Wikia

Yeni Wiki

Orhan Veli KANIK Konulu Makaleler

Talk0
58.699pages on
this wiki

'İSTANBUL’U DİNLİYORUM' ŞİİRİNİN TAHLİLİ

                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
                     Önce hafiften bir rüzgar esiyor
                     Yavaş yavaş sallanıyor
                     Yapraklar, ağaçlarda;
                     Uzaklarda, çok uzaklarda,
                     Sucuların hiç durmayan çıngırakları
                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
                     Kuşlar geçiyor, derken
                     Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
                     Ağlar çekiliyor dalyanlarda
                     Bir kadının suya değiyor ayakları
                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
                     Serin serin Kapalıçarsı
                     Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
                     Güvercin dolu avlular
                     Çekiç sesleri geliyor doklardan
                     Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları
                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı

                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
                     Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
                     Los kayıkhaneleriyle bir yalı
                     Dinmiş lodosların uğultusu içinde
                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
                     Bir yosma geçiyor kaldırımdan
                     Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
                     Bir şey düşüyor elinden yere
                     Bir gül olmalı
                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
                     İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı 
                     Bir kuş çırpınıyor eteklerinde
                     Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum
                     Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum
                     Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
                     Kalbinin vurusundan anlıyorum
                     İstanbul'u dinliyorum.
  

Orhan Veli, delikanlılık çağına has ve daha ziyade muhitinden gelen sathi garabet gösterilerine rağmen, öz itibariyle gerçek bir şairdi. Tabiatın ve hayatın güzelliğini derinden hisseden, içli ince duygulu hatta biraz romantik, santimantal bir insan; şiirin ebedi sırlarına vakıf ve onlardan ustalıkla faydalanmasını bilen bir sanatkârdı. Onu taklit edenler, ona has olanı değil, ariyet ve geçici olanı taklit ettiler. Özü taklit etmelerine imkân yoktu. Ancak tekrarlanabilecek olan şeyleri aldılar ve büyük bir maharet gösterir gibi onları bıktırasıya tekrarladılar.

Benim kanaatime göre, hakiki Orhan Veli’yi ne Süleyman Efendi için yazdığı ayrıca çok dikkate şayan bulduğum ‘Kitabe-i seng-i mezar’, ne halk edasının şahsi bir kullanılışından doğan ‘İstanbul türküsü’, ne ‘Pireli şiir’ tekerlemesi temsil eder. Külhanbeylik veya solculuk taslayan şiirlerinin de onun özü ile sıkı münasebeti yoktur. Ebedi şiirin sırlarına vakıf Orhan Veli’yi ben, ‘İstanbul’u dinliyorum’, ‘Hürriyete doğru’, ‘Baharın ilk sabahları’, ‘Birdenbire’, ‘Macera’ gibi şiirlerinde buluyorum. Bunlar tekrarlanmakla büyülerini kaybetmeyen, her okuyanı duygulandıran, hayale daldıran, düşündüren şiirlerdir. Bunlarda garabet, meydan okuma, gibi şiir dışı şeylerden eser yoktur. Gerçek şiirin özü doldurur bu şiirleri. Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Ahmet Muhip’i sevenler, bunlarda aynı ebedi güzelliğin bir başka ifadesini bulurlar. Daha açık bir anlayışa varmak için, bunlardan ‘İstanbul’u dinliyorum ‘’u tahlile çalışalım ve tanıdığımız başka güzel şiirlerle mukayese edelim, bakalım öz değişiyor mu, değişmiyor mu ? Sevilen bir şehir, uzaktan, bir bütün olarak, derin özleyişlerle göz önünde canlandırıyor. Uyanık bir rüya hali bu. Fakat bu rüyanın içinde gerçek var. Göz önünde canlanan manzara, asla manasız teferruatla dolu bir fotoğraf realitesi değildir. Her şey bir ses halesi içinde idrak olunuyor. Sesin içinde tabiatın ve hayatın hayalleri kaynaşıyor. Yavaşlık, uzaklık, hafiflik. Asıl İstanbul kalabalığı, gürültüsü, kirliliği can sıkıntısı, çamuru, teri ile bizde hiçte böyle bir tesir uyandırmaz. Güzelliği duymak için hakikatten muayyen bir nisbette uzaklaşmak lazımdır. Varlık, rüya haline gelmezse bile hatıra olmalı, ağırlıklardan kurtulmalı. Yahya Kemal’in ‘Kar Musikisi’ nde de İstanbul, uzaktan bir ses halesi içinde hatırlanan, hasret uyandırıcı bir manzara değil midir? Ahmet Haşim, ‘O belde’ ve ‘Yollar’ da, özlediği âlemi yine böyle yarı hayal, yarı rüya içinde anlatmıyor muydu?

Önce hafiften esen bir rüzgâr, yavaş yavaş sallanan yapraklar, güzelim bahar rüzgârı, fıstıklar arkasından doğan beyaz ay. Tabiat, Orhan Veli’nin bütün güzel şiirlerini, dünyanın bütün güzel şeylerini ebedi varlığıyla dolduran tabiat. Sonra insanların hayatını veren unsurlar. Sucuların hiç durmayan çıngırakları, dalyanlarda çekilen ağlar, serin serin Kapalı Çarşı, cıvıl cıvıl Mahmut Paşa, güvercin dolu avlular, doklardan gelen çekiç sesleri, loş kayıkhaneleriyle bir yalı. Tabiat tek başına güzel değildir. Hamid’i, Ekrem’i, Cenab’ı aladatan buydu. Beşeri, şiirin içine girmelidir. Gerçekte olduğu gibi şiirde de insan ile tabiat bir arada bulunmalıdır. Beşeri, heyecan vericidir. Dikkat ederseniz bütün güzel şiirlerde tabiat, insanlarla münasebeti bakımından ele alınmıştır. Ya beşeri bir semboldür yahut insan hayatına iştirak eden bir unsurdur. İnsansız tabiat güzel değildir. Fakat tabiatın tamamıyla kaybolduğu yerde de güzellik diye bir şey yoktur. Bir makine, bir fabrika asla güzel değildir. Meğerki insan ona beraberinde tabiattan bazı unsurlar getirsin. Orhan Veli’nin bu şiirinde de, diğer şiirlerinde olduğu gibi beşeri unsurlar, tabiat unsurlarından daha zengindir. İşte onun yeni olan taraflarından biri bu.

İstanbul’u dinliyorum’ da ihmal edilmemesi icap eden bir varlık daha var: Kadın. Orhan Veli, şiire kadını ne kadar yeni bir şekilde sokuyor. Artık o kaş, göz, saç değildir. Bir hayat macerasının sırlı ifadeleri olan jestleri, muhayyilemizde bir roman yaratır. Bir kadının suya değiyor ayakları. Bu asil romantik tablodan sonra, realist ve santimantal bir başka tablo:

                     Bir yosma geçiyor kaldırımdan
                     Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar
                     Bir şey düşüyor elinden yere
                     Bir gül olmalı.

Şiirin son parçasında şair, kuş çırpınan etek, sıcak alın, ıslak dudak, kalb vuruşu ile kendisine daha yakın, mahrem bir kadından bahsediyor. Tabiat, insanlar (hayatları daima eşyaya bağlı) ve kadınlar. Şiirin muhtevası, hayatın muhtevasını temsil edecek kadar zengindir. Şair her şeyi anlatmamıştır. Fakat İstanbul’un varlığını muhayyilede uyandıracak bütün unsurları gerçekte olduğu gibi karışık olarak ortaya koymuştur.

Bir zamanlar ‘şiirde ses, asla, asla mühim değildir’ diyen Orhan Veli, acaba bu şiirinde ondan faydalanmıyor mu ? Asırlardan beri musikinin kardeşi olan şiir ondan nasıl ayrılabilir? Resim gibi musikide şiirin asli unsurlarından biridir. Bütün güzel şiirler göz önünde canlı tablolar uyandırır. Bütün güzel şiirlerde kelimelerin, mısraların kullanılışından gelen bir ahenk vardır. Fakat musiki gibi resimde devirden devre, şairden şaire değişir.

Orhan Veli şiirlerinde sesten faydalanır. Mesela klasik kelime ve ifade tekrarları, onun pek hoşuna gider. (Karşı, efkârlanırım, birdenbire, güzel havalar). ‘İstanbul’u dinliyorum’ da birinci mısra, şiir boyunca 12 kere tekrarlanıyor. Mısra sonlarında kafiyemsi kelimelerde kullanılıyor : ( Kapalı, çıngırakları, ayakları, yalı, olmalı). Şiirin içine serpiştirilmiş olan ağaç, sucu, çıngırak, güvercin, geçiyor, çığlık, çekiyor, çarşı, cıvıl cıvıl çekiç kelimelerinin ‘ç’ sesleri; yaprak, uzak, çıngırak, çığlık, ayak, dok, dudak, fıstık kelimelerinin ‘k’ seslerini değişik fasılalarla kulağımız duymuyor mu?

Bu kısa tahlil gösteriyor ki, Orhan Veli, hayatı bir yarı rüya veya hülya içinde idrak etme, tabiatı, beşeri hayatı ve kadını karışık bir bütün halinde duyma; reel olmaktan ziyade sembolik ve telkin kar ifadelerden, şiire has musiki vasıtalardan faydalanma bakımından ebedi şiirin esaslarına iştirak ediyor ve onları yeni ve şahsi bir şekilde kullanıyor.


Mehmet KAPLAN

Edebiyatımızın içinden Dergah Yayınları

Nisan - 1978 Sayfa : 176

ALINTIDIR


OKTAY’A MEKTUPLAR

                                       1 


Kış kıyamet Ankara 8.12.37 Macar lokantasında yazıyorum Saat 21 İlk mektubumu. Oktaycığım Bu gece sana bütün sarhoşların Selamı var.

                                                                 2



Şu anda dışarıda yağmur yağıyor Ankara 10.12.37 Ve bulutlar geçiyor aynadan Saat 14.30 Ve bu günlerde Melihle ben Aynı kızı seviyoruz.


                                        3


Bir aydan beri iş arıyorum, meteliksiz Ankara 1.1.38 Ne üstte var, ne başta. Saat 10.00 Onu sevmeseydim Belkide beklemezdim İnsanlar için öleceğim günü


                                                  ORHAN VELİ KANIK


                             OKTAY’A MEKTUPLAR

Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet ile beraber Cumhuriyet devri Türk şiirinde en mühim inkılâplardan birini yapmış olan bir şairdir. O ve Arkadaşları, kendilerine kadar gelmiş olan şiir görüşünü temelinden değiştirmeğe kalkmışlar ve bunda oldukça büyük başarı kazanmışlardır. 1941 yılında üçünün de eserlerini toplayan ‘ Garip ‘ yayınlandığı zaman derin inkılâpların habercisi olan büyük gürültüler uyandırdı. O yıllarda üniversiteyi henüz bitirmiş, edebiyata meraklı bir geçtim. İstanbul üniversitesi edebiyat fakültesinde yeni kurulan, fakat henüz şekil almamış yeni Türk Edebiyatı kürsüsünde Tanpınar’ın yanında asistandım. Mesleki formasyonun itibariyle, Türk Edebiyatını başlangıcından itibaren bir bütün olarak görüyor, ne eski, ne de yeniyi tercih eden, her şeyi tarafsız görecek bir durumda bulunduğumu sanıyordum. Eskiler kadar yeniler arasında da sevdiğim şairler vardır. O sıralarda çıkan ‘ İnkılâpçı gençlik ‘ ve ‘ İstanbul ‘ dergilerinde Cahit Sıtkı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ziya Osman Saba’nın kitaplarını öven tenkitler yazmıştım. Yeniye karşı olan kuvvetli temayülüme rağmen, Orhan Veli ve Arkadaşlarını bir türlü şair olarak görmüyordum. Bunda, belki çevremin de rolü vardı. Şahsiyetlerine ve eserlerine hayran olduğum Yahya Kemal ve Tanpınar şiirde şekle büyük değer veriyorlar ve adeta ona kutsal bir varlık gözüyle bakıyorlardı. Orhan Veli ve arkadaşları ‘Ebedi şiir ‘ in esaslarını tamamıyla inkâr ettikleri gibi, birçok eserlerinde işi alaya aldıklarını hissettiriyorlardı.

                         Yazık oldu Süleyman Efendi’ye 

Mısrasını ihtiva eden‘ Kitabe-i Seng-i Mezar ‘ İsimli şiiri, berber dükkânları sohbetlerine varıncaya kadar dedikodu konusu olmuştur. Bu bir rezaletti, hiç böyle şiir olur muydu?

           Hiç Unutmam, bir gün Babıâli yokuşundan aşağıya doğru inerken, elinde eskimiş çantası, ayağında patlamış ayakkabıları, buruşmuş yüzü, zavallı paltosu ile ara sokaklara dalan küçük bir memur gördüm. Birden bire ‘ Kitabe-i Seng-i Mezar ‘ şiirini hatırladım. Kendi kendime ‘ şairin bahsettiği Süleyman efendi böyle birisi olmalı ‘ dedim. Ve ona karşı içimde bir merhamet ve şaire karşı bir sevgi hissettin. Daha önce başkalarıyla beraber benimde alay ettiğim şiir, hayatta o zamana kadar benzerlerini çok gördüğüm, fakat kendilerine karşı alaka duymadığım insanların çehrelerine adeta bir ışık tutmuş, onların boş ve manasız varlıklarını bir muamma haline getirmişti.           
           İyi yazılmış gerçekçi bir roman da aynı tesiri yapabilir. O yıllarda çok okunan George Duhamel’in romanları, dış görünüşleri bakımından alelade tesir bırakan küçük memurların derin, karışık fakat yine de sempatik bir iç Hayatları olduğunu herkese hissettiriyordu. Fakat Roman insanı beraberinde taşıdığı küçük bir cep lambasına benzeyen ve istenildiği zaman yakılabilen şiir gibi ‘portatif’ bir şey değildi! Şair romancının sahifelerce anlatmağa çalıştığı hayat tecrübesini veya tipi bir mısrada teksif ediyordu:                            

                      Yazık oldu Süleyman Efendiye.

Bu mısra, bana bu hakikati duyurmuştu. Hiç şüphesiz oda bir şiirdi, fakat başka cins bir şiir. Dikkatimi tamamen metinlere vermeğe gayret ettiğim bu araştırmada, bu şahsi hatırayı anlatışımın sebebi, şiir okuyucularına kendisini çoktan kabul ettirmiş ve adeta ‘klasik’ hale gelmiş Orhan Veli’yi beyhude bir müdafaa düşüncesi değildir. ‘ Her yeniliği kötülemeyelim veya her yenilik sırf yenilik olduğu için iyidir ’ gibi saçma bir fikir ortaya atacak da değilim. Maksadım şahsi tecrübeme göre, bir şiirin bize nasıl ve ne zaman hakiki ve ciddi göründüğünü belirtmekti. Şiir, bizimle hayat arasında bir bağ kurduğu vakit, bizim için var olmağa başlıyor. O, bazen bize beklemedik bir anda, bir sırrın anahtarını veriyor. Onu okuduktan sonra dünyaya ve insanlara başka bir gözle bakmaya başlıyoruz. Mademki şiirin tanınması ve tadılması, şahsi hayat tecrübelerimizle alakalıdır, öyleyse bu tahlillere ne lüzum var, diyeceksiniz. Buna verilecek cevap, tahlillerin her zaman ve herkes için değilse bile, bazen ve bazılarına doğru duyurma yolunu gösterebilme, uyandıracağı şüpheler ve itirazlarla da olsa, okuyucuların dikkatini şiir üzerine çevirebilme inancıdır. Kitabın belki de başında yazılması lazım gelen bu sözlerden sonra, Orhan Veli’nin ‘ Oktay’a mektuplar ‘ ını tahlile geçiyoruz. Bu şiirin göze çarpan ilk özelliği, alelade bir mektup intibasını uyandırmasıdır. Şair, eserine hakiki bir mektup hürriyeti vermek için yazıldığı yeri, tarihi ve saati kaydetmeyi de unutmamış. Burada ananevi şiir için tabii sayılan vezin, kafiye v.s cinsinden müzikal unsurlardan hiç biri bulunmadığı gibi, onun dokusunda mühim bir yer tutan teşbih, istiare, mecaz nevinden edebi sanatlar da yoktur. İşte Orhan Veli ve arkadaşlarını Türk şiirinde yapmış oldukları en büyük inkılâp budur: Şiirsiz şiir veya edebiyatsız edebiyat. Kendilerinin deyimi ile ‘ şairanelik ‘ in tavsiyesi, mutlak samimiyet, sadelik ve gerçeğe bağlılık. Cahit Sıtkı’nın şiirlerinden bahsederken de söylemiştik; bu davranışın arkasında şu düşünce vardır: Gerçek bizzat güzeldir veya güzel olmasa bile insan için son derece mühimdir. Onu süslemeye ve değiştirmeğe lüzum yoktur. Şairin vazifesi, duyduğunu ve gördüğünü hiç bozmadan acı ve sade bir şekilde ortaya koymaktadır. Gerçek-üstücü şairlerde bahsederken bu görünüşün eksik ve yanlış taraflarını belirteceğiz. Burada çağlardan beri gelen, şiiri adeta bir kabuk gibi saran ve insanın duyguların asıl kaynağına gitmekten alıkoyan ‘Şairanelik’ Veya ‘kelimecilik’ e karşı olan reaksiyonun çok haklı bir yanı bulunduğunu belirtelim. Daha öncede söylediğim gibi Orhan Veli ve arkadaşlarının girişmiş oldukları hareket, ilkin bizzat şiirin inkârı gibi gözüktü. Fakat zamanla anlaşıldı ki bu şiirin üzerinde kalın bir tabaka teşkil eden ‘şairanelik’ kırarak, asıl şiire gitme teşebbüsüdür. Asıl şiir Tanzimat devrinde ‘makber’ mukaddimesinde Abdülhak Hamid’in şairane bir üslupla anlattığı gibi, insanın duyuş tarzında gizlidir. Hiç şüphesiz şiir, duygunun ta kendisi değildir. Şair için duygu da bir ham malzemedir. Fakat hakiki şiirde öyle bir göz vardır ki, biz onunla karşılaşınca, hayatın ta kendisiyle temasa gelmiş gibi oluruz. Şair adeta insanın asıl dili ile konuşmağa başlar. Cahit Sıtkı, Orhan Veli ve arkadaşlarının getirmiş oldukları bu yenilik, çağın felsefesine hâkim olan ‘fenomonolojik idrak’ ile de yakından alakalıdır. Batıda Descartes ile başlayan şüphecilik, zamanla, aydınları fenomenlerin dışında, her türlü düşünce, hayal ve inançtan uzaklaştırdı. İlk defa Descartes hayatının muayyen bir merhalesine gelince, çocukluğumdan beri kendisine aile ve okul tarafından hazır elbiseler gibi giydirilen fikirlerden, varlığa çıplak bir gözle baktı. Bilindiği gibi Descartes, hakikatin tek ölçüsü olarak ‘açıklık’ ve ‘seçiklik’ i kabul eder. Yaptığı bu büyük tecrit ameliyesinden sonra, filozof, elinde varlıklarından şüphe etmediği, birbirine irca edilemeyeceği iki şeyin mevcudiyetini gördü: Şuur ve mekân Descartes’ten sonra insanlık, onun felsefi olarak kendi içinde yaptığı bu tasfiyeyi, tarih planından yaptı. Dünyayı büyük bir zelzele gibi sarsan ihtilallar, orta çağdan kalma bütün müesse ve inançları yıktı. Ortada yine Descartes’in bulduğu iki temel unsurdan başka bir şey bırakmadı: Duyan ve Düşünen insan ile onu çeviren dünya ve kozmik âlem. Türkiye, felsefi bir geleneğe sahip olmamakla beraber, insanlık tarihinin büyük yıkılışlarından uzak kalmamış, bilakis onu, belki her milletten daha derin bir şekilde hissetmiş, aynı çıplak hayat görüşünü adeta üzerinde düşünmeden benimsemiştir. Bunu bizim hayat tecrübelerimizin en iyi aynası olan şiirde açıkça görüyoruz. Cahit Sıtkı ve Orhan Veli nesli, ailelerinden ve okullarından, kendilerini derinden ikna eden samimi ve hakiki hiçbir inanç edinememişlerdi. Onlarda, daha önceki nesillerin adeta boşluk duygusundan kurtulmak ister gibi sarıldıkları din, tarih ve geleneğe ait hiçbir şey yoktu. ‘ Kaldırımlar ‘ Şiirinde Necip Fazıl’ın büyük şehri karanlık sokaklarında nasıl yapayalnız kaldığını görmüştük. Cahit Sıtkı, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tarih, din ve sanat vasıtası ile trajedisini bir hayli yumuşattıkları, hatta tamamıyla örttükleri hayat ve ölümü, kendi varlığında adeta çıplak bir vücuda dokunur gibi hissetmişti. Orhan Veli ve arkadaşları, kendilerine yıkılmış bir toplumun ve dünyanın ortasında büsbütün boş, avare, hatta gülünç buldular. Bedri Rahmi, kendisini renklerle oyalamaya çalıştı. Şehvette ve Marksizme bir kurtuluş vasıtası olarak sarıldı. Hiçbir şey, bu neslin içine düştüğü boşluğu Orhan Veli’nin o küçük ‘ Böcekler ‘ şiiri kadar iyi anlatmaz:

                                     Düşünme,
                                     Arzu et sade!
                                     Bak, böcekler de öyle yapıyor.

Kendilerine düşünce diye telkin edilen ideoloji ve sloganların iflas ettiğini gören bu nesil, içgüdülerine en sağlam gerçekliğe sarıldı. Bu şiiri acı bir alayı ihtiva eden ‘ Vatan İçin ‘ şiiriyle beraber okumak lazımdır:

                                      Neler yapmadık şu vatan için!
                                      Kimimiz öldük.!
                                      Kimimiz nutuk söyledik.

Bu şiir, bu neslin eserlerinden ironiye neden mühim bir yer verdiğini çok iyi gösterir. Onlar için mühim olan kelimeler değil, kelimelerin arkasındaki gerçeklerdir. ‘ Şairanelik ‘ e savaş açmalarının sebeplerinden biri günlük hayatta, bilhassa siyasilerin ve gazetecilerin, dili bir aldatma vasıtası olarak kullanmalarıdır. Bu neslin inkârcılığında, bir sürü değersiz insanın yüksek mevkilere geçmeleri ve refah içinde yüzmelerine karşılık, kendilerinin zaruretler içinde kıvranmalarının da rolü vardır. İkini dünya savaşı esnasında vurguncular şehirlerde keyif sürerlerken, Orhan Veli’nin nesli kırlarda, bayırlarda askerliklerini yapıyorlar, ölümü ta kalplerinin içinde duyuyorlardı. ‘Oktay’a mektuplar’, tarihinden de anlaşılacağı üzeri savaştan öncesine aittir. Genç şair Ankara’da işiz güçsüz dolaşmakta, meyhanelerde vakit geçirmektedir. Orhan Veli, Cahit Sıtkı ve Sait Faik’in erken ölümlerinde içkinin büyük rolü olduğu malumdur. Kanaatime göre onları içkiye götüren amil de hayatlarını saran derin boşluğu hissetmeleridir. Teselli edici güzel inançları olmasına rağmen Yahya Kemal ile Tanpınar ile kendilerini bu duygudan kurtaramamışlardır. Şüphe ve ölüm korkusu gibi boşluk duygusu da uzun müddet dayanılması güç ‘menfi’ sayılacak bir his olmakla beraber, ‘müspet’ bir vasıfta taşır: İnsanın ve kâinatın temel gerçeklerini çıplak olarak gösterir. Hatta Cahit Sıtkı ve Orhan veli’nin birçok şiirlerinde olduğu gibi onları sevindirir de:



                                       İÇİNDE 

                   Denizlerimiz var, güneş içinde;
                   Ağaçlarımız var, yaprak içinde;
                   Sabah akşam gider geliriz,
                   Denizlerimizle ağaçlarımız arasında,
                   Yolculuk içinde.

Bu mısralarda, şairin kozmik âlemi nasıl hiç süslemeden, duyularına vuran saf intibalara göre ortaya koyduğu görülüyor. Gerçek ile güzelliği birleştiren bu nevi, tasvirlere Orhan Veli’nin şiirlerinde sık sık rastlarız. Bunlarda dil perdesi adeta ortadan kalkar ve insan varlığa elleriyle dokunur gibi olur. ‘ Ne kadar güzel ‘ şiirinde bunu kuvvetle hissederiz:

                    Çayın rengi ne kadar güzel,
                    Sabah sabah,
                    Açık havada!
                    Hava ne kadar güzel!
                    Oğlan çocuk ne kadar güzel!
                    Çay ne kadar güzel!

           ‘ Fenomenolojik üslüp ‘ diye adlandırabileceğimiz bu tasvir tarzında, varlık, araya hiçbir düşünce, hatıra çağrışım, benzetme, vb. girmeden doğrudan doğruya veriliyor. Bu Üslup veya idrak tarzı, dil ve düşüncede büyük tasfiyeyi veya soyunmayı icap ettirir ki, Orhan Veli neslinin yaptığı da budur. Eskileri bir yana bırakalım. Orhan Veli’nin şiirlerini aynı nesle mensup olan Bedri Rahmi’ninkilerle karşılaştırdığımız zaman dahi, bu ‘çıplak idrak’ in ne kadar başka bişey olduğunu açıkça görürüz. Dış aleme bir ressam gözüyle bakan ‘ Karadut’ şairi, kelimeleri de bir boya gibi kullanır ve adeta onlarla oynar. Orhan Veli dikkatini bizzat varlığa çevirmede o kadar ileri gider ki, bir nevi boya demek olan sıfatları da katarak veya mümkün olduğu kadar azaltarak en az ve en öz kelimelerle konuşur. Bazı şiirlerinde dikkati varlık üzerine çevirmek için sadece işaret sıfatlarını kullanır: 
                                    Deli eder insanı bu dünya,
                                    Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
                                    Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.
                         

Burada beş kere kullanılmış olan ‘ bu ‘ işaret sıfatı, bizim ‘ Fenomonolojik idrak ‘ diye adlandırmak istediğimiz duyuş tarzını çok iyi gösterir. İnsanlar günlük hayatlarında ne kadar mucizeli ve muammalı bir dünyanın içinde yaşadıklarını unuturlar. Alışkanlıkları ve dalgınlıkları onları kâinattan, kendilerinden ve Tanrı’dan uzaklaştırır. ‘ Oktay’a mektuplar ‘ şiirinde en dikkate şayan olan nokta, şairin meyhaneyle maddi sıkıntıları arasında, dışarıda yağan yağmuru ve aynadan geçen bulutları fark etmesidir. Söyleyişe göre ayarlanan cümle yapıları ve mısralar dizisinden başka, bu şiiri, alelade mektuptan ayıran unsurlardan biri de, Orhan Veli’nin daha sonraki eserlerinde çok güzel kullandığı tabiat sevgisi veya kozmik alemin güzelliğini idrak etme hassasıdır. Şiirlerinden bazılarında bu unsurlar ya ‘ Oktay’a Mektuplar ‘ da olduğu gibi alelade hayatın içinden kainata bir pencere açarlar, yahutta yukarıda vermiş olduğumuz bir çok örnekte görüldüğü üzere, tek başlarına varlığın çıplak idraki olarak gözlerimizi kamaştırılar. Orhan Veli’nin şiirlerinde, Cahit Sıtkı bir yana, bu nesle mensup olan diğer şairlerde olduğu gibi sosyal unsurlar büyük bir yek ün tutar. Fakat bunlar hiçbir zaman ‘Toplumsal gerçekçi ‘ şairlerle görüldüğü şekilde, ön planda gelmez ve estetik duyguyu öldürmezler. Hatta denilebilir ki, Orhan Veli, Günlük hayat sıkıntılarını, bize hayat ve kainatın güzelliğini daha iyi hissettirmek için kullanıyormuş intibasını bırakır. Kendisini tabii olarak, keyifle, varlığın temaşasına vermek onu mesut eder. Fakat boşluk duygusu veya geçim derdi onu birdenbire bu temaşadan uyandırır. ‘ Galata köprüsü’, ‘ Karşı ’, ‘ Baharın ilk sabahları ‘, ‘ Dalga ‘ gibi şiirlerinde günlük hayat sıkıntıları ile varlığın saf temaşası orijinal terkiplerle bir birbirine karışır.

           Meşhur şiirinde söylediği gibi İstanbul’ da Boğaziçi’nde doğmuş ve büyümüş olan şairin hayatında, denizin ve umumiyetle su unsurunun büyük yeri vardır. O, rüyalarında bile ‘ allı pullu gemiler ‘ görür. Yahya Kemal ve Sait Faik’ten sonra Türk edebiyatında denizi ve İstanbul’u en güzel anlatanlardan birisi odur. ‘ İstanbul’u dinliyorum ‘, ‘ Hürriyet’e doğru ‘, ‘Deniz kızı ‘ adlı şiirleri Yahya Kemal’inkiler seviyesinde, fakat bunlardan çok farklı havada, Türkçenin en güzel şiirlerindendir. Bir dalga gibi durmadan değişen mizacına çok uygun ‘ Yol Türküleri ‘ de o, Anadolu harsını kendinden önce ve sonra hiçbir şairin ulaşamadığı bir güzellikle hissettirir. Fakat Berna Moren’in tenkidinde ortaya koyduğu üzeri burada da asli unsur yinede denize hasret duygusudur. 
           Psikanalistlere göre deniz, kadını, anneyi veya C.G Jung’un deyimiyle Anima’yı temsil eder. ‘Denizkızı ‘ adlı şiirinde, deniz ile Kadın arasındaki münasebet çok güzel ifade olunmuştur. Şair, burada yoksul bir balıkçı kızını tasvir eder. Fakat şiirde mühim olan balıkçı kızının yoksulluğunda ziyade kendi varlığında denizi taşımasıdır.   


                                                                Mehmet KAPLAN ( Şiir Tahlilleri-2 )
                                                                    DERGAH YAYINLARI SYF: 130
                                                                                    ALINTIDIR. 


'Otuz Beş Yaş' Şiiri Ek Bilgi : Otuz beş yaş şiiri isimli bir manzumesiyle, müsabaka kazanarak, daha geniş bir şöhrete ulaşan Cahit Sıtkı Tarancı, şiiri iyi anlayan, fakat bu saltanatının kısa sürmemesi için fazla serbest söylemekten kaçınması gereken bir şairdir. Onun otuz beş yaş şiirinde daha güzel söyleyişleri; vezinli, kafiyeli, hakiki şiir terennümleri vardır. Otuz beş yaş şiirinin de hafızalarda iz bırakan mısralarının, eski şiir kültüründen veya halk söyleyişinden hatıralar saklayan, ayrıca 6+5 veya 4+4+3 ahengine uyan mısralar olması oldukça ehemmiyetli bir noktadır.

           Bu şairlerden başka; söze, özel vezinler ve şekiller içinde güzel bir ses ve hareket vermeğe Muvaffak olan Ahmet Muhip Dıranas; şiiri yine şekil anlayışı içinde güzel söyleyen Baki Süha Ediboğlu, son yılların belirli imzaları arasındadır. Yine son yıllarda aralarına Cahit Sıtkı’yı da, Fazıl Hüsnü’yü de almaya Muaffak olan daha yeni bir serbest söyleyiş cereyanı ise, bugünkü Türk şiirini yine yabancı ülkelerden sızıp gelen ve maalesef Türkiye’de bir dil buhranının hüküm sürdüğü yıllarda gelişen, dikkate değer bir harekettir. 
           Bu cereyanın Türkiye’de sol Menşe’liyi bir devir yaşanmış olması ve bazı yıkıcı vasıflar taşıması onun en ehemmiyetli cephesidir. Şurası muhakkaktır ki, yeni cereyanın birçok genç şairi, başkalarına söylenecek sözleri olan, yeni bir zihniyetin ve yeni bir dünya görüşünün mümessilidir. Şiirde alabildiğine serbest davranmanın, şiire şu son zamanlara kadar böylesine mühimsenmeyen ıstırapların, en değer verilmez bedbahtlarının ve bedbahtlıkların açık ve gerçek ifadelerini getiren; tıpkı bunun gibi, en hiçten sadetlerle de mes’ud olmasını bilen, ne elemlerinden fazla meyus, ne sadetlerinde fazla arzulu olan bu genç zihniyetler, hiç şüphesizdir ki bugünkü Türk şiirinde bir şeyler söylemeye Muaffak olmuşturlar dır. 
           Milli edebiyat cereyanı mensuplarının ellerinde bir söyleyiş vasıtası bulunmasına mukabil, başkalarına söylenecek bir şey bulamayışlarındaki bedbaht bilgisizlik, bu yenilerde yoktur. Bu yeniler, gerek fikirleri, gerek bilgileri, gerek yeni bir dünya görüşleri ve nihayet, içinde kavruldukları buhranlı bir hayat devresinin tecrübeleri ile serpilişleri bakımından ne kadar dikkati çekmekte iseler, bütün söylenecek sözlerinin rindane bir mizahçılığın ve nükteli bir söyleyişin yeni çeşnisiyle birleştirmeleri bakımından da o derece ehemmiyetlidirler. Ancak bilerek veya bilmeyerek yabancı maksatlara da alet olmak istidadındaki bu yeni söyleyiş, Türk cemiyetinin yeniden oluşu ve geleceği bakımından bazı zararlı taraflara sahiptir. Bu söyleyişin mazideki şiir terennümlerinin her çeşit kıymetlerine dirsek dayaması, ne vezin, ne kafiye, ne şekil, ne dil, nede milli zevk geleneklerine bağlı olmayı adeta arzu etmeyişi bakımından zararlıdır ki; bugün yeryüzünde milletlere milli imanlarından ve milli asalet, iftihar ve tarih kayıtlarından uzaklaştırmak isteyen gizli maksatlar vardır.        
           Bu maksatların sinsi sahipleri, bir milleti içinden yıkmak için, onun eski değerli ile arasını açmak, ona eski ve tarihi değerlerini unutturmak isterler. Bir milletin dilini ve bu dilin asırlar boyu terennüm ettiği klasik söyleyişlerinin, hele bu söyleyişleri yaratan ve yaşatan milli zevkini sarsmaya veya yıkmaya Muaffak oldunuz mu, ortada, tam, bir Milet değil; belki birbirleriyle lisan ve edebiyat vasıtasıyla anlaşmak ve sevişmek imkânlarını kaybeden, bilhassa geçmişteki sanat değerleriyle iftihar edemeyen bir topluluk kalır. Böyle bir topluluğa ise en yeni, hatta en yabancı imanları kabul ettirmek, eskisi kadar güç değildir. 
           Onun içindir ki Türk edebiyatın da bir ihtilal gibi ortaya çıkan yeni şiir cereyanının milli geleneklerini terk etmez bir millet olduğu, sayısız tarihi tecrübelerle sabit olan Türk milletinin sağduyusu tarafından, bazen istihza ile karşılandığını biraz tabii görmek lazımdır. İçlerinde Orhan Veli Kanık gibi, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Behçet Necatigil gibi şiiri ve sanatı iyi anlamış; şiire yeni bir ses veya yeni bir sanat görüşü getirmek kaygılarıyla yüklü; hatta aralarında yine Orhan Veli gibi Türk divan şiiri, İran şiiri ve Fransız şiiri kültürlerine ve aruzla söyleyiş zevkine sahip ve hele iyi niyetlerinden asla şüphe edilmeyecek daha bir çok sanatkar bulunan bu zümrenin Muaffak olduğu tarafların, muvaffakiyetsizliklerinden az oluşu, işte bir parçada böyle tarihi bir buhran devrimi sanatkarı oluşlarındandır. Hatta bu sanatkârlar 

İçinde bazılarının serbest söyleyişi Türk saz şiiri gelenekleriyle birleştirmek yolundaki yerinde hareketleri, onlara daha zengin bir ufuk açmak istidadındandır. Orhan Veli Kanık’ın İstanbul Türküsü isimli şiirinde  :

                         U Rumeli Hisarına oturmuşum 
                         Oturmuş da bir türkü tutturmuşum
                         ‘İstanbul’un Mermer taşları’ 
                          ‘Başıma da konuyor konuyor aman martı kuşları
                          ‘Gözlerimden boşanır hicran yaşları
                                                                EDALIM

‘Senin yüzünden bu halim’ tarzındaki, halk söyleyişiyle terennümlerinin; onun en beğenilir sözleri arasında bulunması ve gerçekten ince, zevkli bir lirizme sahip olması, bundandır, Tıpkı bunun gibi; Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun; paramparça isimli şiirinde:


                                           Ağaç bütün…
                                           Meyve bütün.
                                           Işık bütün…
                                           Benim dünyam paramparça…

Gibi bir başlangıçtan sonra :
                                          Bir büyük ayna kırılmış,
                                          Kırılıp yere serilmiş,
                                          Kainat içine düşmüş,
                                          Düşmüş amma paramparça

                                         Yaprak yaprak yapıştıdım
                                         Diyar diyar dolaştırdım,
                                         Bir alevdir, tutuşturdum,
                                        Yandım amma paramparça.

           Gibi mısralarının halk söyleyişi ile ve halk tabirleri ile birleştirilmesindeki muvaffakiyet; Yeni şiir anlayışında milli zevkin ve milli geleneklerin rol almaya başladığını gösterdiği bu kadar milli kıymetlere değer verildiği takdirde aynı şiirin daha faydalı ve daha iyi kabul edilecek bir istikbale doğru yürüyebileceğini gösteren kuvvetli bir delildir.

Around Wikia's network

Random Wiki