleri onlara okuyub tebliğ etmekten çekinmen ihtimal dahilindedir. Fakat sakın bırakma ve sıkılma, her ne vahyolunursa tebliğ et, onların dediklerine ehemmiyet verme ��a¡ã£ à b¬ a ã¤o  ã ˆ©íŠ¥6›� sen ancak bir nezîrsin ��ë aÛÜ£¨é¢ Ǡܨó ×¢3£¡ ‘ ó¤õ§ ë ×©î3¥6›� Allah da, her şeye karşı vekildir. - Her hususta ona tevekkül ve i'timad et, o seni muhafaza eder ve dilerse kenz veya Melek de gönderir. Netekim bil'ahare « Bedr » muharebesinde binlerle Melâike gönderdi, gösterdi ve onlara « ��Ï b™¤Š¡2¢ìa Ï ì¤Ö  aÛ¤b Ç¤ä bÖ¡ ë a™¤Š¡2¢ìa ß¡ä¤è¢á¤ ×¢3£  2 ä bæ§6� » buyurdu.

13. ��a â¤ í Ô¢ìÛ¢ìæ  aϤn Š¨íé¢6›� Ya... onu - o Kur'anı Muhammed - kendi uydurdu, iftira etti mi diyorlar?


��Ó¢3¤ Ï b¤m¢ìa 2¡È ’¤Š¡ ¢ì ‰§ ß¡r¤Ü¡é© ߢ1¤n Š í bp§›� Öyle ise, de, haydi bakayım uydurma olarak buna mümâsil on sûre getirin ��ë a…¤Ç¢ìa ß å¡ a¤n À È¤n¢á¤ ß¡å¤ …¢ëæ¡ aÛÜ£¨é¡›� ve Allahdan maada her kimi çağırabilirseniz çağırın, ya'ni kendisine güvendiğiniz, tanıdığınız ilâhlardan gücünüzün yettiğine müracaat edin - ��a¡æ¤ ×¢ä¤n¢á¤ • b…¡Ó©îå ›� eğer sadık iseniz - böyle yapmanız lâzım gelir. Ya'ni Muhammed, Kur'anı kendi uydurub Allaha isnad ve iftira ediyor diye iddiada doğru söylüyorsanız her halde kendiniz olmazsa dilediğiniz kimselere ve perestiş ettiğiniz ma'budlara müracaat etmek suretiyle olsun buna bir nazîre bulabilmeniz ıktiza eder. Maamafih siz hepsi şöyle dursun lâekal on Sûresine olsun nazîre yapınız bakayım!... diye hepsini tehaddi ve müsabakaya da'vet et, Allahdan başkasına meydan oku, hiç sıkılma ve çekinme.

14.��Ï b¡Û£ á¤ í Ž¤n v©îj¢ìa ۠آᤛ� Bunun üzerine size cevab vermezlerse - ya'ni Kur'anın on Sûresini bile tanzîrden âciz kalırlarsa ki sûrei «Bakare» de ma'lûm olduğu üzere bu bil'ahare bir Sûreye kadar indirilmiş olduğu halde yine âciz kalmışlardır. ��Ï bǤܠà¢ì¬a›� o halde hepiniz biliniz ki:

1- ��a ã£ à b¬ a¢ã¤Œ¡4  2¡È¡Ü¤á¡ aÛÜ£¨é¡›� O hiç şüphesiz Allahın ılmiyle inzal olunmuştur. - Kur'an, gerek arabiyyi mübîn olan nazmı ve gerek ma'nâsında muhtevi olduğu gaybe müteallık haberleri, emirleri nehileri, inzarları tebşirleri ile bütün ukul ve efhamın fevkında Allah tealânın ılmi mahsusiyle inzal buyurulmuş bir mu'cizei bâhire, bir beyyinci ilâhiyyedir.

2 - ��ë a æ¤ Û b¬ a¡Û¨é  a¡Û£ b ç¢ì 7›� Ve ondan başka ilâh yoktur. - Ülûhiyyette ve ahkâmı ülûhiyyette


Allah tealâya hiç bir şerik ve nâzir yoktur. Anın kadir olduğuna kimse kadir olamaz ��Ï è 3¤ a ã¤n¢á¤ ߢŽ¤Ü¡à¢ìæ ›� Binaenaleyh siz müsliman mısınız? - Ya'ni islâmda karar kılıyor musunuz? Ihlas ile Allaha teslimi nefs ederek niza' ve muhalefeti kesib selâmet yolunu tutan halıs muhlıs mü'mini müvahhid olmağa karar veriyor musunuz? Öyle amma Dünyada ziynet ve ihtişam içinde ferih fahur yaşayan bunca kâfirler var. Bunlar bu servet ve samana nereden buluyor? diye bir şüphe hatıra gelecek olursa şunu bilmelidir ki:

15.��ß å¤ × bæ  í¢Š©í†¢ aÛ¤z î¨ìñ  aÛ†£¢ã¤î b ë ‹©íä n è b›� Her kim Dünya hayat ve ziynetini isterse - ya'ni muradı niyyeti hep bu olur, buna çalışırsa ��ã¢ì Ò£¡ a¡Û î¤è¡á¤ a Ç¤à bÛ è¢á¤ Ï©îè b›� Dünyada amellerini kendilerine tevfiye ederiz, baligan mâbelag iyfa eder veririz �����ë ç¢á¤ Ï©îè b Û b í¢j¤‚ Ž¢ìæ ›� o halde bunlar Dünyada bahse ma'ruz olmazlar. - Ya'ni hakları yenmez, sa'y-ü amellerinin bedelinden hiç bir şey eksik verilmez, tevkıf ve te'cil olunmaz, hepsi sa'y-ü amelinin değerini bu Dünyada behemehal alır. Hasılı ülûhiyyetin şanı kullarının istediklerini çalıştıklarından aşağı olmamak üzere vermektir. Ve ameller de niyyet ile mütenasibdir. Onun için muradı sırf Dünya olanların sa'y-ü amellerinin mukabili bu Dünyada bütün değeriyle, hattâ fazlasıyla verilir, bitirilir. Bundan «onların hepsinin alesseviyye bütün Dünya muradları hasıl olur» gibi bir ma'nâ tevehhüm olunmamalıdır. Zira tevfiye olunan muradları değil, amelleridir. Binaenaleyh bundan anlaşılan da şudur ki Dünyada insanlar amelde müsabaka ve imtihan için yaradılmış olduklarından her amelin üzerine terettüb edecek iyi ve kötü bir semere vardır. Her çalışan sa'y-ü ameli mukabilinde behemehal bir semereye irer « ��ë a æ£   È¤î é¢  ì¤Ò  í¢Š¨ô:� » olur ki, bu semere kendi isteği muradı kadar olmasa bile her halde amelinin


değerinden de aşağı olmaz. Meselâ bir cevher bulmak için denize dalmıya çalışan bir kimse aradığı cevheri bulamasa da denize dalmak maksadına irer. Buna da acı veya tatlı bir netice terettüb eder. Ya dalgıcılığı öğrenir veya bir kazaya uğrar. Ve her hangi bir amelin asıl semerisi ındallah ona tertib ve takdir edilmiş olan neticesidir. A'zamî hakkı da bundan sahibi amelin gözetmiş olduğu maksad ve gayeyi geçmemektir. Onun için en büyük muradları fâni olan Dünya hayat ve ziynetinden ıbaret bulunanların amellerinin ecri de hayatı Dünyadan ileri geçmez, bakıyâta irmez. Bunlar maksad ve niyyetlerine göre sa'y-ü amellerinin bütün mükâfatını Dünyada almış tüketmiş bulunurlar. Sonuna gelince:

16. ��a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù ›� bunlar - Dünya hayat ve ziynetini murad eder olanlar ��aÛ£ ˆ©íå ›� o mahrumlardır ki ��Û î¤  Û è¢á¤ Ï¡ó aÛ¤b¨¡Š ñ¡ a¡Û£ b aÛ䣠b‰¢9›� Âhırette kendilerine ateşten başka hiç bir şey yoktur. ��ë y j¡Á  ß b • ä È¢ìa Ï©îè b›� ve bütün işledikleri orada habtolmuş bulunur. - Ya'ni Dünyada bir iyilik de işlemiş bulunsalar hüsn i niyyetleri olmadığı, bütün san'atlarını mücerred Dünya hayatı için yapmış bulundukları cihetle Âhırette hepsinin hiçliği, boş birer sanîa olduğu tezahür eder. ��ë 2 bŸ¡3¥ ß b × bã¢ìa í È¤à Ü¢ìæ ›� ve her ne yaparlarsa bâtıldır. - Haddi zatında boştur, dipsizdir, sonu yoktur. Çünkü Dünya hayatı haddi zatında fâni olduğundan onu tutmak veya tezyin etmek için her ne yapılsa boştur. Ecel gelince hepsini siler, süpürür götürür. Daha açıkçası Allahdan başkası fâni olduğundan mahza Allah için yapılmış olmıyan her amel bâtıldır.« ��×¢3£¢ ß å¤ Ç Ü î¤è b Ï bæ§7P ë í j¤Ô¨ó ë u¤é¢ ‰ 2£¡Ù  ‡¢ë aÛ¤v Ü b4¡ ë aÛ¤b¡×¤Š aâ¡7� »


17.��a Ï à å¤ × bæ  Ç Ü¨ó 2 î£¡ä ò§ ß¡å¤ ‰ 2£¡é©›� imdi Rabbından bir beyyine üzerine olan - ya'ni akl-ü iz'anı bulunan ��ë í n¤Ü¢ìê¢ ‘ b硆¥ ß¡ä¤é¢›� ve onu ondan bir şâhid ta'kıb eden - ya'ni yine Rabbından bir şâhid olarak gelen mu'cizei Kur'anın şehadeti ile de saniyen te'yid ve tesbit edilen, salisen ��ë ß¡å¤ Ó j¤Ü¡é© סn bl¢ ߢ써¬ó a¡ß bߦb ë ‰ y¤à ò¦6›� daha evvelinden de bir imam ve rahmet olarak Musanın kitabı, şâhidi bulunan kimse artık onlara benzer mi? ��a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù ›� bunlar bu evsaf ile muttasıf olan, yanında Rabbından bir beyyinesi, parlak bir bürhanı ırfanı ve ardında önünde iki mukaddes şâhidi bulunan kimseler, ya'ni Muhammed ve eshabı ��í¢ìª¤ß¡ä¢ìæ  2¡é©6›� ona iyman ederler - ya'ni dini islâmı tasdık ederler ��ë ß å¤ í Ø¤1¢Š¤ 2¡é© ß¡å  aÛ¤b y¤Œ al¡� ve muhtelif hızıblerden - fırkalardan - her kim buna küfrederse ��Ï bÛ䣠b‰¢ ß ì¤Ç¡†¢ê¢7›� onun da mev'ud yeri ateştir. - ��Ï Ü b m Ù¢ Ï©ó ß¡Š¤í ò§ ß¡ä¤é¢›� binaenaleyh bunda, bu kitabda hiç şüphen olmasın ��ë Û¨Ø¡å£  a ×¤r Š  aÛ䣠b¡ Û b í¢ìª¤ß¡ä¢ìæ ›� ve lâkin nâsin ekserîsi iyman etmezler - Çünkü aklı selîmleri ve vicdanı müstakımleri yoktur, hayatı Dünya şehevatile kalbleri körlenmiştir.

18. ��ë ß å¤ a Ã¤Ü á¢PPP›� ilâ ��PPPç 3¤ í Ž¤n ì¡í bæ¡ ß r Ü¦b6 a Ï Ü b m ˆ ×£ Š¢ëæ ;›� Başlıca tezekkür olunacak misaller: - 1 :��UR› ë Û Ô †¤ a ‰¤ Ü¤ä b ã¢ìy¦b a¡Û¨ó Ó ì¤ß¡é©9 a¡ã£©ó ۠آᤠ㠈©íŠ¥ ߢj©îå¥= VR› a æ¤ Û bm È¤j¢†¢ë¬a a¡Û£ b aÛÜ£¨é 6 a¡ã£©ó¬ a  bÒ¢ Ç Ü î¤Ø¢á¤ Ç ˆ al  í ì¤â§ a Û©î᧝›�


��WR› Ï Ô b4  aÛ¤à Ü b¢ aÛ£ ˆ©íå  × 1 Š¢ëa ß¡å¤ Ó ì¤ß¡é© ß b ã Š¨íÙ  a¡Û£ b 2 ’ Š¦a ß¡r¤Ü ä b ë ß b ã Š¨íÙ  am£ j È Ù  a¡Û£ b aÛ£ ˆ©íå  ç¢á¤ a ‰ a‡¡Û¢ä b 2 b…¡ô  aÛŠ£ a¤ô¡7 ë ß b ã Š¨ô ۠آᤠǠܠî¤ä b ß¡å¤ Ï š¤3§ 2 3¤ ã Ä¢ä£¢Ø¢á¤ × b‡¡2©îå  XR› Ó b4  í b Ó ì¤â¡ a ‰ a í¤n¢á¤ a¡æ¤ ×¢ä¤o¢ Ǡܨó 2 î£¡ä ò§ ß¡å¤ ‰ 2£©ó ë a¨m¨îä©ó ‰ y¤à ò¦ ß¡å¤ Ç¡ä¤†¡ê© ϠȢ࣡î o¤ Ç Ü î¤Ø¢á¤6 a ã¢Ü¤Œ¡ß¢Ø¢à¢ìç b ë a ã¤n¢á¤ Û è b × b‰¡ç¢ìæ  YR› ë í b Ó ì¤â¡ Û b¬a ¤÷ Ü¢Ø¢á¤ Ç Ü î¤é¡ ß bÛ¦b6 a¡æ¤ a u¤Š¡ô  a¡Û£ b Ç Ü ó aÛÜ£¨é¡ ë ß b¬ a ã ¯b 2¡À b‰¡…¡ aÛ£ ˆ©íå  a¨ß ä¢ì6a a¡ã£ è¢á¤ ߢܠbÓ¢ìa ‰ 2£¡è¡á¤ ë Û¨Ø¡ä£©ó¬ a ‰¨íآᤠӠì¤ß¦b m v¤è Ü¢ìæ  PS› ë í b Ó ì¤â¡ ß å¤ í ä¤–¢Š¢ã©ó ß¡å  aÛÜ£¨é¡ a¡æ¤ Ÿ Š …¤m¢è¢á¤6 a Ï Ü b m ˆ ×£ Š¢ëæ  QS› ë Û b¬ a Ó¢ì4¢ ۠آᤠǡ䤆©ô  Œ a¬ö¡å¢ aÛÜ£¨é¡ ë Û b¬ a Ç¤Ü á¢ a̠ۤî¤k  ë Û b¬ a Ó¢ì4¢ a¡ã£©ó ß Ü Ù¥ ë Û b¬ a Ó¢ì4¢ Û¡Ü£ ˆ©íå  m Œ¤… ‰©¬ô a Ç¤î¢ä¢Ø¢á¤ Û å¤ í¢ìª¤m¡î è¢á¢ aÛÜ£¨é¢  î¤Š¦6a a ÛÜ£¨é¢ a Ç¤Ü á¢ 2¡à b Ï©¬ó a ã¤1¢Ž¡è¡á¤7 a¡ã£©ó¬ a¡‡¦a Û à¡å  aÛÄ£ bÛ¡à©î堝›�


��RS› Ó bÛ¢ìa í b ã¢ì€¢ Ó †¤ u b… Û¤n ä b Ï b ×¤r Š¤p  u¡† aÛ ä b Ï b¤m¡ä b 2¡à b m È¡†¢ã b¬ a¡æ¤ ×¢ä¤o  ß¡å  aÛ–£ b…¡Ó©îå  SS› Ó b4  a¡ã£ à b í b¤m©îآᤠ2¡é¡ aÛÜ£¨é¢ a¡æ¤ ‘ b¬õ  ë ß b¬ a ã¤n¢á¤ 2¡à¢È¤v¡Œ©íå  TS› ë Û b í ä¤1 È¢Ø¢á¤ 㢖¤z©ó¬ a¡æ¤ a ‰ …¤p¢ a æ¤ a ã¤– |  ۠آᤠa¡æ¤ × bæ  aÛÜ£¨é¢ í¢Š©í†¢ a æ¤ í¢Ì¤ì¡í Ø¢á¤6 ç¢ì  ‰ 2£¢Ø¢á¤ ë a¡Û î¤é¡ m¢Š¤u È¢ìæ 6 US› a â¤ í Ô¢ìÛ¢ìæ  aϤn Š¨íé¢6 Ó¢3¤ a¡æ¡ aϤn Š í¤n¢é¢ Ï È Ü ó£  a¡u¤Š aß©ó ë a ã ¯b 2 Š©¬ôõ¥ ߡ࣠b m¢v¤Š¡ß¢ìæ ; VS› ë a¢ë@y¡ó  a¡Û¨ó ã¢ì€§ a ã£ é¢ Û å¤ í¢ìª¤ß¡å  ß¡å¤ Ó ì¤ß¡Ù  a¡Û£ b ß å¤ Ó †¤ a¨ß å  Ï Ü b m j¤n ÷¡¤ 2¡à b × bã¢ìa í 1¤È Ü¢ìæ 7 WS› ë a•¤ä É¡ aÛ¤1¢Ü¤Ù  2¡b Ç¤î¢ä¡ä b ë ë y¤î¡ä b ë Û bm¢‚ bŸ¡j¤ä©ó Ï¡ó aÛ£ ˆ©íå  Ã Ü à¢ìa7 a¡ã£ è¢á¤ ߢ̤Š Ó¢ìæ  XS› ë í –¤ä É¢ aÛ¤1¢Ü¤Ù  ë ×¢Ü£ à b ß Š£  Ç Ü î¤é¡ ß Ü b¥ ß¡å¤ Ó ì¤ß¡é©  ‚¡Š¢ëa ß¡ä¤é¢6 Ó b4  a¡æ¤ m Ž¤‚ Š¢ëa ߡ䣠b Ï b¡ã£ b 㠎¤‚ Š¢ ß¡ä¤Ø¢á¤ × à b m Ž¤‚ Š¢ëæ 6 YS› Ï Ž ì¤Ò  m È¤Ü à¢ìæ = ß å¤ í b¤m©îé¡ Ç ˆ al¥ í¢‚¤Œ©íé¡ ë í z¡3£¢ Ç Ü î¤é¡ Ç ˆ al¥ ߢԩîᥝ›�


��PT› y n£¨ó¬ a¡‡ a u b¬õ  a ß¤Š¢ã b ë Ï b‰  aÛn£ ä£¢ì‰¢= Ӣܤä b ay¤à¡3¤ Ï©îè b ß¡å¤ ×¢3§£ ‹ ë¤u î¤å¡ aq¤ä î¤å¡ ë a ç¤Ü Ù  a¡Û£ b ß å¤  j Õ  Ç Ü î¤é¡ aÛ¤Ô ì¤4¢ ë ß å¤ a¨ß å 6 ë ß b¬ a¨ß å  ߠȠ颬 a¡Û£ b Ó Ü©î3¥ QT› ë Ó b4  a‰¤× j¢ìa Ï©îè b 2¡Ž¤á¡ aÛÜ£¨é¡ ß v¤Š¨í°è b ë ß¢Š¤¨îè 6b a¡æ£  ‰ 2£©ó Û Ì 1¢ì‰¥ ‰ y©îᥠRT› ë ç¡ó  m v¤Š©ô 2¡è¡á¤ Ï©ó ß ì¤x§ × bÛ¤v¡j b4¡ ë ã b…¨ô ã¢ì€¥ ?a2¤ä é¢ ë × bæ  Ï©ó ߠȤŒ¡4§ í b 2¢ä ó£  a‰¤× k¤ ß È °ä b ë Û b m Ø¢å¤ ß É  aۤؠbÏ¡Š©íå  ST› Ó b4   b¨ë¬©ô a¡Û¨ó u j 3§ í È¤–¡à¢ä©ó ß¡å  aÛ¤à b¬õ¡6 Ó b4  Û b Ç b•¡á  aÛ¤î ì¤â  ß¡å¤ a ß¤Š¡ aÛÜ£¨é¡ a¡Û£ b ß å¤ ‰ y¡á 7 ë y b4  2 î¤ä è¢à b aÛ¤à ì¤x¢ Ï Ø bæ  ß¡å  aÛ¤à¢Ì¤Š Ó©îå  TT› ë Ó©î3  í b¬ a ‰¤ž¢ a2¤Ü È©ó ß b¬õ Ú¡ ë í b  à b¬õ¢ a Ó¤Ü¡È©ó ë Ë©îœ  aÛ¤à b¬õ¢ ë Ó¢š¡ó  aÛ¤b ß¤Š¢ ë a¤n ì p¤ Ç Ü ó aÛ¤v¢ì…¡ô£¡ ë Ó©î3  2¢È¤†¦a ۡܤԠì¤â¡ aÛÄ£ bÛ¡à©îå  UT› ë ã b…¨ô ã¢ì€¥ ‰ 2£ é¢ Ï Ô b4  ‰ l£¡ a¡æ£  a2¤ä©ó ß¡å¤ a ç¤Ü©ó ë a¡æ£  ë Ç¤† Ú  aÛ¤z Õ£¢ ë a ã¤o  a y¤Ø á¢ aÛ¤z bסà©î堝›�


��VT› Ó b4  í b ã¢ì€¢ a¡ã£ é¢ ۠  ß¡å¤ a ç¤Ü¡Ù 7 a¡ã£ é¢ Ç à 3¥ ˠ¢ • bÛ¡|§> Ï Ü b m Ž¤÷ Ü¤å¡ ß b ۠  Û Ù  2¡é© ǡܤá¥6 a¡ã£©ó¬ a Ç¡Ä¢Ù  a æ¤ m Ø¢ìæ  ß¡å  aÛ¤v bç¡Ü©îå  WT› Ó b4  ‰ l£¡ a¡ã£©ó¬ a Ç¢ì‡¢ 2¡Ù  a æ¤ a ¤÷ Ü Ù  ß b۠  Û©ó 2¡é© ǡܤá¥6 ë a¡Û£ b m Ì¤1¡Š¤ Û©ó ë m Š¤y à¤ä©ó¬ a ×¢å¤ ß¡å  aÛ¤‚ b¡Š©íå  XT› Ó©î3  í b ã¢ì€¢ aç¤j¡Á¤ 2¡Ž Ü b⧠ߡ䣠b ë 2 Š × bp§ Ç Ü î¤Ù  ë Ç Ü¨¬ó a¢ß á§ ß¡à£ å¤ ß È Ù 6 ë a¢ß á¥  ä¢à n£¡È¢è¢á¤ q¢á£  í à Ž£¢è¢á¤ ߡ䣠b Ç ˆ al¥ a Û©îᥝ›�

Meali Şerifi

Celâlim hakkı için vaktıyle Nuhu kavmine gönderdik; şöyle diye ki haberiniz olsun ben size azâbın sebeblerini ve halâsın yolunu beyan eden bir nezîrim 25 Allahdan başkasına ıbadet etmeyin, cidden ben size elîm bir günün azâbından korkuyorum 26 Buna karşı kavminden küfüreden cümhur cemahat dediler ki: biz seni ancak bizim gibi bir beşer görüyoruz ve sana tâbi' olanları da ilk nazarda en aşağılıklarımızdan ıbaret görüyoruz, sizin bize fazla bir meziyyetinizi de görmüyoruz, hattâ sizi zannediyoruz ki yalancılarsınız 27 Ey kavmim! dedi: söyleyin bakayım reyiniz nedir? Eğer ben rabbımdan (bir beyyine) açık bir bürhan üzerinde isem ve bana tarafından bir rahmet bahşetmiş de size onu görecek göz verilmemiş ise biz size onu istemediğiniz halde ilzam mı edeceğiz? 28 Hem ey kavmim! Buna karşı ben sizden bir mal istemiyorum, benim ecrim ancak Allaha âiddir, ve ben o iyman edenleri


koğacak değilim, elbette onlar rablarına kavuşacaklar, ve lâkin ben sizi cahillik eder bir kavim görüyorum 29 Hem ey kavmim! Ben onları koğarsam Allahdan beni kim kurtaracak? Artık bir düşünmez misiniz? Ben size ne Allahın hazîneleri benim yanımda, ne de gaybı bilirim demiyorum, ben bir Meleğim de demiyorum, o sizin gözlerinizin horladıkları hakkında Allah, onlara hiç bir hayır vermez de demem, onların içlerindekini en iyi bilen, Allahdır, ben o halde zalimlerden olmuş olurum 31 Ey Nuh ! dediler : cidden bize mücadele ettin, cidalimizde çok ileri de gittin, de haydi bizi tehdid edib durduğun azâbı getir de görelim, sadıklardan isen 32 Onu, dedi: ancak Allah getirir: dilerse, ve siz onu âciz bırakacak değilsiniz 33 Ben size nasıhat etmek istemiş isem de Allah sizi helâk etmek murad ediyorsa benim nasıhatim size fâide de vermez, rabbınız o, ve siz nihayet ona irca' edileceksiniz 34 Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: eğer uydurdumsa vebali benim boynumadır, halbuki ben sizin yüklendiğiniz vebalden berîyim 35 Bir de Nuha vahyolunmuştu ki haberin olsun kavminden iyman etmiş olanlardan maada hiç biri iyman etmiyecek, onun için her ne yaparlarsa gam yeme de 36 Bizim nezaretimiz altında ve vahyimiz dâiresinde gemi yap, hem o zulmedenler hakkında bana hıtab etme' çünkü onlar garkedilecekler 37 Gemiyi yapıyordu, kavminden her hangi bir güruh de yanından geçtikçe onunla eğleniyorlar, dedi: bizimle eğleniyorsanız, biz de sizi sizin eğlendiğiniz gibi eğleneceğiz 38 İleride bileceksiniz kime rüsvay edecek azâb gelecek ve daimi azâb başına inecek 39 Nihayet emrimiz geldiği ve tennur feveran ettiği vakıt dedik ki: yükle içine her birinden ikişer çift, ve aleyhinde huküm sebketmiş olandan maada ehlini ve iyman edenleri, maamafih pek azından maadası beraberinde iyman etmemişti, dedi 40 binin içine, Allahın ismile mecrasında da mürsâsında da, hakıkat rabbım şüphesiz bir gafuri rahîmdir 41 Gemi, içindekilerle birlikte dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu, Nuh, oğluna bağırdı, ayrı bir


yere çekilmişti, ay oğlum, gel bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma dedi 42 O, ben: beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım dedi, bu gün, dedi: Allahın emrinden koruyacak yoktur, meğer ki o rahmet buyıra derken, dalga aralarına giriverdi, o da boğulanlardan oldu 43 bir de denildi: ey Arz! Yut suyunu ve ey Semâ! Açıl, su çekildi iş bitirildi ve gemi, Cudî üzerinde durdu, o zalim kavme def'olun denilmişti 44 Nuh, rabbına nidâ etti de ya rabb: dedi elbette oğlum benim ehlimdendir ve elbette senin va'din haktır ve sen ahkemülhâkimînsin Ya Nuh! buyurdu: o senin ehlinden değil, o gayri salih bir amel, binaenaleyh bilmediğin şey'in benden isteme ben seni câhillerden olmaktan tahzir ederim 46 Ya rabb! Dedi: senden bilmediğim şey'i istemekten sana sığınırım, sen bana mağrifetini reva, rahmetini atâ kılmazsan ben husrâna düşenlerden olurum 47 Ya Nuh! Denildi: in bizden bir selâm ve bir çok berekât ile sana ve beraberindeki kimselerden bir çok ümmetlere, daha bir çok ümmetler; ileride onları da müstefid edeceğiz, sonra onlara bizden bir elîm azâb dokunacak 48

25. ��ë Û Ô †¤ a ‰¤ Ü¤ä b›� Kasem olsun ki vaktiyle de Resul yaptık gönderdik ��ã¢ìy¦b a¡Û¨ó Ó ì¤ß¡é©9 aÛƒ›� Nuhu kavmine... ilh.-bu Sûrenin kıssaları da sûrei A'raftakine şebihtir. Bunda da onun gibi evvelâ Nuh ile başlanmış, sonra Hud, sonra Salih sonra Lût (şu kadar ki burada buna İbrahim ile bir mukaddime yapılmış, sonra Şuayb, sonra da Musâ ve Harun zikrolunmuş) Fakat bunlar oradakilerin bir tekrarı değil, başka başka noktaları, nükteleri, hikmetleri, ıbretleri muhtevî tafsılleridir. Mevzu' ve gaye bir olmakla beraber mazlumların ayrı hususiyetleri vardır. Bu kıssalar, o kadar güzel ıberi, hıkem ve nasayihi ihtiva etmektedir ki her biri cildlerle tafsıle müsaid ilhamlar bahşedecek birer sahifei hikmettir. Lakin biz bunların böyle telhıs ve tefrikındaki hikmeti beyanı ihlâl etmemek için ekserisinde


sadece misal ile iktifa ediyoruz. Binaenaleyh tavsıye ederiz ki bunları basît bir surette okuyub geçivermemeli, iyice tefekkür ve teemmül etmeli, ıbret nazariyle dersi ilham almak için okumalıdır.

38. ��ë í –¤ä É¢ aÛ¤1¢Ü¤Ù ›� Gemiyi yapıyordu - Hazreti Nuhun gemisinin evsafı hakkında ba'zı sözler nakl - olunmuştur. Ezcümle denilmiştir ki tulü üç yüz zira', arzı elli zira', semada tulü, ya'ni su kesiminden yukarı irtifaı otuz zira', sactan ma'mul üç anbarlı bir gemi idi, Hasenden naklolunduğuna göre de tulü bin iki yüz, arzı altı yüz zira', imiş. Fakat bu gibi tafsılâta girişmek bîhude, doğrusunu ta'yin imkansızdır. Bu babda Kur'andan ma'lûm olan şudur ki kavminin mü'minlerini ve ihtiyacları bulunan şeyleri ve her hayvandan iki eşi, ya'ni bir çifti istiab edecek vüs'atte imiş. Ancak bize bu geminin yelken gemisi olmayıb vapur gibi ocaklı ve istim gibi feveranlı, ya'ni kaynayıb fışkıran bir kuvvei muharrıkeyi haiz bir gemi olduğunu ifham eden şu cümle pek ziyade şayanı dikkattir:

40. ��y n£¨ó¬ a¡‡ a u b¬õ  a ß¤Š¢ã b ë Ï b‰  aÛn£ ä£¢ì‰¢=›� Ta ki emrimiz geldi ve tennur feveran etti - ya'ni bu gayeye gelinceye kadar Nuh gemi sun'una devam eyliyor. Kavmi de alay ediyordu - O vakıt ��Ó¢Ü¤ä b ay¤à¡3¤ Ï©îè b aÛƒ›� yükle, dedik ona ilh -

TENNUR lugatte kapalı bir ocak, bir fırındır ki lisanımızda en ziyade «tandır» ta'bir olunur. Leys demiştir ki «tennur umumiyyetle her lisana geçmiş bir lafızdır. Arkadaşı «tennar» dır.» Ezherî de demiştir ki: «bu delâlet eder ki isim ba'zan a'cemî olur. Arab onu ta'rib eder de Arabî olur. Ve buna delil, aslı tennar olmasıdır. Bundan evvel kelâmı Arabda tennur, ma'ruf değildir. Bunun nazıri başka lisandan Arabcaya girmiş olan diybac, dinar, sündüs, istebrak gibi kelimelerdir ki Arab bunlarla tekellüm edince hep Arabî olmuşlardır.» �açg�.


FEVERAN da ma'lûmdur ki kuvvet ve şiddetle kaynamak, fışkırmaktır. Şimdi biz gemiden bahsolunurken tam ocak, feveran ettiği sırada yük emri verildiğini işittiğimiz zaman o geminin harekete müheyya fayrab vaz'ıyyetinde bir vapur olduğunu anlamakta hiç tereddüd etmeyiz. Lâkin vapuru görmemiş olanlar buna intikal edemez ve «aceba bu ocak feveranı ne demektir. Bu olsa, olsa bir işaret olacaktır» diye düşünmekte ma'zur olurlar.Eslâfi müfessirîn bunun hakkında muhtelif ma'nâlar kayd ve nakl etmişlerdir ki bunları burada telhıs edelim:

1 - Ekser müfessîrin tennurun hakıkaten bir ocak ma'nâsına olduğunda müttefıktır. Kimisi Nuha mahsus bir tennur idi demiş. Bir çoğu ekmek pişirilen bir fırın idi demiş, bunu da kimi Âdemden kalma idi demiş, kimi Hazreti Nuhun zevcesinin ekmek pişirdiği bir tennur idi demiş, kimi taştan idi, kimi Kûfe tarafında idi demiş ve hattâ Hazreti Aliden Kûfe mescidinin yerinde idi diye bir söz nakledilmiş, kimi Şamda - «Ayni verdan» nam mevzı'de, kimi de Hindde idi demiş ve bütün bunlar feveranı suyun kazanda kaynar gibi fırından kaynayıb fışkırmasıyle iyzah etmişlerdir. Böyle bir feveran âyette niçin geminin inşasına bir müntehâ ve yüklenmesi emrine bir şart ve mebde gösterilmiş? Bunun vechine gelince de Allah tealâ, bunu Hazreti Nuha tufanın başlıyacağına bir alâmet olmak üzere ta'yin buyurub önce haber vermiş ve binaenaleyh bu alâmet ve mu'cize zuhur ettiği zaman yüklemek emrini vermiş demişler. Fakat bir kısmı müfessirîn bu vechi baîd görmüşler ve başka ma'nâlar vermişlerdir. Bu suretle:

2 - Arabda ba'zan Yer yüzüne de tennur ıtlakı vaki' olduğundan tennurun feverânı yer yüzünden suların fışkırması olacak. Netekim sûrei «Kamer» de « ��Ï 1 n z¤ä b¬ a 2¤ì al  aێ£ à b¬õ¡ 2¡à b¬õ§ ߢä¤è à¡Š§9P ë Ï v£ Š¤ã b aÛ¤b ‰¤ž  Ç¢î¢ìã¦b Ï bÛ¤n Ô ó aÛ¤à b¬õ¢ Ǡܨ¬ó a ß¤Š§ Ó †¤ Ó¢†¡‰ 7� » buyurulmuştur demişler. Kürei Arzın bir büyük fırın ma'nâsında olduğunu iş'ar eden


bu kavil dahi şayanı dikkat ise de bu surette feverana yakışan ma'na su fışkırması değil, ateş püskürmesi olurdu.

3 - Tennurdan murad, Arzın şerefli ve yüksek mevzı'leri demektir ki bir harika olarak oralara bile sular fışkırmıştır demişler.

4 - Farettennur, şefak attı, sabah oldu ma'nasına gelir denilmiş ve bunun Hazreti Aliden menkul olduğu söylenmiş.

5 - İş kızıştı, şiddetlendi ma'nâsına = « �y à¡ó  aۤ젟¡î¢� » fırın kızdı denildiği gibi « farattennur » da böyledir denilmiş. Lâkin bu dört ma'nânın dördü de mecaz ve zatı mes'ele, harikul'âde bir hâdiseye ait bulunduğu cihetle cümhurı müfessirîn tennur kelimesinin hakıkî ma'nâsından udule sebeb olmadığını söylemektedirler.

6 - Ebû Hayyan tefsirinde Hasenden rivayet olarak tennur = « �ߠ줙¡É¢ a¡u¤n¡à bÊ¡ aÛ¤à bõ¡ Ï¡ó aێ£ 1¡îä ò¡� » gemide suyun mevzi'ı ictimai» diye nakl edilmiştir ki bu ifade hemen hemen geminin kazanını andırıyor. Görülüyor ki müfessirînin rivayetlerinin bir hayli noktaları arz ettiğimiz ma'naya temas eder bir haldedir. Rivayetlerdeki bu tafsılât da görüldükten sonra biz şimdi bihakkın diye biliriz ki tennurun hakikaten bir ocak olması aynı zamanda onun gemide su toplanan bir kazan ile müterafık olmasına mani' değildir. Cümhurun ocak rivayetile bu rivayet beyninde münafat yoktur. «Lâmi ahd» ile «ettennur» buyurulması bunun gemiye ait bir tennur olmasında zâhirdir. Aynı zamanda Hazreti Nuha mahsus bir tennur olması da buna münafi değildir. Çünkü bu onun bir mu'cizesidir. Sahib Keşşafın da tashiri vechile ayette « �y n£ ó� » gayesi yukarıda ki « �í –¤ä É¢� » fi'line müteallik olub ma'na « �í –¤ä É¢ aÛ¤1¢Ü¤Ù  y n£ ó� » demek olduğu cihetle tennurun feveranı gemideki san'atın bir nihayeti ve haml-ü hareket emrinin şart ve mebdei gösterilmiş bulunduğunda mülâhaza edilirse tennurun feveranı geminin kuvvei muharrikesini anlattığı ve « �Ï b‰ aÛn£ ä£¢ì‰¢� » bu günkü ta'bire göre


«nihayet emrimiz gelib gemi fayrab edildiği vakıt» demek olduğu tezahür eder. Ve bunda tennur ve feverân kelimeleri hakikat olduğu ve âyetin bu ma'nada gayet zâhir bulunduğu da şüphesizdir. Binaenaleyh nassta hakikati ve zâhiri bırakıb da te'vil aramağa hiç de sebeb yoktur. Geminin inşası tamam olub fayrab haline gelmesi emri ilâhi olan tufanın başlıyacağına bir alâmet olmasında da münafat yoktur. Âyetin bu zâhirine karşı o zaman öyle bir vapur nasıl yapılabilirdi ve yapılmış olsa bu san'at unutulur mu idi? gibi bir istib'ad ve tevehhümden başka denecek bir şey de bulunamaz. Halbuki mukaddemâ ma'lûm olub da sonradan gaib olmuş sanayiı tecribiyyenin bile tarihte misali eksik olmadığı gibi bervecibâlâ - « ��ë a•¤ä É¡ aÛ¤1¢Ü¤Ù  2¡b Ç¤î¢ä¡ä b ë ë y¤î¡ä b� » mantukunca Allah tealânın hıfz-u vahyile yapılmış olan ve 40. ��ß¡å¤ ×¢3§£ ‹ ë¤u î¤å¡ aq¤ä î¤å¡›� çifti, ya'ni erkeği dişisi bulunan her şeyden - ki tafsılini Allah bilir - ikişer dane humule alabilen ve bunlarla beraber Hazreti Nuhun bir oğlundan başka ehl-ü ıyalini ve az miktarda da olsa kavminden iyman etmiş olanları dahi yüklenerek -

42. ��ë ç¡ó  m v¤Š©ô 2¡è¡á¤ Ï©ó ß ì¤x§ × bÛ¤v¡j b4¡›� buyrulduğu üzere dağlar gibi dalgalar içinde cereyan edip giden harikul'âde bir geminin alel'âde bir yelken gemisi farzedilmesi daha müsteb'ad olacağında şüphe edilemez.

43. ��Û b Ç b•¡á  aÛ¤î ì¤â  ß¡å¤ a ß¤Š¡ aÛÜ£¨é¡›� bu gün Allahın emrinden kurtaracak yok - ya'ni bu gün ba'zı esbabı âdiyyeye iltica ile âfattan halâs mümkin olabilen mu'tad vekayı' günlerine benzemez ve bu vak'a senin zannettiğin gibi alel'âde bir su değil, Allahın emri mahsusu olan büyük bir azâbdır. Bundan dağ değil, hiç bir şey kurtaramaz ��a¡Û£ b ß å¤ ‰ y¡á 7›� ancak onun merhamet ettikleri müstesna - ki bunlar gemide bulunanlardır. Burada


tufanın umumî olduğu anlaşılıyor ki meşhur olan da budur. Fakat bu umumun Arzdan maada olan âlemlere tenavülü olmadığında söz yoktur. Netekim sûrei « �ãì€� » ta Hazreti Nuhun duası « ��‰ l£¡ Û b m ˆ ‰¤ Ç Ü ó aÛ¤b ‰¤ž¡ ß¡å  aۤؠbÏ¡Š©íå  … í£ b‰¦a� » dır. Binaenaleyh Arzda derecei şumulü hakkında da Arzın her tarafını değil, o zaman insan ile meskûn olan taraflarını hisaba almak lâzım gelecektir. Bu surette de Hazreti Nuhun bütün insanlara mı, yoksa bir kavmi mahsusa mı meb'us olduğu mevzuı bahs olacaktır ki bu nokta, muhtelefün fihtir. Her halde müşarün'ileyhin meb'us olduğu insanların bulundukları yerde tufanın umumiyyeti kat'î, maverası zannîdir. (Sûrei «Nuh» a bak). ��ë y b4  2 î¤ä è¢à b aÛ¤à ì¤x¢ Ï Ø bæ  ß¡å  aÛ¤à¢Ì¤Š Ó©îå ›� Derken aralarına dalga giriverdi ve binaenaleyh gark edilenlerden oldu

44. ��ë Ó©î3 ›� ve denildi ��í b¬ a ‰¤ž¢ a2¤Ü È©ó ß b¬õ Ú¡›� ey Arz yut suyunu ��ë í b  à b¬õ¢ a Ó¤Ü¡È©ó›� ve ey Sema, kes - bu emirlerin ifade ettiği heybeti bir tasavvur etmeli de Yere göğe böyle emr-ü hukm eden saltanatı ilâhiyyenin azamet-ü kibriyasını düşünmeli. Buna ne inkıyad etmez? - ��ë Ë©îœ  aÛ¤à b¬õ¢ ë Ó¢š¡ó  aÛ¤b ß¤Š¢›� Su çekildi ve emir icra edildi - azâb emri itmam olundu, - garkolacak oldu, kurtulacak kurtuldu, iş bitirildi ��ë a¤n ì p¤ Ç Ü ó aÛ¤v¢ì…¡ô£¡›� gemi de Cûdî üzerine oturdu. -CÛDî; engince bir dağ ki Musulda denilmiş, Elcezirede de denilmiş, Âmidde denilmiş, Şamda denilmiş. Ebû Hayyan diyor ki «Cezirede veya Amidde denilmesi Musula kurbiyyetleri hasebiledir. » Bir de denilmiştir ki Cudî her dağa ıtlak edilir bir ismi cinstir. Netekim Zeyd İbni Amr İbni Nüfeylin şu beyti bu kabildendir: �jzbãé qá jzbãb íÈì… Ûé ëÓjÜäb j| aÛvì…ô ëaÛvà†� ki bizden evvel dağ ve buz tesbih etti demektir.


��ë Ó©î3  2¢È¤†¦a ۡܤԠì¤â¡ aÛÄ£ bÛ¡à©îå ›� Ve o zalimler güruhuna defi'olun denildi - Nuh aleyhisselâma karşı vaz'ıyyetleri bâlâda beyan olunan ve haklarında « ��‰ l£¡ Û b m ˆ ‰¤ Ç Ü ó aÛ¤b ‰¤ž¡ ß¡å  aۤؠbÏ¡Š©íå  … í£ b‰¦a� » buyurulan o zalim kavm bu suretle mahvedildi.

48. ��Ó©î3  í b ã¢ì€¢›� ya Nuh! Denildi ��aç¤j¡Á¤›� in ��2¡Ž Ü b⧠ߡ䣠b ë 2 Š × bp§›� bizden selâmet ve berekât ile ��Ç Ü î¤Ù  ë Ç Ü¨¬ó a¢ß á§ ß¡à£ å¤ ß È Ù 6›� sana ve maıyyetindekilerden - gelecek - nice ümmetlere - ��ë a¢ß á¥  ä¢à n£¡È¢è¢á¤›� nice ümmetler de olacak ki biz onları mütemetti' kılacağız: Dünya metaıyle intifa' ettireceğiz - ��q¢á£  í à Ž£¢è¢á¤ ߡ䣠b Ç ˆ al¥ a Û©îᥛ� sonra da kendilerine bizden elîm bir azâb dokunacak. - Yukarıda « ��ë ß b¬ a¨ß å  ߠȠ颬 a¡Û£ b Ó Ü©î3¥� » buyurulduğu cihetle Hazreti Nuhun ehlinden ma'ada maıyyetinde bulunanlar, az kimselerdi, Allah tealâ, Hazreti Nuha ve bunlara öyle bir selâmet ve berekât ihsan buyurmuş ki bunlar çoğaldıkça çoğalacak ve kendilerinden bir çok ümmetler gelecek, bunlar da iki kısım olacak, bir kısmı yine o selâmet ve berekâta mazher olup Kıyamete kadar tekessür ve tezayüd edecek, diğer bir kısmı da bir müddet Dünya metaından intifa' edecekse de sonra elîm azâba çarpılacak, Âhiret selâmeti bulmıyacaklardır. Görülüyor ki bu âyet, eski tarihlerde şayi' olan bir mes'eleyi tevzıh ve tashih ediyor. Demek olur ki tufandan sonraki insanlar yalnız Hazreti Nuhun üç oğlunun sülâlesinden ıbaret değildir. Hazreti Nuhun ma'ıyyetinde bulunan sair mü'minlerin sülâleleri de mazharı berekât olmuştur. Zira Hazreti Nuhun beraberinde bulunan oğulları « ���ë a ç¤Ü Ù �� » hıtabındaki ehlinde dahildir. « ��ë ß å¤ a¨ß å 6 ë ß b¬ a¨ß å  ߠȠ颬 a¡Û£ b Ó Ü©î3¥� » buyurulan ma'ıyyeti ise ehlinin gayrı mü'minlerdir ki selâmet ve berekât ile taltıf buyurulan « ��a¢ß á§ ß¡à£ å¤ ß È Ù 6� » bunların hepsine şamildir. O halde


bütün ümmetlerin evlâdı Nuhtan intişarı hakkındaki nakli tarihî mutlak bir hakikat değil, tağlib tarikıyle bir ifade olacaktır. Zira bu selâm ve berekâtta en büyük hıssa Hazreti Nuha ve evlâdına aiddir. Rivayet olunduğuna göre Hazreti Nuh, Recebin onunda gemiye binmiş ve Muharremin onunda inmiş, o gün şükran olarak oruç tutmuş ve bu, sünnet olmuştur. Ya Muhammed ! ��YT› m¡Ü¤Ù  ß¡å¤ a ã¤j b¬õ¡ a̠ۤî¤k¡ ã¢ìy©îè b¬ a¡Û î¤Ù 7 ß b×¢ä¤o  m È¤Ü à¢è b¬ a ã¤o  ë Û b Ó ì¤ß¢Ù  ß¡å¤ Ó j¤3¡ 稈 6ae´ Ï b•¤j¡Š¤6 e´a¡æ£  aۤȠbÓ¡j ò  ۡܤà¢n£ Ô©îå ;›�

Meali Şerifi

İşte bunlar gayb haberlerinden, sana bunları vahyile bildiriyoruz, bundan evvel onları ne sen bilirdin ne kavmin, böyle, o halde sabret, her halde akıbet müttekılerindir. 49 Burada Nuh kıssasının hıssai ıbreti ıhtar olunurken sûrei «Yunüs» ün âhirine bir işaret ve te'yid yapılmış ve bu suretle bu Sûrenin vechi tesmiyesi olan Hûd kıssasına geçilmiştir. Şöyle ki: - 2 : ��PU› ë a¡Û¨ó Ç b…§ a  bç¢á¤ ç¢ì…¦6a Ó b4  í b Ó ì¤â¡ aǤj¢†¢ëa aÛÜ£¨é  ß b Û Ø¢á¤ ß¡å¤ a¡Û¨é§ ˠ¢ê¢6 a¡æ¤ a ã¤n¢á¤ a¡Û£ b ߢ1¤n Š¢ë栝›�

sh:»2787 Edit

��QU› í b Ó ì¤â¡ Û b¬ a ¤÷ Ü¢Ø¢á¤ Ç Ü î¤é¡ a u¤Š¦6a a¡æ¤ a u¤Š¡ô  a¡Û£ b Ç Ü ó aÛ£ ˆ©ô Ï À Š ã©ó6 a Ï Ü b m È¤Ô¡Ü¢ìæ  RU› ë í b Ó ì¤â¡ a¤n Ì¤1¡Š¢ëa ‰ 2£ Ø¢á¤ q¢á£  m¢ì2¢ì¬a a¡Û î¤é¡ í¢Š¤¡3¡ aێ£ à b¬õ  Ç Ü î¤Ø¢á¤ ß¡†¤‰ a‰¦a ë í Œ¡…¤×¢á¤ Ӣ죠ñ¦ a¡Û¨ó Ӣ죠m¡Ø¢á¤ ë Û b m n ì Û£ ì¤a ߢv¤Š¡ß©îå  SU› Ó bÛ¢ìa í b ç¢ì…¢ ß b u¡÷¤n ä b 2¡j î£¡ä ò§ ë ß bã z¤å¢ 2¡n b‰¡×©ó¬ a¨Û¡è n¡ä b Ç å¤ Ó ì¤Û¡Ù  ë ß b ã z¤å¢ Û Ù  2¡à¢ìª¤ß¡ä©îå  TU› a¡æ¤ ã Ô¢ì4¢ a¡Û£ b aǤn Š¨íÙ  2 È¤œ¢ a¨Û¡è n¡ä b 2¡Ž¢ì¬õ§6 Ó b4  a¡ã£©ó¬ a¢‘¤è¡†¢ aÛÜ£¨é  ë a‘¤è †¢ë¬a a ã£©ó 2 Š©ô¬õ¥ ߡ࣠b m¢’¤Š¡×¢ìæ = UU› ß¡å¤ …¢ëã¡é© Ϡةëã©ó u à©îȦb q¢á£  Û b m¢ä¤Ä¡Š¢ëæ¡ VU› a¡ã£©ó m ì ×£ Ü¤o¢ Ç Ü ó aÛÜ£¨é¡ ‰ 2£©ó ë ‰ 2£¡Ø¢á¤6 ß bß¡å¤ … a¬2£ ò§ a¡Û£ b ç¢ì  a¨¡ˆ¥ 2¡ä b•¡î n¡è 6b a¡æ£  ‰ 2£©ó Ç Ü¨ó •¡Š a§ ߢŽ¤n Ô©î᧠WU› Ï b¡æ¤ m ì Û£ ì¤a Ï Ô †¤ a 2¤Ü Ì¤n¢Ø¢á¤ ß b¬a¢‰¤¡Ü¤o¢ 2¡é©¬ a¡Û î¤Ø¢á¤6 ë í Ž¤n ‚¤Ü¡Ñ¢ ‰ 2£©ó Ó ì¤ß¦b ˠ ×¢á¤7 ë Û bm š¢Š£¢ëã é¢ ‘ ,î¤÷¦6b a¡æ£  ‰ 2£©ó Ǡܨó ×¢3£¡ ‘ ó¤õ§ y 1©îÅ¥›�


��XU› ë Û à£ b u b¬õ  a ß¤Š¢ã b ã v£ î¤ä b ç¢ì…¦a ë aÛ£ ˆ©íå  a¨ß ä¢ìa ß È é¢ 2¡Š y¤à ò§ ߡ䣠7b ë ã v£ î¤ä bç¢á¤ ß¡å¤ Ç ˆ al§ Ë Ü©îŧ YU› ë m¡Ü¤Ù  Ç b…¥ u z †¢ëa 2¡b¨í bp¡ ‰ 2£¡è¡á¤ ë Ç – ì¤a ‰¢¢Ü é¢ ë am£ j È¢ì¬a a ß¤Š  ×¢3£¡ u j£ b‰§ Ç ä©î†§ PV› ë a¢m¤j¡È¢ìa Ï©ó 稈¡ê¡ aÛ†£¢ã¤î b ۠Ȥä ò¦ ë í ì¤â  aÛ¤Ô¡î¨à ò¡6 a Û b¬ a¡æ£  Ç b…¦a × 1 Š¢ëa ‰ 2£ è¢á¤6 a Û b 2¢È¤†¦a Û¡È b…§ Ó ì¤â¡ ç¢ì…§;›�

Meali Şerifi

Âda da kardeşleri Hûdu gönderdik; ey kavmim! Dedi: Allaha kulluk edin, sizin ondan başka bir ilâhınız daha yok, siz sade iftirâ edip duruyorsunuz 50 Ey kavmim buna karşı ben sizden bir ecir istemiyorum, benim ecrim ancak beni yaratana aiddir, artık akıllanmıyacak mısınız? 51 Hem ey kavmim rabbınızın mağrifetini isteyin, sonra ona tevbe ile müracat edin, ki üzerinize bol bol Semanın feyzını indirsin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak müzdad buyursun, gelin mücrim mücrim dönüp gitmeyin. Ey Hûd, dediler: sen bize bir beyyine getirmedin, biz ise senin sözünle ilâhlarımızı terk etmeyiz ve biz sana inanmayız 53 Yalnız deriz ki her halde ilâhlarımızın ba'zısı seni fena çarpmış, dedi ki: işte ben Allahı işhad ediyorum siz de şâhid olun, işte ben ondan başka koştuğunuz şeriklerin hiç birini tanımıyorum, artık hepiniz toplanın bana istediğiniz tuzağı kurun, sonra bana bir lâhza müsade de etmeyin 54-55 Her halde hem benim rabbım hem sizin rabbınız olan Allaha dayanmışım, hiç yerde bir debelenen yoktur ki nasıyesini o tutmuş olmasın, şüphe yok ki


rabbım doğru bir yol üzerindedir 56 Şimdi siz yüz çevirirseniz ben işte size gönderilmiş olduğum vazifemi tebliğ ettim, hem rabbım sizin yerinize başka bir kavmi getirir de siz ona zerrece zarar edemezsiniz, her halde rabbım her şey'e karşı hafîzdır. Vaktâ ki emrimiz geldi, Hûdu ve maıyyetinde iyman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, hem onları galîz bir azâbdan kurtardık 58 İşte Âd, rablarının âyâtını inkâr ettiler ve Peygamberlerine isyan eylediler ve her bir ınadcı cebbarın emri ardına gittiler 59 Hem bu Dünyada bir lâ'netle ta'kıb edildiler hem Kıyamet gününde, bak Âd, rablarına hakıkaten küfrettiler, bak def'oldu gitti o Hûd kavmi Âd 60

50. ��ë a¡Û¨ó Ç b…§ a  bç¢á¤ ç¢ì…¦6a›� Âde de kardeşleri Hudü - Resul gönderdik. Ya'ni Hud aleyhisselâm nesebce diğer bir kavimden değil, meb'us olduğu Âd kavmi cümlesinden idi. Tefsirlerde müşarün'ileyhin nesebi hakkında iki rivayet vardır. Birincisi; «Hud İbni Abdillah ibni Rebah İbnilhulûd İbni'avs ibni İrem ibni Sam ibni Nuh aleyhisselâm» dır. İkincisi de «Hud ibni Şalih ibni Erfahşd ibni Sam ibni Nuh ibni Ammi ebi âd» dır. Ya'ni Nuh, Âdın babasının amcasının oğlu imiş.Hud gönderildi de ne dedi bilir misiniz?: ��Ó b4  í b Ó ì¤â¡›� Ey benim kavmim, dedi ��aǤj¢†¢ëa aÛÜ£¨é ›� Allaha ıbadet edin - ma'bud ancak onu tanıyın, ancak ona kulluk edin ��ß b Û Ø¢á¤ ß¡å¤ a¡Û¨é§ ˠ¢ê¢6›� size ondan başka hiç bir tanrı yoktur ��a¡æ¤ a ã¤n¢á¤ a¡Û£ b ߢ1¤n Š¢ëæ ›� size sade iftira ediyorsunuz - da ilâh diye başkalarına tapıyorsunuz.

51. ����í b Ó ì¤â¡›�� Ey benim kavmim ��Û b¬ a ¤÷ Ü¢Ø¢á¤ Ç Ü î¤é¡ a u¤Š¦6a›� buna karşı

sh:»2790 Edit

sizden bir ecr istemem - ya'ni bu sözüm sizden bir garaz ve ıvaz gözeterek söylenmiş değildir. Halıs muhlıs bir nasıhattır. Bu ıhtarı her kıssada görürüz. Çünkü sıdk-u ıhlas, nübüvvet ve nasıhatın birinci şartı ve muhıkk ile mübtılin en esaslı farkı olduğu gibi tevhid iyman-ü akıdesinin de muktezası bu olduğundan her Peygamber ümmetine bu ıhtarı yapmıştır. O halde bu ıhlâs neye denecek olursa ��a¡æ¤ a u¤Š¡ô  a¡Û£ b Ç Ü ó aÛ£ ˆ©ô Ï À Š ã©ó6›� benim ecrim ancak beni yaradanadır. - Bana bu ulvî fıtrati veren halikıma aiddir. Vereceğini o verecektir. ��a Ï Ü b m È¤Ô¡Ü¢ìæ ›� artık siz akıl etmez misiniz? Aklınızla düşünüb böyle halisâne söylenen ve sizin menfaatinize teallûk eden bu hak nasıhati tutarak iftiradan vazgeçmez misin?

52.��í b Ó ì¤â¡›� Ey benim kavmim ��a¤n Ì¤1¡Š¢ëa ‰ 2£ Ø¢á¤›� rabbınıza istiğfar eyleyiniz - ona karşı günahkârlığınızı i'tiraf edib mağrifetini isteyiniz ��q¢á£  m¢ì2¢ì¬a a¡Û î¤é¡›� sonra da ona tevbe ediniz - şirk-ü ısyandan nedamet ve iyman-ü istikametle ona müracat ve ubudiyyet ediniz ��í¢Š¤¡3¡ aێ£ à b¬õ  Ç Ü î¤Ø¢á¤ ß¡†¤‰ a‰¦a›� ki üzerinize bol bol Semanın feyzını göndersin - kuraklık çektirmesin, hayatınızı kuru maddelerin tazyikından kurtarıb yükseltsin ��ë í Œ¡…¤×¢á¤ Ӣ죠ñ¦ a¡Û¨ó Ӣ죠m¡Ø¢á¤›� ve kuvvetinize kuvvet ilâve etsin - ma'lûm olan cismanî kuvvetinizi henüz tanımadığınız ma'nevî bir kuvvet zammile katlansın, artırsın ��ë Û b m n ì Û£ ì¤a ߢv¤Š¡ß©îå ›� ve mücrim mücrim yüz çevirmeyin - ya'ni cürümlerinizde ısrar ederek bu güzel nasıhatleri dinlememezlik etmeyin.Görülüyor ki Hazreti Hudün bu tebligatı bu Sûrenin evvelindeki esaslardır. Hud aleyhisselâmın bu tebligatında


«ben size şu beyyine ile geldim» gibi bir tasrih yok ise de fıtrati irae ederek akl-ü kalbe hıtab eden delâil vardır. Kur'anda daima tervic olunan bu kabîl delâil ve beyyinat ise Nakai Salih ve asayı Musâ gibi beyyinati mahsûseden daha asîl, daha kavidir. Zira asıl da'vâ, ma'kul olan tevhiddir. Lâkin kavmı Hud fı'len iymana muztarr kılacak ilcaî bir kuvvet görmedikçe o gibi beyyinatı akliyyeye ehemmiyet vermediklerinden

53. ��Ó bÛ¢ìa í b ç¢ì…¢ ß b u¡÷¤n ä b 2¡j î£¡ä ò§›� ey Hud, dediler, sen bize bir beyyine ile gelmedin - iymana muztarr kılacak açık bir delil ve mu'cize getirmedin - bu, tıpkı Mekke müşriklerinin Resulullaha inzal olunan âyetleri âyet saymayıp « ��Û ì¤Û b¬ a¢ã¤Œ¡4  Ç Ü î¤é¡ a¨í ò¥›P Û ì¤Û b¬ a¢ã¤Œ¡4  Ç Ü î¤é¡ נ䤌¥ a ë¤ u b¬õ  ß È é¢ ß Ü Ù¥6›� » demelerine benzer.��ë ß bã z¤å¢ 2¡n b‰¡×©ó¬ a¨Û¡è n¡ä b Ç å¤ Ó ì¤Û¡Ù ›� Ve biz senin sözünden dolayı ilâhlarımızı terketmeyiz ��ë ß b ã z¤å¢ Û Ù  2¡à¢ìª¤ß¡ä©îå ›� biz sana inanmayız. 54. ��a¡æ¤ ã Ô¢ì4¢›� Ancak deriz ki ��a¡Û£ b aǤn Š¨íÙ  2 È¤œ¢ a¨Û¡è n¡ä b 2¡Ž¢ì¬õ§6›� ilâhlarımızdan ba'zısı her halde seni bir fenalıkla çarpmış - ya'ni onlara dil uzattığından dolayı aklına fenalık getirmiş, delirtmiş. «Bazısı» demeleri putlarının her birine başka hassa isnad ettiklerinden, şu filân hususun ilâhi, şu filân hususun ilâhi gibi isimler uydurduklarından dolayıdır.Bu inkâr ve ınad ve hezeyana mukabil Hazreti Hud, bizzat kendisinin en büyük beyyinatı ilâhiyyeden olduğunu anlatan şu hakikatlerle cevab vererek �Ó b4 ›� dedi ki - ��a¡ã£©ó¬ a¢‘¤è¡†¢ aÛÜ£¨é ›� ben, Allahı işhad ederim ��ë a‘¤è †¢ë¬›� siz de şahid olunuz ki 55. ��a ã£©ó 2 Š©ô¬õ¥ ߡ࣠b m¢’¤Š¡×¢ìæ = › ß¡å¤ …¢ëã¡é©›� onun gayrısından sizin uydurduğunuz şeriklerden ben kat'ıyyen beriim ��Ï Ø©î†¢ëã©ó u à©îȦb›� binaenaleyh hepiniz toplanarak bana istediğiniz keydi yapınız.


Ya'ni bundan daha açık ne beyyine arıyorsunuz, yalnız bana fenalık getirdiğini iddia ettiğiniz ba'zısı değil bütün şerikleriniz ve siz hepiniz toplanarak bana fenalık yapmak için dilediğiniz plânı kurun, istediğiniz hud'ayı tertib edin ��q¢á£  Û b m¢ä¤Ä¡Š¢ëæ¡›� sonra bana mühlet de vermeyin - ya'ni elinizden geleni irteye komayın hemen icra edin, asla pervam yoktur. 56. ��a¡ã£©ó m ì ×£ Ü¤o¢ Ç Ü ó aÛÜ£¨é¡›� ben her halde Allaha tevekkül ettim - onun emr-ü hıfzına dayandım ��‰ 2£©ó ë ‰ 2£¡Ø¢á¤6›� ki rabbım ve rabbınızdır. - Benim de malikim, Efendim odur, sizin de, onun irade ve meşiyyeti olmadan ne sizden bir şey sadır olabilir, ne de bana bir musibet irebilir, Çünkü ��ß bß¡å¤ … a¬2£ ò§ a¡Û£ b ç¢ì  a¨¡ˆ¥ 2¡ä b•¡î n¡è 6b›� hiç bir dabbe (bir deprenen) yoktur ki o,onun asıyesini tutmuş olmasın - ya'ni hepsi kabzai kudretinde müsehhar milkidir, dilediği gibi tasarruf eder, hiç birini kaçırmaz, isterse hiç kımıldatmaz. Nasıyesinden tutmak, perçeminden yakalamak, zapt-u teshir de meseldir. ��a¡æ£  ‰ 2£©ó Ç Ü¨ó •¡Š a§ ߢŽ¤n Ô©î᧛� Şüphe yok ki rabbım bir doğru yol üzerindedir. -Doğruluğun hamîsi, doğruların yardımcısıdır. Rızası hakk-u adil ve istikammettedir. 57. ��Ï b¡æ¤ m ì Û£ ì¤a›� Artık siz yine yüz çevirirseniz - ya'ni bu açık ve kat'î hakıkatleri dinlemez ve doğru tevhid yolunu tutmazsanız ��Ï Ô †¤ a 2¤Ü Ì¤n¢Ø¢á¤ ß b¬a¢‰¤¡Ü¤o¢ 2¡é©¬ a¡Û î¤Ø¢á¤6›� ben size gönderildiğim şey'i iblağ ettim - vazifemi yaptım ��ë í Ž¤n ‚¤Ü¡Ñ¢ ‰ 2£©ó Ó ì¤ß¦b ˠ ×¢á¤7›� rabbım - beni mes'ul etmez - de sizden başka bir kavmi istıhlâf eder. - Ya'ni sizi helâk eder, yerinize başka bir kavmi halef yapar, hılâfeti onlara verir ��ë Û bm š¢Š£¢ëã é¢ ‘ ,î¤÷¦6b›� ve siz ona hiç bir şey zarar


edemezsiniz. Onun emrinden yüz çevirmenizin bütün zararı kendinize aid olur. ��a¡æ£  ‰ 2£©ó Ǡܨó ×¢3£¡ ‘ ó¤õ§ y 1©îÅ¥›� Çünkü rabbım her şeyin üzerinde nazır ve nigehbândır - hiç bir şey'i kaçırmaz ve yaptıklarınız ondan gizli kalmaz. Binaenaleyh ona hiç bir zarar ihtimali olmaksızın cezanızı bulursunuz.Şimdi acebâ sonu ne oldu? Hûdün dedikleri tehakkuk etti mi? Denilirse bakınız ne oldu? :

58. ��ë Û à£ b u b¬õ  a ß¤Š¢ã b›� Vaktâ ki emrimiz geldi - ya'ni yine dinlemediler, azâba istihkak kesbettiler, azâb emrimiz geldi çattı, o vakıt ��ã v£ î¤ä b ç¢ì…¦a ë aÛ£ ˆ©íå  a¨ß ä¢ìa ߠȠ颛� Hûdü ve beraberinde iyman edenleri ��2¡Š y¤à ò§ ߡ䣠7b›� tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık « �2¡Š y¤à ò§� » de « �2b� » sebebiyy ve rahmetin tenvini, tefhım içindir ki tarafımızdan büyük bir rahmet sebebile demektir. Ve bu büyük rahmetten murad da iyman ni'metine hidayet ve tevkıftır. - ��ë ã v£ î¤ä bç¢á¤ ß¡å¤ Ç ˆ al§ Ë Ü©îŧ›� Ve biz bunları galîz bir azâbdan kurtardık - ya'ni iyman etmiyenler şiddetli ve şümullü ağır bir azâb ile ihlâk edilirlerken Hûd ve mü'minler böyle büyük bir tehlükeden necat buldular. Bu galîz azâb, azâbı semumdur ki bir rıhı sarsar, kâfirlerin burnundan giriyor kıçlarından çıkıyor, evlerini, mallarını yıkıb süpürüb götürüyor, her birini bir tarafa atıb parça parça ediyordu. Ma'ahaza ba'zı müfessirîn burada diğer bir ma'nâ olduğunu söylemişler: iki kerre « �ã v£ î¤ä b� » buyurulmasında te'sis, te'kide racih olduğu cihetle beyan olunan ma'nâ, birincinin mazmunu olub azâbı galîzden murad, Âhiret azâbıdır demişler ki güzel bir ma'nâdır. Ve netekim bundan sonraki âyette hem Dünya hem Kıyamet tasrih olunmuştur. Bu surette ma'nâ şu olur: «biz bunları galîz bir azâbdan da kurtardık»


Ey muhatab

59.��m¡Ü¤Ù ›� ta onlar işte - bu gün gider dolaşırsanız manzurunuz olabilecek olan o harab eserler, kabirlerdir işte ��Ç b…¥›� Âd... bunlar neye böyle oldular, o azâbı galîza uğradılar bilir misiniz? ��u z †¢ëa 2¡b¨í bp¡ ‰ 2£¡è¡á¤›� rablarının - ya'ni Allahın - âyatını inkâr ettiler ��ë Ç – ì¤a ‰¢¢Ü é¢›� ve onun Resullerine ısyan ettiler - bunlara gönderilen Hud aleyhisselâm ise de bunun tebligatı esas i'tibarile evvelki Peygamberlerin de tebligatına mutabık olduğundan ona ısyan etmekle hepsine ısyan ettiler ��ë am£ j È¢ì¬a a ß¤Š  ×¢3£¡ u j£ b‰§ Ç ä©î†§›� ve her anud cebbarın emrine ittiba' eylediler - her ınadcı zorbanın arkasına düşdüler 60. ����ë a¢m¤j¡È¢ìa Ï©ó 稈¡ê¡ aÛ†£¢ã¤î b ۠Ȥä ò¦›�� kendileri de hem bu Dünyada lâ'netle ta'kıb olundular ��ë í ì¤â  aÛ¤Ô¡î¨à ò¡6›� ��� hem de Kıyamet gününde ��a Û b¬ a¡æ£  Ç b…¦a × 1 Š¢ëa ‰ 2£ è¢á¤6›� ��� evet, Âd, hakikaten rabbına küfür etti ����a Û b 2¢È¤†¦a Û¡È b…§ Ó ì¤â¡ ç¢ì…§;›�� evet, defi'olsun o Âd: kavmi Hud. - İşte « ��a¢ß á¥  ä¢à n£¡È¢è¢á¤ q¢á£  í à Ž£¢è¢á¤ ߡ䣠b Ç ˆ al¥ a Û©îá¥� » den biri ki bunlara « ��ë a ã£ é¢¬ a ç¤Ü Ù  Ç b…¦a ?aÛ¤b¢ë@Û¨ó=� » buyurduğu üzere « �Çb…aëÛó� » denilir. - 3 : ��QV› ë a¡Û¨ó q à¢ì…  a  bç¢á¤ • bÛ¡z¦<b Ó b4  í b Ó ì¤â¡ aǤj¢†¢ëa aÛÜ£¨é  ß b Û Ø¢á¤ ß¡å¤ a¡Û¨é§ ˠ¢ê¢6 ç¢ì  a ã¤’ b ×¢á¤ ß¡å  aÛ¤b ‰¤ž¡ ë a¤n È¤à Š ×¢á¤ Ï©îè b Ï b¤n Ì¤1¡Š¢ëê¢ q¢á£  m¢ì2¢ì¬a a¡Û î¤é¡6 a¡æ£  ‰ 2£©ó Ó Š©ík¥ ߢv©îk¥›�


��RV› Ó bÛ¢ìa í b • bÛ¡|¢ Ó †¤ ×¢ä¤o  Ï©îä b ß Š¤u¢ì£¦a Ó j¤3  稈 a¬ a m ä¤è¨îä b¬ a æ¤ ã È¤j¢†  ß b í È¤j¢†¢ a¨2 b¬ë¯ª¢ã b ë a¡ã£ ä b Û 1©ó ‘ Ù£§ ߡ࣠b m †¤Ç¢ìã b¬ a¡Û î¤é¡ ߢŠ©ík§ SV› Ó b4  í b Ó ì¤â¡ a ‰ a í¤n¢á¤ a¡æ¤ ×¢ä¤o¢ Ǡܨó 2 î£¡ä ò§ ß¡å¤ ‰ 2£©ó ë a¨m¨îä©ó ß¡ä¤é¢ ‰ y¤à ò¦ Ï à å¤ í ä¤–¢Š¢ã©ó ß¡å  aÛÜ£¨é¡ a¡æ¤ Ç – î¤n¢é¢ Ï à b m Œ©í†¢ëã ä©ó ˠ  m ‚¤Ž©, TV› ë í b Ó ì¤â¡ 稈¡ê© ã bÓ ò¢ aÛÜ£¨é¡ ۠آᤠa¨í ò¦ Ï ˆ ‰¢ëç b m b¤×¢3¤ Ï©ó¬ a ‰¤ž¡ aÛÜ£¨é¡ ë Û b m à Ž£¢ìç b 2¡Ž¢ì¬õ§ Ï î b¤¢ˆ ×¢á¤ Ç ˆ al¥ Ó Š©ík¥ UV› Ï È Ô Š¢ëç b Ï Ô b4  m à n£ È¢ìa Ï©ó … a‰¡×¢á¤ q Ü¨r ò  a í£ bâ§6 ‡¨Û¡Ù  ë Ç¤†¥ ˠ¢ ߠؤˆ¢ël§ VV› Ϡܠ࣠b u b¬õ  a ß¤Š¢ã b ã v£ î¤ä b • bÛ¡z¦b ë aÛ£ ˆ©íå  a¨ß ä¢ìa ß È é¢ 2¡Š y¤à ò§ ߡ䣠b ë ß¡å¤ ¡Œ¤ô¡ í ì¤ß¡÷¡ˆ§6 a¡æ£  ‰ 2£ Ù  ç¢ì  aÛ¤Ô ì¡ô£¢ aۤȠŒ©íŒ¢ WV› ë a  ˆ  aÛ£ ˆ©íå  Ã Ü à¢ìa aÛ–£ î¤z ò¢ Ï b •¤j z¢ìa Ï©ó …¡í b‰¡ç¡á¤ u bq¡à©îå = XV› × b æ¤ ۠ᤠí Ì¤ä ì¤a Ï©îè 6b a Û b¬ a¡æ£  q à¢ì… ¯a × 1 Š¢ëa ‰ 2£ è¢á¤6 a Û b 2¢È¤†¦a Û¡r à¢ì… ;›�

Meali Şerifi

Semûda da kardeşleri Sâlihi gönderdik, dedi: ey kavmim! Allaha kulluk edin sizin ondan başka bir ilâhınız daha yok, sizi Arzdan o neş'et ettirdi ve onda ı'mar ve omrana sizi o ıkdar ve me'mur etti, onun için onun mağrifetini isteyin, sonra ona tevbe ile müracaat edin her halde rabbınız, yakındır, mücibdir 61 Ey Salih! Dediler: bundan evvel sen bizim içimizde ümid beslenir bir zatidin, şimdi bizi babalarımızın tapındığına tapmaktan nehiy mi ediyorsun? Her halde biz, senin bizi da'vet ettiğin şeyden çok kuşkulandıran bir şekk içindeyiz 62 Ey kavmim, dedi: söyleyin bakayım re'yiniz nedir? Eğer ben rabbımdan bir beyyine üzerinde isem ve bana tarafından bir rahmet bahşetmiş ise ben Allaha ısyan ettiğim taktirde beni ondan kim kurtarabilir? Demek ki siz bana hasar etmekten başka bir şey yapmıyacaksınız 63 Hem ey kavmim, işte şu: "Allahın nâkasi" size âyet, bırakın onu Allahın Arzında yayılsın, ve ona kötü bir maksatla el sürmeyin, sonra sizi yakın bir azâb yakalar 64 Derken onu tepelediler, bunun üzerine dedi ki: Evinizde üç gün yaşayın ve işte bu bir va'd ki yalan çıkarılmamıştır 65 Vaktâ ki emrimiz geldi, Salihi ve maıyyetinde iyman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, hem de o günün zilletinden, çünkü rabbın öyle kavî, öyle azîz 66 O zulmedenleri ise sayha tutuverdi de diyarlarında çöke kaldılar 67 Sanki orada bir şenlik kurmamışlardı, bak Semûd, hakıkaten rablarına küfrettiler bak def'oldu gitti Semûd 68

61.��ë a¡Û¨ó q à¢ì…  a  bç¢á¤ • bÛ¡z¦� » mucebince fazla olarak farz olan teheccüd, ümmet hakkında da vitir namazı olmuş olur. Netekim « ��ë ß¡å¤ a¨ã b¬ôª¡ aÛ£ î¤3¡ Ï Ž j£¡|¤ ë a Ÿ¤Š aÒ  aÛ䣠è b‰¡� » cemi'leri de lâekal altıyı tazammun eder. Şukadar ki beş, vücuh ile kat'î, altıncısı muhtemil bulunduğu cihetle vitir, farzı i'tikadî değil farzı amelî, ta'biri âharle vacib olmuştur. Filvaki' mutlak surette gündüzün iki tarafı denildiği zaman sabah ve ikindi, hattâ sabah ve akşam tebadür ederse de burada bu iki tarafın mukabili olan zülefen minelleyl» den olmadığı da zahir bulunmak karinesiyle «tarafeyinnehar» gündüzün iki ucu veya ortasının iki yanı demek olmayıb urfe başlıca üç sayılan etrafı nehardan ikisi demek olması bilvücuh


şayanı tercihtir. Gündüzün taraflarından iki taraf öğle, ikindi ve geceden üç zülfe: akşam, yatsı, sabah, tam beş vakıt namazdır ki ikamet ve cemaatle kılınır, ikamet, sünnet, cemaat vacibdir.Hasılı bu beş vakıt namazı ikame et ��a¡æ£  aÛ¤z Ž ä bp¡ í¢ˆ¤ç¡j¤å  aێ£ î£¡÷b p¡6›� zira bu bir hakikat ki hasenat, seyyiatı giderir. - Ya'ni her namaz bir hasenedir, hasenate devam edildikçe seyyiatı sabıka silinir silinir gider, bu muhakkaktır. Binaenaleyh namaza devam edildikçe arada hasbelbeşeriyye insanların alel'ekser halî kalamıyacakları ba'zı seyyiat yapılmış ise onlar silinir silinir gider, beş vakıt namaz, arada vaki' olan küçük günahlara keffaret olur. Netekim bir hadîsi şerifte de varid olmuştur ki « �a Û–£ Ü¨ìñ¢ a¡Û ó aÛ–£ Ü¨ìñ¡ × 1£ b‰ ñ¥ Û¡à b 2 î¤ä è¢à b ß b au¤n¢ä¡j o¡ aۤؠj bö¡Š¢� = namaz, namaza kadar aralarındakine keffarettir, kebairden ictinab ettikçe » . Bundan başka « ��a¡æ£  aÛ–£ Ü¨ìñ  m ä¤è¨ó Ç å¡ aÛ¤1 z¤’ b¬õ¡ ë aÛ¤à¢ä¤Ø Š¡6� » olduğundan namaza devam edildikçe alel'umum seyyiate karşı hissi nefret uyanır. Bu suretle namaz, kebairden ictinaba ve şayed sebk etmiş kebîre varsa onda nedamet ve tevbeye de saik olur.

�‡¨Û¡Ù ›� O - namaz yahud « �Ï b¤n Ô¤á¡� » emrinden buraya kadar olan hitabe ��‡¡×¤Š¨ô ۡ܈£ aסŠ©íå 7›� ehli zikre bir tezkirdir. - Ya'ni aklı başında olanlara bir muhtıra ve bir va'zdır. Bu âyetlerde emirler, nehiler bakınız ne kadar şayanı dikkattir : emirler « �����Ï b¤n Ô¡á¤ × à b¬ a¢ß¡Š¤p ›P ë a Ó¡á¡ aÛ–£ Ü¨ìñ ›� » diye zahiren müfred olarak Resulallaha hitab edilmiş, halbuki ma'nâ i'tibariyle emir, umuma yapılmıştir. Nehilerde hıtab ise « ��ë Û b m À¤Ì ì¤6a›P ë Û b m Š¤× ä¢ì¬a a¡Û ó aÛ£ ˆ©íå  Ã Ü à¢ìa›� » diye ümmete tevcih edilmiştir. Ne dakık ve lâtıftir ki hayr olan fi'illerde Peygamber, muhatab tutulmuş da ümmete ondan sirayet ettirilmiştir. Mahzur olan fi'illerden nehye gelince de Peygambere hıtabdan udul olunub ümmete geçilmiş ve bunun Peygambere ancak


ümmeti dolayısiyle zımnî bir taallûku olduğu anlatılmıştır. Çünkü Ilmi usulde beyan olunduğu üzere bir fiilden nehiy, o fi'lin muhatabdan vukuu melhuz ve mütesavver olmasına mütevakkıftır. Vukuu muhtemil olmıyan fi'il, nehy edilmez. Bunun için « �ë Û b m À¤Ì ì¤aP ë Û b m Š¤× ä¢ìa� » nehiyyelerinin Peygambere tevcih edilmeyip de ümmete hıtab edilmesinde bunların Peygamber hakkında asla melzuh ve muhtemil olmadığını ve binaenaleyh ona istikamet emrinin istikamette devam ve sebatını te'min demek olduğunu ve fakat ümmette istikametsizliğin ve zalemeye meylin imkân-û ihtimali bulunduğunu bir ıhtar vardır. Ve işte Peygambere « �‘ î£ j n¤ä¡ó ¢ì‰ ñ¢ ç¢ì…§� » dedirten de âyetin bu dakık balâgatile ümmetin istikametinde öyle bir tehlükenin melhuz olmasıdır. « ��‡¨Û¡Ù  ‡¡×¤Š¨ô ۡ܈£ aסŠ©íå 7� » O halde bunlara iyi dikkat et

115. ��ë a•¤j¡Š¤›� ve sabreyle - bu emirlerin iyfasında müsadif olacağın acılara katlan ve zalimlere karşı nusrati acele etmiyerek bekle ��Ï b¡æ£  aÛÜ£¨é  Û b í¢š©îÉ¢ a u¤Š  aÛ¤à¢z¤Ž¡ä©îå ›� çünkü Allah, muhsinlerin ecrini zayi' etmez bu muhakkak - görülüyor ki bununla sûrei «Yunüs» ün âhirindeki « ��ë am£ j¡É¤ ß b í¢ìy¨¬ó a¡Û î¤Ù  ë a•¤j¡Š¤� » emrine bir daha basılarak burası o icmalin bir tafsıl ve tevzıhi olduğu anlatılmıştır. Bunun üzerine ümemi sabıkaya olan azabı istisalin sebebleri telhıs olunarak ümmeti tenvir ve Resulullahı tesliye siyakında buyuruluyor ki : ��VQQ› Ï Ü ì¤Û b × bæ  ß¡å  aÛ¤Ô¢Š¢ëæ¡ ß¡å¤ Ó j¤Ü¡Ø¢á¤ a¢ë¯Û¢ìa 2 Ô¡î£ ò§ í ä¤è ì¤æ  Ç å¡ aÛ¤1 Ž b…¡ Ï¡ó aÛ¤b ‰¤ž¡ a¡Û£ b Ó Ü©îܦb ß¡à£ å¤ a ã¤v î¤ä b ß¡ä¤è¢á¤7 ë am£ j É  aÛ£ ˆ©íå  Ã Ü à¢ìa ß b¬ a¢m¤Š¡Ï¢ìa Ï©îé¡ ë × bã¢ìa ߢv¤Š¡ß©î堝›�


��WQQ› ë ß b × bæ  ‰ 2£¢Ù  Û¡î¢è¤Ü¡Ù  aÛ¤Ô¢Š¨ô 2¡Ä¢Ü¤á§ ë a ç¤Ü¢è b ߢ–¤Ü¡z¢ìæ  XQQ› ë Û ì¤ ‘ b¬õ  ‰ 2£¢Ù  Û v È 3  aÛ䣠b  a¢ß£ ò¦ ë ay¡† ñ¦ ë Û b í Œ aÛ¢ìæ  ß¢‚¤n Ü¡1©îå = YQQ› a¡Û£ b ß å¤ ‰ y¡á  ‰ 2£¢Ù 6 ë Û¡ˆ¨Û¡Ù   Ü Ô è¢á¤6 ë m à£ o¤ × Ü¡à ò¢ ‰ 2£¡Ù  Û b ß¤Ü ÷ å£  u è ä£ á  ß¡å  aÛ¤v¡ä£ ò¡ ë aÛ䣠b¡ a u¤à È©î堝›�

Meali Şerifi

Şimdi sizden evvelki karnlardan bakıyye sahipleri Yer yüzünde fesaddan nehyeder olsalardı; lâkin onlardan necata irdirdiğimiz pek az kimselerden başka yok, o zulmetmekte bulunanlar ise şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve hep mücrim oldular 116 Rabbın da o memleketleri ahalisi muslihler iken zulmile helâk edecek değildi ya 117 Hem rabbın dileseydi elbet bütün o nası bir tek ümmet yapardı, halbuki ıhtilâf edip duracaklardır 118 Ancak rabbının rahmetile yargıladığı kimseler müstesnâ ve onun içindir ki onları halketti ve rabbının şu kelimesi tamam oldu, ahdim olsun Cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım. 119

116. ��Ï Ü ì¤Û b × bæ  ß¡å  aÛ¤Ô¢Š¢ëæ¡ ß¡å¤ Ó j¤Ü¡Ø¢á¤ a¢ë¯Û¢ìa 2 Ô¡î£ ò§ í ä¤è ì¤æ  Ç å¡ aÛ¤1 Ž b…¡ Ï¡ó aÛ¤b ‰¤ž¡›� Şimdi sizden evvelki kurundan yer yüzünde fesaddan nehyeder bakıyye sahibleri bulunsa idi - ya'ni Musevî Isevî gibi eski dinlere mensub olanlardan bakaya hizmet eder»


dindar, hayra yarar fazıletli cem'ıyyetler bulunsa idi de Arzda fesada mani' olsalardı... ��a¡Û£ b Ó Ü©îܦb ß¡à£ å¤ a ã¤v î¤ä b ß¡ä¤è¢á¤7›� lâkin içlerinden necat verdiğimiz pek az kimselerden başka yok ��ë am£ j É  aÛ£ ˆ©íå  Ã Ü à¢ìa›� zulmedenler ise - ya'ni o ekalliyeti naciyeyi dinlemeyip bilfi'il fesad yaparak veya nehyi terk ederek kendilerine zulmetmiş, helâklerine sebeb olmuş olanlar ise ��ß b¬ a¢m¤Š¡Ï¢ìa Ï©îé¡›� refah ile zevk arkasına düştüler ��ë × bã¢ìa ߢv¤Š¡ß©îå ›� ve hep mücrim oldular - işte mukaddemâ helâk olan akvamın helâklerine sebep bu ikisidir: Birisi içlerinde fesaddan nehyedecek bir cemaati fazıla bulunmaması, varsa bile ekalliyette kalması, birisi de refahı bulunanların zevk ve safa düşkünlüğü ve bu suretle halkın baştan çıkmasına sebep olmaları.

117. ��ë ß b × bæ  ‰ 2£¢Ù  Û¡î¢è¤Ü¡Ù  aÛ¤Ô¢Š¨ô 2¡Ä¢Ü¤á§ ë a ç¤Ü¢è b ߢ–¤Ü¡z¢ìæ ›� Yoksa ahalisi muslihler - salih ve ıslâhkâr kimseler - iken memleketleri rabbın bir zulm ile helâk etsin bu olmaz - ya'ni bir memleketin gerek idare eden ve gerek edilen ahalisi zulm-ü fesada meydan vermez, salih ve ıslâhkâr kimseler iken Allah, her hangi bir zulmile o memleketi ihlâk edivermek ihtimali yoktur. Allah, kendisi zulmetmekten münezzeh olduğu gibi ahali ıslâhkâr olunca zulmedecek olanlar da meydan bulamaz. Ve buna yalnız salih olmak kâfi gelmez, muslih olmak da şarttır. Allah, memleketleri « ��a ç¤Ü¢è b ߢ–¤Ü¡z¢ìæ � » ehilleri muslih oldukları haldedir ki bir zulmile ihlâk etmek ihtimali yoktur. İhlâki hak, ancak ehli memleketin ıslâhtaki taksırlerile zulm-ü fesadın meydan almasına sebebiyyet verdikleri takdirdedir. Netekim « ���aª ã è¤Ü¡Ù¢ ë  Ï©îä b aÛ–£ bÛ¡z¢ìæ �� = içimizde salihler varken helak olur muyuz?» Diye Resulallahtan sual ettiklerinde « ��ã È á¤ a«¡‡ a × r¢Š  aÛ¤‚ j s¢� = evet hubüs çoğalırsa» cevabını vermişlerdir. (Sûrei «Maide» de « ��í b¬ a í£¢è b aÛ£ ˆ©íå  a¨ß ä¢ìa Ç Ü î¤Ø¢á¤ a ã¤1¢Ž Ø¢á¤7 Û b í š¢Š£¢×¢á¤ ß å¤ ™ 3£  a¡‡ aaç¤n † í¤n¢á¤6� »


Sûrei «Enfal « de « ��ë am£ Ô¢ìa Ï¡n¤ä ò¦ Û bm¢–©îj å£  aÛ£ ˆ©íå  Ã Ü à¢ìa ß¡ä¤Ø¢á¤  b¬•£ ò¦7� » bak) bu âyetin bir nazıri de sûrei «En'am» da geçmişti. Fakat orada « ��ߢè¤Ü¡Ù  aÛ¤Ô¢Š¨ô 2¡Ä¢Ü¤á§ ë a ç¤Ü¢è b Ë bÏ¡Ü¢ìæ � » idi. Bir nazıri de sûrei » Kasas» da « �� ë ß b × bæ  ‰ 2£¢Ù  ߢè¤Ü¡Ù  aÛ¤Ô¢Š¨ô y n£¨ó í j¤È s  Ï©¬ó a¢ß£¡è b ‰ ¢ìÛ¦b í n¤Ü¢ìa Ç Ü î¤è¡á¤ a¨í bm¡ä 7b ë ß b ע䣠b ߢè¤Ü¡Ø¡ó aÛ¤Ô¢Š¨¬ô a¡Û£ b ë a ç¤Ü¢è b àbÛ¡à¢ìæ � » gelecektir ki gafletin ma'nâsını ve muslihin mukabilini beyan ile bunların ikisini de tefsir eder.

118. ��ë Û ì¤ ‘ b¬õ  ‰ 2£¢Ù ›� Maamafih rabbın dilese idi ��Û v È 3  aÛ䣠b  a¢ß£ ò¦ ë ay¡† ñ¦›� elbette insanların hepsini bir ümmet yapardı - « ��ë ß b × bæ  aÛ䣠b¢ a¡Û£ b¬ a¢ß£ ò¦ ë ay¡† ñ¦� » mantukunca bidayeten hepsi bir Âdem ailesi, bir cemaat olduğu gibi sonra da dilese idi hepsini hakka hidayet eder, İslâmda ittifak ettirir, ihtilâfa imkân bırakmaz, hep bir millet, ehli tevhid bir cemaat yapardı �ë ›� halbuki öyle yapmamış da ��Û b í Œ aÛ¢ìæ  ß¢‚¤n Ü¡1©îå =›� ıhtilâf edib duruyorlar. - Demek hepsinin bir ümmet olmasını dilememiş, umumuna tevhid ve istikameti emretmekle beraber ıhtilâfa imkân bırakmış da muhtelif zevkler, dâıyeler, iradelerle hakka muhalefet edib duruyorlar 119. ��a¡Û£ b ß å¤ ‰ y¡á  ‰ 2£¢Ù 6›� ancak rabbının rahmetine mazhar kıldıkları müstesna - ki bunlar ihtilâf etmez, hakka muhalefet eylemez, tevhid-ü istikametten ayrılmaz bir ümmet olurlar ��ë Û¡ˆ¨Û¡Ù   Ü Ô è¢á¤6›� ve onun içindir ki onları halk etti - ya'ni ıhtilâf etmeyib bir ümmet olmaları içindir ki o müstesnaları halk etti veya bu müstesnalardan maadasını ihtilâf için halk etti, yahud hey'eti mecmuasını ��« ��� ������Û¡î j¤Ü¢ì ×¢á¤ a í£¢Ø¢á¤ a y¤Ž å¢ Ç à Ü¦b6� »� hikmetiyle imtihan ve müsabaka tahakkuk etmek ve muhalif ve muvafık ayrılmak üzere ıhtilâf için halk etti �ë ›� ve - bu


suretle ıhtilâf edip duranlar hakkında ��m à£ o¤ × Ü¡à ò¢ ‰ 2£¡Ù ›� rabbının şu kelimesi tamam oldu: - ��Û b ß¤Ü ÷ å£  u è ä£ á  ß¡å  aÛ¤v¡ä£ ò¡ ë aÛ䣠b¡ a u¤à È©îå ›� Cinler ve insanlar : hepsinden Cehennemi elbet dolduracağım. - Sûrei «Bakare» de �� «� �����m¡Ü¤Ù  aÛŠ£¢¢3¢�� »� sahifesine bak.��PRQ› ë ×¢Ü£¦b ã Ô¢—£¢ Ç Ü î¤Ù  ß¡å¤ a ã¤j b¬õ¡ aÛŠ£¢¢3¡ ß b ã¢r j¡£o¢ 2¡é© Ï¢ì@ª a… Ú 7 ë u b¬õ Ú  Ï©ó 稈¡ê¡ aÛ¤z Õ£¢ ë ß ì¤Ç¡Ä ò¥ ë ‡¡×¤Š¨ô ۡܤà¢ìª¤ß¡ä©îå  QRQ› ë Ó¢3¤ Û¡Ü£ ˆ©íå  Û b í¢ìª¤ß¡ä¢ìæ  aǤà Ü¢ìa Ǡܨó ß Ø bã n¡Ø¢á¤6 a¡ã£ b Ç bß¡Ü¢ìæ = RRQ› ë aã¤n Ä¡Š¢ëa7 a¡ã£ b ߢä¤n Ä¡Š¢ëæ  SRQ› ë Û¡Ü£¨é¡ Ë î¤k¢ aێ£ à¨ì ap¡ ë aÛ¤b ‰¤ž¡ ë a¡Û î¤é¡ í¢Š¤u É¢ aÛ¤b ß¤Š¢ עܣ¢é¢ Ï bǤj¢†¤ê¢ ë m ì ×£ 3¤ Ç Ü î¤é¡6 ë ß b ‰ 2£¢Ù  2¡Ì bÏ¡3§ Ǡ࣠b m È¤à Ü¢ì栝›�

Meali Şerifi

Peygamberlerin haberlerinden kalbini tesbit edeceğimiz her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz, bu Sûrede de sana hak ve mü'minlere bir mev'ıza ve tezkir geldi 120 İyman etmeyenlere de de ki : siz yerinizde sayarak yapacağınızı yapın her halde biz çalışıyoruz 121 Ve gözetin herhalde biz göetiyoruz 122 Bununla beraber Göklerin Yerin gaybi, Allahın'dır, emrin de hepsi ona irca' olunur, yalnız ona ıbadet et ve ona tevekkül kıl, rabbın ne yaptığınızdan ve yapacağınızdan gafil değil 123

120. ��ë ×¢Ü£¦b ã Ô¢—£¢ Ç Ü î¤Ù  ß¡å¤ a ã¤j b¬õ¡ aÛŠ£¢¢3¡ ß b ã¢r j¡£o¢ 2¡é© Ï¢ì@ª a… Ú 7›� Sana enbai rüsülden - ya'ni


peygamberlere müteallik ehemmiyetli haberlerden - kalbini onunla tesbit edeceğimiz her türlüsünü nakl ediyoruz ve edeceğiz ��ë u b¬õ Ú  Ï©ó 稈¡ê¡ aÛ¤z Õ£¢›� bunda - bu Sûrede - de geldi sana hak - hılâf ihtimali olmıyan mahüvelhak �ë ›� aynı zamanda ��ß ì¤Ç¡Ä ò¥ ë ‡¡×¤Š¨ô ۡܤà¢ìª¤ß¡ä©îå ›� mü'minler için bir mev'ıze ve muhtıra.

121. ��ë Ó¢3¤ Û¡Ü£ ˆ©íå  Û b í¢ìª¤ß¡ä¢ìæ ›� İyman etmezlere de de ki ��aǤà Ü¢ìa Ǡܨó ß Ø bã n¡Ø¢á¤6›� halinize, kuvvetinize göre yapacağınızı yapın - ya'ni sizin bütün gücünüz iymansızlığa yetiyor. O iymansızlıkla istediğiniz kâfirliği yapın bakalım ��a¡ã£ b Ç bß¡Ü¢ìæ =›� her halde biz âmiliz - hakkı tasdik ve rabbımızdan gelen va'zu ıhtarı kabul ederek iyman ile çalışacağız

122. ��ë aã¤n Ä¡Š¢ëa7›� ve gözleyin - şu mü'minlere felâket gelecek diye iymansızlıkla gözleyeceğinizi gözleyin durun ��a¡ã£ b ߢä¤n Ä¡Š¢ëæ ›� her halre biz gözlemekteyiz - ya'ni rabbımızın va'dlerini ve sizin gibi iymansızların başlarına gelen kötü akıbetlere benzer bir akıbetinizi iyman ile gözlemekteyiz. Böyle de, ya Muhammed ��

123.� �ë ›� bununla beraber ��Û¡Ü£¨é¡ Ë î¤k¢ aێ£ à¨ì ap¡ ë aÛ¤b ‰¤ž¡›� Semavat ve Arzın gaybı Allaha mahsustur. - Yani henüz ne Yerde, ne Göklerde hazır olmıyan gaibi bilmek de, iycad ve ıhzar etmek de Allaha mahsustur. Bütün külliyat ve cüz'iyyatı, ma'dumat ve mevcudatı, hazırları ve gaibleri bilen ancak odur. Ona gizli kalacak hiç bir şey yoktur. ��ë a¡Û î¤é¡ í¢Š¤u É¢ aÛ¤b ß¤Š¢ עܣ¢é¢›� ve emr, hepsi, ancak ona irca' olunur. - Şahid ve gaibde hiç bir emr


yoktur ki ona dayanmadan hakkında bir huküm verilmek mümkin olabilsin, ona isnad olunmadan iki kerre iki dört eder demek bile mümkün olmaz ��Ï bǤj¢†¤ê¢›� onun için ona ıbadet ve ubudiyyet et ��ë m ì ×£ 3¤ Ç Ü î¤é¡6›� ve ona tevekkül eyle - her işde emr-ü hâkimiyyeti ona tefvız edib i'timad eyle - ya'ni ıbadetsiz tevekkülün de faidesi yoktur. Kulluğunu yap, emrini tut öyle metevekkil ol ��ë ß b ‰ 2£¢Ù  2¡Ì bÏ¡3§ Ǡ࣠b m È¤à Ü¢ìæ ›� rabbın amellerinizin hiç birinden gafil değil. - Görülüyor ki sûrei «Hûd» un bu hatimesiyle sûrei «Berae» nin hatimesine beliğ bir te'yid ve bundan sonra gelecek olan sürei «Yusüf» e de bir temdid yapılmıştır.


Şablon:Sadeleştirilmiş ET

Also on Fandom

Random Wiki