Fandom

Yeni Wiki

Ruh-ul Mesnevi/100

< Ruh-ul Mesnevi

67.050pages on
this wiki
Add New Page
Talk0 Share

1.BEYİT Edit

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
Bişnew inney çun şikayet mii kuned .
Dinle neyden bak neler söyler durur
Hear, how yon reed in sadly pleasing tales
Ez cüdayiha hikayet mii kuned
Ayrılıktan mütevellit hikaye der durur.
Departed bliss and present woe bewails
Wikisource-logo.svg
Vikikaynak'ta bu konuyla ilgili metin bulabilirsiniz.
Ruh-ul Mesnevi/1

1.Bağışlayan ve esirgeyen Allah’ın ismıyle: Hamd Allah’a mahsustur.

Selam seçtiği kullarınadır, özellikle sevgilisi Mustafa’ya (s.a.v.) ve ailesine ve nesillerin ve şerefli kimselerın en hayırlısı olan ve rum’un ve Arab’ın en güzeli ashâbına olsun.

Üstün bir nesir, yüksek bir nazım yoluyla mânaların açığa çıktığı ve hakikatlerin göründüğü müddetçe kâmil ve genel bir hamd ve şâmil ve tamam bir selâm olsun.

Şimdi, fakir kul ki,kurbanlık Bursalı Hakkî diye isimlendirilmiştir,şöyle der;Allah Tealâ bu hakıkatların tadına ulaştırdıklarından ve her işi başarılı olanlardan kılsıl Muhakkak ki o şârih Mevlevî de olsa ve tam mânasıyla mesnevîyi şerhetmek isteyen herkes doğru yoldan şaşırır (gücü yetmez).

Nice kendı içinde nizâmını bozan nice nazımlar vardır.

Ve bir darbe vurur ki kemiklerini kırar.

Kişinin olgunluğu nakil çokluğunda veya aklının kuvvetınde değildir.

Aksine maksadına ulaşmadadır.

Bu her şeyi en iyi bilen Allah’ın ilhamına bağlıdır.

Ve taklidle elde edilemeyen zevkî ilimlere bağlıdır.

Aksine onu elde etme, tevhîdin, tecrîdin ve tefrîdin sırlarının araştırılması gerekir.

Kardeşlerimizden biri bizden bu kitabın müzâkeresini isteyip beni yüceltince ilk ciltten tefe’ülde bulundum ve şöz denk geldi;Şeyh kâmil idi ve tâlip iştahlı.

Adam çabukdu, merkeb dergâhlı.

0 mürşid onun irşad sahibi olduğunu gördü.

Temiz tohumu, temiz zeminin altına ekti.

Sonra rüyamda bana büyük bir cilt verildi.

0 adı geçen cildin şerhiydi.

Beni araştırmaya ve yazmaya bu istek ve ilâhi işâret yönelttı.

Herşeyi bilen ve her şeyden haberi olan Allah, bunu tamamlamayı ve ömrün buna yetip yetmeyeceğini en iyi bilendir.

Allah’tan yardım istiyor ve Mevlânâ’nın ruhâniyetine sığınıyorum.

(Allah sırrını takdis etsin.)

Belki ben bu işin güzel olması için insanlardan bildiklerinden yardım isterim.

Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir.

Bütün hayr,feyz ve ihsan anahtarları onun elindedir ve tevekkül onadır.



Ney, kamış ve mizmârma’rufdur, neyzen.

Ve nâyzen onu darb ve nefh edendir.

Nitekim bazı şuarâ nazmında gelir:

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
جاهر نا وك ني كز تورسد بررل كم تا ني شود ونا له كند برسر خا كم
Yarılmış gönlüme senden ulaşan her ney olduğu kabrimin başında inleyen ney olur.
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

Tercüme :" Bunda evvelki ney ile murâd kamış ve ikinci ile murâd alet-i marûfedir, nây gibi. Ve Lügat-i Hüsâmi’de “kamış neydür, düdük nây.

” dediği bi-hasebi’l-galibdir.

Ve bu beytte şikâyet hikâyet üzerine mukaddemdir.

Zira mısra’ı sânî evveli beyânvâkı’ olmuştur.

Nitekim tasvîr-i mânada gelse gerekdir.

Ve nüsah-ı atîka da böyle tashih olduğundan mâ’dâ cild-i evvelde bu beyt dahi onu müeyyiddir.

Nitekim gelir:

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
من ز جان جان شكا يت ميكنم من نيم شا كي روا يت ميكنم
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
Ben canın canından şikâyet ediyorum.
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

(Mesnevî, 1/1789)" Velâkin Mevlânâ Câmî (radiyallahü anh) tazmin etdiği kıtada şikâyetini te’hîr etmişdir.

Nitekim buyurur

دورازان لب جان يكي نالأن ني استبشنو ازنيجون حكا يت ميكند زان لب همجو شكر ماند.جدا ازجدا ييها شكا يت ميكند

O canın dudağından uzakta inleyen bir neydir Dinle neyden hikayet ediyor.
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
Orjinal Metin Buraya Yazılacaktır
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ


O şeker gibi dudaktan ayrı kalmış, ayrılıklardan şikâyet ediyor." murâdı, envâ'-ı hikâyetden olan şikâyettir.

Bundan sonra ma’lûm ola ki, Mesnevî-i Şerîfi bâ ile ibtidâda vücûhkesîre vardır. Biri bu ki, besmele’ye muvâfakatdır.

sûre-i tevbe besmelesiz tenzil olunup bâ ile ibtidâ olunduğu gibi bu kitap dahi bâ ile bed’ olundu.

Pes bu bâ besmelenin bâ’sından bedel ve onun tahtında münderic olmakla bi-hasebi’lişâret besmele ile ibtidâ dahi hâsıl oldu.

Ve biri dahi bâ ile bed ve defter-i sâdisi nun ile hatm eyledi.

Tâ ki, "Ben bâ’nın altındaki noktayım

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
اناالنقطةتحت الباء
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
"sırrına işaret hasıl ola.
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

zîrâ harf-i nun noktanın nun’una işâretdir ki, ona nunu’l-cem ve ümmü’l-kitâb dahi derler,Ol sebepden ki, asl-ı kitap vücûddur ve midâd mevâddnukûş-ı âlem müctemi’ olduğu yerdir.

Nesimî’nin; Cümlenin mânası bir nokta bu tekrar nedür”6" Bu mısra(Nesîmî Divanı’nda şu şekilde geçmektedır;Cümle bir mâna imiş, bunca bu tekrar nedür.

(Nesimî, Divan, İstanbul, 1286, s. 94.)"[4]ve Abdal Ata’nın "Alan bir kıldan alur" dedikleri sırrmezkûre işaretdir. Ve biri dahi

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
بي قا م كل شيء
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
Her şey benimle ayakta durur
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

"sırrına işâretdir, yâni ne kadar mevcudât var ise cümlesinin melekûtu vardır ve ol mevcûd olan melekût ile kaimdir.

Ve ol melekût Hak teâlanın yed-i kudretindedir.

Nitekim tenzil’de gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
فسبحا نالذي بيده ملكوت كل شيء
8 "Artık tesbih edilmez mi öyle her şeyin melekûtu yedinde bulunan Sübhân’a
(Yasin 83)


Eğer cemî a’yân-ı mevcude ve eşyâ-yı hariciyye bu melekût ile kâim olmasa, âlem ademe iltihak bulur ve nâ-büd ve nâ-peydâ olurdu.

Pes tahte’l-bâ olan nokta bâ’ya delâlet eder ve onu sair hurûfdan temyîz eylediği gibi her mevcûd dahi zikrolunan nokta-i melekûtıyye ile Hakk’a delâlet ve onu sâir esmâdan ifrâz kıldı.

Ve biri dahi bâ, bidâyete ve ol bidâyetin mesnevî lduğuna işâretdir. zira ba hisâbebced üzere ikidir.


Ve biri dahi bâ, ehlullah katında ism-i latif mukâbelesinde vâki olmuşdur.

Pes kitâb-ı Mesnevi ism-i latifin tecellisinden sâdır olup mahzlütf-i Bâ- ri olduğuna delâlet eyledi.

Hususan ki, taltif-i ruh etmedikçe âlem-i letâif ü hakâyıka dühul etmek mümkün değildir.

zira cism-i kesife mukârenetle tâ- ha dahi kesâfet ârız olmuşdur. Ve kesif ve latif mütekâbildir.

Ve biri dahi taayyün-i kevniyyeye işâretdir ki, insan bu taayyünde elif şeklindedir.

Pes bu kitab, âlem-i mülk ü melekutten esrârına müteallık olmakla bâ elif üzerine tercih olundu.

zira insanın vücudkevnisi taayyün-i mezküre tâbidir.

Onunçün ism-i bâ’da elif bâ’ya tâbidir. Pes

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
الأقدام فالاقدم
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
Evvel olan evveldir.
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

" [[9hasebiyletakdim olundu. Ve biri dahi budur ki, bâ’nın tahtında olan nokta-ı vahdet taayyün-i evvel-i zâtiyyeye işâretdir ki, sırrinsân onun mazharıdır.

Nitekim nokta-ı tesniye taayyün-i sâni-i sıfatiyyeye işaretdir ki, ruhsultâni onun mazharıdır.

Ve nokta-ı teslis taayyün-i sâlis-i fiiliyye işârerdir ki, ruhhayvâni onun mazharıdır.

Bınâen-alâ-hâzâ, nukât dahi üçe münhasır olup mukayyedâtı beyânında tertibe riâyet olundu.

Pes bâ ile ibtidâda süret ve mânayı tatbik ve telfife işâret vardır.

Ve Hazret-i emirü’l-mü’minin Ali kerreme’l-lahü vechenin

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
انا النقطة تحت الباء”
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

buyurduğu sırr insanın mebdeiyyet-i vekiliyyetine ve hakikat-i Muhammediye’nin cemiyyetine işâretdir ki, ne kadar nükûşervâh ve süver-i ecsâm ve besâit-i tabiiyyet ve mürekkebâtunsuriyyet var ise ondan teşekkül ü tasavvur ve tevellüd ü temessül eyleyip âlem-i ilmde müste’id oldukları [5] suret-i mahsüsa ile vücud-pezir oldular.

Ve bu kesret-i bi-nihâye ol vahdete mâni ve cüz’iyyât-ı bi-gâye ol külliyyete müzâhim olmadı.

zira teaddüd-i vücüd tekerrür-i tecelliden hasıl oldu.

Nitekim bâ’nın noktası tekerrür hasebiyle tâ ve sâ oldu.

Pes bu taayyünde olan teaddüd bâ’nın vahdetine mâni olmadı.

Nitekim her şahsinsâni bi-hasebi’z-zâhir cism-i vâhid ve min haysi’l-mâ’nâ ruhvâhiddir. Maa-hâzâ bu kadar âzâ ve kuvâya mütekessir ve mütefassıldır.

Bu sırra mebnidir ki, demişlerdir;

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
ففي كل شيء له آ ية تدل أنه أحد
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
Her şeyde onun için bir delil vardır.Bu delil onun bir olduğuna delalet etmektedir.
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

Ve bu zikrolunan vahdet-i şahsiyye, vahdet-i hakikiyyeyi dahi müştemildir. Onun çündür ki, her cisim cüz-i lâ-yetecezzâya müntehidir. 0 cüz noktaya işâretdir ki, cemi terkibât onunla kâimdir.


Ve biri dahi bâ’da elif’e nispetle inkisâr vardır ve inkisâr ve tevâzu, bâis-i uluvv ve sebeb-i rif’atdir. Nitekim hadîs’de gelir:

Hadis Metni
Meali
Kaynak
من توا ضع لله رفعه الله
Allah için tevazu gösteren kimsenin Allah derecesini yükseltir
(Sahih-ı Müslim. Birr 69)

[11] Ve hadîs-i kudsi’de gelir:

Hadis Metni
Meali
Kaynak
انا عند لمتكسرة قلويهم من اجلي
Benden dolayı kalpleri kırık olanların yanındayım."
(Sahih-ı Müslim. Birr 69)


[12] Pes zâhiren indirâskubûr ve bâtınen inkirâskulûb ile fenâtâm lâzımdır.

Tâ ki, refîü’d-derecât sırrı bâhir ola.

Li—muharrirıhî;

Elif-i kâmetini nûn eyle
Var fünûnun yürü cünûn eyle
Kim ki, bâ gibi münkesir olmaz
Noktanm ilmi doğrulup gelmez

Ve biri dahi bâ, lisân-ı Arabî’de ve farisî’de ilsâk için gelir.

Pes bâ ile ibtidâda bu kitâbın iltisâkasla ve sıla-ı rahme sebep olmasına ışâret vardır.

Maa-hâzâ bâ bi-hasebi’-gâlib mütevâsıl resmolunur.

Ve biri dahi bâ’da olan nokta-ı vâhide, bâ’nın ulüvv-i himmetine delâlet eder ki, vahdetden gayrı nesne kabul eylemedı.

Onun içün"

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
قل الله ثم ذ ر هم
Sen Allah de, sonra onları bırak
(Enam 91)

buyurdu.

Yâni mertebe-i ülûhiyyet ki, mertebe-i ehadiyetdir, onunla iktifâ eyle ve sâir merâtib-i taayyünâta iltifat eyleme demekdir.

Pes bu sebebdendir ki, fahrâlem sallallahü aleyhi ve sellem leyle-i mi’râcda

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
قابقوسين

İki yay aralığı kadar

(Necm 9)

[14] mertebesinden Pes bu sebebdendir ki, fahrâlem sallallahü aleyhi ve sellem leyle-i mi’râcda

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
او ادنا

Yahut daha da yakın

(Necm 9)

[15] merkezine urûc eyleyüp cây-ı bî-câda fürûkeş ve nüzûl etmişdir.

Ve biri dahi bâ, noktadan hâsıl olan dereceyi tahtkademine vaz’ eyledı.

güyâ mâsivâya nazar etmeyip sıdk ehlinden oldu.

Cim’in noktası ise vasatındadır, tahtında değildir ve ye ki, âhirü’l-hurûfdur, noktaları gerçi tahtındadır.

Fe-emmâ ol noktalar infirâd haline göre değildir. zira yâ-ı müfrede ve maktû’a bi-nokta resmolunur.

Belki ittisâl halinde [6] bâ-i muvahhideye müşâbih olmasın içün noktateyn vaz olunur.

Bâ ise iki halde bile menkûtdur.

Pes bu vechile cim’den ve ye’den mütemeyyiz olup ihrâzşeref kıldı. Ve biri dahi bâ, harf-i âmildir, mâbadinde mutasarrıf olup ma’mûlünü kendi gibi meksûr eyler.

Pes bâ’nın hali mürşid-i kâmil haline müşâbih oldu ki, mürşid-i kâmil kendi inkisârhakîkî ile muttasıf olduğu gibi kendine tâbi olan müsterşidleri dahi ra’unet-i nefs-i emmâreden tahlîs edip münkesir ve mütevazi kılar.

Nitekim tenzîl’de fahrâlem sallallahü alyhi ve sellem vasfında gelir,

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ويزكيهم
Ve onları temizlesinbırak
(Bakara 129)

Eğerçi ki, hakikatde tezkiye vasfHak’dır.

Nitekimkim buyurur,

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
بل الله يزكي من يشاء
Allah dilediğini temize çıkarır
(Nisa 49)

Ve bucer ve amelin lisân-ı Arabîye ihtisâsı bu itibârlatîfi zebânı-ı Pârsî’de riâyetine münâfi değildir.

Zîra Fârisiyye-yi derîye ile lügât-i Arabiyye’nin ehl-i cennet lisânı olmakda iştirakleri vardır.

Maa-hâzâ “pa” ve “ça” ve “je” ve “kef-i Fârisi” hurûf-ı Arabiyye’ye ilhak olunup mecmûu otuz iki add olunmuşdur.

Ve bu hurûf ile fi’l-cümle Arap tekellüm etmişdir.

Nitekim mahallinde mübeyyendir.

Ve biri dahi bâ, harf-i şefevîdir.

tekellüm ise şeffenin hareketine mevkûfdur.

Pes şeffe bu itibâr ile müntehiyü’l-mehâric ve bir itibâr ile dahi mebdeü’l-mehâricdir.

Ağâz-ı kelâm ve ünvân-ı kitâbda bâ zikr olunduğuna münâsebet budur.

Ve biri dahi insanın, âlem-i ervâhda feth-i dehân eyleyip ibtidâ nutk etdiği bâ’dır.

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
الست بر بكم
?Ben sizin rabbiniz değil miyim
(Araf 172)

cevâbında

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
بلى
"Evet"
(Araf 172)

dediler.

Pes hikmet-i ilâhiyye iktizâsı üzerine bâ sâir hurûfdan ihtiyâr olunup tahsis bi’z-zikr olunmak lazım geldi ki,

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
هوالاولوالاخر
Evvel ve ahir olan O’dur
(Hadid 3)

sırrı bâhir ve ezel ü ebed-i ehâdiyyetinin sırrı zâhir ola.

Ve biri dahi bâ lafzı beldeye işâretdir ki, hâlet-i cemden ibaretdir.

Bu kitâbın hakâyıkı ise hâlet-i cemde sâdır olmuştur.

Yâni sâlike bu âlem-i farktan insilâh gelmedikçe feyz nüzûl eylemez ve alâ takdiri’n-nüzül me’zûn olmadıkça yazmaz ve söylemez.

Ve biri dahi harf-i bâ Belh'e işaretdir ki, Hazret-i Mevlânâ’nın mevlidedir.

Ve ibtidâ arsa-ı hâliye-i dünyâda va’z olunan beldedir ki, evvelü’l-mülûk olan Keyûmers binâ etmişdir.

Pes bu vechile dahi ba’nın hüsn-i mevkii zâhir oldu.

Ve belde-i mezküreyi zaman-ı hilafet-i Osman radiyallhü anhda Ahnef bin Kays-ı Temimî fethetmişdir ki, Belh’de onunla darb-ı mesel olunur.

Yanî’ evvel-i bilâdı [7] Hz. Osman radıyallahü anh feth eyleyip ve iptidâ nazm-ı Kur’an’ın cem’ine muvaffak olduğu gibi Hz. Mevlânâ dahi zikr olunan evvel-i bilâdda hareket-i âleme zuhûr edip ibtidâ me’âni-i Kur’an’ı bu üslüb-ı bedi üzre silk-i nazma çekip rum ve gayra ihdâ etmişdir.

Li-muharririhî;

Zehrini yutma âlem-i telhin Şekerin çiyne belde-i Belh’in

Ney gibi buldu belh içinde nemâ Saldı âvâzı Konya’da ammâ

Ve biri dahi, Bârî ismine işâretdir ki, arştan serâya dek cemi mevcûdât ol ismin taallukundan halk olunmuşdur.

Nitekim tenzil’de gelir

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
هواللهالخا لق البا رئ
"o öyle Allah’tır ki, yaratıcıdır, yaratıkları tekâmül ettirendır
(Haşr 24)

[21] Pes bâ’da bu kitabın elfâz u hurûfu zebân-ı Pârsî üzerine halk olunup melekûtme’ânisi ol libâs ile telebbüs ettiğine işâret vardır.

Yâni Kitâb-ı Mesnevi ki, mağz-ı Kur’an’dır ve Kur’an gayrmahlûkdur.

Zirâ kâim bin-nefs olan KelâmKâdim’dir.

Velâkin KelâmKadim âlem-i cemden âlem-i fark’a nüzûlde ne makûle lisân ile kisvelenırse ol lisânın elfâzı ve hurûfu hâdisdir ve ism-i Bâri tahtında dâhildir. Ve biri dahi, Basîr ismine işâretdir. Nitekim Kur’an’da gelir,

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
والله بكل شئ بصير
. O her şeyi görendir
(Mülk 19)

Yâni Allah tealânın cemî mübessarâta ihâtailmi i’lâm olunmak riyâ ehline tenbîh ü tahvîf ve hulûs ehline ilhâb ü tehyîc kabilindendir.

Pes, bunda bu kitabın ulûmHak’dan müstefâd olup tertîbi hulûsa mukârin ve taleb-i rızaya mücâveretine remz vardır.

Onun için ilâ yevmi’lkıyâme ale’d-dehr eser-i bâkî ve umûn ve husûs üzre müntefiün bihdir.

Ve illâ çokdan nakşı fenâ bulur ve şimdiye dek zâil olurdu.

Bu sebebdendir ki, müellefâtın ekseri zevâyâda mehcûr ve musta’mel olanları dahi kalilü’l-intifâdır. Ve biri dahi Basît ismine işaretdir.

Nitekim kelâm-ı Muhammediye’de gelir.

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
يبسط الرزق
Rızkı genişletir
(İsrâ 30)


"Bu bölüm matbu kitapta olmayıp, Saliha Baryamanın Rühü’l-Mesnevi, (1. Cilt) inceleme-Metin, isimli tezinden alınmıştır.

(Uludağ Universitesi, İlâhiyat Fakültesi, Bursa, 1999, s.77).

" Ve rızk iki nevidir ki, biri rızku’l-yevm ve biri dahi gıdâervâhdır.

Ve bu rızksâninin bastına bu kitap mütekeffildir.

Velâkin intifâ’ı tahâret ile meşrûttur.

Nitekim KelâmKadim’de gelir,

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
لا يمسه الاالمطهرون
Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez
(Vâkıa 79)

ve mutlaka tehâret sebeb-i vüs’atrızkdır.

Nitekim hadîs’de gelir

Hadis Metni
Meali
Kaynak
دم علي الطها رة يوسع عليه الرزق
Temizliğe devam et ki, rızkın genişlesin"
(Ali el-Muttaki Hindi, Kenzu’l-Umnâl fi Süneni’l-Akvâl vel-Ahvâl, I-XVI, Beyrut, 1986,C. XVI, s. 44152)

Pes Kur’an’a ve Kur’an’dan olan esrâr ve hakâyıka dâmen-âlûde olanların elleri ermez ve ol cemal-i meânî-yi zevkiyyeyi gözleri görmez.

Ve bu babda encâs ercâs nedir, tathîri ne vechiledir, mahallinde gelir inşallah.

Ve biri dahi Bâkî ismine işâretdir.

Zîrâ bu ilm-i ledünnî sâir ulûm-ı resmiyye gibi fenâ bulmaz.

Onunçün ki, sıfatruh ve sırrdır. Ruh ve sırra [8] fenâtârî Olmadığı gibi mütehalli oldukları ulüm-ı şerîfeye fenâ ârız olmaz.

Ve belki ruh ve sırr-ı insanı fi’l-hakika bu maküle ulûm-ı âliye ve melekâtfâzıla ile ittisafına binâen indirâs kabul etmeyip bu cevher-i nefisin ziyâsı ebdâna dahi sâri olur; Enbiyâ ve kümmel-i evliyâların cesedleri çürümez.

Zirâ mücib-i tefessüh olan ufûnetten,teessür-i mücavir ile nekâvet kabul etmişdir.

Ve kafa dahi vechin aynı olmuştur.

Kâle Tealâ

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ويبقيوجه ربك
Rabbinin yüzü bakidir
(Rahman 27)

el-hâsıl bu tâife-i Celile seyr-i vâcib erbabıdır, seyr-i mümkinâtda kalanlar böyle değildir.

Zira hâdise mukârin olan dahi hâdisdir.

Şu kadar var ki ulûm-i zâhirede a’mâlin semerâtı olan sevâb bâkîdir. Onunçün kıyamette a’râz tecessüd etse gerekdir.

Ve biri dahi Bâ ismine işaretdir. Nitekim Allah teal buyurur

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ان الله يبعث من في القبور
Ve muhakkak Allah kabirlerdekı kimseleri diriltecektir
(Hac 7)


cümle zî-ruh nefh-i İsrâfil ile ba’de’l-mevt, ba’s ve ihyâ olundukları gibi bu kitabın nefehâtı ile mürde-diller hayat-ı taze bulurlar. Onunçün evliyâ-ı kirâm İsrafil-i vaktdir.

Zira hayata müsta’ıd olanlar onların enfâsından bûy-ı hayat alırlar.

Ve biri dahi Berr ismine işaretdir.

Nitekim Kuran’da gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
انه هوالبرالرحيم
Gerçekten 0 kerem sahibidir, rahimdir.
(Tür 28)

[29]" ()" zira bu kitapda bu ilme mü’min olanlara ber ve lütuf vardır.

Pes bunu mütâlaaya kâdir ve müzâkeresi meclisinde hazır olanlara lazımdır ki, bu nimet-i hâzıra ya şükr-i bisyâr eyleyip sebep olanın ruhunu daima hayr ile yâd edeler ve vasıtaya küfrân üzere olmayalar.

Nitekim hadîsde gelir:[30]

Hadis Metni
Meali
Kaynak
من لم يشكراانا س لم يشكر الله
İnsanlara teşekkür etmesini bilmeyen Allah’a şükredemez
(Ebu Davud, Edeb 11 )

Mervîdir ki, Ümmü’l-mü’minîn Aişe radiyellahü anhanın berâati hakkında on sekiz ayet nüzül edip Sıddîka hazretleri ınân-ı şükrü cânib-i Hak’ka imâle kıldıkta pederi Sıddik radiyellahü anha, Resülullah sallallahü aleyhi ve sellemden şükre müteaalık has u tahrîz vâkî oldu.

Zira âyât-ı mezkûrenin nüzûlüne vesâteti ve makam-ı ceme göre hakkıyyeti mâna-yı mezbûre mûcib-i tâm oldu. Ve Kur’an’da ba’zı âyât-ı mutlaka dahi bu sırra imâ eder.

Nitekim buyurur:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
من يطع الرسول فقد اطا ع الله
Kim peygamhere itaat ederse şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur.
(Nisâ, 80)
Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ان الذين يبا يعونك انما يبا يعون الله

Muhakkak ki sana itaat edenler Allah’a itaat ederler.
(Fetih 10)

Pes nazar eyle ki, resûl’e irtâat ve mübâyeati kendine itâat ve mübâyeat kıldı. Ve biri dahi harf-i bâ bidayete işaretdir. Nitekim mürûr etdi. Velâkin bidâyet-i شنو ki, emirdir, işit mânasına, onunla vâki [9] oldu.به بين yâni gör, veyahut yâni söyle, diye bidâyet vâki olmadı.

Zirâ tab’an sem ba-basardan ve basar dahi kelâmdan mukaddemdir.

Nitekim rahm-i mâderde cenîne ibtidâ hâsıl olan his sem’ kuvvetidir.

Onunçün hâmil-i mutallaka veya müteveffâ anhâyi tezevvücden şer’de nehy olunmuşdur.

Zîra vety ile ceninin hiss-i sem’i ziyâde olup hers-i gayr-ı saky etmek gibi olur.

Ondan dünyaya geldikte hiss-i basar ondan kelâm zuhûr bulur.

Pes kelâm merâtib-i sıfâtın âhiridir. Zîra sifât-i seb’ tertîb olup hayat ve ilm ve irâdet ve kudret ve sem’ ve basar ve kelâm denilmişdir.

Ve kelâm ki, kemâlin maklubudur, evveli kemâldir ve kemâlin âhiri kelâmdır.

Yâni taayyunât-ı İlâhiyyenin evveli hüviyyet-i zâtiyye ve âhiri kelâmdır.

Nitekim taayyunat-i kevniyyenin evveli ruh-ı Muhammedî ve âhiri neşe-i insaniyyedir ve bu zikrolunan tertib melekte ve cinde dahi bu üslûb üzerinedir.

Egerçi meleğin hilkati insan tevellüdü gibi etvârmuhtelife üzerine değildir.

Onunçün kemâli def’îdir, insan gibi tedrîci değildir.

Velâkin her nev’in kendi makamına layık ve şânına münâsib sıfatı vardır.

Keyfiyyetde sıfât-ı insaniyye gibi değildir.

latîf olanın haline göre ve kesîf olanın dahi haline göredir. El-hasıl بشنو ile emreyledi.

Zîra sem’ sifata sâir sıfâttan mukaddemdir ve sâlik dahi rahm-ı mâderde cenin gibidir. Zîra vilâdet-i sâniye ehlidir. Onunçün Hazret-i İsâ aleyhisselâm buyurur:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
لن يلج ملكوت السموات من لم يولد مر تين
İki kere doğmuş olmayan semaların melekûtunun sırrına vakıf olamaz.
(İncil, Yuhanna Bab 3, Ayet 6.

Türkçe tercümesinde ise ayet şöyledır: Bir kimse sudan ve ruhtan doğmadıkça Allah’ın melekûtuna giremez.

(Kitâb-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, İstanbul, Kitab-i Mukaddes Şirketi, 1997, s. 94.)"

Pes sâlike lâzım oldu ki, evvela nidâ-yı Hakk’a ve hâtıf-ı gaybe doğru sem’ aça ve bu sem’in hakikati ile mütehakkık olduktan sonra basar mertebesinde ru’yet-i didâr sahibi ola.

Ondan Hak’la münâcât ve mükâlemeye isti’dâd bula.

Bu sebebdendir ki, Fahr-ı Âlem sallallahü aleyhi veselleme kable’n-nübüvve, İsrafil aleyhisselâm mukârenet eyleyip ba’zı umûr ve ulûm ta’lîm eylerdi.

Ve Fahri Alem İsrafil’in savt u hissini işitirdi. Lakin şahsını görmezdi. Sonra bir müddet dahi âyine-i ekvânda nûr-ı İlâhi müşâhede eylerdi.

Sonra vech-i hass u avâmdan vahye müste’id ve müteheyyi’ oldukta Cebrâil aleyhisselam nüzûl eyledi.

Sonra mi’râc-ı cismâni dahi vâki olup âlem-i tefrîdde Hakk’ın hem kelâmın işitdi ve hem bî-perde cemâlin: gördü.

Onunla bin bir aded kelâm mükâleme [10] eyledi ki, esmâ-i hüsnânın tafsili mertebesi idi.

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
آمن الرسول
Peygamber iman etti.
(Bakara 285)

âhirine dek ve kezâlik

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
هوالذي يصلي عليكم وملا ئكته
Sizi karanlıklardar aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen O’dur.
(Ahzab 43)

âyeti ol demde bî-vâsıta vahyolundu. İşte

Peygamberden bu mirasdır ki, kümmel-i evliyâ-yı ümmete kalmış ve her biri ondan hazzevfer almışdır.

Yalnız sem’ mertebesi bidâyet ve sem’ ve ru’yet pâyesi tavassut ve mecmûu nihayet erbâbınındır.

Bu üç mânanın içtimâı farz-ı ma’a’t-ta’sîb gibidir.

Yalnız semâ ehli veya semâ ve rü’yet ehli min vech merzûk ve min vech mahrûmdur.

Zîrâ cemî merâtibin ganâimi ihrâz olunmadıkça ve cümle etvârın hakâyıkı ile tahakkuk bulunmadıkça ervâh ve kulûba gınâ-yı tâm gelmez ve ney gibi feryâd u figândan hâli olmaz.

Ve müreffehetü’l hâl olanlara nazar edip ağlar, gülmez.

Manâ-yı beyt budur ki; işit neyden nice şikâyet eyler, yâni şikâyet eylemez, belki cüdâlıklardan hikâyet eyler ve âlem-i aslından dûr ve vatanından mehcûr olduğun hem-derd olanlara yanıp söyler.

Zîrâ ney temsil tarîkıyla zikr olunmuşdur. murâd, vücûd-ı insanîdir ki, zarûrî bu âlem-i gurbete düşmüş ve mertebe-i ehâdiyetten tedrîcle nüzûl eylemiş ve nâçâr yine vatanına rücûu lazım gelmişdir.

Âşık-ı Hakkânî ve ârif-i Rabbânî olanların lisânı ise lisân-ı hikâyettir ki, huzûr-ı mahbûba mücerred arz-ı iftikâr ve ızhâraczdir.

Yoksa lisân-ı şikâyet değildir ki, sırr-ı kaderden gâfil ve hilye-i marifet- ten âtıl olan câhil mahbûbun lisânıdır.

Pes mısra-ı sâni evveli beyân olur.

Zîrâ bazı şikayet sûreti hikâyete mahmûldur. Nitekim bazı ehi-i derd serd edip demişdir;

Hikâyet eylesem belki şikâyet anlanur bilmem

Ne yüzden arz-ı hâl etsem sana ben ey kerem-kâni

Ânınçün ba’zı ehl-i hakikat buyurmuşlardır ki; tenfîs-i kürbet ve tefrîc-i şiddet için kişi ahvâlini ebnâ-i cinsi ile müzâkere etmek şikyetten add olunmaz. Hususan dergâhvâlâ-yı Kibriyâ’ya arz-ı hal ve tazarrû’ u ibtihâl ola.

Nitekim Kur’an’da, Hazret-i Yakub aleybisselamdan bi-tarîki’l-hikâye gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
انمااشكوابثي وحزني الي الله
Beri sadece gam ve kederımi Allah’a arzediyorum.
(Ysuf 86)

ve Hazret-i Eyüb aleyhisselamdan dahi tercüme olunur:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ربه اني مسني الضر
Hani Rabb’ine “Başıma bu dert geldi” [diye niyaz etmişti.]
(Enbiyâ 83)

Pes ârif ne şikayet eder ve ne kendi mücânisi ârifden sâdır olan mâcerâyı şikâyete haml eyler.

Binâen alâ hâzâ, gûşı cânı küşâde olanlar neyin feryâd u figânını hikâyet olmak üzre istimâ' [11] eyeler1er ve sıyt u sadâsı mücerred efsanedir, demezler.

Hakkında hak söylerler. Bilirler ki, her mevcûd elsine-i Hak’dan bir lisan ve her sûret bir sırr-ı acîbden nişândır.

Bundan sonra cüdâyihâ dedi, cem îrâd eyledi, neyin efrâdkesîresi i’tibârıyla.

"Hani Rabb’ine “Başıma bu dert geldi” [diye niyaz etmişti.] (Enbiyâ 83)"

Ve bir dahi neyistandan kat’ olunduktan sonra elden ele geçip sûretten sûrete girdi.

Tâ ki, taayyun-ı mahsûsu mertebesine erdi.

Pes her taayyünde bir nevi cüdâlık ve bir gûne hicâb ârız oldu ve bir dahi neyistandan mufârakat edeli bu kadar demler güzâr etmiş idi ki, her demi bir dem-i vuslat olmakla sâlih idi.

Pes her deme göre bir cüdâlık hâsıl oldu.

Ve kezâlik vücûd-ı insanî dahi hüviyet-i zâtiyye mertebesinden tenezzül edip kendi taayyunmahsusu âyinesinde cilveger olunca bu kadar etvâr ve menâzil dûr eylemiş ve ahd baîd oldukça gurbet ve dûru dahi kemâlin bulmuşdur.

Nitekim gurbet-âşina olanlara malüm, feefhem cidden. Li-muharririhî:

andelîb-i dil nice feryâd u fîgân itmesün

Çün gül-i sad-berk-i cân kat kat hicâb altındadur

mezra’vahdetde bitmiş dâne iken bu vücûd

Şimdi kesrette nihân olup turâb altındadır

sual olunursa ki, niçin ney temsile tahsîs olundu? Maa-hâzâ mevâlid arasında takrîb-i münâsebet edip demişlerdir ki; mercan, me’âdinin mertebe-i nebâte akrebidir.

Zîra nümüvvârdır.

Ve nahl, nebâtın mertebe-i hayvana akrebidir.

Zîra kellesi kat olunsa hüşk olur ve telkîh olunmasa bâr-dâr olmaz.

Ve esb hayvanın mertebe-i insana akrebidir. Zîra şuûr sabibidir ve zeyrekdir.

hususan ki, insan gibi rüya ehlidir.

Pes ney ki, nebât cinsindendir insandan bâîddir.

Cevâb budur ki, ibtidâ-yı mahlukât kalemdir.

Nitekim hadîs’de gelir:[38]

Hadis Metni
Meali
Kaynak
اول ما خلق اللهالقلم
Allah’ın yarattığı ilk şey kalemdir.
(Süneni Tirmizi,Tefsiri Sure 68)

Kalem ise bu nişana göre bi-hasebi’l-gâlib kamışdan olur.

Kalem ile bu kadar nukûşhurûf ve süver-i kelimât zâhir olduğu gibi evvel-i mahlûk ve ibtidâ-yı masnû’ olan kalemin yüzünden dahi bu kadar ervâh ve ecsâm zulmet-âbâd-ınâ bûddan sahra-yı vücûda kadem basdı. Nitekim hadisde gelir:39

Hadis Metni
Meali
Kaynak
انا من الله والمؤ منون من نوري
Ben Allah’tanım ve inananlar benim nurumdandır
(Acluni,C,1,s,205)


Allah tealâ hakîkat-ı Muhammediye nurunâ tecellî, ettikde kalem gibi iki şakk oldu.

Bu cihetten dahi kalem ıtlak olundu.

Ve biri dahi, kalem ile sahib-i kalem murâd olunur, sahib-i seyfe seyf [12] denildiği gibi.

Nitekim Halid b. Velid radiyellahü anh seyfullahu’l-meslûl’ diye mulakkab olmuşdur. Ve bu kalem gerçi hakîkât-i Muhammediye’den ibâretdir.

Velakin cümle hakâyık-ı kevniyyenin ol hakikatden hissesi vardır, Adem aleyhisselam’ın turâbından evlâdının behresi olduğu gibi.

Onunçün Kur’an’da gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
هوالذي خلقكم من طين
Sizi bir çamurdan yaratan odur.
(En’âm 2)

Pes kalem ile mutlak vücûd-ı insanî irâdetine vech budur ve bu tarîk ile ney’den insana intikal olunmuşdur.

El-hsıl ney mutlaka

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ارجعي
Rabbine dön
(Fecr 28)

hıtâbına lâyık olan uşşâka misal olup nüzül ve urûc miyânında olan ahvâli beyâna işâretdir.

Zîra hemm kabilindendir ve hem feryadhazîn etmede ehl-i fırâk ile müşterek ve hâlet-i erbâbı gibi neyzen elinde bi-ihtiyârdır.

Bundan gayri kelâm-ı temehhülât kabilinden olduğu ashâb-ı zevke bedîhîdir.

Bade-zâ Hazret-i Mevlânâ kuddise sırrıhû neyden istimâ ile emr eyledi ve bu emr nedb içindir.

Ve istimâ ol vakitde mendûp olur ki, müstemi’ olan kimesneye muhabbet-i Hak ve şevk-ı mutlak gâlib ola.

Onunçün demişlerdir ki, âlâtmutribenin hurmeti, hurmet-i ayniyye değildir, hurmet-i hamr ve zina-gibi.

Belki hurmet-i gayriyyedir.

Pes lehv ü lu’b tarikiyle istimâl olunsa haram ve illa mübâh olur.

Bunun şerhi budur ki, insanda beş mentebe vardır.

Biri tabîat ve biri nefs ve biri kalb ve biri rûh ve biri sırdır. Pes ol meyl-i tabiî ki, tabiatin savt-ı hüsnü istimâ ve mütâlaasından tevellüd eder, ona şehvet derler.

Ve ol meyl-i nefsânî ki, nefsin nağemât u elhânı istimâ ve mütâlaasından tevellüd eder ki, ona hevâ derler. Ve bu ikisi yani meyl-i tabi’î ve nefsânî haramdır. Zîra şeytanîdir.

Onunçün bu mertebelerde olan semaâ mutlaken ruhsat yokdur, hususan ki, tâife-i şübbânın semâına.

Zîra semâ bunların vücudlarınıda gâlib olan sıfât-ı zemîyeyi tahrik eder, şehvet ve hevâ gibi.

Pes şol kimsenin ki, bâtını kedüret-i şehvet ve hevâ ile mütekeddir ve zulmet-i sıfât-ı zemîme ile muzlem olup semâda garazfâsidi ola, ona semâ haram olur, ebnâ-ı zamânın ekseri gibi.

Ve ol meyl-i kalbî ki, kalbin semâ halinde nûref’âl-ı Hakk’ı mutâlaasından tevellüd eder, ona aşk derler ve ol meyl-i rûhâni ki, ruhûn inde’s-semâ nûr-ı sıfât-ı Hakk’ı mütâlaası sebebiyle tevellüd eder, [131 ona muhabbet ve huzur ve sükûn derler.

Ve ol meyl-i sır ki, sırrın vâktü’s-semâ nûr-ı zat-ı Hakk’ı müşâhedesi vesâtetiyle tevellüd eder, ona üns derler ve bu üçü; yâni meyl-i kalbî ve meyl-i ruhânî ve meyl-i sırrî helâldir, zîra rahmanîdir.

Onunçün bu mertebelerin erbâbına semaâ izin verilmişdir.

Zîra semâ bunların bâtınlarında gâlib olan sıfât-ı hamideyi tahrîk eder. Bu sebebdendir ki, süret-i hasenenin nazarda te’sîri Olduğu gibi nağme-i lezîzenin dahi nefsde te’sîri vardır.

Binâen alâ hâzâ mecâlis-i zikirde zâkirlere ve kavvâllere kasâid ve ilâhiyyât ve bazı muharrikât kıraatine ruhsat verilmişdir.

El-hasıl Hazret-i Mevlânâ’nın “bişnev” diye emri erbâb-ı kalb ve ruh ve sırra göredir ki, bunlar ve bunların meclisleri ve hareketleri ve semâları hakkânîdir, ehl-i tabî’at ve nefse göre değildir ki, bunların cemi ahvâli şeytanîdir.

Zîrâ bunlar âlât ve vesâite bend olup nazarları mazhara maksûrdur.

Fe-emmâ Hakkânî olanlar kuyûddan halâs olup sırr-ı mutlaka nâzır olmuşlardır ve her âvâzı Hak’dan istimâ ile sâirlerden imtiyâzazîm bulmuşlardır.

hikâyet olunur ki; Hayru’n-Nessâc kuddise sırrıhûya bir kimesne mülâkî olup, sen benim kulumsun, dedi.

Hayr dahi ol vakitte felek-i sem’de devvâr olmakla mazhara nazar etmeyip bu hitâbı Hak’dan istımâ’ edip “ne’am” dedi. Ve nice müddet ol kimesnenin hizmetinde oldu ve muhalefet göstermedi. tâ sonra, sen benim memlüküm değilsin, diye izin verip ıtlâk eyledi.

Ve erbâbmükâşefeden biri dahi, Harem-i Kâbe’de bir imama iktidâ edip imamın kıraatini Resûlullah sallallahü aleyhi vesellemin lisânetinden istimâ eyledi. Pes bu makûle sema ehline taklîd câiz değildir.

Zîra bunların semâları galebe-i hâldedir ve hüküm gâlibindir ve Mevlânâ hazretleri dahi bu kabilden. Onunçün esrârına istitlâ'için istimâ'ile emr eyler. Gayrılara bu babı fethetmede mefâsid çokdur.

Eğerçi ki, mefâsid ehli dahi mahall-i ibret olmakla inkar olunmaz,

Nitekim Şeyh Ebü Medyen Mağribî kuddise sırrıhu buyurur:

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

لاتنكرالباطل في طوره فانه بعض ظهوراته

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR

"Onun hal ve tavırlarındaki batılı kötüleme. Çünkü bu da onun tecellilerindendir."

İNGİLİZCE TERCÜMESİ

Ve bundan fehm olunur ki, vücûdda bâtıl-ı mutlak dedikleri ademdir, fefhem cidden. Reşehât’de gelir: Hâcegân-ı Nakşibendiyye kaddesellahü esrârühümden biri buyurmuşlar ki, [14] zaman-ı cüvânîde bir gece dâ’iye-i fesâd ile hane-birûn olmuş idim ve karyemizde gâyet şerîr ve bed-nefs bir ases var idi ki, ol habâsette kimse olmak ma’lûm değil idi.

Ve cümle karye ahâlisi ondan teres-nâk idi. Şeb-i mezkûrde gördüm ki, ol ases bir gemîn-gâhda durmuş ve rasad tarîkıyle oturmuş.

Onu gördükte havfden ol fesadı terk ettim ve bildim ki, bed-nefs olanlar dahi bu kâr-hânede kârdan hâlî değillerdir.

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

جون بعض ظهورات حق امدبا طل بش منكربا طل نشود جز جا هل دركل وجودهر كه جز حق بيند با شدزحقيقةالحقا

يق غا فل

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

2.BEYİT Edit

ORJİNAL METİN
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
2.
كزنيستا ن تا مرا ببريده اند
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR.
Çünkü hak olan bazı işler batıl gibi göründü. Öyleyse batılı inkar eden cahilden başka bir şey değildir
İNGİLİZCE TERCÜMESİ BURAYA YAZILACAKTIR
وزنقبيرم مردوزن نا ليده اند
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR,
Kim varlığın bütününde.haktan başkasını görünse hakikatlerin hakikatından gafil kalmıştır."
||
İNGİLİZCE TERCÜMESİ BURAYA YAZILACAKTIR
Wikisource-logo.svg
Vikikaynak'ta bu konuyla ilgili metin bulabilirsiniz.
Ruh-ul Mesnevi/2


". Ki beni kamışlıktan kestiklerinden beri benim feryâd u figânımdan er ve avret inlemişler ve âvâz-ı hazînim te’sirinden ıstıraba düşmüşlerdir.

Neyistân’dan murâd vücûd-ı insânînin vatan-ı aslî ve mebde-i evveli olan mertebe-i ehâdiyyetdir ki, ona hüviyyet-i zâtiyye ve taayyün-i evvel dahi derler, zât-ı baht demezler. Zîra zât-ı bahtla taayyun alemidir ki, zikr olunan mertebenin fevkindedir, ona ilem-i gayb-ı mutlak dahi derler.

Merd u zen’den murad alem-i ervâh ü ecsâm ve âlem-i tabi’iyyât u unsuriyyât ve lem-i ulviyyât u sufliyyât ve âlem-i kulûb u nufûsdur ki, kimi hakâyık-ı fâile ve kimi hakâyık-ı kâbiledir.

Ve vücûd-ı insanî zikr olunan mertebe-i ehâdiyetten, neyistân’dan ney kesilir gibi bu neş’e-i insâniyye pâyesi- ne nüzûlde ulviyyât ve sufliyyât mürûr ve her birinin taayyünü ile zuhûr eyleyip âlem-i asldan iftirâkden nâşi, ney gibi feryâd-konân oldukta zikrolunan avâlim bunun nâle vü âhından müteessir olmuşlar ve darb-ı zahme-i nevhasından te’sîr-i azîm bulmuşlardır.

Bobrideend dedi, Cem’ îrâd eyledi.

Neyin kesret-i efrâdı itibârıyle veyâ kâtı’ın müzâvelye menût olan a’zâsı hasebiyle yahud sûret-i mahsûsasına dühûl edince birkaç elden geçmesi sebebiyle yahud kat’ olunalıdan beri mürûr eden ezmineye göredir.

Ve kâh olur ki, fâil-i ta’zîm için dahi cem’ irâd ederler.

Nitekim Kur’an’da ce’altü ve ce’alnâ ve halaktü ve halakna ve nezâiri müfred ve cem olundu. Velâkin bu kelâm erbâb-ı zevâhire göredir.

Fe-emmâ ehl-i hakikat katında nükte budur ki, nun-ı mütekellim kesret-i esmâ ü sıfât hasebiyledir.

Zîra kudretin makdûra [15] taalluku mukârenet ve teveccühâtı esmâ iledir, ednâ mertebede zâta irâdat ve kavl sıfatları munzam olmuşdur.

Nitekim Tenzîl’de gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
انما امره اذاارادشياءان يقول له كن فيكون
O’nun emri bir şeyi murad edince ona sade ol demektir, o oluverir.
(Yâsin 82)

Pes efrâdı sîgâ mesela caaltü gibi yalnız zât ve cem’iyyet-i zât maa’s-sıfât itibarıyladır. İnsan dahi alem-i asldan kesildikte tecelliyât-ı esmâ vü sıfâta mukârin olmakla ona işâret edip bobrideend dedi. Ve bu icmâl ma’lüm olduysa bu makamda neyistanı ve Kaside-i Bürde iptidâsında

[45]makalesinde vâki olanذي سلم"Zi-selem denilen yerdeki komşuları hatırlamaktan dolayı mı?"ve sâir nezâirıni yalnız âlem-i ervâha veya fevkınde olah berâzıhtan birine kasr etmenin kusûru zâhir oldu.

Tahkîk-i makam budur ki, âlem-i asl taayyun-ı ilâhînin evvelidir, taayyun-ı kevnînin değil. Yani taayyun ikidir.

Biri taayyun-ı İlâhîdir ki, evveli hüviyet-i zâtiyye ve zât-ı ehâdiyye ve âhır-ı kelâmdır.

Ve biri, taayyun-ı kevnîdir ki, evveli hakîkat-ı Muhammediyye ve ihiri neş’e-i insaniyyedir ve kelime-i şehâdet iki mertebeyi câmidir ki, biri merteb-i lâ taayyün biri dahi mertebe-i taayyündür.

Egerçi hakikatte Allah tea1â taayyün ve lâ taayyünden münezzehdır.

Zîra bu ibâretler zât-ı Hakk’ı takyîdden hâli değildir. Velâkın tefhîm-i merâtib için ıtlâk ederler. itibâr-ı merâtib ise zarûrîdir.

Onunçün demişler:

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

لولاالاعتبارات لبطلت الحقا يق

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
"Varsayımlar olmasaydı hakikatler anlaşılamamak yüzünden hükümsüz duruma düşerlerdi."
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

Pes lâ ilâhe illallah kelimesinde münderic olan nefy lâ-taayyün âlemine işaretdir ki, âlem-i gayb hüviyet-i Hak’dır, zât-ı baht âlemidir ve âlem-i amâ dahi derler.

Zîrâ bu âlem eğer akıl ve eğer keşfın havsalasına güşâyiş mertebesinden dûr bir alemdir ki, kümmel-i insan bunda varta-ı hayrete düşmüşlerdir ve bu alem cemî taayyünâtın bi’l-kuvve mebdeidir.

Zîrâ bu alemde taayyünat ve itibârât yokdur. Ve bu âlem cânib-i ezele doğru [[evvel-i merâtib-i gaybdır ki, gayb-ı hakikî ve ıtlâkîdir.

Ve kelime-i mezkûre muhtevî olduğu isbat alem-i taayyüne işretdir ki, evvel-i menzil-i şehâdet hüviyet-i Hak’dır. Ve bu alem bi’l-fiil mebde-i taayyünatdır.

Nokta dedikleri alem budur. Ve mertebe-yi ehâdiyyet dahi derler.

Taayyün-i ilahinin evveli bu alemdir ki, zikr olunan lâ-taayyün aleminin zıllidir.

Ve bu mertebede şüûnât-ı zâtıyye-ı gaybîye itibar olunur ki, sıfatullah bu şü’ûnâtın mezâhiridir.

Ve esmâullah dahi bu sıfât-ı vâhideye ve a’yân-ı sâbite dahi esmâ-i ilâhinin ve süver-i ilmiyye dahi a’yân-ı sâbitenin ve süver-i mücerrede dahi süver-i ilmiyyenin ve süver-i misâliyye dahi süver-i mücerredenin ve süver-i hissiye dahi süver-ı misâliyenin mezâhir ve necâli [16] ve âyinesidir.

Pes bu mecmü mertebe-i ehâdiyete intihâ olunca biri birine nisbetle mezâhir ve zelâletdir.

Yâni mâ-tahtında olan mertebe mâ-fevkında olanın mazharı ve zıllıdır.

zîra ebed ezelin âyinesidir ve müteahhir mütekaddime müsteniddir.

Bu sebebdendir ki, ebu’l-beşer Adem aleyhisselam şân-ı zâtisi münkeşif oldukta tarîkedebe sülûk edip

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ربنا ظلمنا انفسنا
Ey rabbimiz, nefislerimize zulmettik.
(A'raf 23)

dedi.

Yâni zulmü nefsine isnâd eyledi.

iblis aleyhi’l-la’ne ise manâdan mahcûb olup

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
فبمااغويتنى

"Beni azdırdığın için"

(Araf 16)

dedi.

Yâni iğvâyı Allah tealâya nispet etdi. Maa-hâzâ Allah teâlâ ilimde sabit olmayan nesneyi aynda izhâr etmez.

El-hâsıl insân bu âlem- i nâsuta tedrîc ve tertîb ile tenezzül eyledi.

Nitekim Kur’an’da gelir.

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ثم رددناه اسفل سافلين
Sonra çevirdik aşağıların aşağısı yaptık.
(Tin 5)

Ve âlem-i emr ve halkdan hisse-mend oldu.

Nitekim Allah tealâ buyurur:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
الاله الخلق والامر
Yaratma onun, hüküm onun.
(A'raf 54)

Ve halkın ol mertebesine akl-ı küll ve akl-ı evvel ve kalem-i alâ ve âdem-i hakîkî dahi derler.

Ve ol mertebeden âlem-i insana dek menâzil-i kamer ve mefâsılyedeyn ve hurûf-ı teheccî adedince yigirmi sekiz menzildir ki, bu cümlede tabî’ıyyât ve unsuriyyât ve mevâlîd dahildir.

Ve bir itibar ile dahi otuz beş tabaka olup zuhûr ve bütûn itibarıyla yetmiş ve yetmişin her biri bin aded ism-i ilahî ile dair olduğu cihetden yetmiş bin olur.

Yetmiş bin hicâb dedikleri budur. Nitekim hadisde gelir:

Hadis Metni
Meali
Kaynak
ان لله سبعين الف حجا بمن نور وظلمة
Şüphesiz Allah’ın nuru ve karanlığı arasında yetmiş bin perde vardır.
(Sahih-i Müslim, İman 293)

bu nûr ve zulmetden murâd âlem-i ervâh ve ecsâm ve bunların tefâsıl ve cüziyyâtıdır. Ve dahi nice umûrdur ki, ifşâsı haramdır. Bunların hicâb olması abde nispetledir.

zîra Allah tealâ kendi sıfatıyla muhtecibdir, emr-i harici ile mahcûb değildir.

Sıfatı ise kendine hicâb değildir. Fefhem cidden.

Ve bu itibâr ile dahi üç yüz altmış bin âlemdir ki, kimi zulûmâni ve kimî nûrânîdir.

Ve bu cümlesi seyrânidir.

Yani kümmel-i insan bu avâlimin cümlesini seyr edip terakki eylerler.

Ve seyr-i mümkünâtdan seyr-i vâcib semtine doğru giderler.

zîra bu cümle taayyunât ve zuhûrât bir itibarla mâsivaullah ve ağyardır.

Eğerçi ki, gayret ve zıddıyet fi’l-hakîka iki müteayyin arasındadır. Yoksa taayyun ile müteayyin arasında değildir.

Mesela bir kimse evsâf-ı mütebâyine ıle mevsûfdur.

lakin ol evsâfın tebâyün ve tezâdı biri birine göredir, kıyâm ve ku’ûd gibi, mevsûfa göre değildir.

Ve illa mevsûf ol evsafla muttasıf [17] olmazdı.

Demişlerdir ki, vücûd ikidir. Biri vücûd-ı zillîdir ki, bu kitabın hurûf-ı ‘âliyâtı şüûnât-ı gaybe ve kelimât-ı tâmâtı ayân-ı sâbite-i âlemiye ve âyât-ı müteâliyâtı hakâyık-ı ervâhiyye ve misâliyye ve süver-i kârmilât]]ı süver-i hissiye ve gaybiyyedir.

hurûf-ı teheccî şân-ı gaybîde olan vücûd mertebesidir ki, basitdir.

Yani mâ-tahtına nisbetle ve illa noktaya göre harf dahi mürekkebdir.

zîrâ nice cüz-i lâ-yetecezzâya munkasımdır.

Ve ebcede varınca olan hurûf-ı mürekkebe vücûd-ı ilmî mertebesidir.

Ve ebced âlem-i ervâhda olan vücûd mertebesidir. Ve sair mürekkebât âlem-i ecsâmda olan vücûd mertebesidir.

Sıbyân-ı âlem zâta karîb olmakla ibtidâ besâit-i hurûfdan bed’ ederler ve Kâbe dahi zât-ı ehâdiyyet sûreti olmakla hüccâc muhît-i kemiyeden men olundular.

zîra muhîtde terkîb ziyâdedir.

Yalnız nesc gibi değildir. Pes herkesin Hakk’a takarrubu tecerrüd ve besâtatına göre olur.

Ve biri dahi vücûd-ı hakîkîdir ki, bu kitâbın hurûf-ı mücerredesı esmâ-i zâtiye-i ehâdiye ve kelimâtı esmâ-ı sıfâtıye-i ehâdiyye ve âyâtı esmâ-ı ef’âliye-i ehâdiyye ve süveri esma-ı âsârıyye-i mazhariyyedir.

Ve vücûd-ı insâni bu neş’eye müntehî olunca mürûr etdiği etvârın hasâyısıyla muttasıf ve ahkâmıyla munsabığ olmuşdur.

Meselâ rûhâniyete kadem bastıkda ruhâniyyât ve tabi’ıyyât ve unsuriyyâtdan dahi birer keyfiyyet ahz etmişdir.

Pes bu kadar gavâşi ile telebbüs edip bu âleme gelmiş ve bu denli menâzil çenberinden geçip insan rütbesin bulmuştur.

Velâkin üç yüz altmış bin âlem katarından geri kalan esb-i lengin hâli n’olacakdır ve bu kadar bin yıllık mesâfe vatanından dûr olan garîb aslına nice vâsıl olacaktır, meger tevfîk-ı Bâri yâri olup semend-i himmete bine ve geldiği yola yine döne.

Ve mertebe-i ehâdiyyete erince mürûr etdiği etvârın emânâtını te’diye edip akd etdiği havâs ve ahkâmı tahlîl eyleye.

Nitekim Kur’an’da gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ان الله يأمركم ان تؤدو االامانا تالى اهلها
Muhakka ki, Allah sizlerin, insanlar arasında adaletle hükmetmenizi ve emaneti ehline vermenizi emrediyor
(Nisa 58)


İşte sâlike fenâ-ı küllî bu urûcda vâki olup:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
الله احد
Allah birdir
(İhlas 2)

sırrı zâhir olur ve halvet-i maa’l-lah bulur ki, tarîkat-ı halvetiyye mertebesidir.

Niceler bu urücûn gâyetinde vukûf ihtiyâr etmişlerdir, aynü`l`ârîfin Ebü Yezid-i Bistâmî gibi.

Ve niceler dahi nüzûl ihtiyâr edip fenâdan bekâya red olunmuşlardır.

Tâ ki, bakıyye-i vücûd var ise tekmîl ve erbâb-ı isti’dâirşad edeler.

Bunlara [18] kutb-ı irşâd derler ki, ayne’l-yakîn mertebesidir.

Bazıları kutbu’l-aktâb dahi olurlar.

Bu mertebede :

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
الله الصمد
Allah sameddir
(İhlas 2)


Sırrı zuhûr eder ve urûcda tahlîl olunan umûrun cümlesi Hakkânî vech üzerine takyîd olunur, tarîkar-ı Celveriyye mertebesidir, cim ile.

Ve bu makâma münâsib misâl-i hâricî vardır.

Yâni hâbdan intibâh evvel emirde intibâh-ı kalb gibidir.

Ondan vudûya hareket etmek tevbe ve inâbete, ondan tekbire-i evvele teveccüh-i ilâhiyye işâretdir.

Vakt-i intibâhdan bu mahalle gelince, âlem-i mülkden ubûr ve [[alem-i melekût[[a dühûl gibidir.

Ondan rukûa intikâl âlem-i ceberruta tecâvüze, ondan secdeye intikâl âlem-i lâhûta vüsûle işâretdir ki, sâlik bu makamda fenâ-ı küllî bulup vatn-ı asla vusûl hâsıl olur.

Secdeden kıyâm hâlet-i bekâya işâret-dir. Zîra geriye rücûdur.

Pes sûret-i nüzûlda urûc ve sûrt-i urûcda nüzûl bulundu. Ve rükû makâm-ı kâbe kavseyndir ki, makâm-ı sıfâtdır.

Yâni zât-ı vâhi- diye makâmıdır. Ve secde makâm-ı ev ednâ’dır.

Yâni zât-ı ehâdiye makâmıdır ve harekât-ı sitte yâni kıyâmdan rukü’a hareket ve ondan kıyâma, ondan secde-i ûlâya ve ondan celseye ve ondan secde-i sâniyeye ve ondan kıyâma hareketetmek, Allah tealânın semevât u arzı altı günde halk etdiğine işâretdir.

Yâni halk, elbetde harekât-ı salât gibi harekât-ı sifâta mevkûfdur.

Pes namazın birer rekâtı sulûkun evvel ve âhirini müştemil oldu.

Ve ne kadar süver u hakâyık-ı dünyeviyye ve uhreviyye ve ilmiyye ve ayniyye ve kevniyye ve ilâhıyye var ise andâ indirâc buldu.

Ve çün bu takdîr-i bedî’i işitdin ve bu câm-i tahrîrden nûş etdinse bildin ki, mertebe-i ehâdiyyetin mâtahtı vatan-ı aslî olmakla sâlih değildir.

zîra kimi hicâb-ı zulmânî ve kimi dahi hicâb-ı nûrânîdir ki, sâlike cümlesini kat etmek lazımdır. Egerçi ki, ba’de’l-vusûl taayyün-ı evvelden dahi fenâ gerekdir.

Pes bu vusûl ve fenâ hâsıl olmadıkça ekmel-i isti’dâd ile müsta’id olanlara gınâ gelmez ve seyl gibi deryâya vâsıl olmadıkça pest ü bülend olmaktan hâli olmazlar.

Binâen alâ hâzâ mertebe-i aşkda kalanlar ızdırâbdan hâli değildir.

Zâyir, bi’l-külliye hicâbdan hâlî olmamışlardır.

Asl budur ki, makâmı aşk makâm-ı sıfâtdır ki, makâm-ı kâbe kavseyn’dir.

Ve makâm-ı fenâ ve bekâ makâm-ı zâtdır ki, makâm-ı ev ednâ’dır.

Ve makâm-ı mahbûbiyyet derler ki, cemi makâmâtın fevkındedir.

[19] onunçün Resülullah sallahü aleyhi ve selknme ‘Habîbullah’ denilmişdir.

Bu sebebdendır ki, Allah tealâya muhîb denilir.

Nitekim Kur’an’da gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
يحبهم ويحبونه

Allah onları sever, onlar da Allah’i severler

(Mâide 54)

zîra aşkda izdırab ve ifrât vardır. Sıfâtullah ise itidâl-i tâm üzerinedir.

Fe-emmâ ol ki, Süleyman Çelebi Mevlid’inde gelir:Gel habîbım sana Işık olmuşam.56"171. beyit.

Bazı nüshalarda “Ol adun ıssına aşık olmuşam” şeklinde geçmektedir.

(Süleyman Çelebi, Mevlid Vesiletü’n-Necat, haz. Faruk K. Timurtaş, İst.,1990.)

"Bu ibâre müşâkeleye mahmûldur.

zîra ol vakitte fahr-ı âlem sallallahu aleyhi ve sellem makâm-ı kâbe kavseyn’den makâm-ı ev ednâ’ya terakkî ve urûcda idi. Çün ol hareket temam olub vahdet-i sırf makamına kadem basdı.

sükûn hasıl oldu ve

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
KAYNAK ESER

كنت كنزان مخفيا فا حببت ان اعرف

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR

Ben bilinmeyen bir hazine idim, bilinmeyi diledim, halkı yarattım ve bilindim

İNGİLİZCE TERCÜMESİ

(Aclûnî, C. 2, s. 132, Ahmet Serdaroğlu, Mevzuaat-i Aliyyül-Kârî Tercemesi, Ankara, 1966, s. 92)"

sırrı zuhûr buldu.

Yâni mavtın-ı nâsûta nüzûle göre marifet muhabbetin gâyeti idi ve çün urûc bulundu, muhabbet ma’rifetin gâyeti oldu.

El-hâsıl âşık henüz gurbetdedir, egerçi ıraktan ona vatan görünmüşdür. vâsıl oldum diye davâ edenin hâli râyiha-i hamrdan mest olup, ben hamrdan mest oldum, diyenin hâli gibidir.

Zîra ilim vâsıl olduğu yere henüz ayn vâsıl olmanıışdır. kaçan kadem ve ilmmütevâfık ve sülûkta biri birine mütelâhık ola,

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ما زا غ البصروما طغى
Göz ne şaştı ne aştı.
(Necm 17)

58" "sırrı zuhûr eder. ıztirâb ve iltihâb bi’l-külliy’e gider. Nitekim ateşde hîzem bakıyyesi oldukça alev-endâz olmaktan hâlî olmaz, çün bi’l-külliye sûzân ola ve ol dahi tedricle söyünüp eser-i nâbûd olur.

Sual olunursa ki, nice ehl-i vüsûl olanlardan harâret ve harekât süreyi zâhir olmuşdu.

Pes nice bi’l-küiliye fenâ-ı tam bulmuş olurlar? Cevab budur ki, ehl-i vusûlle ehl-i firâkin miyânında fârûk vardır.

Zîra ehl-ı firâkın âh u nâlesi vatana iştiyâkından ve ehl-i vüsûlun feryâd u nevhası heybet-i Hakk’dan.

Ve her işte bir hikmet-i bedîa mutâla’a ve bir sırr-ı ‘acîb mükâşefesindendir.

Nitekim ekmelü’l-mevcûdât aleyhi’s-selâm’a Ashab-ı Kehf hakkında hıtâb-ı İlâhî vârid oldu ki,

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
لواطلعت عليهم لو ليت منهم فراراولملءتمنهم رعبا
Eğer onların durumlarını bilseydin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardi.
(Kehf 18)

Bu hod ma’lûmdur ki, efrâd-ı ümmetden niceler eshab-ı Kehf’e muttali olup zikrolunan ‘ رعبا ’i istiş’âr etmişlerdir ve tarîka-i firâre gitmişlerdir.

Pes fahr-ı âlem salallahü aleyhi ve selleme bu manânın husûlu ümmetin muttalı olmadığı umûr-ı hafîyye sebebiyledir.

Pes hirkat-i ehl-i vüsûl telezzüz ve hirkat-ı ehl-i fırâk teellüm [20] tarîkıyladır. Maa-hâzâ hicab-ı imkân ki, rütbe-ı mazhardır, vucûd-ı insândan gayr-ı mufârıkdır ve illa imkân vucûba ve mümkün vâcibe munkalib olmak lâzım gelir.

Bu ise muhâldir.

Pes, fi’l-cümle ızdırâb insân-ı ekmelde dahi mutasavverdir, ızdırab-ı derya gibi. Velâkin deryânın temevvüc ü seylin hâli gibi değildir. Mıyânda farkı azîm vardır.

Ve amma ol ki, Mevlânâ Câmî kelimâtında gelir:

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

محنت فرب زبعدافزونست جكراز محنت قربم خو نست هسنت در قرب همه بيم زوال نيست دربعد جزا ميد و صا ل

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR

Yakınlık sıkıntısi uzaklık sıkıntısından daha fazladır. Ciğerler yakınlık sıkıntısından dolayı kanla doludır

İNGİLİZCE TERCÜMESİ

Her yakınlıkta bir kaybetme korkusu vardır.

Uzaklıkta ise kavuşma ümidinden başka bir şey yoktur."

Bu mâna ehl-i telvînin kurbu bu'dunâ göredir ki, redd u kabul arasında mütereddidlerdir.

Ve illâ tecellî-i dâime mazhar olan ehl-i temkînde hicâb-ı imkândan gayri hicâb yoktur. Ol dâhi hicâb-ı rakîk ve latîfdir, çehrei âfitâba hâil suretinde olan ebr-i sefîd-i nâzik gibi.

Bu sebebdendir ki, şevklerinden feryâd ederler ve her lahza ol cünbüş hasebiyle şuhûdda terakkîden hâlî olmazlar.

Nitekim Kur’an’da gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
وقل ربذدني علما
Rabbim, ilmimi artır.
(Tâ-hâ 114)

Zîra seyr-i ila’llah’a nihâyet yoktur.

Bu makamdandır ki,

Mevlânâ hazretleri buyurur:

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

اى برادربى نها يت در كهيست هركجا كه مير سى باالله مءيست

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR

Ey kardeşim, dergahlar sonsuzdur. Her nereye gitsen, Allâh’a, ulaştıran yüzlercesi vardır

İNGİLİZCE TERCÜMESİ

"Binâen alâ hâzâ, kümmel-i evliyâ bu mevtından intikallerinde bir kat dahi terakki ederler ve haşrda ve makâm-ı kesîbde ve ilâ ebedi’l-abâd tecelliyât-ı azime ile şeref-yâb olurlar.

terakkî olmamak dünyada âmâ olanlara göredir.

Nitekim Tenzil’de gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ومن كان في هده اعمى فهو في الأخرةاعمى
Bu dünyada kalbi kör olan ahirette de kördür.
(İsra 72)

Ve illâ basir olanlar her halde terakkîde ve her terakkîde bir dürlü kurbde ve her kurbde bir gûne vusûlde ve her vusûlde bir nevi husûldedirler.

Ve Fehîm kelimâtında gelir ki;

Yine firkatdedir âşık, olursa yâr ile yek-ten

Felek beyhûde Kays’ı vâdi-i hicrâna salmışdır

firkat dediği hicâb-ı imkânîdir ki, zikr olundu.

Yek-ten dediği mübâlâğa tarîkıyladır.

maksûd kemâl-i vusûlünde hâsıl olan ittifak ve ittihâdi beyândır ve lâkin kâil ile makûl arasında bûn-ı baîd vardır.

zîra remeytü, min gayri râmin kabîlindendir. Bade-za Mevlânâ istidâdı olanlar hakkında neyi, sûr-ı israfil’e benzedir ki, savtı hayât-ı tâze bahşeder, sûr sebeb-i cünbüş-i ehl-i kubûr olduğu gibi ney dahi bâis-i neşât-i dil-i ehl-i huzûrdur.

Bundan fehm olunur ki, sükûn hâli âlem-i ilm hâline benzer ki, gece onun mazharıdır.

Ve hareket hali âlem-i ayn hâline benzer ki, gündüz onun mazharıdır.

Yâni âlem-i zâtın hükmü sükûn ve sükût ve âlem-i sıfâtın muktezâsı hareket vetekellümdür.Pes nefs-i insânî süver-i hurûf u kelimât u kelâmın heyûlâsı olup kelimâtı lafziyye bu nefs üzerine vâkî olan taayyunât olduğu gibi nefs-i Rahmani’dahi [[âlem-i rûhânî ve cismânînin heyûlâsı olup kelimât-ı vücûdiyye bu nefs]] üzerine vâki olan taayyunâtdır.

Ve bu nefsin zuhûruyla, âlem-i zâtdan âlem-i sifâta tecellî vâki olup eğer ervâh ve eğer ecsâm-ı âlem harekete hurûc etmişlerdir, Ve bu hâreket ilâ yevmi’l-kıyâm kuvvet bulmadadır.

Gâyeti ke’l-evvel sükûndur.

Nitekim kurb-ı ihtisarda ki, vakt-i inhilâldır, ızdırâb-ı beden peydâ olup bi’l-âhire şerâre-i cünbüş bi’l-külliye müntefî olur ve eser-i hayat fenâ bulur.

makâmât-ı neyde, ibtidâsı rast ve intihâsemâ’î olmak bu sırra işâretdir.

Ve burada dahi esrâr vardir ki, ahd-i me’hûz ifşâsına mânidir.

Herkes cehd edip zevk ile bulmak gerekdir.

Ve bu dahi malûmun ola ki, bu vücûdun nüzûl ve urûc u devridir.

Yâni istitâlet veyâ mâverâya rucû üzerine değildir.

Belki cânib-i ezelde mertebe-i ehâdiyetden tavren ba’de’t-tavr nüzûl edip cânib-i ebedde âlem-i kesîbe doğru gider ki, ol âlemde ezel ve ebed sırr’ müctemi olup hâlka gibi devr tamâm olur.

Ve bu mânadandır ki, mevtden sonra olan âlem-i misâl menâmda olan âlem-i misâlin gayrıdır.

zîra âlem-i menâmda olan misâl ervâh ve ecsâm miyânında berzahdır.

Ba’del-mevt olan misâl ise beyne’d-dünya ve’l-âhire berzâhdır.

Ve bu zikrolunan manâ devr-i vücûdun zâhirine göredir.

Ve illâ şüh û hasebiyle olan hâl, bâlada mufassalan mürûr eyledi.

Pes harem-i hazrete duhûl etmek dileyenler bu vech ile devr edenler ve devirleri tamam olup sükûna ererler.

Li-muharririhî;

Demidür hakkıyâ olup hâmûş kendini bu kafesden azad it
Nice bu şikayet-i hicran nice bir ney misali feryâd it
nice bir cünbüş ey gönül nice bir yokmudur bir kararı bu devrin
devr usûlunde bir karara iliş ney-i canın al elinden cevrin

3.BEYİT Edit

 
ORJİNAL METİN
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
3.
سينه خواهم شرحشرحه از فراق
Sine xuvahem şerha şerha ez firak Ta beguyem şerhi derd-i iştiyaq
Sine isterem şerha şerha firaktan Ta ona şerhederim derdi iştiyaktan
O! Let the heart, by fatal absence rent Feel what I sing, and bleed when I lament:
 
تا بكو يم شرح درد اشتيا ق
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR,
TÜRKÇE TERCÜMESİ BURAYA YAZILACAKTIR
İNGİLİZCE TERCÜMESİ BURAYA YAZILACAKTIR
Wikisource-logo.svg
Vikikaynak'ta bu konuyla ilgili metin bulabilirsiniz.
Ruh-ul Mesnevi/3

Bu kelâm neyin makûlâtındandır.

Sîne, lügat-i Arabî'de sadr dedikleridir ki, kalbin zarfıdır ve kâh olur ki, zikr-i mahal ve irâde-i hâl tarîkıyla sadrdan kalb murâd ederler.

kalbin iki cânibi vardır. Biri Alem-i gaybdir ki, âlem-i kudsa mukâbildir, ona fuâd derler.

ulûmenbiyâevliyâ bu cânibden münhedir olur.

Onunçün tıyb ve sâfî ve cihet ve hiddet ve ittifâk üzeri- nedir.

Ve bir cânibi dahi Alem-i şehâdetdir ki, âlem-i denese mukâbilidir, ona sadr derler.

ulûmşuârâ ve hutebâ bu cânibden sünûh eder.

Onunçün meşûb ve mütekeddir ve cihet-i kesret ve ihtilâf üzerinedir.

Şarha, kit’a-ı lahm mânasınadır. Şarha şarha, pâre pâre demekdir ve şarhayı sîneye nispet etdi.

Zîra uşşâk arasında dağ yakmak ve âh çekmek sîneye mahsûsdur.

Ve şarha ile şerhi cem etmede letâfet vardır, şerh, keşf u beyân manâsına.

Ve firâk ile iştiyâki zikretmede dahi münâsebet vardır, zîra iştiyâk arzu-mend olmaya derler.

Bir nesneye arzu ise firaktan nâşîdir hadîs-i kudsîde gelir:

Hadis Metni
Meali
Kaynak
الاطال شوق الا برارالىلقا ءى وانا اليهم لاشد شو قا
Dikkat ediniz, iyi kimselerin beniml’e kavuşma arzusu uzadı.Ben de onlara kavuşmayı çok istiyorum.
(süneni nesai , sehv 62)

"yanî ebrârın şevki likâdan evvel olan hâldir.

likâda şevk muhabbete mübeddel olur ki, mukarribînin sıfatıdır ve mukarribîn ebrârın fevkindedir. cihet-i fevk budur ki, ebrârda bakıyye-i vücûd vardır.

Ol bakıyye sebebiyledir ki, şevk u hunînden hâlî değildir.

mukarrabînde ise bu mâna mefkûddur.

zîra cemî berâzıh-ı vücûddan ubûr edip ayn-ıi mücerred mertebesine vâsıl olmuşlardır.

Ve hadîs-i mezkûrde Hakk’a muzâf olan şevk müşâkeleye mahmûldur ki beyt-i sâbıkada nazîrı mürûr etdi.Ve meyl sıfatı kabilinden olmak dahi vechdir.

Ve bazıları demişlerdir ki,şevk ile iştiyâkın miyânında fark vardır.

Şevk oldur ki, rü’yet ile sâkin olur.

İştiyâk ise likâ ile ziyâdelik bulur.

Yâni iştiyâk odur ki, Aşık ma’şûka vusûlü hâlinde, bâtını ma’şûk cânîbine müncezib ola.

Ya ziyâde lezzâta meyl veya devâm-ı lezzât için.

Zîra insan bir murâda vâsıl olmakla bi’l-külliye recâ kesilmez.

Ol sebebden ki, maksûd olan yalnız ol matlabın vücûdu değildir.

Belki devâmı veya keyfiyetinin ziyâdeliği dahi matlûbdur.

Mesela saltanat veya vezâret veya kayri câin mâtlûb olan nice müddet devâmıdır.

Yoksa bir saat husûlu değildir.

Pes bu kavle göre visâl halinde nev’an firâk bulunmuş olur.


Manâ-yı beyt budur ki;

zahm-ı fırâk ve âlâm-ı hicrândan pare pare ve delik delik olmuş ve [[hev]-yı aşk]] u şevk]]le dolmuş bir sîne ve bir dil dilerim ki, derd-i iştiyakın şerhini ona söyleyem ve hasb-i hâlimi anâ ifâde eyleyem.

Zira benim derdimi bilen ve şerhime kulak tutan hakikatte böyle bir sîne ve böyle bir dil ehlidir.

Gayrılar ecânıb makûlesidir.

Nitekim Muhammediye’de dahi gelir:

Gönül bir sîne ister kim firâk oduna yanmışdur

Ki şarha şarha olmuştur yanub derd-î dilârâdan

Ki ta şerhfirâk idem beyân-ı iştiyak idem

Ki vasfihtirâk idem değilse hârâdan Ve bunda işâret vardır ki, hem derd olmayana hasb-ı hâl söylemek abes ve ifşâ-ı râz etmek haramdır.

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

" باناصح بىد رد نكو ييم غم خويش" " بيهو ده سخن محرم أن را زنبا شد "

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR

"Dertsiz nâsıh ile derdimi konuşmayayım." "Boşu boşuna gizli sözler ona acıklanmaz"

İNGİLİZCE TERCÜMESİ
Wikisource-logo.svg
Vikikaynak'ta bu konuyla ilgili metin bulabilirsiniz.
Ruh-ul Mesnevi/24

"Dertsiz nâsıh ile derdimi konuşmayayım."

"Boşu boşuna gizli sözler ona acıklanmaz." Ve veysi –i münşî nazmında gelir:

Sakın dâğ-ı gamın açma ona kim hâline bilemez
Bu bir verd-i nihâli dertdir, her yerde açılmaz

El-hâsıl, âşınâ hâlini bî-gâneye yanmak yok ve âşık ile zâhid arasında far çoktur ve bu manâdandır ki, bir seg bir münkirden yeğdir.

Nitekim Mevlânâ Câmi divanında gelir:

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
اكرباى سكى

هى بوسم اى ذاهد مزن طعنه كه من روزى بكوى آشناى ديده ام اورا

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
Ey zâhid eğer bir köpeğin ayağını öpersem beni kınama, cünkü ben onu bir gün tanıdıkların Köylerinde görmüştüm
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

Pes âşınâlâr kapısına mülâzemet eden seğ ise de mahrem-i râz ve mahal-i ta’zim oldu. Bu sebebedendir ki, seg-i Ashab-ı Kehf rütbe-i insânı buldu. Ve ol kapudan dûr olanlar insân ise de şeydan gibi hor bir itibâr kaldı.

Pâ-yı seg oldu mahall-i bûse
Yürüdü kû-yi âşınaya kaçan
Lâ-cerem oldu sezâvâr tufû
Yarden cânib-i ağyâre kaçan

Bade-zâ, beyt-i Mesnevi remz eder ki, insan bu âleme gelince mürûr eylediği etvâr ehli ile etdiği sohbet sûrî idi. Zira onun sırrıyla âşınâ yok idi. Ve bu aleme tenezülde dahi kendi mücânisi olanların ekseri bîgânelik mertepesinde kaldı.

Pes âşık olduğu cihetten kendi gibi bir derd-i âşinâ tâleb eyledi ki onunla hem-zânû ola ve sohbetiyle terdine teselli bula nitekim aşağıda mufassalan gelse gerekdir inşallah tealâ


Rumeli'de Kayılar kazasının Aydos karyesinden olan İsmail Hakkı Bursevi'nin "Ruh-ul Mesnevi" adlı eseri (Mevlana'nın Mesnevi-i manevisinin en iyi yorumudur.)


1.Kitap (1-100 Beyitler)


Ruh-ul Mesnevi/1 . Ruh-ul Mesnevi/2 . Ruh-ul Mesnevi/3 . Ruh-ul Mesnevi/4 . Ruh-ul Mesnevi/5 . Ruh-ul Mesnevi/6 . Ruh-ul Mesnevi/7 . Ruh-ul Mesnevi/8 . Ruh-ul Mesnevi/9 . Ruh-ul Mesnevi/10 . Ruh-ul Mesnevi/11 . Ruh-ul Mesnevi/12 . Ruh-ul Mesnevi/13 . Ruh-ul Mesnevi/14 . Ruh-ul Mesnevi/15 . Ruh-ul Mesnevi/16 . Ruh-ul Mesnevi/17 . Ruh-ul Mesnevi/18 . Ruh-ul Mesnevi/19 . Ruh-ul Mesnevi/20 . Ruh-ul Mesnevi/21 . Ruh-ul Mesnevi/22 . Ruh-ul Mesnevi/23 . Ruh-ul Mesnevi/24 . Ruh-ul Mesnevi/25 . Ruh-ul Mesnevi/26 . Ruh-ul Mesnevi/27 . Ruh-ul Mesnevi/28 . Ruh-ul Mesnevi/29 . Ruh-ul Mesnevi/30 . Ruh-ul Mesnevi/31 . Ruh-ul Mesnevi/32 . Ruh-ul Mesnevi/33 . Ruh-ul Mesnevi/34 . Ruh-ul Mesnevi/35 . Ruh-ul Mesnevi/36 . Ruh-ul Mesnevi/37 . Ruh-ul Mesnevi/38 . Ruh-ul Mesnevi/39 . Ruh-ul Mesnevi/40 . Ruh-ul Mesnevi/41 . Ruh-ul Mesnevi/42 . Ruh-ul Mesnevi/43 . Ruh-ul Mesnevi/44 . Ruh-ul Mesnevi/45 . Ruh-ul Mesnevi/46 . Ruh-ul Mesnevi/47 . Ruh-ul Mesnevi/48 . Ruh-ul Mesnevi/49 . Ruh-ul Mesnevi/50 . Ruh-ul Mesnevi/51 . Ruh-ul Mesnevi/52 . Ruh-ul Mesnevi/53 . Ruh-ul Mesnevi/54 . Ruh-ul Mesnevi/55 . Ruh-ul Mesnevi/56 . Ruh-ul Mesnevi/57 . Ruh-ul Mesnevi/58 . Ruh-ul Mesnevi/59 . Ruh-ul Mesnevi/60 . Ruh-ul Mesnevi/61 . Ruh-ul Mesnevi/62 . Ruh-ul Mesnevi/63 . Ruh-ul Mesnevi/64 . Ruh-ul Mesnevi/65 . Ruh-ul Mesnevi/66 . Ruh-ul Mesnevi/67 . Ruh-ul Mesnevi/68 . Ruh-ul Mesnevi/69 . Ruh-ul Mesnevi/70 . Ruh-ul Mesnevi/71 . Ruh-ul Mesnevi/72 . Ruh-ul Mesnevi/73 . Ruh-ul Mesnevi/74 . Ruh-ul Mesnevi/75 . Ruh-ul Mesnevi/76 . Ruh-ul Mesnevi/77 . Ruh-ul Mesnevi/78 . Ruh-ul Mesnevi/79 . Ruh-ul Mesnevi/80 . Ruh-ul Mesnevi/81 . Ruh-ul Mesnevi/82 . Ruh-ul Mesnevi/83 . Ruh-ul Mesnevi/84 . Ruh-ul Mesnevi/85 . Ruh-ul Mesnevi/86 . Ruh-ul Mesnevi/87 . Ruh-ul Mesnevi/88 . Ruh-ul Mesnevi/89 . Ruh-ul Mesnevi/90 . Ruh-ul Mesnevi/91 . Ruh-ul Mesnevi/92 . Ruh-ul Mesnevi/93 . Ruh-ul Mesnevi/94 . Ruh-ul Mesnevi/95 . Ruh-ul Mesnevi/96 . Ruh-ul Mesnevi/97 . Ruh-ul Mesnevi/98 . Ruh-ul Mesnevi/99 . Ruh-ul Mesnevi/100


2.Kitap (101-200. beyitler)


Ruh-ul Mesnevi/101 . Ruh-ul Mesnevi/102 . Ruh-ul Mesnevi/103 . Ruh-ul Mesnevi/104 . Ruh-ul Mesnevi/105 . Ruh-ul Mesnevi/106 .Ruh-ul Mesnevi/107 . Ruh-ul Mesnevi/108 . Ruh-ul Mesnevi/109 . Ruh-ul Mesnevi/110 . Ruh-ul Mesnevi/111 . Ruh-ul Mesnevi/112 .Ruh-ul Mesnevi/113 . Ruh-ul Mesnevi/114 . Ruh-ul Mesnevi/115 . Ruh-ul Mesnevi/116 . Ruh-ul Mesnevi/117 . Ruh-ul Mesnevi/118 .Ruh-ul Mesnevi/119 . Ruh-ul Mesnevi/120 . Ruh-ul Mesnevi/121 . Ruh-ul Mesnevi/122 . Ruh-ul Mesnevi/123 . Ruh-ul Mesnevi/124 .Ruh-ul Mesnevi/125 . Ruh-ul Mesnevi/126 . Ruh-ul Mesnevi/127 . Ruh-ul Mesnevi/128 . Ruh-ul Mesnevi/129 . Ruh-ul Mesnevi/130 .Ruh-ul Mesnevi/131 . Ruh-ul Mesnevi/132 . Ruh-ul Mesnevi/133 . Ruh-ul Mesnevi/134 . Ruh-ul Mesnevi/135 . Ruh-ul Mesnevi/136 .Ruh-ul Mesnevi/137 . Ruh-ul Mesnevi/138 . Ruh-ul Mesnevi/139 . Ruh-ul Mesnevi/140 . Ruh-ul Mesnevi/141 . Ruh-ul Mesnevi/142 .Ruh-ul Mesnevi/143 . Ruh-ul Mesnevi/144 . Ruh-ul Mesnevi/145 . Ruh-ul Mesnevi/146 . Ruh-ul Mesnevi/147 . Ruh-ul Mesnevi/148 .Ruh-ul Mesnevi/149 . Ruh-ul Mesnevi/150 . Ruh-ul Mesnevi/151 . Ruh-ul Mesnevi/152 . Ruh-ul Mesnevi/153 . Ruh-ul Mesnevi/154 .Ruh-ul Mesnevi/155 . Ruh-ul Mesnevi/156 . Ruh-ul Mesnevi/157 . Ruh-ul Mesnevi/158 . Ruh-ul Mesnevi/159 . Ruh-ul Mesnevi/160 .Ruh-ul Mesnevi/161 . Ruh-ul Mesnevi/162 . Ruh-ul Mesnevi/163 . Ruh-ul Mesnevi/164 . Ruh-ul Mesnevi/165 . Ruh-ul Mesnevi/166 .Ruh-ul Mesnevi/167 . Ruh-ul Mesnevi/168 . Ruh-ul Mesnevi/169 . Ruh-ul Mesnevi/170 . Ruh-ul Mesnevi/171 . Ruh-ul Mesnevi/172 .Ruh-ul Mesnevi/173 . Ruh-ul Mesnevi/174 . Ruh-ul Mesnevi/175 . Ruh-ul Mesnevi/176 . Ruh-ul Mesnevi/177 . Ruh-ul Mesnevi/178 .Ruh-ul Mesnevi/179 . Ruh-ul Mesnevi/180 . Ruh-ul Mesnevi/181 . Ruh-ul Mesnevi/182 . Ruh-ul Mesnevi/183 . Ruh-ul Mesnevi/184 .Ruh-ul Mesnevi/185 . Ruh-ul Mesnevi/186 . Ruh-ul Mesnevi/187 . Ruh-ul Mesnevi/188 . Ruh-ul Mesnevi/189 . Ruh-ul Mesnevi/190 .Ruh-ul Mesnevi/191 . Ruh-ul Mesnevi/192 . Ruh-ul Mesnevi/193 . Ruh-ul Mesnevi/194 . Ruh-ul Mesnevi/195 . Ruh-ul Mesnevi/196 .Ruh-ul Mesnevi/197 . Ruh-ul Mesnevi/198 . Ruh-ul Mesnevi/199 . Ruh-ul Mesnevi/200


3.Kitap (201-300. Beyitler)


Ruh-ul Mesnevi/201 . Ruh-ul Mesnevi/202 . Ruh-ul Mesnevi/203 . Ruh-ul Mesnevi/204 . Ruh-ul Mesnevi/205 . Ruh-ul Mesnevi/206 . Ruh-ul Mesnevi/207 . Ruh-ul Mesnevi/208 . Ruh-ul Mesnevi/209 . Ruh-ul Mesnevi/210 . Ruh-ul Mesnevi/211 . Ruh-ul Mesnevi/212 . Ruh-ul Mesnevi/213 . Ruh-ul Mesnevi/214 . Ruh-ul Mesnevi/215 . Ruh-ul Mesnevi/216 . Ruh-ul Mesnevi/217 . Ruh-ul Mesnevi/218 . Ruh-ul Mesnevi/219 . Ruh-ul Mesnevi/220 . Ruh-ul Mesnevi/221 . Ruh-ul Mesnevi/222 . Ruh-ul Mesnevi/223 . Ruh-ul Mesnevi/224 . Ruh-ul Mesnevi/225 . Ruh-ul Mesnevi/226 . Ruh-ul Mesnevi/227 . Ruh-ul Mesnevi/228 . Ruh-ul Mesnevi/229 . Ruh-ul Mesnevi/230 . Ruh-ul Mesnevi/321 . Ruh-ul Mesnevi/232 . Ruh-ul Mesnevi/233 . Ruh-ul Mesnevi/234 . Ruh-ul Mesnevi/235 . Ruh-ul Mesnevi/236 . Ruh-ul Mesnevi/237 . Ruh-ul Mesnevi/238 . Ruh-ul Mesnevi/239 . Ruh-ul Mesnevi/240 . Ruh-ul Mesnevi/241 . Ruh-ul Mesnevi/242 . Ruh-ul Mesnevi/243 . Ruh-ul Mesnevi/244 . Ruh-ul Mesnevi/245 . Ruh-ul Mesnevi/246 . Ruh-ul Mesnevi/247 . Ruh-ul Mesnevi/248 . Ruh-ul Mesnevi/249 . Ruh-ul Mesnevi/250 . Ruh-ul Mesnevi/251 . Ruh-ul Mesnevi/252 . Ruh-ul Mesnevi/253 . Ruh-ul Mesnevi/254 . Ruh-ul Mesnevi/255 . Ruh-ul Mesnevi/256 . Ruh-ul Mesnevi/257 . Ruh-ul Mesnevi/258 . Ruh-ul Mesnevi/259 . Ruh-ul Mesnevi/260 . Ruh-ul Mesnevi/261 . Ruh-ul Mesnevi/262 . Ruh-ul Mesnevi/263 . Ruh-ul Mesnevi/264 . Ruh-ul Mesnevi/265 . Ruh-ul Mesnevi/266 . Ruh-ul Mesnevi/267 . Ruh-ul Mesnevi/268 . Ruh-ul Mesnevi/269 . Ruh-ul Mesnevi/270 . Ruh-ul Mesnevi/271 . Ruh-ul Mesnevi/272 . Ruh-ul Mesnevi/273 . Ruh-ul Mesnevi/274 . Ruh-ul Mesnevi/275 . Ruh-ul Mesnevi/276 . Ruh-ul Mesnevi/277 . Ruh-ul Mesnevi/278 . Ruh-ul Mesnevi/279 . Ruh-ul Mesnevi/280 . Ruh-ul Mesnevi/281 . Ruh-ul Mesnevi/282 . Ruh-ul Mesnevi/283 . Ruh-ul Mesnevi/284 . Ruh-ul Mesnevi/285 . Ruh-ul Mesnevi/286 . Ruh-ul Mesnevi/287 . Ruh-ul Mesnevi/288 . Ruh-ul Mesnevi/289 . Ruh-ul Mesnevi/290 . Ruh-ul Mesnevi/291 . Ruh-ul Mesnevi/292 . Ruh-ul Mesnevi/293 . Ruh-ul Mesnevi/294 . Ruh-ul Mesnevi/295 . Ruh-ul Mesnevi/296 . Ruh-ul Mesnevi/297 . Ruh-ul Mesnevi/298 . Ruh-ul Mesnevi/299 . Ruh-ul Mesnevi/300


</blockquote>

"http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/Ruh-ul_Mesnevi/100?oldid=222605" adresinden alındı.

Ad blocker interference detected!


Wikia is a free-to-use site that makes money from advertising. We have a modified experience for viewers using ad blockers

Wikia is not accessible if you’ve made further modifications. Remove the custom ad blocker rule(s) and the page will load as expected.