Wikia

Yeni Wiki

Tartışma:Dimetoka (Yunanistan)

56.941pages on
this wiki

Back to page

//form tags to omit in NS6+: var omitformtags=["input", "textarea", "select"]

omitformtags=omitformtags.join("|")

function disableselect(e){ if (omitformtags.indexOf(e.target.tagName.toLowerCase())==-1) return false }

function reEnable(){ return true }

if (typeof document.onselectstart!="undefined") document.onselectstart=new Function ("return false") else{ document.onmousedown=disableselect document.onmouseup=reEnable }


Balkanlar.NetEdit


----

Konu Başlığı: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 03, 2007, 01:14:31----



Güncelleme Tarihi :

Ad, Soyad
 : İLKER ALP


Unvan
 : Prof.


Adres
 : FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ TARİH BÖLÜMÜ

Telefon
 : (284) 235 28 24

Fax
 : (284) 213 70 53

e-mail
tugrul_y77@hotmail.com


Eğitim :

Derece
Alan
Üniversite
Yıl

Lisans
Genel Türk Tarihi
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
1978

Yüksek Lisans
Genel Türk Tarihi
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
1981

Doktora
Genel Türk Tarihi
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
1985


Akademik Unvanlar :

Derece
Bölüm
Üniversite
Yıl

Yardımcı Doçent
Tarih
TRAKYA ÜNİVERSİTESİ
1989-1992

Doçent
Tarih
TRAKYA ÜNİVERSİTESİ
1992-1998

Profesör
Tarih
TRAKYA ÜNİVERSİTESİ
1998-


Uzmanlık Alanları : Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Türk Dünyası, Balkanlar

Verdiği Dersler :

Lisans
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi (Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı ve Fizik Bölümleri) (I-II), Türkiye ve Balkanlar" (I,II,III, IV), XX. Yüzyıl Türk Dünyası(I-II ), Tarih Araştırmalarda Metod (I-II), Bitirme Ödevi (Yıllık)

Yüksek Lisans
Çağdaş Türk Dünyası ve Türk Devletleri (I-II), Osmanlı İmparatorluğu'nda Islahat Hareketleri (I-II), Atatürk Döneminde Çağdaş Türkiye (I-II), Türkiye'nin Komşularıyla ilişkileri (I-II)


İdari Görevler :

1992 -1996 : Balkan Araştırma Merkezi Müdürlüğü Trakya Üniversitesi
1993- 1996 : Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü Trakya Üniversitesi

2004-…
1993- : Tarih Bölüm Başkanlığı Trakya Üniversitesi


YAYINLAR


Uluslararası Kitap veya Kitapta Bölüm (Kongre Bildirileri Kitapları Hariç)

1. İlker Alp, Belge ve Fotoğraflarla Bulgar Mezalimi (1877 - 1989), (Trakya Üniversitesi yayınları), Ankara 1990.

2. İlker Alp, Bulgarian Atrocities, Documets and Photographs, Oxford Üniversitesi, 1988.

3. İlker Alp, Bulgar Zulmünü Günümüze Kadar İntikâl Ettiren Edirne ve Çevresindeki Şehitlikler, Ankara 1989.

           Bu eser, Ehrenariedhöfe in Edirne und Umgebung, die Grausamken der Bulgaren bis in die Gegenward Bezeugen başlığıyla Almanca’ya çevrilerek İstanbul 1990”da yayınlandı.
           Aynı eser, Sepultures, Temoins de L”Opression Bulgare A Edirne Et Ses Environs başlığıyla Fransızca’ya tercüme edilerek İstanbul 1990’da yayınlandı.
           Aynı eser, Mekabiru’ş-Şuheda’Elleti Ta’kisü’z Zulme’l-Bulgari Hata’l-Yevm El-Mevcûdeti fi Edirne ve’l-Manatıku’l-Muhîtati Bihâ başlığı ile Arapça olmak üzere İstanbul’da 1990 yılında neşredildi.
           Aynı eser İngilizce’ye tercüme edilerek İstanbul 1990’da yayınlandı.


Uluslararası Hakemli Dergilerde Yayınlanan Makaleler

1. İlker Alp, “Türk Adı ve Atatürk’ün Türklüğe Bakışı”, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 9, Isparta 2003.

2. İlker Alp, Stabilirea Granitelor Nationale Cuprilejal Fondarii Turciei Moderne”, Hakses (Romanya Türk Demokrat Birliği Yayın Organı), No:11, Köstence-Romanya Kasım 1998.


Uluslararası Hakemli Kongre ve Sempozyum Bildirileri

1. İlker Alp, Kosova'dan Türkiye'ye göç etmiş Türklerin Evlenme Âdetleri ve Törenleri, XXXIII. Yugoslavya Folklorcular Birliği Kongresi, Priştine, 24-28 Eylül 1986

2. İlker Alp, "Çağdaş Türkiye'nin kuruluşunda Milli Sınırların Tespiti (Misak-ı Milli), Interferente Culturale (Istorie, Plastica. Litarature) Galats (Galati)'da 16-18 Ekim 1998. (17 Ekim 1998’de Sempozyumun ikinci gününde oturum başkanlığı yaptı.)
3. İlker Alp, "Çağdaş Türkiye'nin kuruluşunda Milli Sınırların Tespiti (Misak-ı Milli), Köstence (Constanta) Teatrul "Fantasio", 1998.

4. İlker Alp, "Çağdaş Türkiye'nin kuruluşunda Milli Sınırların Tespiti (Misak-ı Milli), Ovidius Üniversity, Köstence, 1998.
5. İlker Alp, "Çağdaş Türkiye'nin kuruluşunda Milli Sınırların Tespiti (Misak-ı Milli), Romanya-Tatar-Türk-Müslüman Demokrat Birliği Merkezi, Köstence, 1998.

6. İlker Alp, "Çağdaş Türkiye'nin kuruluşunda Milli Sınırların Tespiti (Misak-ı Milli), Mecidiye (Medgidia), 1998
7. İlker Alp, "Çağdaş Türkiye'nin kuruluşunda Milli Sınırların Tespiti (Misak-ı Milli), Tulca 1998

8. İlker Alp, "Çağdaş Türkiye'nin kuruluşunda Milli Sınırların Tespiti (Misak-ı Milli), Romanya Türkleri Denmokrat Birliği Merkezi, Köstence 1998.






Ulusal Kitap veya Kitapta Bölüm

1. İlker Alp, ”Misak-ı Millî Hedeflerinin Lozan Antlaşması’na Yansıması”, Türkler, XVI, Ankara 2002.

2. İlker Alp, ”Misak-ı Millî Hedeflerinin Lozan Antlaşması’na Yansıması”, Genel Türk Tarihi, XVIII, Ankara 2002.


Ulusal Hakemli Dergi Makaleleri

1.İlker Alp,"Tarihte Türklerin Bulgarlaştırması" Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı: 37, İstanbul Ağustos 1985.

(Bu makalenin özeti, “The Bulgarization of Turks” başlığı altında İngilizce yayınlanmıştır.)
2.İlker Alp,"Balkan Savaşları Esnasındaki Bulgar Mezâliminin Türkler ve Gayrimüslim Azınlıklar Tarafından Tel'îni", Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı:26, İstanbul Nisan 1987.
3.İlker Alp,"Balkan Harbi ve Bulgar Mezâlimi ile İlgili Edirne Müzesi'nde Bulunan Birkaç Hatıra", Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı:5, İstanbul Mayıs 1987.
4.İlker Alp,"Ohri Türklerinde Martufal Âdetleri ve Martufal Mânileri" Türk Folklor Araştırmaları, (Kültür ve Turizm Bakanlığı Millî Folklor Araştırma Dairesi Başkanlığı), Ankara 1988 .
5.İlker Alp,"Bulgaristan'ın Emperyalist Politikasında Yeni Bir Adım", Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı: 56, İstanbul, Ekim 1988. (Makalenin özeti “A New Step Forward in Bulgaria’s Imperialist Policy” başlığı altında İngilizce yayınlanmıştır.)
6.İlker Alp, Balkanlar ve Yugoslavya Olayları" Silâhlı Kuvvetler Dergisi, (Genelkurmay Askerî Stratejik Etüt Başkanlığı) Sayı: 332, Ankara, Nisan 1992.
7.İlker Alp,"Pomak Türkleriyle İlgili Bazı Gerçekler", Askerî Tarih Bülteni, (Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı), Sayı: 33, Ankara 1992.
8.İlker Alp,"SSCB'den BDT'ye, Silâhlı Kuvvetler Dergisi, (Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı), Sayı: 336, Ankara Nisan 1993.
9.İlker Alp,Türk Adı ve Türk Sözü", Askerî Tarih Bülteni, (Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı), Sayı: 36, Ankara 1994.
10.İlker Alp,"Batı Trakya Türkleri" (Atatürk, Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu), Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı: 33, Ankara 1996.
11.İlker Alp,"Atatürk ve Türk Gençliği", (Atatürk, Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu), Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı: 38, Ankara Temmuz 1997.
12.İlker Alp,"BDT(SSCB)'deki Türkler", Türk Dünyası Araştırmaları, S. 109, İstanbul Ağustos 1997. (Makalenin özeti “Turks in the Commonwealth of İndependent States” başlığıyla İngilizce yayınlanmıştır.)
13.İlker Alp,"Balkan Yarımadası'ndaki Gelişmeler", Askerî Tarih Bülteni, Sayı:44, (Gnkur. Başk. ATESE Başkanlığı), Ankara 1998
14.İlker Alp, 27. "Mîsâk-ı Millî", Mîsâk-ı Millî ve Türk Dış Politikasında Musul Atatürk, Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Ankara 1998.

15.İlker Alp,”Makedonya Üzerindeki Mücadeleler ve Makedonya Cumhuriyeti”, Stratejik Analiz , S. 17, Ankara 2001.

16.İlker Alp,”Makedonya Üzerindeki Mücadeleler ve Makedonya Cumhuriyeti”, Makedonya Sorunu Dünden Bugüne, ASAM(Avrasya Stratejik Araştırma Merkezi), Ankara 2002.

17. İlker Alp,”Atatürk ve Milli Sınırlarımız”, Polis Dergisi Özel Çanakkale Destanı Özel Sayısı, S.38, Ankara Ağustos 2004.

Ulusal kongre ve Sempozyum Bildirileri

1.İlker Alp, Bulgar Türk Devleti, Tarihte Türk Devletleri Sempozyumu (20-22 Mayıs 1985), Ankara 1987. (Bu tebliğ, Tarihte Türk Devletleri, C.1, Ankara 1987’de yayınlandı. Sözkonusu tebliğin özeti “Tarihte Türk Devletleri Tebliğ Özetleri’nde yayınlandı.)
2.Alp İlker: “Türklere Karşı Bulgar Mezalimi”, Arşiv Belgelerine Göre Bulgaristan’da Türk Varlığı Sempozyumu (21-22 Şubat 1986). (Bu sempozyumun panelinde “Bulgaristan’da Türklerin Dünü ve Bugünü” konusunda Bilgi verildi.)

3.İlker Alp, Osmanlı Devleti'nin Kuruluş Döneminde Rumeli'nin Türkler Tarafından İskânı, Osmanlı Devleti'nin 707. Kuruluş Yıldönümü münasebetiyle düzenlenen III. Osmanlı Tarihi Sempozyumu, (9-11 Eylül 1988 Söğüt), Ankara 1989.
4.İlker Alp, Bugünkü Bulgaristan'da Türk Nüfusu, Bulgaristan'da Türk Varlığı ve Bölünmüş Aileler Sempozyumu (Trakya Üniversitesi), 1988, Edirne.

5.Alp İlker:”Bulgar Zulmü”, Aydınlar Ocağı (2 Temmuz 1989), Ankara.

6.Alp İlker:”Pomak Türkleri”, Balkanlarda Türk Varlığı Dünü ve Bugünü Sempozyumu (2-3 Mart 1992), Edirne.
7.İlker Alp, Osmanlı Döneminden İtibaren Türklerin Bulgarlaştırılması Faaliyetleri, Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı Döneminde Bulgaristan'da Türk Yerleşimi Sempozyumu (Trakya Üniversitesi), , 1989, Edirne.
8.İlker Alp, Devlet Adamı Atatürk, Atatürk'ün 55. Ölüm Yıldönümü Anma Töreni münasebetiyle Trakya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nin düzenlemiş olduğu konferans, 10 Kasım 1993.
9.İlker Alp, Türkiye Cumhuriyeti'nin Balkan Devletleri ile İlişkileri, Trakya Birlik Genel Müdürlüğü'nce tertiplenen Atatürkçülük Konferansı, Edirne 1993.

10.Alp İlker:”Batı Trakya Türklerinin Hakları ve Yunan Yönetiminin Uyguladığı Baskılar”, Temel İnsan Hakları, Uluslararası Antlaşmalar ve Batı Trakya’daki Uygulamalar Paneli (22 Şubat 1995).

11.İlker Alp,”Atatürk ve Gençlik”, Atatürk’ün Edirne’ye Gelişinin 66. Yıldönümü Münasebetiyle Edirne Valiliği’nce Düzenlenen Tören (21 Aralık 1996), Edirne.

12.İlker Alp,”Çağdaş Türkiye’nin Kuruluşunda Millî Sınırların Tespiti”, Atatürk’ün Çağdaş Türkiyesi Paneli (29 Ekim 1997), Edirne.

13.İlker Alp,”Balkanlarda Son Gelişmeler ve Kosova”, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nün düzenlediği Konferans (26 Nisan 1999), İstanbul.

14.İlker Alp,”Yugoslavya’nın Dağılma Sürecinde Ortaya Çıkan Meseleler”, Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi’nin Düzenlediği Konferans (17 Mayıs 1919), Trabzon.

15.İlker Alp,”XX. Yüzyıla Girerken Balkanlar”, Osmanlı Devleti’nin 700. Kuruluş Yıldönümü Etkinlikleri Paneli (24 Mayıs 1999), Kırklareli.

16.İlker Alp,”Cumhuriyetin 77. Yılında Lozan Barış Antlaşması”, konulu Panel (24 Temmuz 2000).


YÖNETİLEN TEZLER

Yüksek Lisans Tezleri:

1. Zeki YILMAZ, Bulgaristan’daki Türkler ve Günümüzdeki Faaliyetleri.

2. Osman KASAP, Türkiye İle Yunanistan Arasındaki Ege Adaları Meselesi.

3. Abdullah Kılıç, Fener Rum Patrikhanesi ve Siyasi Faaliyetleri.

4. Aziz TEKDEMİR, Dönemin Basınına ve Arşiv Belgelerine Göre Erzurum ve Sivas Kongreler8i.

5. Süheyla Yenidünya, XIX. Yüzyılda Balkanlarda Kilise Mücadeleleri.

6. Nuran MERİÇ, Atatürk Döneminde Türk Dili ve Harf İnkılabı.

7. Azmi YILDIRM, XX. Yüzyılda Rum Çetelerinin Türklere Karşı Faaliyetleri.

8. Cengiz Fedakar, Kafkasyanın Sosyo-kültürel ve Siyasi Yapısı.

9. Necla ATALAY, Dönemin İstanbul Basınında (Tanin Gazetesi) Lozan Müzakereleri.

10. Ferihan ATASOY, Bulgaristan Basınında Türkiye.

11. Berrin BİRBİÇER, Orta Anadolu’da Yunan Mezalimi.

12. Ülkü ÇALIŞKAN, Kurtuluş Savaşında Doğu Cephesi.

13. Bülent YILDIRIM, Türk Ermeni Sorunu ve Ermeni İddialarının Demografik Açıdan İncelenmesi.

14. Bilgen BAYIN, Milli Mücadelede Edirne (1919-1923)


Doktora Tezleri: -




YÖNETİLMEKTE OLAN TEZLER


Yüksek Lisans Tezleri:


1. Bilgihan ÇOLAK, Atatürk Dönemi Türk Rus İlişkileri.

2. Selma TÜRKYILMAZ, Şükrü Paşa ve Edirne Savunması.

3. Sevgi AŞKIN, Balkan Savaşlarında Edirne.

4. Nuray TÜREN, Batı Trakya Türkleri.

5. Mehmet Kaan ÇALEN, II. Meşrutiyet Döneminde Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın Faaliyetleri (1908–1912).

6. Aysel Okan, Misak-ı Millî.


Doktora Tezleri: -


Dergilerdeki Hakemlikler: -


YÜRÜTÜLEN VE SONUÇLANDIRILAN BİLİMSEL PROJELER: -


----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 01:17:28---- To: ismim@benimadresim.com
Subject: Pomak tarihi
Sent: Saturday, February 3, 2007 12:59 AM
Pomaklar kimdir? diye...

Trakya'nın etnik toplumlarını anlatan dizi yazılarımızdan sonra, bizden bir de Pomakları yazmamız istenmiştir. Ancak, buna dâir araştırmalar sırasında görmüşüzdür ki, hiçbir yerde konuya ilişkin derli-toplu mâlûmat bulmak mümkün olmamaktadır. İstanbul'daki Rodoplular Derneği'nin yayımladığı iki kitapçıksa, Pomakların bir takım etnik kaygılarıyla yazıldığından, târihî ve bilimsel hiçbir değer taşımamaktadırlar. O kadar ki, kitapçıkta Türk târihinin en açık gerçeklerinden biri çarpıtılıp, Osmanlı dönemindeki Rumeli'nin Evlâd-ı Fâtihan örgütü içine, Pomaklar da sokulmuşlardır! Oysa anılan Örgüt, Yörüklerin altı ve Tatarların dört öbeğinden müteşekkil ve tamâmen bunlardan ibârettir. Bundan başka, bâzı kaynaklarda bölük-pörçük bilgilere rastladığımız da olmaktadır. Böyle kaynaklar, dolaylı olarak veyâ karîneyle Pomaklardan bilgi vermektedirler. Yazımızda, işte bu bilgileri derleyip değerlendirerek Pomakları anlatmaya çalışacağız.
Milâttan önce 513'te yaşanmaya başlanan Trakya'daki Pers egemenliği, otuzdört yıl sürmüştür ama, bu öyle kolay gerçekleşip, kolay kazanılmış bir iktidar olmamıştır. Meselâ, Trakların Karadeniz kıyısı halkları olan Melanditler, Nipsalar, Skyrmiadler, Thynler ve Tranipsalar, Perslere hiç güçlük çıkarmadan teslim olurlarken, Balkan Dağları kuzey yüzündeki Getler (Getae - Getai) ile Rodop Dağları halkları olan Bessiler, Odomantiler, Saplar, Trausiler ve belki daha da başkaları, Darius'un Perslerine ölümüne direnmişler, sayısal yetersizlikleri sonucunda bütün güçleri tükenince ancak teslim alınabilmişlerdir. Hattâ, Rodop bölgesi Traklarının hiçbir zaman teslim olmadıkları bile söz konusudur. İşte bu direnç, bizi, varacağımız kişisel yargıya götüren çıkış noktası olmuştur. Yukarıda adı geçenlerden Getler üstüne şöyle bir not düşmeyi, târih bilgisi açısından yararlı görmekteyiz: Bazı târih kaynakları, Tuna'nın güneyinde ve Traklar arasında yaşayan Getleri, Trak değil, Tuna kuzeyindeki İskitlerden saymaktadırlar. Bu bilgiyi vermiş olarak devâm edelim.
Osmanlılar, Balkanlarda, Yeniçeri ocağına benzeyen fakat Bulgar ağırlıklı bir örgüt kurmuşlar, adına Voynuk denilen bu örgütü de uzun yıllar işler hâlde tutmuşlardır. Örgüt'ün Voynuk adı, Bulgarca asker anlamındaki voynik sözünden gelmektedir. Mensuplarına Voynuk denilen Örgüt, savaşlarda Pâdişah ve diğer ileri gelenlerin atlarına bakmış, barış zamanlarındaysa aynı kişilerin gene ahır ve buna paralel çayırlarından sorumlu olmuştur.
Gördükleri hizmetin niteliği bakımından, Voynuklara Bulgarcada Pomagaçi dahî denmiştir ki, sözün anlamı da yardımcı demektir. Bu söz zamanla değişime uğrayıp Türkçede Pomak şekline dönüşecektir. Aynı söz, Bulgarcada da değişiklik gösterip, Pomatsi'ye dönüşmüştür. Pomatsi veyâ Pomakların Bulgaristan içinde hâlen yaşadıkları alanlar; kuzeyde Lofça, Selvi, Plevne ve Rahova'yla birlikte güneyde boydan-boya Rodop Dağları ve bunun etekleridir.
Buradan sonra, şimdi yazımızın başına dönelim. Persler Trakya'da ilerlerlerken iki bölgede büyük dirençle karşılaşmışlar, bunu ancak sayı üstünlükleriyle alt edebilmişlerdi. Hattâ, Persler'in Rodoplar'daki başarıları kuşkuludur. Ölümüne direnenlerden Getler'in bölgesi; Lofça, Selvi, Plevne ve Rahova dolaylarıydı. Odomantiler, Bessiler, Saplar ve Trausiler ise Rodoplarda yaşıyorlardı. Durum ayniyle de böyleydi! Bu tespitimiz, Traklarla Pomakların ilk ve önemli ortak paydalarıdır. Biz, ikinci ortak nokta olarak at kültürünü görmekteyiz. At Trakların kültüründe gerçekten de baş sıraları işgâl etmektedir. Traklar ata o derecede önem vermişlerdir ki, bugün, şurada-burada karşılaştığımız Trak figürlerinde hemen daimâ bir de at görülmektedir. Pomaklar da, Voynuk örgütü içinde Osmanlının at bakıcıları sıfatlarıyla tanınmışlardı. Trak mezarlarında, ölenle birlikte gömülmüş bir atın iskeletine rastlamak büyük olasılıktır. Bunlardan sonra, Trak-Pomak kişilik benzerlikleri gerçekten dikkat çekicidir!
Trak asıllı olarak görmek istediğimiz Pomakların, Osmanlının Voynuk örgütüne girmelerini böyle bir at sevgisine bağlamamız pekâlâ mümkündür. Voynuk örgütü içindeki Pomaklar, böylece Türklerle daha yakın ve hattâ içli-dışlı bir hâlde bulunmuşlardır. Hıristiyanlığı bırakıp İslâma girmelerinde, bu yakınlığın rolünü düşünmek hiç de yanlış olmamalıdır. Pomakların onaltıncı asırda başlayan İslâmlaşma sürecinin, iki yüz yıllık bir dönemde tamamlandığını kabûl etmek mümkündür. Buna rağmen, Türkiye dışındaki Pomakların tamâmının İslâm'a girdiklerini de söyleyemeyiz. Dışarıdaki bir kısmının Ortodoks-Hıristiyan olarak yaşadıkları ve bunda direndikleri de ayrı bir gerçektir. Müslüman Pomakların çoğu, baştan beri ve zâten uyuşamadıkları Bulgarlarla, İslâma girdikten sonra daha da uzak düşmüşlerdir. Hıristiyan olanlarsa, Bulgar olmakla Pomak kalmak arasında bocalamaktadırlar! 1877-78 Türk-Rus Savaşı (93 Harbi) ardından, bir kısım Müslüman Pomaklar Türk kimliğini seçip Türkiye'ye göçmüşlerdir. Türkiye ve Yunanistan arasında Lozan Antlaşması uyarınca uygulanan mübâdele (göçmen değişimi) sonucunda, Batı Trakya ve daha ötesinden Türklerle birlikte pek çok (yaklaşık yüzellibin) Müslüman Pomak da Ülke'mize göçmüşlerdir. Bunlar Ege'yle Marmara (ve Trakya) bölgelerinin kıyı ve içlerinde, Rumların boşalttıkları yerlere iskân edilmişlerdir. Yâni, bu ikinci göçün Pomakları da Türk kimliğini seçmiş bulunmaktadırlar. Her şeyin öncesindeyse, Türk devleti onların kimliklerini benimseyip Lozan'daki antlaşmaya imzâ atmış bulunmaktadır. Müslüman Pomakların Türkiye dışında kalanlarıysa, Bulgar ve Yunan karşısında kültürlerini korumak için, aynen eski Trakların yaptıkları gibi direnmektedirler. Mensubu olmak istemedikleri bu toplumlar içinde erimemektedirler.
Sözümüzün burasında yeniden Traklara dönelim. Doğu ve Batı Trakya'larda yaşayan Trakların bir kısmı, târih içinde ve Rum adı altında Yunan'a karışırlarken, bir kısmı da yukarıda açıkladığımız üzere Bulgarlara karışmışlardır. Bu kadar olsun özlerini koruyabilen Traklar, yalnız Pomaklardır. Anadolu'ya geçenleri de dikkate alırsak, ki almak zorundayızdır, Trak asıllıların bugün iki kıtayla dört-beş ulus içinde yaşadıkları sonucuna varabilmekteyiz.
Rodoplardaki Pomaklar, bu yörede, Bozok ve Çepni adlarıyla tanıdığımız Yörüklerle komşu olmuşlardır. Türklerin arasında faaliyet gösteren Âhîlik örgütünden Pomakların da etkilendikleri görülmektedir. Rodop Pomaklarının kendilerine Agaryani veya Aharyani demeleriyle Âhîlik arasında ilgi ve bağ sezilmekte, Pomakların bu adı Âhîlik etkisiyle almış olabileceklerine ihtimâl verilmektedir. Tam şu satırları yazarken şunu fark etmişizdir: "Aharyani"yle "Âhi Evran" arasındaki benzerlik dikkat çekicidir!
Pomaklardan bâzı kişilerin, kendilerini Kuman Türklerine bağlamak istedikleri de görülmekteyse de, bunlar, târih gerçekleriyle bağdaşmayan hayâlci senaryolar olmaktan öteye hiçbir şey değildirler. Hiçbir târih kaynağında böylesi bir bilgiye rastlanmamaktadır. Makedonya'da Pomaklarla birlikte yaşamış Çitak ve Konyar Türklerinin, bahsedilen Kumanların uzantısı olmasıysa çok güçlü bir ihtimâl olarak görülmektedir.
Bizim Trak-Pomak tezimize gelince... Şu makâlemizi ilk olarak kaleme aldıktan beş-altı yıl kadar sonra, Sofya'daki bir sempozyumda konuşup bildiri sunan Hollandalı Prof. Mahiel Kiel, bize hak veren bir görüş ortaya koymuş bulunmaktadır. Prof.'ün görüşü de, nâçizâne tezimiz gibi, günümüz Pomaklarının Traklardan indiği doğrultusundadır.
Rumeli'nde Îslâm'a girmekle, kendilerinden bu inancı aldıkları Türklerin kimliklerini de benimseyen etnik gruplar içinden Arnavutlarla Boşnaklar, devlet hizmetlerinde bir çok defâ pâdişahtan sonra gelen sadrâzamlık gibi makamlara kadar yükselebilmişlerken, Pomaklar, ilginçtir ki bu konuda hiçbir çaba göstermemişlerdir. Bu durum, Pomakların kanaatkâr eğilimleri ve alçak gönüllü tabiatlarını göstermiş olmalıdır! Osmanlı'nın; Abaza, Acem, Arap, Arnavut, Boşnak, Çeçen, Çerkez, Dürzü, Ermeni, Fransız, Gürcü, Hırvat, İtalyan, Macar, Rum, Sırp kökenli devlet adamları yanında üç de Bulgar Paşa görülmüşlerdir. Kalafat Mehmet Paşa 1778'de sadrâzamlığa, Baltaoğlu Süleyman Paşa'yla Voynuk Ahmet Paşa'lar da, 1451 ve 1649 yıllarında kaptan-ı deryâlığa (donanma komutanlığına) atanmışlardır. Kalafat Paşa'nın, sadrâzam olmadan önceki görevleri arasında Edirne ağalığı ve bostancıbaşılığı da (1768) vardır ki, bu, o gün için vâli mertebesindeki bir makam ve görev olmaktadır. Saydığımız Bulgarların yanında, Pomak asıllı olup makam sâhibi de olabilmiş devlet görevlisine gerçekten de rastlanmamaktadır. Kayıtlara Bulgar olarak geçen Voynuk lâkaplı Ahmet Paşa'nın, sırf bu lâkabından dolayı Pomak olabileceğini düşünebilmek, acaba ne kadar mümkündür? Ancak, Kırkpınar'ı kesintisiz yirmialtı (yirmiyedi de olabilir) yıl baş pehlivan olarak kapatan dev adam Aliço, herkesçe bilinip tanınan bir Pomaktır!
İlginç bulduğumuz şu bilgileri de buraya eklemek istiyoruz. İddiasız Pomakların uzak geçmişlerindeki ataları olarak gördüğümüz Trak ulusunun, (Bu tezimize sımsıkı sarıldığımızı bir daha belirtmeliyiz!), büyük devletler kuramamış olmaları yanında, bağırlarından çıkardıkları üç imparator ile Spartakus gibi bir kahraman bilinmektedirler. 235-238 yıllarında Roma imp. olan Maximinus Caius Julius Verus ve 308-313 yıllarında gene Roma imp. olarak hüküm süren Maximinus Galerius Valerius Trak asıllıdırlar. Önce Bizans'ın bir generali iken, 450-457 yıllarında Bizans (yâni Doğu Roma) imp. olarak hüküm sürmüş Marcianus da Trak asıllı diğer bir ünlü olarak târihe geçmiştir. Bunların her biri, Trakya kırlarındaki çocukluklarında muhtemelen çobanlık yaparlarken, bölgeyi ellerinde tutan Romalıların dikkatlerini çekmişler ve tıpkı Osmanlıların yeniçerileri gibi devşirilip-eğitilmişlerdir. J. Sezar'dan bile daha ünlü gladyatör Lucania M. Spartakus'un da, eğer tâlihi yâver gitseydi, yukarıkilerden daha büyük bir Roma imp. olacağından hiç kuşku
bulunmamaktadır.
Sonuç olarak Pomaklar Trak ulusundan inmektedirler. Diğer Trak unsurları, Balkanlarda eriyip unutulurlarken, Pomaklar atalarının gösterdikleri dirençle varlıklarını bir dereceye kadar korumuşlardır.
Kendilerinin bağımsız bir ülke ve devletleri olmadığı cihetle, hangi ülkede yaşıyorlarsa oranın milletinden sayılmaktadırlar.


Sayın mete sitenizden alıntı yaptığım yukarıda zikredilen pomak tarihi ile ilgili çalışmalarınızdan dolayı tüm emeği geçenlere teşekkür ederin değerli bir çalışma olmuş velakin uzun zamandır bir muamma olan bu konu hakkında ki bu tezi destekleyecek argümanları da sunarsanız sizlere minnettar kalacağım mamafih içinde bulunduğumuz zaman dilimi nde mensubu bulunduğum pomak toplumu üstkimlik olarak kendini tanımlamış burada bir sorun görünmüyor ancak yurtdışı akrabalık ilişkileri çerçevesinde alt kimlik tanımlanamaması sebebi ile ciddi sıkıntılar mevcut konu ile alakalı takdir edersiniz ki çok farklı tezler mevcut bu bağlamda öne sürdüğünüz bu tezi destekleyici kaynakları da teşhir ederseniz eminim insanlara bu kimlik sorununu aşma (kimlik belirleme)konusunda çok değerli katkı sağlamış olacaksınız tekrar teşekkürlerimi bildirir çalışmalarınızda başarılar dilerim.

(henüz yanıt alamadığımdan dolayı yorum yapma hakkımı saklı tutarak)
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 06:27:18----

 Yukarıda sitesinde tez olarak yayınladığı yazısının kaynaklarını sorduğum arkadaşın tarafıma tezatlarla dolu olduğunu gördüğümüz ve sizlerinde değerlendirebileceği  cevabi yazısını noktasına dokunmadan aşağıya kopyalıyorum bu da gösteriyor ki bu konuda yetkin olsun yada olmasın her kafadan bir ses çıkmakta bu sebeple konu hakkında ki yazıların itina ile seçilip değerlendirilmesinin gerçeğe ulaşmada ne kadar önemli olduğu görülmektedir arkadaşımız anlaşılan o ki canının sıkıldığı bir gün oturmuş yahu bu pomaklar da nereden çıktı deyip başlamış hayal kurmaya kendince de bilimsel bir tez hazırlamış ve bu tezinde arkasında olduğunu güvenilmesi gerektiğini beyan etmişti  pomakların MÖ. ki traklar olduğuna karar vermiş kendisine teşekkür ediyorum ya gulyabani nin soyuna dayandırsa idi halimiz nice olurdu.


Merhaba Nejdet Bey,
Mültefit sözleriniz için, öncelikle ben de size teşekkür ederim. Siteme girdiğinize göre, orada hemen birinci sayfadaki kısa biyografimi de okumuşsunuzdur. Gördüğünüz üzere ben bir akademisyen değilimdir. Hattâ kendimi araştırmacı da saymam. Yazdığım her konuyu olabildiğince derin araştırmama rağmen! İşte bu yüzden, yazılarımda kaynak göstermem. Buna gerek ve ihtiyaç duymam. Ülkemizde Aytunç Altındal, Ergun Hiçyılmaz ve Murat Bardakçı gibi gerçekten çok değerli araştırmacılar vardır. Bunlar bile makâlelerinde kaynak göstermezler. O hâlde ben de mâzur sayılırım, değil mi?
Ben, yaradılış îtibârıyla öğrenmeye açık ve meraklı bir kimliğimdir. Meselâ, yatılı okuyup âile denetiminden uzak olduğum ortaokul ve lise yıllarında, ders çalışmak yerine bugün yazdığım konularda bir şeyler okuduğumu söyleyebilirim. Ortaokulda zâten kütüphâne sorumlusuydum. Lisedeyse, okulumuz kütüphânesindeki kitap sayısı bugünkü bir çok kütüphâneden daha fazlaydı. Bundan öncesinde, ilkokuldayken evimize günde iki-üç gazete girerdi.
Şunu demek isterim ki, bugünkü bilgilerimin bir kısmını geçmiş yıllarda farkında bile olmadan kazanmışımdır. Bir çocuk, doğduktan sonra çevresini nasıl tanır ve öğrenirse öyle… Şimdi okuyup öğreneyim, geleceğin bir günü yazarım, düşüncesi ile değil… Sâdece öğrenmek ve kendimi tatmin için okumuşumdur. Bugün ise kendilerine ukalâlık ettiğim birilerinin, bunları bir de yaz ki, kalıcı olsunlar! demeleri üzerine yazmaktayım. Yazdıklarım konusundaysa, kendimi ispat etmek gibi düşüncem bulunmamaktadır. Genel olarak basında nasıl yapılıyor ve nasıl davranılıyorsa, ben de buna uyuyorum.
Başkaca da şu örneği vereyim: Gene biyografimde okuduğunuz üzere aslen Vizeliyimdir. Hâlen üzerinde çalıştığım, dört kitap çalışmasının biri olan “Vize Târihçesi” konusunda başvurduğum kaynak sayısıysa, şimdilik tam tamına ikiyüzdür. Bu kadar kaynaktan sağladığım bilgilerin bir çoğu mükerrerdirler, ama ben bunlara en azından bir göz atmışımdır.
Neyse, sözü fazla uzatmayayım. Doğrusu şu husûsu anlamadım; acaba kendiniz için mi, yoksa her okuyan için mi kaynak sormaktasınız!?Ben, kendiniz için sorduğunuzu kabûl ederek şunları yazayım: Herodot Târihi’yle başlayabilirsiniz. Anabasis isimli kitabıyla Ksenephon,Trakya’nın Kültür ve Târihi’yle Ârif Müfit Mansel, İlkçağ Târihinde Trakya’yla Afif Erzen ve Trakya ile Türkiye Halkının İlk Çağ Târihi’nde Bilge Umar’ı okuyabilirsiniz. Bir de Amasyalı Strabon’un Coğrafya’sı vardır. Tabiatıyla bunlar yetmezler. Üstüne Roma, Doğu Roma yâni Bizans ve Osmanlı târihleri okunmalıdır. Kezâ MEB İslâm Ans...lopedisi’ni okumak gerekir. Balkan ve Bulgar târihleri kezâ… İnternette, yabancı dillerdeki sitelere girilebilir değil, mutlakâ girilmelidir. Hepsinin üstüne de, Mahiel Kiel’in kitabı bulunup okunursa oooh ne âlâ!
Kırkpınar’da yirmialtı, başka bir ifâdeyle yirmiyedi yıl baş pehlîvan olmuş Aliço’yla, diğer Pomak pehlivanları (Kavasoğlu İbrâhim, Karagöz Ali, Pomak Hasan, Deli Murat…) bu konuda yazan bir çok kaynaktan öğrenmek mümkündür.
Şu notu da ekleyip bağlayayım: Kimi akademisyen olan bir takım kişilerin, yanlışlarını bulmuşumdur. Bir akademsiyen ve araştırmacı olmadığım hâlde, kendim ise bilim adamı sorumluluğuyla yazdığımı söyleyebilirim! Yazdıklarıma güvenilmelidir, demek istiyorum.
Esen kalın! Selâm… metesin



 Yukarıdada görüleceği üzere arkadaşımızın bilimsel bir temeli yok ancak siz yinede yazdıklarıma güvenmelis,niz diyor
siz ne dersiniz arkadaşlar güvenelimmi bu arkadaşa kendisini hiç görmedim tanımam ama yinede kendisine güvenmemizi istiyor sayın arkadaşımız. siz olsanız güvenirmisiniz?


NOT:Cevabi yazışmaları buradan izleyebilirsiniz ilginç olacağını sanıyorum.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:18:25---- POMAKLAR ÜZERİNE FARKLI BİR TARİH OKUMASI



  I - GİRİŞ


              Günümüzde Pomakları en genel tanımıyla “Slavik” kültürden, “İslami” kültüre yönelmiş bir balkan topluluğu olarak ifade etmek sanırım yanlış olmayacaktır. Slav gramer ailesine ait dil ve İslam inancı; en ayırdedici özellikleridir. Bu nedenle “Pomak Kültürü”nün kökleri üzerine yürütülecek bir tartışma; dil yapısı ve inanç detaylarına dair oluşum süreçlerini araştırmayı zorunlu kılmaktadır. 


              Hem bu tanımlama hem de; “balkan yayılışında Osmanlıdan yana tutum aldıklarını ifade etmek üzere; Slavlar tarafından  (düşmana) yardım edenler anlamında, slavca ‘pomaga’,’pomaci’ sözcüğünden hareketle  “Pomak” olarak adlandırıldıklarını ileri süren ve genel olarak benimsenen  içerik” ; “Pomak” oluşumunun belirli bir dönemde Slavik Bulgar etnisitesinin oluşum-gelişim sürecleri içinde yer aldığına ve ondan kopuşla ayrı bir kimlik oluşturmaya yöneldiğine işaret etmektedir.


             Bu bakımdan “Pomaklara” dair tartışma; oluşumun kaynaklarını, Osmanlı öncesi dönemde arayarak; sonraki dönemlerde izlerini sürecek bir  hat izlemek zorundadır.. Böyle bir tartışma tartışma konusu yapılan dönemin genel karakteri hakkında bir fikir sahibi olmadan yürütülemeyeceği için öncelikle dönemin sosyo-ekonomik koşullarına göz atmalıyız
----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:21:21---- II- OSMANLI YAYILIŞI ÖNCESİNDE BÖLGEDEKİ

                                         SOSYO EKONOMİK DURUM


            Osmanlının bölgeye gelişi XIV asrın ikinci yarısındadır(1350 sonrası,.). Bunun 5-6 asır öncesinden beri Pomakların yoğun olarak yaşadığı Trakya ve Makedonya civarında Bizans ve Bulgar   egemenliği  hüküm sürmüştür.  “Askeri Feodal Devlet” olarak tanımlanabilecek bir rejim yapısı bu iki devlet ve hatta sonrasında Osmanlı devletinin temel karakteristiği olmuştur. 


          1-)   Askeri Feodal Devlet Yapısı


           Askeri feodal devlet yapısının temel özelliği; toprak mülkiyetinin genel olarak hükümdar ya da devlet mülkiyetinde tutularak; görevde oldukları süreyle sınırlı olmak üzere; askeri-bürokrat devlet kadrolarının  tasarrufuna sunulmasıdır. Bu sistem orduya dayalı güçlü bir merkezi yapıyı gerektirir. Ruhban (Osmanlıda ulema) sınıfı da devlet aygıtının meşruiyet mekanizması olarak sistemin merkezinde yer almaktadır.


           Zaman zaman baskın mülkiyet ilişkisi görünümü alabilecek şekilde; belirli bir seçkinler (soylular) sınıfının büyük toprakların mülkiyetini ele geçirdiği dönemlerin de bulunduğu yadsınamaz. Soylular sınıfının özel mülkiyeti; genelde krizlerle  eşzamanlı olarak ve süreklilik arzetmeyecek şekilde ortaya çıkan bu dönemlerle birlikte (özellikle 1204 tarihli sefer sonrasında oluşan haçlı egemenliği etkisiyle); yükselen ve alçalan bir grafik içerisinde varlığını sürdürmüş; ancak uzun vadede  sosyo-ekonomik yapının baskın unsuru olabilme yeteneğine kavuşamamıştır.


          2-) Egemeniği Finans Modeli


           Bu yapı içerisinde devlet kendine ait toprakları Osmanlıdan tanıdığımız “tımar” sistemine benzeyen bir model (Pronoie) içerisinde asker ve bürokrat sınıfına; kazancından belirli bir payı vergi olarak ödemek koşuluyla tahsis etmekte ve bu bunlar  da; bir çift öküzle (çiftlik)  işlenebilecek ölçekte küçük ünitelere ayrılmış olan araziyi köylüler aracılığıyla çalıştırmaktadır. Tımar sahiplerinin arazi gelirleri toprağı fiilen işleyen köylülerden belirli bir yüzdeyle aldıkları üründen oluşmaktadır.


          Aynı araziyi sürekli olarak ve çoğu kez babadan oğla devreden bir hukuk içerisinde işleyen köylülerin (çiftçi) toprakla ilişkisi  küçük ölçekli özel mülkiyeti andırmakla birlikte gerçekte; köylüler bir yana, tımar sahiplerinin bile toprakla bağı “kiracı sıfatıyla zilyetlik” olarak tarif edilebilecek bir düzeyi aşamamaktadır. Zira bürokratın görevi bir biçimde sona erdiğinde aynı arazi; benzer statüye sahip bir başka görevliye devredilmektedir.


          Ruhban sınıfı da kiliseye tahsis edilmiş ve çoğu kez vergiden muaf tutulan topraklara benzer biçimlerde tasarruf eder.


          Sonuç olarak sistemin finansmanı temelde topraktan elde edilecek gelirlerden alınan vergilerle sağlanmaktadır. Bu nedenle  (soylular+üst dereceli asker ve bürokratlar +ruhbanlardan) oluşan egemen sınıfların refahı kendilerine tahsis edilmiş toprakların en verimli şekilde işletilmesine bağlıdır. Bu da toprağı fiilen işleyen köylü-çiftçilerin ve özellikle soylular açısından toprak kölelerinin varlığını gerektirmektedir. Yani köylü nüfusun artması hakim kesimlerin refahını arttırırken; nüfustaki daralmalar ise azaltmaktadır.



----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:23:20---- 3-) “Fetih” Mekanizması


          Refahı(zenginliği) arttırmanın bir diğer yolu ise sahip olunan toprak miktarının arttırılmasıdır. Egemen ittifak bileşenlerinden herhangi birinin  iktidardaki ağırlığının; diğerleri aleyhine veya lehine  artması ya da azalması biçiminde de ifade edilebilecek iç paylaşıma yönelik değişiklikler dışında; toprak miktarını arttırmanın tek yolu savaş sonucunda yeni yerlerin işgal edilmesidir. Bu bakımdan askeri-feodal devlet yapılarının temel eğilimlerinden biri de “fetih”çi karakterleridir. Bu yapılar kriz dönemlerinde krizi aşmak ve refah dönemlerinde ise zenginliği arttırmak adına sürekli yeni yerler fethetme ihtiyacındadır.


        Batıda Roma ve ardçıllarının oluşturduğu Katolik sınıra dayanan Bizansın, doğusunda güçlü “askeri feodal devletler” olarak İslam ve Türk İmparatorluklarının ortaya çıkması; Karadeniz ve Akdeniz ötesi fetihlerin de zorlaşması sonucunu doğurmuş ve Fetih olanaklarının sınırlanması; düşüşünün başlangıcını oluşturmuştur. Bundan sonra giderek hızlanan bir ivme ile yerini alan Osmanlı İmparatorluğu da benzer şekilde “batıda bizansın en geniş sınırını oluşturan çizgiye” ulaştıktan sonra girdiği “fetih krizi” nedeniyle gerilemeye başlamıştır. Doğusunu tutan “Akkoyunlu” engelini aşamadığı için Arap çöllerine yönelmişse de çölden elde edilen toprak rantı yeterli olmadığı için gerileme, çöküşe kadar devam etmiştir.


       Ele geçirilen topraklarda sistemin oturmasını kolaylaştırıcı yanıyla  “egemen sınıf geçişkenliği” olarak tanımlanabilecek bir mekanizma daha dikkat çekmektedir.
Fetih mekanizmasına bağlı bu tali mekanizma;  fethedilen yerlerin prens ya da beylerinin vergiye tabi olmak koşuluyla “pronoie-tımar” sahibi olarak kolayca sisteme dahil edilmesi biçiminde kendini gösterir.


 “Fetih” için yapılan savaş;  bir yandan yeni toprak edinmeyi sağlarken aynı zamanda toprağı işeyecek bağımlı köylülere (toprak köleleri); de  sahip olma sonucunu doğuran karakteristik bir iktidar mekanizmasıdır.


          4-) İç Savaş ve “İsyan” Eğilimi


         Öte yandan son 1000 yıllık dönemde kavimler göçünün hedeflerinden biri haline gelen bölge coğrafyasında, nüfusun önemli bir unsurunu daima; dalgalar halinde akın eden göçebeler oluşturmuştur.  Yerleşik iktidar aygıtları açısından bu göçebe kitleler; yukarıda toprak ve işleyenini temin aracı olarak tanımladığımız savaş (fetih) ve topraktan gelir elde etme aracı olarak tanımladığımız köylü biçimindeki iki temel ihtiyacı çözmeye yönelik önemli bir kaynak olarak görülmüştür. Fethedilen topraklarda yaşayanların  bir kısmı ordunun asker ihtiyacının karşılanmasında kullanılmış ama asıl olarak; zorla iskan ettirilmek suretiyle işledikleri topraktan rant elde etmek üzere,  zenginliğin doğrudan kaynağı olarak değerlendirilmişlerdir. Savaştan ayrı olarak “iskan”ı sağlama ve sürdürmede kullanılan şiddet düzeyi birçok kez savaşta kullanılanı aratmayacak boyutlardadır.  Bu nedenle  “iç savaş eğilimi” olarak ta tanımlanabilmesi mümkün olan bu “içe yönelik savaş düzeyinde şiddet kullanma” alışkanlığı da askeri feodal yapıların karakteristik özelliklerindendir.


         Toplumun alt kesimleri açısından;  kölelikten “toprağa bağımlı köylü” statüsüne doğru nispi bir özgürleşme biçiminde gelişen klas... feodalizmden farklı olarak; özgür göçebelikten “toprağa bağımlı köylü”lüğe doğru gelişen bu sürecin göçebe kökenli kitleler açısından ortaya çıkardığı; “özgürlük yitimi” biçimindeki statü kaybı; “isyan” olgusunu süreklilik gösteren bir dinamik olarak, tartıştığımız iktidar modelinin bir başka  karakteristik özelliği haline getirmiştir.


           Ayrıca özellikle kriz dönemlerinde geliri azalan egemen kesimlerin, gelir açıklarını; toprağa yerleşik köylülerden daha yüksek oranda vergi alarak çözmeye yönelmeleri bir başka iç savaş ve isyan üretici mekanizma olarak gözlemlenmiştir.


         5-) Sonuç


         “Pomak” etnisitesinin  mayalandığını varsaydığımız dönemlerde; bölgede egemen olan Bizans-Bulgar toplumlarında sosyo ekonomik yapıyı;.   “Köylülüğün; kölelikten özgürleşmeye doğru işleyen süreç yerine; “özgür göçebelik”ten “toprağa bağımlı köleliğe” doğru işleyen süreçlerde; “savaş ve“iç savaş” mekanizmaları altında; “zorla iskan” uygulamaları marifetiyle yaratılmaya çalışıldığı” iktidar modeli olarak tarif etmeye çalıştık.


          İlk belirtileri Perslerde gözlenmeye başlayıp;Bizans-Bulgar yapılarını da kapsayacak şekilde; doğulu toplumların tamamına hakim olan bu yapı; tanımında yer alan savaş ve iç savaş eğilimleri nedeniyle askeri bir karakter taşımak ve merkezi olmak zorundadır. “Doğu merkeziyetçiliği” olarak ta adlandırılan bu eğilimin belirleyici olduğu iktidar modelini

“askeri feodal devlet” olarak adlandırdık.


         Ve yine “savaş” ve “iç savaş”  karakteristiklerinin bir türevi olarak; göçebe kitlelerde gelişen “isyan” eğiliminden söz ettik.


         Böyle bir perspektiften hareketle incelenecek Bizans-Bulgar tarihi (aynı zamanda Selçuklu-Osmanlı tarihi de); göçebe kabilelerinin silah zoruyla toprağa “iskan” ve buna karşı gelişen kabile “ isyan”larının  tarihi olacaktır. Ve öyle olduğunu; Avrupa yakasından Asya’ya ve Asya’dan Avrupa yakasına yönelik sayısız sürgünü anlatan birçok kaydın günümüze kadar taşınabilmiş olmasından anlıyoruz.


        Bu sürgünlere neden olan sayısız isyan içinde , etkileri günümüze kadar ulaşan; Selçuklu dönemindeki “Babai” isyanlarına benzer karakterdeki , “Paulikan” ve “Bogomil” isyanları da sürecin işleyişine dair veriler olarak ele alınmalıdır. Özellikle bölgede iktidarın el değiştirdiği döneme rastlayan ve Osmanlıya karşı gibi görünmekle beraber; Bizans tarafından da tehdit unsuru olarak değerlendirildiği anlaşılan“Şeyh Bedrettin” isyanlarının ;  iktidar sahiplerinin değişmesine rağmen, iktidar modelinin değişmediğini gösteren yanı da  dikkate alınmalıdır.



----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:24:27---- III- POMAK OLUŞUMU İÇİN OLASI KOPMA

                                     NOKTALARI


       Verili tarihsel dönemi belirleyen bu sosyo-ekonomik yapı içerisinde cereyan eden hiçbir sosyolojik hareket; tanımlamaya çalıştığımız bu “iskan”-“isyan” süreçlerinden bağımsız olarak değerlendirilmemelidir.


        İşte benzer karakterli Bizans-Bulgar-Osmanlı egemenliği altında; bir sosyolojik olgu olarak gelişen “Pomak Etnisitesi”nin kaynağı da aynı “iskan”-“isyan” süreçlerinde aranmalıdır. Çünkü önceye dair hiçbir iz barındırmayan bu oluşumun; temel iki karakteristiğinden biri olan slavik dil; belirli bir dönemde Slavik Bulgar etnisitesinin oluşum sürecine dahil olunduğuna işaret eder ki; bu da oluşumun başlangıç noktasının tanımladığımız tarihsel süreçler içinde ve balkanlarda aranması gerekeceği anlamına gelir.


        Osmanlı yayılışından sonra, ikinci karakteristik olarak edinilen “islami inanç” ise; slavik süreçten kesin bir kopuşu göstermektedir. Ayrı bir etnik kimliğe yönelişin kesin ifadesi olan böyle bir  kopuş; aynı zamanda yeni bir doğuştur. Her doğum gibi  bunun da gerçekleşmesi için şiddetli sancılara ihtiyaç olacaktır. Bu sancıları, büyük acıların yaşanmasına neden olan “toplumsal travma”larda aramak gerekir. Söz konusu tarihsel dönem içinde  böylesi travmalara neden olabilecek olgular ise “savaş”, “iç savaş” ve “isyan” mekanizmalarıdır.


        Bu nedenle Osmanlının gelişi sonrasındaki iskan ve isyan süreçlerinde yeni bir oluşuma yol açabilecek düzeyin mevcudiyeti  araştırılarak; Osmanlı etkisinin başlı başına yeni bir oluşama yetip yetmeyeceği değerlendirilmeli ve buna göre başlangıç noktasının Osmanlı öncesinde mi? Yoksa  sonrasında mı? olması gerektiği tartışılmalıdır.


        Pomak oluşumunun başlangıç noktasına denk gelmesi olası döneme ilişkin sosyo-ekonomik koşullar ve  hangilerinin  yeni bir oluşuma yol açabilecek kapasite taşıyabileceğine dair değerlendirmelerden sonra artık Pomak oluşumunun nasıl başlayıp gelişmiş olabileceğini tartışabiliriz.


             IV- TARTIŞMA HATTI


        Geçmişteki bilinmeyenleri hedefleyen bir tartışma bugünden başlamak zorundadır. Bu nedenle, öncelikle bugüne ve geçmişe dair bilinenler içinden; aralarında bağlantı olabileceğini  öngördüğüm olguları, başlıklar halinde ele alıp; mevcut yaklaşımları da içerecek bir değerlendirme ile  aralarında kurulabilecek mantıksal bağlardan, çıkarımlar elde etmeye çalışacağım.



             V- POMAKLARIN MÜSLÜMAN OLUŞU ÜZERİNE
                                   TARTIŞMALAR



           Tanım gereği Pomakların tamamı müslümandır. Yine bugün  tamamına yakını Sünni (Hanefi) dir.  Yalnızca Meriç nehrinin batısında kalan rodopların doğu eteklerinde yer alan bazı Pomak köylerinin heteredoks alevi-bektaşi inancına sahip olduğunu biliyoruz.


           Acaba Pomaklar nasıl ve ne zaman Müslüman oldu. Başlangıçtan beri Sünni miydiler?


            1-) Pomaklar Nasıl Müslüman Oldu?


          Pomakların Müslüman oluş biçimlerine ilişkin genel olarak iki yaklaşım söz konusudur.


          Bunlardan ilki daha çok Bulgar yazarların öne sürmeye çalıştığı “Osmanlının zora dayalı din değiştirme uygulamaları sonucunda Müslüman oldukları” yolundaki görüştür.


          Genel olarak; 16. yy da  II.Selim ve 17.yy da IV. Mehmet’in veziri Sokollu Mehmet tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülen uygulamalara dayandırılmaya çalışılan bu görüşün; Dragonov adlı bir papazın olaylardan söz etmeyen yorumlarını aktardığı ve orijinali bulunmayan eserinden başka ; böylesi uygulamalardan söz eden tarihi kayıtlara rastlanmadığı için; daha çok subjektif bir kimlik yaratma gayreti taşıdığı tarafsız yazarlarca ortaya konulmuştur. (Ulf Brunnbauer) .


          Bu görüş; adlandırmaya ilişkin ve genel olarak kabul gören; Osmanlıya yardım edenler anlamındaki Pomaklık kavramı ve Osmanlının inançlar konusundaki bilinen genel politikalarıyla da bağdaşmamaktadır. Müslüman olmayanlardan ilave vergi aldığı için Hıristiyan kalmalarında sakınca görmemesi gereken Osmanlının; hüküm sürdüğü yerlerde başka hiçbir topluluğa  reva görmediği bu tür uygulamaları Fetih esnasında kendisine yardım ettiği için (aşağılanmak kastıyla) “Pomak” adını alacak bir  topluluğa yöneltmiş olması olağan bir durum değildir. Somut kanıtlarla desteklenmediği sürece hayatın normal akışına aykırı düşünceleri dikkate almamak mantığa daha uygundur.


         Adlandırmanın içinde taşıdığı mantıksal veri; Osmanlı bölgeye geldiği anda sonradan Pomak olarak adlandırılacak topluluklar ile komşu Bulgar Slavları arasında belirli bir kopuşun varlığına işaret eder niteliktedir. Aksi halde ilk kez temas edildiği varsayılan yabancı bir topluluğun yanında tutum almak akla uygun düşmeyecektir. Böyle bir kopuşun üzerine oturan Osmanlı yanında tavır alış;  İslamlaşmanın en geç Osmanlı ile temas anında başlamış olması gerektiğini düşündürmektedir.


        Müslüman oluş biçimine dair ikinci görüş ise sürecin Osmanlının gelişi ile eşzamanlı olarak başladığı yolundadır. Bu görüşün iki versiyonu vardır.


        Birinci versiyon; Osmanlının gelişi sonrasında yavaş yürüyen bir süreç içinde İslamiyetin benimsendiğini ileri sürer.


        Bu görüşe uyumlu mantıksal ve somut bazı veriler mevcuttur.  Yabancılardan alınan “cizye” adlı vergiden muaf tutulma adına  gayrı Müslim tebaa’da “ihtida” (İslam dinine geçme) eğilimi gözlendiğine sıkça değinilmektedir. Vergi muafiyeti ile bağlantısı nedeniyle göçebe topluluklardan ziyade yerleşik kesimler üzerinde etkili olduğu düşünülebilir.


        Ancak bu eğilim cümlesinden Müslüman oluş, daha çok bireysel tercihlerle alakalandırılabilir. Az çok toprak ve mevki sahibi Bulgar-Bizans soyluları dahil birçok gayrı müslim; benzeri kaygılarla Müslüman olduktan sonra; ayrı bir kimlik iddiasında bulunmaksızın, Osmanlı-Türk kimliği içinde yer almışken; Pomakların ayrı bir kimlik iddiasını sürdürebilecek biçimde Müslüman oluşunu izah etmekten uzaktır bu görüş,.


      Yrd. Doç. Kemal Gözler “Lofça Pomak Köylerinin İlk Müslüman Sakinleri” adlı çalışmasında; Lofça Pomakları açısından  bu görüşe uygun veriler ortaya çıkarmıştır. 1479 (20 kişi), 1516 (81 kişi), 1545 (134 kişi) ve 1579 (701 kişi) tarihli tahrir defterleri ve  1873 (37.480 kişi) tarihli salnameler üzerinden müslüman nüfusun 500 yıllık dönem içinde yavaş yürüyen bir süreç içinde arttığını göstermiştir.


        Burada Pomak nüfusun tamamına yakın bölümünün bulunduğu Rodop-Pirin bölgesinden tamamen ayrı bir konumda bulunan Lofça Pomaklarının durumu; ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulmalarını gerektirecek başka özellikler de göstermektedir. Aynı çalışmada; onların göçebe karakterli diğer Pomak kitlelerden farklı olarak; 500 yıl öncesinde Lofça dere boylarının verimli arazilerinde tarımla iştigal eden yerleşik köylüler oldukları da ortaya konmuştur. Lofça Pomaklarının bu ayrık durumu üzerine değerlendirmeleri sonraya bırakarak şimdilik; ana kütleden uzak ve verimli küçük ovalarda tarımla uğraşan sınırlı bir topluluğa ait olan bu verilerin dağlık yörelerde göçebe hayvancılık yapan çoğunluğun  müslüman oluş sürecini izaha yeter nitelikte olmadığını belirtmekle yetinelim.


        Müslüman oluş sürecinin Osmanlının gelişiyle eşzamanlı olarak başladığına dair görüşün ikinci versiyonu ise “12 yüzyılda bölgede geniş kapsamlı isyanlar çıkaran bogomillerin Osmanlının gelişiyle kütleler halinde Müslüman olmaya yöneldiklerini ve bunların sonradan “Pomak” olarak adlandırıldıkları yönündedir.


         Bu görüş, fethettiği ülkeleri İslamlaştırma siyaseti gütmeyen  Osmanlı yönetimi altında; kitleler halinde islama yönelişi, paulikan-bektaşi-bogomil etkileşimleri üzerinden izaha yarayacak;  “inanç akrabalığı”nı çağrıştıran unsurlar içermektedir.  En dikkat çekici yanı diğer görüşlerin inandırıcı bir biçimde içermediği “toplumsal travma” unsurunu içinde barındırmasıdır. Niyetlerden bağımsız bir değerlendirme için başlangıçta tanımlamaya çalıştığımız; sosyo-ekonomik ortamda yer alan dinamiklerle uyumlu bir süreç önermektedir.

Adlandırma olgusunun içermiş olduğu; yabancıdan yana tutum almayı anlamlı kılacak, “önceye dayalı farklılaşma” gereğini karşılamaktadır. Makedonya Pomaklarına “torbeşi” ve bazı Slavlarca ;Bulgaristan Pomaklarına “bogomil” denmesini de anlamlı kılmaktadır.


Bu nedenle Pomakların durumu bu görüşü ekseninde tartışmaya çalışacağım.



----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:25:40---- VI- HETEREDOKS TARİKATLAR


            1-) Paulikanizm


      “ Maddi dünyayı yaratan ve yöneten Tanrı ile tapılması gereken, ruhları yaratan göklerin Tanrısı arasında ayrıma dayalı ikicil görüşleri ile “Manicilik”ten etkilenmiş bir ermeni tarikatıdır. Göklerin tanrısı iyiliği; Maddi dünya ise kötülüğü temsil eder. Bu nedenle haçı sevmez,kiliseyi ve ruhban sınıfını; maddi dünyaya ait kötülüklerin temsilcisi olarak görür ve reddederler. Aynı şekilde dünyevi iktidarı da,.. Toplantılarını cemevi ni çağrıştıran “dua evlerinde” yaparlar. Bu nedenle bize yabancı gelmeyen “mum söndü” suçlamalarıyla karşılaştıkları kayıtlıdır.Pir ve Derviş kavramlarını andıran “aziz” ve “yoldaş” ları vardır. Bütün insanların birliğini savunurlar.
         IV. Constantine ve II. Justinian, Paflikyanlara şiddetli bir baskı uygulamış; özellikle V. Leo,  müthiş bir Paflikyan avına çıkmıştır. Bu dönemde bir çok Paflikyan, Bizans'tan kaçarak Müslümanlara sığınmıştır.Liderlerinden Sergius 835 yılında öldürülmüştür. İmparatoriçe Theodora zamanında da baskı sürmüş, Karbeas yönetiminde isyan eden Paflikyanlar kitle halinde Müslüman topraklarına göçetmiştir.
        Daha sonra Tephrike'de (Divriği) bir kale kuran Paflikyanlar, sürekli olarak Bizans topraklarını yağmalamışlar, giderek etkilerini arttırarak politik bir güç durumuna yükselmişlerdir. İmparator I. Basil zamanında, Paflikyan ordusu Anadolu'yu boydan boya geçerek Efes'e kadar gelmiş, İzmit'i işgal ederek neredeyse Istanbul'un karşı kıyılarına kadar ulaşmıştır. Ancak sonunda yenilgiden kurtulamamışlar ve 871 yılında Tephrike kalesi yerle bir edilmiştir. Yakalananlar kılıçtan geçirilmiştir.Bu durum tarikatın askeri gücünü yok etmiş ve geride kalanlar  Paflikyanlar Anadolu'nun çeşitli yörelerine dağılmışlardır. V. Constantine ve I. Johannes, Paflikyanları kitleler halinde Trakya'ya, özellikle Filibe kenti ve çevresine sürgün etmişlerdir.
        Bulgaristan'daki Bogomil tarikatı Paflikyanların devamıdır. Bogomiller, Ortaçağ boyunca Batı'ya doğru öğretilerini yaymışlar, Katharlar (Albililer) ve diğer Manici akımları etkilemişlerdir.” Thamos (Geometri)


             2-) Bogomiller


          10 yüzyılda Bogomil (Tanrının Sevdiği) adlı bir papaz tarafından kurulan ve Trakya’ya sürülen manici Paulikenler arasında gelişmiş bir tarikattır.


         “Bulgaristan'da Çar Peter (927-969) zamanında Bogomil mezhebi, Roma Kilisesi'nin radikal düşmanı olarak ortaya çıktı. Bogomil'in kendisi, Bulgar ortodoks papazdı ve mezhebinin temel düşünceleri arasında Messalian, Paulikian ve daha önceki Manikeizm fikirleri vardı. Bogomil’e göre dünya iki idare altındadır: “İyi” (Tanrı) ve “Kötü” (Satanael). Bütün görülebilen dünya, Kötü'nün yapısıdır ve Kötü'nün hedefi oldu. Temiz canlı din ve afif asketik hayat için çabaladılar. Her nevi dış kült, kilise merasimleri de hemen hemen Roma Kilisesi'nin tüm teşkilâtını bıraktı. Bu, aynı zamanda dünyanın var olan teşkilâtının bırakılması da demekti, çünkü buna en kuvvetli dayanak veren teşkilat, Hıristiyan Kilise idi. Bogomil hareketi halkın hükümdarlara, büyüklere ve zenginlere karşı itiraz etmesinin bir ifadesiydi. 11. yüzyılda Bogomil mezhebi tarafından, o zamanda Bizans’ın en tehlikeli düşmanı olan Peçenekler desteklendi. İmparator I. Alexios Komnenos (1081-1118), Bogomil mezhebine karşı, bunun hem devlet için, hem de kilisenin teşkilâtı için tehlikeli olduğundan dolayı, Ortodoks Kilise ile elele savaş ilan etti. Balkan Yarımadası'nda oluşmuş Bogomil dalaleti (heresis-sapkınlık-), geniş alanda yaygınlaşmıştı ve devletin başkentinde de sayısız üyesi vardı. İmparator tarafından dalalet hareketinin yok edilmesi, devletin önemli bir vazifesi sayıldı.; Basileos; Bogomil lideri ve fikirlerini kabul eden öğrencileri, ateşe verdi.” (İmre Adorjan)


      “Bogomillere verilen diğer bir ad olan ve Türkçe “torba” sözcüğünden türemiş olan “Torbeshi”, gezgin Bogomil keşişlerinin omuzlarına astıkları ve içine aldıkları sadakaları koydukları torbadan kaynaklanmaktadır. Günümüzde Torbeshi adı, Makedonya’nın Müslümanları olan Pomak’lara verilen bir addır.


       Bogomiller, diğer dinlerle ya da din dışı akımlarla bağdaşmaktan çekinmezlerdi. Bu eğilim zamanla daha belirgin biçime dönüştü ve XIII. Yüz yıldan başlayarak Bogomilizm daha sık olarak Paganizm, büyü ve batıl inançlar ile iç içe geçti.  XIV.Yüz yılda Bogomilizm giderek etkisini yitirdi ve Osmanlıların Bulgaristanı (1393) ve Bosna’yı fethetmelerinden sonra (1463) Bogomillerin büyük çoğunluğu İslam dinine geçti.” Thamos (Geometri)-Bogomiller


           3-) Alevi Bektaşiler


        Alevi inancının temeli Hak-Muhammed-Ali sevgisine dayanır. Hak gerçekliği idealize eder.  Muhammet - Ali (ehl-i beyt peygamber ailesi ve soyundan gelenler) ise  gerçekliğin yeryüzündeki biçimsel yansıması olarak bütün insanları sevmeye kadar varmaktadır. Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki Kâmil(olgun) insan olma ilkelerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tespit ettiğine inanılır.Hacı Bektaş “Kul Tanrı’ya dört kapı, kırk makamda erer, ulaşır, dost olur.”. Bu  dört kapı şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarıdır. Her kapıda 10’ar tane olmak üzere 40 makam vardır. İnananlar bunları aşama aşama katederek kemale erer.


        Kötülük yapanlara açıkça tavır  alınır ve toplumdan dışlanırlar.


         Babai isyanlarından sonra dağılan yapının tekrar toparlanmasını sağlayan Hacı Bektaş Veli nedeniyle Alevilik bazen Bektaşilik olarak ta adlandırılmıştır.


     Hak-Muhamemet -Ali üçlemesi Hıristiyan teslis (üçleme) inancıyla benzeşir. Ancak asıl vurgu iyilik ve kötülük üzerinedir ki; bu ikicil (düalist) temeli mazdek- Manicilikte aramak gerekir. İnsan içindeki kötülükten arınıp(“eline,diline beline,hakim ol”)   gerçeğe-tanrıya (kamil-olgun insana) ermeye çalışmalıdır. Tanrıyı doğada arama ve ona ulaşma düşüncesi ise panteizm (doğa varlıklarına tapınma)den gelen değerdir. Maddi doğaya tapınmaya yönelen antik panteizmden farklı olarak, alevi panteizmi; “vahdet-i vücut” anlayışında manevi niteliği öne çıkan bir  tanrı doğa özdeşleşmesi önermektedir ki; bu daha çok  şamanist değerlerin içselleşmesine işaret eder. Bu haliyle Alevilik Ön Asya’da tarih boyunca egemen olmuş inançların sentezi gibidir.




             4-) Tarikatlar Arasında Benzer Özellikler


            a -  Heterodoksi


        Her şeyden önce bu üç tarikat ta “heteredoks” karakterlidir. Heterodoksi, türdeş olmayan yorum, ana yorumun dışına çıkarak yapılan yorum demektir. Burada Ortodoks ve Sünniliğin, egemenler tarafından; mutlak ve şekli kalıplar halinde iktidarı kutsayan bir ideoloji formatında sabitlenmesine karşı çıkarak; içsel (Batıni) bir yorumla ele aldıkları dinin asıl içeriğinin  yani özünün savunulması söz konusudur. Bu onları eşitlikçi bir din anlayışına

götürmektedir ki; ezilen kesimlerin ideolojisi karakterine bürünmelerinin temeli burada aranmalıdır.


            b - Düalizm


        Düalist (ikicil) inanış asıl olarak tek tanrılı dine geçiş öncesinde egemen olan çok tanrılı anlayışın; iyi ve kötüyü temsil eden iki tanrıya indirgenmesini öneren iran kökenli “Mazdek” dinine özgüdür.; Ahura-Mazda iyi tanrı ve Agrimen kötü tanrıdır. Daha sonra bu dini Hıristiyanlıkla bağdaştıracak Urfa kökenli “Mani” dini özellikle Hıristiyan heteredoks inançlara kaynaklık etmiştir.


          Tarikatlar bu ikicil yorumlarıyla;  iktidar sahiplerini ve  iktidara eklemlenen Ortodoks Ruhbanı ile İslam Ulemasını reddederler. Onların din kisvesi altında menfaat peşinde koşan “kötülüğün yeryüzündeki temsilcileri” olduklarını savunurlar..  İyiliğin ancak dinlerin özünde yer alan “eşitlikçi bir toplum yapısında” bulunduğundan hareketle göçebelik ve yoksul köylülüğün ideolojisini üretme misyonu yüklenirler.


          c -  Muhalif  Karakter


          Öğretilerinde “aktif bir karşı tavır önermesi” belirgin bir vurgu noktası olarak ortaya çıkar. Egemen yapıya doğrudan yönelme anlamına gelen bu içerik yüzünden her üçü de sapkın tarikatlar olarak nitelenip ahlaksızlıkla suçlanarak dışlanmaya çalışılmışlar ve kitleselleştikleri durumlarda kanlı bir şekilde  ezilmek istenmişlerdir.


      “11. yüzyılda Bizanslı felsefeci Psellos tarafından Bogomillere karşı yazılan “eleştiride” artık Eskiçağ'da da mevcut olan orgia(mum söndü) suçlaması kullandı. Bu tarihten sonra, bu tip suçlamalar, Ortaçağ’ın sonuna kadar, hem Doğu Ortodoks (Bizans), hem Batı Roma Katolik Kilisesi'nden dalalet dinlerine karşı sürdüren mücadelenin en uygun aracıydı”-İmre Adorjan


        Din adına girişilen bu uygulamalar; gerçekte tarikat inançlarında sembolize edilen eşitlik talepleri ile isyana yönelen yoksulların kıyımıdır. Yani  gerçekte  “iç savaş-iskan ve isyan” mekanizmalarının faaliyetidir söz konusu olan,.. Bu cümleden olmak üzere söz konusu tarikatlar ekseninde gelişen ancak doğrudan iktidarı hedefleyen yapılarıyla siyasal nitelik taşıyan sayısız isyan içinde en önemlileri;..



d - Başlıca İsyanlar


          Tephrike (Divriği) merkezli örgütlenmeyle; Marmara ve Egeyi ele geçirecek boyutlara ulaştıktan sonra kan gölünde boğulan 871 tarihli Paulikan ayaklanması (ki kıyımdan kurtulanlar Trakya’ya sürülerek yüz yıl kadar sonrasında Bogomil hareketine kaynaklık etmiştir);..


           Alevi isyanları arasında; ilki ve en kapsamlısı 1240 ta patlak veren  Babai isyanlarıı; 1413 fetret devri sıralarında ortaya çıkan Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa,Torlak Kemal ayaklanmaları, 1502-1511 de doğu Anadolu’da patlak veren aşiret ayaklanmaları, 1590’lardan 1640’lara uzanan Celali isyanları,


            Bogomillerin çıkardığı ya da karıştığı;    927 yıllarında başlayıp 972 kadar süren ve 1018 de   

1. Bulgar Krallığının yıkılmasına varan ayaklanmalar,. Bizansa karşı Samuil öncülüğünde girişilen Sperkheos(996) ve Strumica(1014) isyanları,. I. Alexios Komnenos’un büyük kıyımına yol açan 1115 civarındaki isyan,. 1218 de gasıp Borile karşı; İvan III AsenII yi iktidara getiren ayaklanmalar,. 1277 de Çoban İvaylo’nun iktidarı almasına yol açan ayaklanmalar,.


            e - Ortak Coğrafya ve İnanç Temelleri


        Her şeyden önce bu tarikatların coğrafi temelleri aynıdır. Üçü de Anadolu kaynaklıdır. Bu nedenle eski Anadolu inançlarından etkilenmemeleri mümkün değildir. Hıristiyan Ermeni tarikatı olarak Paulikanizm ve Müslüman Türk Tarikatı olarak Alevi-Bektaşilik,. İran kültürü ile de yoğun bir etkileşime sahiptir. Dahası Müslüman olmadan önce yerleşmeye başlayan Türkler; Mazdekçilik, Manicilik ve Ortodoks Kilisesince aforoz edilen Hıristiyan Nesturi Mezhebine giriyordu. Ayrıca göçebe kitlelerde halen etkin olan Şamanizm de Mazdekçilikten etkilenerek ikicil bir nitelik kazanmaya başlamıştı. Gök Tanrı aydınlığı (iyiliği) ve Yer Tanrı ise karanlığı (kötülüğü) temsil ediyordu,..


         “Anadoluda yaşayan değişik etnik gruplara mensup insanların nüfusu n idi?

Batılılar, bu soruya abartmalı ve yandaş bir yanıt vermektedirler. Batı kaynaklarına göre, gelen Türkler 500.000’i geçmemekteydi. Anadolu’da yaşayanlar ise, 15-20 milyondu ve bunların büyük çoğunluğu hıristiyandı. Doğu kaynaklarına göre, Anadolu’ya gelen Türkler 1.000.000’un üstündeydi ve Anadolu’da 3-4 milyon insan yaşıyordu.


         Doğu Türk kaynaklarına yakın bir yorum içerisine girdiğimizde dahi görürüz ki Anadolu’ya gelen Türkler, yerli halkın %25’i kadarını oluşturmaktaydılar. Bu konuda, kuşkusuz kesin bilimsel açıklamalar yapmak olanaksızdır. Ancak gelenlerin çok daha az olduğu kesindir. Anadolu, bu dönemlerde bir soykırım yaşamamıştır. Büyük göçler de yoktur. Anadolu ahalisine ne oldu?..... Yeni Müslüman, Hıristiyan kökenliydi; Pagandı; Nesturiydi; Manikheendi; Mazdeistti. Gelenlerin tarihinde, aynı veya benzer inanç biçimleri yaşanmıştı. Ama artık hepsi Müslümandı ve Müslümanlığın sevgiden, yürek haccından, insana ağırlık veren hümanist yorumundan yanaydılar. Aksi halde, birbirleriyle kucaklaşamaz, bir harman, alaşım oluşturamazlardı.


        …….Kohen, Kahin, Şaman hep benzer sözcüklerdi ve büyücü-din adamını deyimlemekteydi. Türkler Müslüman olmadan önce, sadece Hint dinlerinin, Brahmanizm, Budizmin değişik yorumları içerisinde değil, aynı zamanda Mazdeist, Manikheen ve Nesturiydiler. Özellikle yerleşik toplum aşamasına geçenler, bu üç dinin mensubu olmuşlardı.” (Prof.Niyazi Öktem – Anadolu’da Alevi Düşüncesinin Oluşumu ve Gelişimi)
         “Bektaşilik, Hıristiyanlığın kutsal saydığı yerleri yadırgamamış, hoşgörü çerçevesinde benimsemiş ve sahiplenmiştir. Kendi ibadet yerlerinin, tekkelerinin ve kutsal yerlerinin kapılarını da Hıristiyanlara açmıştır. Heriki inancın kültleri özdeşleştirilmiş, ortak inanç konusu edilmiş, bu durum kaynaşmanın çimentosu yapılmıştır. “Hızır”, çoğukez “Aziz Yorgi” ile özdeşleştirilmiş, Dersim Alevileri Ermeni ermişi “Serciyus”u “Hızır”la aynı görmüşlerdir. Aziz Serciyus’a ait Ermeni kiliselerini Hızır ziyaretgahları sayarak, ziyaret etmişlerdir. “Hızır” ile “Aya Yorgi” ve “Aya Elyas” arasında da bağlantı kurulmuştur. Karadeniz Bölgesi’nde Şeyh Elvan Tekkesi’nde “Hızır”, “Aya Teodoros”un yerini almıştır. Doğu Anadolu Alevileri ile Hıristiyan Ermeniler Hz. Ali’yi Hz. İsa ile, Oniki İmam’ı Oniki Havari ile, Hasan’la Hüseyin’i Petros ile Pavlus’la özdeştirmişlerdir. Hacıbektaş Tekkesi Hıristiyanlar’ca da ziyaret edilmektedir. Burada önceleri “Ayos Harambolos” adlı bir manastırın bulunduğu inancındadırlar. Teselya’da Ayvalı Tekkesi Aya Yorgi manastırı ile, Kalkandelen’de Sersem Ali Tekkesi Aya Elias manastırıyla, ayrıca Korfu’daki Aziz Spyridon Bektaşi ünlüsü Sarı Saltuk’la özdeştirilir.Bu anlayışın sonucu oalarak, Batı’nın Akyazılı, Sarı Saltuk gibi önemli tekkelerinde Türk kökenli dervişlerle birlikte Hıristiyan kökenli dervişlerin de olduğuna belgelerde rastlanılmaktadır. Varna yakınlarındaki Sarı Saltuk Tekkesi’nde Dimitro oğlu Gyorgi, Kalfal ve Boğur gibi Hıristiyan kökenli Bektaşi dervişleri olduğu kaynaklarda görülür.” (Baki Öz-Hacı Bektaş Velinin Yaşadığı Tarihsel Ortam)
       Alevi inanışının içerdiği Hıristiyan etkisi en belirgin olarak “Hak-Muhammet-Ali inancının” “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” olarak ifade edilen “teslis” anlayışı ile kıyametten önce ortaya çıkıp düzeni sağlayacağına inanılan “Gaipİmam” (12.İmam) inanışının, İsa’nın yeniden dirileceği inancına paralellik oluşturmasında gözlenmektedir..


      Paulikan’ların bir devamı niteliğindeki Bogomillerin de bu değerlendirmelerin dışında kalması düşünülemez.   Yani her üç tarikat ta aynı sosyal ve inançsal temeller üzerinde gelişmiştir.

----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:27:20---- f - Fiili Bağlantılar


       Bundan başka bu üç tarikat arasında fiili temaslar da söz konusu olmuştur.

İç anadoluda özellikle de Sivas ve Malatya yöresinde yaşayan Paulikan inanca sahip yoksul Hıristiyanların Babai ayaklanmalarına kitleler halinde katıldığı bilinmektedir.


       Baba ilyas, o dönemden kalan kaynakların (Dominiken misyoneri Saint-Quentin’li Si-mon, Suriyeli Arap yazar Sibt al-Cezvi, Süryani yazar Bar Harbeus Gregory Abu’l-Farac’in yazıları) belirttiği gibi, “Baba Resulullah’’ olarak ün yapmış; sadece Alevi Türkmen halkın değil, tüm ezilen Sünni ve gayri-Müslim yerles... ve göçer kırsal topluluklar arasında, ‘Tanrının Baba’ya göründüğü; ona Sultanlık bağışladığı ve kendilerini kurtaracağı’ yayılmıştı. Dönemin merkezi feodal yönetimi ve beylerinin baskısı altındaki toplum, onu ‘‘Peygamber’’ kişiliğine büründürerek bir kurtarıcı kabul etmişti.


       Bu katılım Babai dervişleri ile Paulikan dervişler (yoldaşlar) arasında kurulan doğrudan ilişkilerin de sonucudur. Günümüzde artık Aleviliğin Anadoluda Paulikanlar ile kurulan temaslar sonucunda şekillendiği ve Paulikan Bogomil Bağlarının alevi Bektaşilerin organik tekke ilişkileri aracılığıyla sürdürüldüğü tartışma konusu yapılmaktadır.


      g -  İç içe geçen Söylenceler


 * Battal Gazi


         Müslümanlığı yayan bir Arap Gazisi iken sonradan Türk kültürünce içselleştirildiği öne sürülen Battal Gazi’nin Paulikan olabileceği de; söylencelerin niteliği ve yaslandığı tarihsel yapı nedeniyle artık tartışma konusu yapılabilmektedir.


         “özellikle Malatya ve Sivas arasındaki dağlarda göçebe olarak yaşayan ve hayvanlarının ürünü ile geçimlerini sağlayan, çoğu zaman müslümanların yanında, hıristiyanlara karşı savaşan Pavlikienler yaşamaktaydılar” (Mevlut Oğuz’dan aktaran; İsmail Onarlı- Seyit Battal Gazi Ocağı)


         Gerçekte de Battalnâmelerde; “Rumca bilmesi, İncil’i ezbere okuması, yüksek dini bilgiye sahip olması, yerel halkların törelerini bilmesi onun kılıktan kılığa girmesi Malatya civarında Bizans kalelerine karşı serüvenleri”nden (agy) söz edilmesi, dönemin Paulikan verileri ile  uyumludur.


         * Sarı Saltuk


     “Balkanlarda ortak bir “Sarı Saltık kültü” vardır. Bu inanışın izlerine, etkinliğine Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Kırım ve Azerbaycan’ın tümünde rastlanır. Tarihlerin anlatımına göre Sarı Saltık 1263’lerde 12 bin Türkmen ailesiyle Kırım ve Dobruca yörelerine gidip yerleşmiş ve İslamlığı yaymaya çalışmıştır. 14. yüzyılda yöreyi dolaşan ünlü Arap gezgini İbni Batuta bu yıllarda yörede “Ahilik”le birlikte “Sarı Saltık kültü”nün de yaygın olduğunu, … en çok Edirne ve İsakça’da yaşadığını yazar . ,… Doğu Avrupa Bektaşiliğinin “sarışın dedesi” Sarı Saltık Dede’nin yaşamı, misyonerlik çalışmaları tüm Doğu Yunanistan’da, Doğu Bulgaristan’da, Güney Romanya’da Arnavutluk’ta, Altınordu ükesinde ve Rumeli’de söylenceleşmiştir… Balkanlarda Hıristiyan kesimler dahi Sarı Saltık’ın kendi dinlerinin yayıcısı olarak görürler. Balkanların çok yerinde ve Yugoslavya’da; İpek, Kruya, Prielp ve Paştrik Dağı’nda Sarı Saltık’ın mezarı olduğu söylenir.”(Baki Öz- Balkanlarda Alevilik Bektaşilik)


      “Kanuni Sultan Süleyman, Şeyhülislam Ebussuud efendiden Sarı Saltuk hakkında bir fetva vermesini şu suretle istemiştir: ‘Sinde sindeşim, halde haldaşım, ahiret karındaşım eimme-i selef bu meselede ne buyururlar ki; Saru Saltuk dedikleri şahıs evliyaullah mıdır, beyan buyurulup musap oluna’ Şeyhülislam bu soruya ‘Riyazet(perhiz) ile kadid olmuş(zayıf düşmüş)  bir keşiştir.’ Cevabını vermiştir. Okiç (mevcudiyetine dair tartışmada) bu fetvanın veriliş sebebini aydınlatmaya çalışmıştır. Ölümü üzerinden uzun zaman geçmeden Sarı Saltuk’a ait menkıbelerle Hıristiyan azizlerinin menkıbeleri arasında irtibat kurulmağa başlandığı anlaşılıyor. Sarı Saltuk menkı­be­le­ri­nin Hıristiyan azizlerinden en çok Nikola, sonra Cörc  Simeon, Eli, Spiridon ve Naum’un men­kı­beleriyle karışık olduğu görülmektedir.”(Prof.Dr Şükrü Akalın – Anadolu ve Balkanlarda Sarı Saltık)



       * Şeyh Bedrettin ve Börklüce Mustafa


      Örnekleri çoğaltılabilir. Biz son olarak   Serez’de asılarak idam edilen Bektaşi kökenli “Şeyh Bedrettin”in müritlerinden Manisa civarındaki isyanın Lideri “Torlak Kemal” de şeyhi gibi Müslüman inanışına uygun şekilde asılarak idam edilirken; Karaburun’daki Lider Börklüce Mustafa’nın Hıristiyan sapkınlarına reva görülen çarmıha germe yöntemiyle öldürülmesini Fransız Prof. İren Melikof’tan aktarmakla yetinelim.  Bu isyanlara da yöredeki Hırıstiyan köylülerden yoğun katılım olduğunu ayrıca vurgulamak gerekir.


         Şeyh Bedrettin isyanını sünnileşme sürecindeki fonksiyonu açısından daha sonra tartışacağım.  .


         5-) Sonuç


        En başta çerçevesini çizdiğimiz sosyo-ekonomik yapıda işleyen “fetih”,”iskan”,”isyan” ve “kıyım” süreçleri içerisinde  fetih olgusuna bağlı “egemen sınıf geçişkenliği”kavramının  bir türevi olarak aşağı kesimlerde de bir geçişkenlik eğilimi geliştiği anlaşılmaktadır. Aynı maddi koşulları paylaşan faklı etnik yapıdaki kitlelerin kaynaşmasını kolaylaştıran bu eğilim kendisini daha çok; giderek alt sınıfların partisi olarak nitelendirilecek şekillere bürünen “tarikat” ilişkileri içinde ifade etmiştir.


       Böylesi mekanizmaları da barındıran heteredoks tarikat süreçleri; yerlilere oranla çok az sayıda “Müslüman Türk”ün yerleştiği Hıristiyan Anadolu’nun; zamanla İslamlaşmasını sağlayabilmiştir. Unutmamak gerekir ki bu yapı ekseninde oluşan dönüşüm; başlangıçta Sünni değil bütünüyle “Heteredoks İslam” karakteri taşımıştır.  Sünnilik tıpkı Bizans’taki “Ortodoksluk” gibi Selçuklu ve belirli bir dönemden sonra “Osmanlı” egemenlerinin ideolojik tercihi olmuş ve yine benzer iskan-isyan- kıyım mekanizmaları içinde alt sınıflara dayatılmaya çalışılmıştır.


        Osmanlının ilk dönem Padişahlarının Ahi-Bektaşi tarikatlara mensubiyeti ve yine bu dönemde oluşturulan “yeniçeri ocağı”nda sonuna kadar hakim olan Bektaşi kültürünün mevcudiyeti bugün artık tartışılmamaktadır. Aşiret federasyonu biçiminde ortaya çıkan Osmanlı Devleti; oluşuma katılan ikinci büyük aşiret olan Çandarlı ailesinin tasfiyesiyle kendini gösteren “askeri feodal” niteliğin belirginleşmesine paralel olarak sünnileşmeye başlamıştır. Bu döneme kadar Çandarlı ailesine ait olan sadrazamlık makamı; gücün merkezileşmesini gösterecek şekilde toplumsal tabanı bulunmayan devşirme kökenlilerle doldurulmaya başlanmıştır.


       Gerek Bizans-Bulgar ve gerekse Osmanlı Balkanlarında da durumun Anadolu’dan farklı olmadığı anlaşılmaktadır. Anadolu’da ortaya çıkan Alevi-Paulikan etkileşimi; Balkan Müslümanlaşmasında  Alevi Bektaşi – Bogomil etkileşimi olarak kendini göstermiştir. Bu dönüşümün tam ortasında bulunduğunu gösterecek şekilde bir kült halinde kutsandığı anlaşılan “Sarı Saltık” ın Müslüman Dervişi mi yoksa Hıristiyan keşişi mi olduğu Padişahın bile karar veremeyeceği kadar belirsizleşmiştir. Bu durumun aynı şekilde, kültü üreten ve sahiplenen  toplulukların da; ne kadar Hıristiyan ve ne kadar Müslüman olduklarını saptamanın güçleştiği bir “geçiş dönemi”ne işaret ettiği kabul edilmelidir.


        Bu bölüme ilişkin sözlerimi; İHF den Felsefe Hocam Niyazi Öktem’den bir aktarma ile tamamlamak istiyorum.


       “Mazdeizm, Zerdüşt dininin bir yorumu olup, bir tür ateşe tapma kültünü benimsemiştir. Manikheizm ise MS 3. yüzyılda Mardin’de doğan, Manes veya Mani adındaki bir bilgenin kurduğu dindir. Manikheizm, bir Mazdeizm Hıristiyanlık senkretizmidir. Bu eski dinin alışkanlık, inanç biçimi ve kültüyle Hıristiyanlığı meczetmiştir. Tüm Akdeniz havzasını, Orta Asya’yı 15. yüzyıla kadar etkileyen Manikeizm heretik (sapkın) bir yorum olarak, egemen dinin mensupları tarafından afaroz edilmiş ve Manikeen inanca mensup olanlar öldürülmüştür. Bulgaristan’da Bogomiller, Bosna’daki Boşnaklar, Fransa’da Albijua denilen insanlar hep Manikeendir. Boşnakların, 15. yüzyılda kolayca Müslümanlaşmalarının

nedenlerinden biri de o döneme kadar Manes’e bağlılıklarını sürdürmüş olmalarıdır. Artık kendi dinleri iyice dünyada küçülürken, yüzyıllarca mücadele ettikleri Hıristiyanlık ve özellikle

Ortodoksluk karşısında Müslümanlığı tercih etmeleri kolaylıkla anlaşılmaktadır.


        Manikheizmle ilgili bir başka ilginç husus, Alevi-Bektaşi unsurların Balkanlar’da yoğun olduğu bölgeler, eski dönemlerde gene bir Heterodoksi hatta herezi (sapma) olarak kabul edilen Manikheen yerleşim merkezleriydi. Pisyen (Pavliisiyen) Manikenlere Bogomil denilmekteydi.” Niyazi Öktem-a.g.y.

----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:28:43---- V - MÜSLÜMANLIK ÖNCESİ POMAKLAR HANGİ DİNE

                                     MENSUPTU?


            Veri kıtlığının en çok hissedildiği konulardan biri Pomakların İslam öncesi inanışlarına ilişkindir. Kemal Gözler’in “Lofça Pomakları” konusunda yukarıda değindiğim  çalışmasında da gösterdiği gibi; kayıtlara yansıyan istisnai hallerde dahi, geçmişin üstünü örtme gayreti sezilmektedir. Çalışmanın esas aldığı “Tahrir Defterlerinde” ilk kez Müslüman olanlar açıkça belirtilmemiştir. Ancak baba adı hanesinde yer alan “Abdullah” ya da “Veled-i Abdullah” ibarelerinin çokluğu ve Abdullah adlı kişi isimlerinin yok ya da yok denecek kadar az olmasından  hareketle; “Allahın Kulu” anlamına gelen “Abdullah” sözünün, baba adı hanesine; Müslüman bir babadan gelmeyenlerin Hıristiyan geçmişini gizlemeye yönelik olarak yazılmış olabileceği fikrine ulaşılmıştır. Çalışma bu şekilde; Lofça Pomaklarının Hıristiyan geçmişine işaret eden güçlü ipuçlarını ortaya çıkarmıştır.


          Ancak yine belirttiğimiz gibi; gerek konum ve gerekse sosyal durumları (yerleşik ziraatçi) bakımından ana kütleden ayrı özellikler taşıyan Lofça Pomaklarına dair bu bilgilere bakarak; bütün Pomaklar hakkında karara varmak mümkün değildir. Ana kütlenin yaşadığı Rodop-Pirin bölgesine ilişkin bu tür bir araştırma henüz mevcut değildir. Bu nedenle; İslam öncesi inanış konusunda da; mevcut veriler üzerinden akıl yürütme dışında olanağa sahip değiliz.


          1-) Bölgeye Müslüman Olarak Gelindiğine dair Görüşler


        Bu konuda Pomakların bölgeye Müslüman olarak geldiğine dair görüşler de ileri sürülmüştür. İmparatoru V.Constantinus,un 746'da çıktığı Suriye seferinden getirdiği tutsakları Trakya'ya yerleştirdiği kayıtlıdır.


        “Bir başka görüşe göre ise Pomaklar Balkanlara Müslüman olarak geldikleridir.

2000 nüfuslu Pomak Köyü Smilyan’ın muhtarı, Pomakların orijini hakkındaki bir hikayeyi bana anlatmıştı. Birinci bölümde Merkezi Rodoplardaki (Smilyan dahil) Müslüman nüfus olan, Achryane ve Pomakların arasındaki ayrımı anlattı. Pomakların Orta Asya Steplerinden gelen savaşçı bir boy olan Hakiki Bulgarlar olduğu, Achryane’ların ise 8. yüzyılda Suriye’den gelip, Rodop’lara yerleşen bir kavim olduğuydu. Bu hareket Bizans İmparatorluğu tarafından zamanında Slavlara karşı bir önlem olarak desteklendi. 8. Yüzyılda ise Suriye’li yerleşimciler

de Bizans İmparatoru 5. Constantin Copronymus (741-775) tarafından Trakya’ya yerleştirildiler
       Fakat Pomakların geçmişte bu Asyalı ve Suriye’li yerleşimciler’den ortaya çıktığına dair herhangi bir kanıt da bulunmamaktadır. Teori İslamlaştırma’da olduğu gibi, sağlam temellere dayanmamakla birlikte Smilyan Muhtarı gibi pek çok entellektüel ve eğitimli kişiler tarafından

kabul görmektedir.” (Ulf Brunbauer a.g.y.)


        Burada ifade edilen verilere uygun olarak daha önce de ifade ettiğim bir olguya değinmek istiyorum. Smilyan kasabasının yaklaşık 25 km batısında bulunan eski Çernak köyünden mübadele ile göçmüş büyüklerim; kendi dillerine “ahrenski” diyorlardı.


        Benzer şekilde Balkan Aleviliğinin  Bedrettini (Şeyh Bedrettin) koluna bağlı Kızıldeli Sultan Ocağına dair bir yazışmada dikkatimi çeken bir olguyu da aktarmak istiyorum.   Kızıldeli Tekkesi Kırcaali ve Dimoteka arasında bulunan Ortaköy’deydi. Bugün Dimoteka civarında bu ocağa bağlı Alevi Pomak köylerinin  bulunduğunu biliyoruz.


     “Kızıldeli ocağında halen AREN olarak adlandırılan bir topluluk da vardır. Bu toplumun aslında Pomak Türklerinden bir grup olduğu söylenmektedir.” (Refik Engin-Tekirdağ Kılavuzlu Köyü)


       Buradan hareketle bugünkü Yunanistan sınırlarında kalan bölüm ile; buna bitişik olan ve Bulgaristan topraklarında bulunan, Rodop sırtlarının güney yamaçları olarak tarif edilebilecek bölgede yaşayan “Pomakların” kökeninin bu olgularla bağlantılı olabileceğini; daha sonra dilde “Katrancı Lehçesi”ni tartışırken ele alacağız. Şimdi asıl konumuza dönelim.


          a -  Göçmen Türkmenlik ve   Asker Melezliği


       “Bir diğer Resmi Pomak Tarihi karşıtı bir görüş de aşağıdaki gibidir. Göçebe Yörüklerin bir kolu, Pomaklar olarak tanımlanmakta olup, bunlar Balkanlardaki Rodop Dağları’na yerleşmiş, Anadolu’lu göçebe çiftçilerdi ve 14. yüzyılda başlayan İslamlaştırma hareketlerinde önemli bir rol oynamışlardı. Fakat yine de Pomaklar’ın bunlardan kaynaklanıp, kaynaklanmadığına dair kesin bir kanıt bulunmamaktadır” (Ulf Brunbauer a.g.y.)
     Son olarak Pomakların başlangıçtan beri Müslüman olduğu görüşünü “Bulgar kadınlarıyla evlenen Osmanlı-Türk askerlerinin torunları oldukları”na dayandırmak isteyen bir anlayışın varlığına da işaret edelim.


       Burada Asker evliliklerine dayandırılan görüşü; doğrudan Türkleşmeyi gerektireceğinden “slavik dil” olgusunu açıklayamaması nedeniyle tartışmayacağım.


       Anadolu kökenli göçmen çiftçilere dayandırılan görüşün bazı açılardan doğruluk payı bulunması olasıdır. Gerçekten de Rodoplardaki Köy adlarının Batı Anadolu köy adlarıyla uyumlu bulunması ile  dile sonradan girdiği basit bir değerlendirmeyle de anlaşılan Anadolu Türkçesinin de içerdiği Arapça Farsça sözcüklerin  Osmanlıca’ya ait olması bu olasılık ile uyumludur. Yaşlıların kökene ilişkin anlatımlarında zayıf bir motif olarak “Konya” kökenliliğe dair izlere de rastlanmaktadır. Hatta bunu çağrıştıracak köy adları da mevcuttur. Dipotama(Hatun/Katun) köyünün 10 km kadar kuzeybatısında  bulunan eski “Konitsa” köyü Pomaklar arasında “Konyova” biçiminde telafuz ediliyordu.


    Ancak gene de bu görüş; dilin Slavlaşmasını mantıklı bir şekilde izah etmekten uzaktır. Pomak bölgesine Türk göçmenlerinin yerleştirilmiş olması hem akla yakındır. Ancak dildeki Slavlaşmaya bakarak; 500 yıl öncede ve Osmanlı hakimiyetinde gerçekleşen iskan döneminde gelenlerin, yerlilere oranla çok düşük bir nüfus oluşturduğunu da kabul etmek gerekir. Bu da bölgedeki Pomakların asıl kökeninin bu göçebeler dışında aranması gerektiğini ifade eder ki; Pomakların bölgeye Müslüman olarak geldikleri gibi bir sonuca varmada işe yaramaz. Bu Türk göçebelerin Selçuklu öncesi Anadoluya gelen Türklerden Bizans tarafından bölgeye yerleştirilmiş olduğu varsayımında dahi durum değişmeyecektir. Ayrıca Balkanlara bu şekilde gelen Türk topluluklarının diğer  yerlerde kimliğini muhafaza ettikleri de bilinen bir olgudur.


       Osmanlının geliş dönemlerinde Rodop Pomaklarının çiftçi karakterli kabul edilmesini gerektirecek yeterli veri yoktur. 20. asrın başlarına kadar süren sürü yetiştiriciliğine dayalı geçim modeli 1400 lü yıllarda ancak istisnai alanlarda sabit köylerin oluşmuş olabileceğini; çoğunluğun göçebe-yarı göçebe bir yaşam sürdüğünü düşündürmektedir.


       Drama-Smolyan(Paşmaklı)-Gotse Delcev (Nevrokop) üçgeninde yaşayan Pomakların mübadele öncesine kadar sürü yetiştiriciliği ile geçindiği ve sabit köyleri bulunmasına rağmen kışın sürülerini Sarışaban(Chrysoupoli) ovasına indirdikleri şahsen yaşadığım çevrenin sözlü anlatımlarında tereddüte yer bırakmayacak ifadelerle vurgulanmaktadır. (Buradan bölgede mutlak bir göçebelikten söz ettiğim sonucu çıkarılmamalıdır. Özellikle tarıma elverişli havzalarda Osmanlı öncesine dayalı nispi denecek bir zirai faaliyetin mevcut olabileceğini de  akıldan çıkarmamak gerekir.) Diğer Pomaklar açısından da farklı düşünmeyi gerektirecek bir durum söz konusu değildir.


     Böyle bir yapıda ilk yerleşmelerin; ziraat kültürü bulunan Batı Andolu göçmenleri  -sürgün de denebilir- tarafından oluşturulması bu nedenle de isim uyumluluğuna yol açması mümkün görülebilir.


     Bölgeye göçebe Türk yerleşimcilerin getirildiğine dair görüşler de vardır.


       “1065 yıllarından itibaren Bizans, Slavların güneye inmelerini önlemek amacıyla Konya’nın bazı kesimlerinden birçok Türk kabilelerini gayet tavizkar tekliflerle Teselya ile Makedonya ve Rodoplara götürüp iskan ettirmiştir. Bu kabilelerin 55-60 bin kişilik bir topluluk olduğu Bizans kroniklerinde belirtilmektedir. Daha sonra 1345 yılında Gazi Umur Beyin fütuhatına sahne olan bu bölgelere 100 bin kadar Yörük Türkmen iskan edilmiştir.” ( Basri Zilabid-Pomaklar)


        Ancak Bizans döneminde iskan edilen göçebelerin Müslüman olduğunu düşünmemizi gerektirecek bir durum da  yoktur. Bilindiği gibi Anadolunun ilk Türk sakinleri daha çok Hıristiyan dinine mensuptu. Karamanoğulları Devletini Hıristiyan oluşu gibi,. Bu Türklerden inancını değiştirmeyenler Mübadele ile Yunanista’na giden ve Rumca bilmeyen Ortodokslardır. Anadolu’nun Müslüman oluşu 1071 sonrasındadır. 1345 sonrasındaki yerleşimler ise yukarıda da değindiğimiz şekilde slavik dili benimseyebilmeleri için yerlilere oranla sayıca az olmak durumundadırlar ki bunlar üzerinden inanç aktarımı inandırıcı değildir.  Küçük bir azınlık olabilecek bu yerleşimcilerin buralara sonradan yerleşen kalabalık  Pomaklar arasında  erimesi de mantığa daha uygundur.
          b - Müslüman Suriye-Arap Kökenlilik


      “V.Constantinus,un 746'da çıktığı Suriye seferinden getirdiği tutsakları Trakya'ya yerleştirdiği”ne dair kayıtlar  ve dildeki Arapça sözcüklerin mevcudiyetinden hareketle savunulmaya çalışılan bu görüş yukarıda değindiğim “Achryane”,”ahrenski” “Aren” gibi adlandırma olgularına da dayandırılmak istenmektedir.


       Osmanlının bölgeye geldiği 1350 li yıllara kadar geçen 600 yıllık sürede islami inançların muhafaza edilmesini gerektiren bu tez güçlü bir sosyal yapı halinde varoluş gerekliliğini de beraberinde getirmektedir. Zira Hıristiyan nüfusla kuşatılmış olan sınırlı bir alanda temel kültür değerlerini başka türlü korumak mümkün olmayacaktır. Bunun için genele damgasını basan yerleşik bir yaşam vazgeçilmez koşuldur. Göçebelik geniş bir alanda hareket etmeyi gerektireceği için temas edilen kültürlerle kaynaşma ve erime ya da onları bünye içinde eritme kaçınılmaz olur.Yukarıda tarikatlar üzerine tartışırken, Şamanist inanışa sahip Göçebe Türkmenlerin; İran’da Mazdek ve Anadolu’da Nesturi Hıristiyan inanışlarından nasıl etkilendiklerini; ve Müslüman olduktan sonra da diğer topluluklarla etkileşmelerini göstermiştik. 
        Çok daha küçük bir kütle olması kaçınılmaz olan Suriyeli göçmenlerin; uzun süre inançlarını koruyabilmeleri; içine kapalı bir yaşam modeli içinde mümkün olabilir ki bu da yerleşik ziraat toplumu olmayı gerektirir. Hatta bu da yetmez; zamanla kentlerini de oluşturmaları beklenir. Çünkü zirai yaşam sınırlı da olsa ticaret ve zanaati de içermek zorundadır ve değerlerin muhafazası için türdeş bir ilişki çevriminde hallolması gerekir. Osmanlı öncesi bölgede bu kültürün izlerini taşıyan kentsel yerleşim olmadığı gibi; genele damgasını vuracak şekilde yerleşik yaşamdan söz edebilmek te mümkün değildir. Nitekim bu yaklaşıma göre Arapça olması gereken dilin; muhafaza edilemediği gerçeği kapalı yaşamdan çok kaynaşmaya işaret etmektedir. Bu kadar uzun sürede inancı koruyabilecek kadar güçlü bir sosyal yapıya sahip olmayı gerektiren bu tezle ; dilin neden ve nasıl  değiştiğini izah etmek mümkün değildir.


           Burada dilde Arapça sözcüklerin mevcudiyeti ayrı bir dayanak noktası olarak gösterilmiştir. İnanç başlığı altında tartışmayı gerektirmeyen bu konu hakkında; bunların sadece Osmanlıca’nın içerdiği Arapça sözcüklerden ibaret olduğunu; Osmanlıca’ya girmemiş tek bir Arapça sözcüğün gösterilemediğini belirtmek gerekir. Osmanlıdan bağımsız bir islami temelden, buna dayalı olarak söz edebilmek için; Osmanlıca’nın içermediği Arapça sözcüklerin mevcudiyetinin de gösterilebilmesi gerekirdi.


         Ayrıca; Pomakların yalnızca belirli kesimine yönelik mahiyeti de; bütünün durumunu açıklamaya yetmeyeceği gerçeğini ortada bırakır.


        Bu nedenlerle etnik köken ve  dilde lehçe tartışmasında yeniden ele almak üzere; şimdilik “Pomakların bölgeye Müslüman olarak geldiklerini” varsayan bu tezi benimsemeyi gerektirir düzeyde somut ve mantıksal dayanaklar olmadığını belirtmekle yetineceğim.



----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:29:49---- c - Müslüman Olarak Bölgeye Gelen Kuman-Peçenek Kökenlilik


        Pomakların Orta Asya ve Kafkaslar’da İslamlaştıktan sonra Kuzey Karadeniz yolu ile Balkanlara gelip Osmanlı yayılmasına kadar inançlarını Koruyan Kuman Peçenek’lerin devamı olduğunu savunan bu görüşün de yukarıda benzer şekilde Güney Karadeniz göç yolunu izleyen Türkmenlerin temas ettikleri topluluklardan aşamalarla  edindikleri “Mazdek”, Nesturi, Hristiyan inanışlarını koruyamayıp Müslüman oluşlarına dair anlattıklarımız karşısında geçerliliği kalmamaktadır. Zira yeni edinildiği için oturmamış bir İslam inancının; çıkılan göç yolculuğunda muhafazası olası görülmemektedir.


         2-) Pagan İnanıştan Müslümanlığa Geçiş


        Bu görüş bütün için ileri sürülememişse de; Hıristiyan çoğunluk yanında  bir kısım göçebenin pagan “Şaman” inanışından zora dayalı politakalarla Müslüman olduğu; eski inançlara döndürülüp “Bulgarlaştırma” siyasetinin alt unsuru olarak  savunulmaya çalışılmıştır.


        Slav ya da Türk (Kuman-Peçenek) göçebe topluluklara dayandırılmaya çalışılan bu tez; ana kütlenin Asya steplerinden bölgeye geldiği varsayımına dayanır.


        Eğer ana kütlenin “Kuman-Peçenek” Türklerinden oluştuğu varsayılacaksa bu kitlelerin bölgeye gelişleri 9-11.yüzyıllar arasında olmuştur. Orta Asya’da Moğol yayılmasının bir türevi olarak ortaya çıkan bu göçlerin Balkanlara ulaşması 150-200 yıllık bir sürede gerçekleşmiştir. Bu dönemde geçiş yollarında bulunan “Kafkasya-Rusya-Ukrayna” gibi ülkelerde Hıristiyanlık yerleşmiş durumdadır. Geçtikleri yerlerde yaşayan insanları katlettiklerine dair kayıtlar da mevcut olmadığına göre bu topluluklarla iç içe süren yaklaşık  iki asırlık yaşamda ilkel inanışlarını muhafaza etmeleri beklenemez. Pagan dinlerin daha ileri inanışlar olan tek tanrılı dinlerle temasları halinde uzun süre tutunmaları beklenen bir durum değildir.


        Yok eğer ana kütlenin Slav yada Slavlarla birlikte Bulgar oluşumuna katılan “Ön Bulgarlar” olduğu ileri sürülecekse ;5-6. yüzyıllarda başlayan Slav ve sonrasında gelen Ön Bulgar göçleri zamanında; bölgenin yerli  göçebeleri olan  “Traklar”ın dahi Romalılaşmış bir kültüre bürünmüş olması gerçeği karşısında;  hangi koşul altında olursa olsun Osmanlının gelişine kadar geçen yaklaşık 1000 yıllık sürede bu toplulukların Hıristiyanlaşmamış olmalarını ileri sürmek akla yakın düşmemektedir.


       Kaldı ki bu kadar uzun süre pagan gelenekler altında yaşadığı varsayılan toplulukta bugün paganizmin güçlü belirtilerine da rastlanabilmesi gerekirdi. Pomaklarda fiziki ya da ruhsal hastalıkları gidermeye yönelik büyüye benzer ilkel tadavi yöntemleri ve bu tedavileri iş edinen “şaman”a benzer tiplemeleri hala rastlanıyorsa da bunun bölgedeki diğer topluluklarda rastlanan orandan fazla olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Bu oranda gözlenmesi olası nispi fazlalığın; geç yerleşme ile alakalandırılması daha mantıklıdır. Zira 14. asra uzanacak bir paganizmin yerleşme, ölü gömme gibi alışkanlıklarına dair verilerini de bugüne aktarabilmesi beklenmelidir.



    3-)  Hıristiyan Geçmiş


       Bölgedeki İslami dönüşüm; Anadolu kaynaklı Türkmen yerleşimiyle birlikte ve Osmanlı öncesinde  başlamıştır.


       “Yazıcıoğlu Ali'nin Tevârih-i Al-i Selçuk adlı eserinde, II. İzzeddin Keykâvus’un maiyetindeki Sarı Saltuk'un Anadolu’daki Türk aileleri ile birlikte önce İznik’e oradan Üsküdar’a giderek Dobruca’ya geçişi anlatılmaktadır. Sarı Saltuk’un Dobruca’daki Baba Dağı kasabasına yerleşmesi ve Kırım seferinin yanı sıra İzzeddin Keykâvus’un Bizans sarayında bulunan oğlunu kurtarması da Tevârih-i Ali-i Selçuk’ta   yer almaktadır. Kemâl Paşazade’nin Tevârih-i Al-i Osman’ında ve Seyyid Lokman’ın Oğuz-nâme’sinde de bu olaylar benzer şekillerde anlatılmaktadır. Hatta Seyyid Lokman’ın eserinde yer alan bir dörtlükte Sarı Saltuk’un Dobruca’ya geçiş yılı (662 Hicri) da verilmektedir” Prof.Dr. Şükrü Halûk Akalın-a.g.y.


         Yukarıdaki açıklamalarımızda “Sarı Saltık” ın Bölgede bazen Müslüman bir Derviş ve bazen de Hıristiyan bir Aziz olarak algılandığı ortaya konmuştu. Bu durum Hıristiyanlar arsında Müslümanlığı yayan bir misyonere işaret etmektedir. Çünkü ancak bir “misyoner” kendisini; etkilemek istediği kitlelerle  günlük yaşam içinde özdeşleştirme ihtiyacı duyacaktır. Yerli halkın Hıristiyan inanışına mensubiyetinin de bir ifadesi bu “özdeşleşme” olgusunun folklorik izleri günümüze kadar yansımıştır.


          “Turgut Koca Baba erenlerin Bedri Noyan Dedebaba ya yazdığı bir mektup ile verdiği bilgide şunlar anlatılıyor. ”Sarı Satuk’un merkadi Babaeski’dedir. İstanbul Edirne yolu üzerinde idi Edirne asfaltı yapılırken yol üzerinden geçiyor, dergah ortada kalkıyor . Türbe yıkılıyor ve Sarı Saltuk heykel i Dünyevisi ile çıkıyor. Tahnit edilmiş ceset şimdi yolun kenarına alınıp tekrar gömülüyor. İstanbul Edirne istikametinin hemen sağ tarafında, Tren yolunu hemen geçince.   Her yılbaşı ndan önce İstanbul’daki ihtiyar Hıristiyanlar Sarı Saltuk yatırından toprak alıp Ocak ayından sonra eskiyerine iade ediyorlar. Sarı Saltuk hazretlerine yerli halk Eski Baba, oradaki muhibban ise Sarı Saltuk Sultan, Hıristiyanlar  Aya Nikola Saint Nikola Saint Nau’um Saint Spiridion derler ki bu ulu müslümandır, Bektaşidir ve bir batıni misyonerdir. Avrupada islamlığın öncüsü olmuştur.   Otman Baba Vilayetnamesi’nde  ise kendisinin, Sarı Saltuk’un bir zuhuru olduğunu, onun ikinci gelişi olduğunu söyler.” Dursun Gümüşoğlu - Sarı Saltık


         “Sarı Saltık” kimliğinde kristalize olan bu faaliyetler; aslında bir döneme damgasını vuran, yaygın misyonerlik kampanyasının göstergesidir. Bu faaliyetlerin hedefi elbette Anadolu’dan bölgeye sürgün edilen ya da Babai isyanlarından sonra oluşan terör atmosferi nedeniyle kaçan Türkmenler değildi. Onlar zaten bölgeye Müslüman olarak gelmişti. Hedef bölgedeki Hıristiyan kitlelerden başkası olamazdı. Yerli halklar Hıristiyandı. O dönemde bölgede bulunan ve sonradan  “Pomak” olarak adlandırılacak kitlelerin de; bundan ayrık tutulmasını gerektirecek hiçbir neden mevcut değildir.


        Prof.Dr. Ahmet Merdivenci de , Bulgaristan’da Pomak Türkleri  adlı yazısında  “İngiliz arşiv belgeleri de dahil olmak üzere yapılan incelemeler; Pomakların gerçekte XI. yüzyılda Balkanlara geldiklerini, daha sonra dinlerini terk ederek, Müslümanlığı benimsediklerini..” belirtmektedir.
           Bu bölümü; birçoğumuzun  dinlediğini  düşündüğüm bir Sarı Saltık söylencesini,  Hacıbektaş Vilayetnamesi’ndeki biçimiyle aktararak bitiriyorum.
       “Seccade, Rüm ülkesine doğru yol aldı, Kalıgra adlı bir kalenin yanına geldi, durdu. Sara Saltuk, Ulu Abdal ve Kiçi Abdal’a indi, seccadeyi silkip omzuna aldı, Ulu Abdal’a Kiçi Abdal’a, siz kapıya dola-nın, ben burdan çıkayım dedi Onlar, bunda bir hikmet var deyip dolandılar, kendisi, doğruca kalenin bedenine tırmandı. 0, kayaya tırmandıkça kaya, ellerine karşı gelir, tutunurdu. Mübarek ayakları da taşa gömüldü. Şimdi bile hala o kalede ellerinin, ayaklarının izleri görünüp durur.
       Kale, Lazoğlanlarından bir kafir beyinindi. Ansızın o kalede, yedi başlı bir ejderha belirmişti. Onun korkusundan beyle halk, kaleyi bırakıp uzak bir kaleye gitmişlerdi. Sara Saltuk, doğruca o ejderhanın üstüne vardı, bir nara attı. Ejderha nefes aldı, kuyruğuna kımıldattı, bir kükredi. Sara Saltuk, eline ok, yay aldı, yedi başına birer ok attı. Ejderha can acısından Sara
Saltuk’a, belinden sarıldı, sıktı. Sara Saltuk, yanındaki kılıcı unutmuştu. Hızır’ı çağırdı. 0 sıralarda Hünkar, “Kızılca Halvet”te oturmuş, Hızır peygamberle Konuk Defteri ediyordu. Hacı Bektaş, Sara Saltuk, çağırınca, Hızır’ım dedi, Sara Saltuk’u ejderha bunalttı, kılıcını unuttu, tez imdadına yetiş, kılıcını hatırlat. Hızır, hemen kalktı, Kalıgra’ya vardı, mızrağıyle ejderhaya vurdu, mızrak, ejderhayı deldi, öte yanındaki kılıca dokundu. Ondan sonra Sam Saltuk’a, ey gerçek er dedi, yanındaki kılıcı çekip başını kessene.- Sara Saltuk, hey Hızır’ım dedi, çağırdığım erenler hakkı için kılıcım hatınımdan çıkmış, yoksa sana zahmet edip çağırmazdım. Tahta kılıcı
çekip ejderhanın birer birer yedi başını da kesti, Hızır’la vedalaşıp yola düştü. Hızır’ın izi, hala meydandadır.
          Ulu Abdal’la Kiçi Abdal, kalenin kapısından dolanıp geldiler. Ejderhanın Öldürüldüğünü gördüler, Sara Saltuk’la buluşunca, gazi mübarek olsun dediler Sonra hep beraber kaleden çıkıp yola düştüler. Sara Saltuk, ejderha savaşında pek susadım dedi. Dört yana baktılar, su bulamadılar. Sara Saltuk, eliyle dört beş yeri kazdı, kazdığı yerlerden, bir değirmeni döndürecek
kadar arıduru bir su çıktı, akmaya başladı. Sonra bir çoban buldular, onunla kalenin beyine, ejderha öldürüldü diye haber saldılar. Kalenin beyi gelip ejderhanın öldüğünü gördü. Sara Saltuk’a candan günülden muhip oldu ve imana geldi.” Gülağ Öz- Sarı saltık


a - Misyonerlerin Faaliyetlerinin Niteliği 


      “Sarı Saltık” adında simgeleşen; bu faaliyetlerin bireysel serüvenler olarak açıklanması mümkün değildir. Kapsamlı bir kampanya olarak gelişmeleri belirli bir organizasyona tabi olduklarını da göstermektedir. Peki bu organizasyonu kimler yürütüyordu.


     Osmanlının reşit bir devlet olarak henüz sahne almadığı bu dönemde; Babai isyanları ile içinde bulunduğu çözülme ve çöküş süreci ivme kazanmış Selçuklu Devletinin; yayılma  siyaseti güderek böylesi faaliyetleri organize edecek durumda olmadığı da açıkça ortadadır. Her ne kadar yukarıda aktarılan verilerde “Sarı Saltık”ın Selçuklu Hükümdarı II. İzzeddin Kaykavus’un maiyetinde bulunduğundan bahsediliyorsa da; Tevarih-i Al-i Selçuk(Büyük Selçuk Tarihi) adlı kaynağın yanlı bir yorum yaptığını düşünmek gerekir. Zira dönemin resmi tarih yazıcılarının halk nezdinde itibar gören olgularla devlet arasında bağ kurma çabası sık rastlanan bir olgudur. Nitekim daha sonraları “keşiş mi derviş mi” olduğunu şaşırma noktasına gelecek olan Padişahların Osmanlısı; halk arasında yayılan ünden istifade düşüncesi ile “Sarı Saltık” menkıbelerini derleyen resmi bir “Saltukname” yazdırmayı ihmal etmemiştir. Bu yazmada da Alevi Bektaşi kimliği su götürmez olan dervişi, olabildiğince “Sünni” bir kimliğe büründürülme gayreti açıkça görülmektedir.


      Sarı Saltık hakkında oluşan bütün söylencelerin aynı kişinin serüvenlerinden oluşup oluşmadığı da kesin değildir. Hatta; söylencelerin yayıldığı geniş coğrafya düşünülürse  bu mümkün de değildir. Diyarbakır’dan Makedonya’ya, Bosna’ya Ukrayna ve Rusya’ya kadar; Bogomil adının iz bıraktığı her yerde sarı saltık inanışına rastlanmıştır. Kesin olan “Sarı Saltık” adında oluşan kült ve bu kült ile ifade edilen bir misyonerlik kampanyası biçiminde yürütülmüş bir geçiş döneminin yaşandığıdır. Alevi-Bektaşi- Bogomil Dervişlerin yürüttüğü bu kampanya sonucunda gerçekleşen değişim “Sarı Saltık”ın ikili karakterinde simgeleşmiştir. Bu kültün yayıldığı coğrafyayı bugün hala kutsanan türbe ya da makamlarının bulunduğu yerlerden anlamak mümkündür.


Bu yerler; Dersim, Diyarbakır, Bor, İznik, Rumeli Feneri, Babaeski, Babadağ (Dobruca), ve Ohri (Makedonya) dedir. Hiristiyan Müslüman kimliği iç içe geçmiş bu dervişin türbelerinin Malatya eksenli “Paulikan” ve Edirne (Babeski) - Dobruca - Makedonya eksenli “Bogomil” coğrafyasıyla çakışması hayli dikkat çekicidir. Bu arada Babaeski’ye adını veren “Sarı Saltık” ın burada ilişki geliştirme koşullarını değerlendirme açısından; yakınlarındaki Pehlivanköy’ün eski adının, Paulikan bağlantısını çağrıştıracak biçimde “Pavli” oluşu da hayli ilginçtir.

           Balkanlarda yürütülen misyonerlik kampanyasının Selçuklu ve Bizans coğrafyasının “muhalefet partileri” misyonunu da yüklenmiş “heteredoks tarikat” örgütleri (Alevi-Paulikan-Bogomil) koordinasyonuna tabi olması akla uzak görünmemektedir. Bu açıdan bakıldığında; başlangıç aşamasında bu tarikatlara yaslandığı bilinen Osmanlının; “Balkan Fethi” sürecinde ciddi bir dirençle karşılaşmaması ya da “heteredoks tarikatlara yaslanma tercihi” daha anlaşılır bir hale gelmektedir. 
        b – Kuruluş Dönemi Osmanlısının Ayrık Karakteri
        Söz konusu tercihin ve balkan yayılışının  dinamiklerini daha iyi kavrayabilmek için genel-sosyo-ekonomik yapısından  farklı özellikler taşıyan Osmanlı Kuruluş Dönemi  karakteristikleri üzerinde de biraz durmak gerekir.
   * Osmanlı Beyliği Bir Göçebe Devletidir. 
         Göçebe toplumlarda hakim üretim biçimleri  “sürü yetiştiriciliği” ve “talan” olarak karşımıza çıkar. Normal zamanda  sürü yetiştiriciliği ile yetinen göçebeler; kuraklık nüfus artışı ve benzeri nedenlerle geçim zorluğu baş gösterdiği zamanlarda  talana yönelmektedir.  Bu dönemlerde daha güçlü bir topluluğun baş edilemeyecek talan tehdidi ortaya çıktığında göç yolları göründü demektir. Tıpkı Moğol tehdidinin Türkmen göçüyle sonuçlanması gibi,
        İlişki biçimleri ise “kan kardeşliğine dayalı kabile demokrasisi” olarak tanımlanmaktadır. Kadınların da toplumsal yaşantıda söz sahibi olduğu bu modelde aile, oymak, aşiret ve bu aşiretlerin federasyonu niteliğindeki devlet düzeyinde oluşan aşamalı karar organlara katılanların eşit söz hakkı vardır. Şefin pozisyonu eşitler arasında birinci olmaktan ibarettir.
       Çöküş sürecine girmiş iki güçlü “askeri feodal devlet” aygıtının arasına yerleştirilmiş bir aşiret olarak “Kayı Boyu” Moğol itmesiyle Anadolu’ya yeni gelmiş bir göçebe topluluğudur. Aşiretler federasyonu biçimindeki örgütlenme modeli değişen koşullara bağlı olarak  dönüşüm geçirmektedir. Bu dönüşüm sürecinde ulaşılan düzey  hala korunan göçebe karakter içerisinde yeni ittifaklar kurulmasına yol açmıştır.       
           * Yeni Bir İttifak: “Gazi”, “Derviş”,”Aşiret” Federasyonu 
       Çözülme süreci içinde zayıflayan Selçuklu egemenlik mekanizması ve bunun bir alt unsuru olarak “ulema” etkinliğinin ortadan kalkması ile hala korunabilen “göçebe karakter”; ideolojik mekanizma olarak, yoksul  köylü ve göçebelerin partisi misyonunu “Babai İsyanları”nda kanıtlamış “heteredoks tarikat” yapılarına yaslanılmasını olanaklı kılmıştır. İçerdiği Paulikan-Bogomil bağları nedeniyle din farkı gözetmeyen bu ideolojik yöneliş Anadolu’nun Müslüman ve Hıristiyan halkları için olduğu kadar, Bizans vatandaşları açısından da beyliği bir çekim merkezi haline getirmiştir.
      Böylece giderek bir “uhuvve” (ahilik-kardeşlik) devletine dönüşen Osmanlı Beyliği her yöreden “gazi” ve “derviş” akınına uğradı. Hatta birçok Bizans’lı keşiş ve Komutan da Türk tarafına geçiyordu (Mihail Bey-Gazimihal-,Evrenos Gazi vs,.). Bu şekilde savaş gücü artan Osmanlı Beyi aşiret reisi olmaktan çok bir savaşçılar grubunun komutanı durumuna gelmişti.
          Beylik artık göçebe kültürü temeli üzerine inşa edilmiş ”gazi”, “derviş” ve aşiret” lerden oluşan bir federasyon haline dönüşmüştü.
       Burada “Ahi” teşkilatından biraz söz etmek gerekir.  Bektaşi Tarikatı Selçuklu döneminde daha çok kırsal tabanlı bir yapılanmaydı. “İskan” – “isyan” süreçlerinde açığa çıkan ve  kente yönelen kır kökenli bir yoksullar güruhu, Selçuklu kentleşmesinde bir olgu olarak belirmişti. Göçebe dayanışması ve Bektaşi kültürü içinden gelen bu kesim tarikatın kentli versiyonunu üretmekte gecikmedi. Bektaşi tekkeleriyle bağlarını uzun süre devam ettirecek olan bu kentli tarikat  unsuru “Ahi Teşkilatı” olarak adlandırılmıştır. Kent yaşamının “eşitlikçi” batıni tarikat anlayışına dayalı bir dayanışma içinde düzenleme gayretindeki bu yapı giderek “kent üretiminin örgütü” olarak “lonca” karakteri kazanmış ve Balkan Fethi sonrasında ortaya çıkan “gazi” ve “derviş”lerin tasfiye sürecinde Alevi-Bektaşi unsurlardan arınarak, Sünnileşmiş bir karakter içinde varlığını sürdürmüştür. Bu açıdan bakıldığında “ahi teşkilatı” köylü “imece” geleneğinin kente taşınmış biçiminin cisimleştiği bir tarikat mekanizması olarak ta tanımlanabilir.  Osman beyin Kayınpederi Edebali ve ilk Padişahların bu tarikata mensubiyeti ittifak yapılanmasının bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:30:48----

  • Göçebe Karakterli Koalisyonda “Fetih” Mekanizması
         Öte yandan “göçebe ekonomisi”nin üretim biçimlerinden “sürü yetiştiriciliği”; devam eden Türkmen göçünün kalabalıklaştırdığı nüfusu geçindirmekte yetersiz kaldığı için; bir kez daha ikinci üretim biçimi olarak “talan” mekanizmasının öne çıkmasını dayatıyordu..
      Göçebe ekonomisinde kriz dönemlerine özgü üretim biçimi olan  “talan” yeni bir niteliğe ulaşmış göçebe karakterli devlette; yerleşme sürecinin gerektirdiği arazi ve otlaklar olarak; ele geçirilen topraklara sürekli  tasarruf etmeyi de beraberinde getiren bir “fetih” mekanizmasına dönüşmüştür.                 
       Ancak bunun “askeri feodal yapılar” için yukarıda tanımladığımız “fetih” olgusundan farklı bir meşruiyet temeli vardır. Henüz  egemen sınıf zümresinin doyumsuz zenginleşme arzusunu tatminden çok; eşitlikçi bir toplum yapısında tüm bireylerin geçinme olanaklarını temine yönelik olarak gerçekleşmektedir.
        Bu içerik sayesindedir ki; muhalefet partisi kimliğine bürünmüş batıni tarikatlar; Bizans, Bulgar ve Selçuklu’da fetih ve savaş mekanizmalarının iç hedefi haline gelmişken; Osmanlı fetihlerinin temel müttefiklerinden biri olabilmiştir.  Yine bu heteredoks Paulikan; Bogomil, Bektaşi tarikatları bağlamında sağlanan yerel destek sayesinde henüz tekamül etmemiş bir savaş mekanizması ile hemen hemen bütün Balkanların fethi mümkün olabilmiştir.
        *   Fetih Sürecinde Gazi ve Dervişlerin Rolü: Fetih ve Pomaklık
              “Gaziler” etrafına topladıkları küçük çaplı gruplarıyla ittifakın askeri gücünü oluşturuyordu. Bu küçük savaş-talan aygıtlarıyla tek tek küçük kasaba ve kentleri ele geçirip talan ediyor ve ganimetin beşte birini (devlete) padişaha verdikten sonra kalanına tasarruf hakkı kazanıyordu. Ele geçirilen araziye tasarruf ta aynı hukuka tabi idi. Gelibolu’yu Süleyman Paşa, Enez’i Has Yunus Bey, Şahin civarını Lala Şahin Paşa, Gümülcine ve İskeçe civarını Evrenos bey bu şekilde fethetmişlerdi. Bu nedenle bu yöreler ele geçirilen gazilerin mülkü haline geliyordu. Gümülcine civarının Evrenos Bey tarafından bağışlandığı vakfa tapulu olduğu hala kayıtlardan okunabildiği gibi, Şahin köyünün adı da arazisinin Lala Şahin Paşa’ya aidiyetinden kaynaklanmaktadır.
        İttifaka katılan tarikatların asli unsurları olan  “dervişler”dir. Bunlar ömürlerini adadıkları Batıni inançların öngördüğü “eşitlikçi toplum” ütopyaları gerçekleştirme umuduyla fetihlere daha çok yerel nüfusla kurdukları ilişkiler üzerinden ideolojik ve lojistik destek sağlıyorlardı. 
         Yukarıda da değindiğimiz şekilde Batıni inanç yapıları ve sosyal misyonları gereği “Paulikan” ve Bogomil” tarikatları ile bağlantı halinde bulunan Alevi-Bektaşi tarikat mensubu  bu “dervişler” daha fetih öncesinde bölgeye el atmıştı. Bunlar; Bizans-Bulgar devletlerinde  “iskan”, “isyan” süreçlerinin bunalttığı yoksul köylü ve göçebe kitlelerin  bilincinde; göçebe kültürünün karakteristiği olarak hala muhafaza edilen; “eşit ve özgür toplum” taleplerinin  taşıyıcısı olmuşlardı.
        Yerli kitlelerin “göçebe karakter”inden kaynaklanan bu talepler  ile Osmanlı devlet yapısında henüz muhafaza edilen “göçebe karakter” çakışıyordu. İşgalci devlet konumundaki Osmanlı’ya sunulan yerel desteğin dinamiği bu çakışmada aranmalıdır. Tarikatların rolü bu çakışmadan doğan çekimin kanallarını oluşturmaktan ibarettir.
         Açıklamaya çalıştığımız bu  dinamik Balkanlarda ortaya çıkan ve  “Pomaklık” olarak nitelen “işgalci düşmanla işbirliği” olgusunu  da mantığa uygun bir çerçeve içinde izah etmektedir.
* İttifakın Sonu ya da Askeri Feodal Osmanlı Devletine Yöneliş
       Gazilerin büyük topraklara tasarruf etmesi Osmanlı Hanedanı ile;  Selçuklu merkezinden beyliğe akın etmiş ve  bürokrasiyi oluşturup merkezi yapıya eklemlenmek suretiyle iktidardan pay almak arzusunda olan Ulema sınıfının çıkarlarına ters düşüyordu. Zamanın bilgi tekelini ve özellikle de şeriatı yorumlama gücünü elinde tutan bu kesim ile hanedan arasındaki ittifak merkezi devlete doğru adım atılmasının önünü açtı.
       İlk önlem olarak; Bizans’tan örnek alınan ve Selçuklularca da uygulanan Tımar (Pronoie) sistemi uygulamaya kondu. Bunda amaçlanan olgu fethedilen toprakların Gazilerin değil devletin (miri) arazisi olmasını sağlamaktı. Bu yapıda miri arazi küçükten büyüğe doğru tımar, has, zeamet olarak parçalara ayrılıyor; gaziler ya da devlet görevlerinde bulunanlara görevde kaldıkları süre ile sınırlı olmak kaydıyla ikta olarak veriliyordu.




             Bu yeni bölüşüm sistemi “Kuruluş” dönemine hakim olan ittifakın bozulmasını da zorunlu kılıyordu. Zira özünde göçebe kültürü etkisiyle biçimlenmiş eşitlikçi  köylü ideolojisinin mimarı olan tarikatlar yeni sistemi meşru görmeyecekti. Meşruiyet kaynağı artık “Fetva”larıyla Sünni ulema oluyordu. Gazilere ise malik oldukları arazide kiracı haline dönüştükleri “Tımar” sistemine uyum dışında seçenek bırakılmıyordu. Ayrıca Çandarlı örneğinde  de değindiğimiz şekilde aşiretler cümlesinde koalisyona katılan hanedan dışı ailelerin de tasfiyesi gündeme gelmişti.


             Burada “Yeniçeri” olgusunun içerdiği bir alegori’den de söz etmek gerek.  Fetih sürecinde Ahi Bektaşi tekkelerinde uygulanan  “eşitlikçi” toplu yaşama biçimlerinin bir tekamülü olarak gündeme gelen ve  tarikatlar marifetiyle biçimlendirilen bu ocak; giderek savaş mekanizması içinde gazilerin rolünü etkisiz hale getirmişti.  Bu nedenle kuruluşundan kapanışına kadar Bektaşi kültürünün izlerini taşıyan yapı; ironik bir biçimde merkezileşmeye yönelen  devletin askeri mekanizması olarak; aynı tarikatları tasfiyenin temel dayanağını oluşturmuştur.  Bektaşi tarikat kültürüne  sonuna kadar bağlı kalışın bir göstergesi olarak; göçebe kültürünün içerdiği “isyan” eğiliminin açığa çıktığı birçok kazan kaldırma olayı sonrasında; en son kapatılmaya karşı direnme tutumuna yönelmeleri üzerine girişilen kıyımlarda Bektaşi tekkelerine sığınmaları dikkat çekicidir.


           Cumhuriyet Türkiyesinin atılım aracı olarak ortaya çıkardığı “Köy Enstitüleri” modelinde yeniden ele alınacak olan bu “eşitlikçi imece” içeriğinin aynı “ahi” (Bektaşi) kültüründen kaynaklandığı bizzat projenin mimarı Tonguç tarafından sık sık vurgulanmıştır. Kendisinin “Tonguç Baba” olarak adlandırılması tarikat kültürüne yönelik bir  çağrışımı da içeriyor olmalıdır.


           Yeniçeri Ocağının bu içeriği Pomakların bir bölümüne verilen “katrancı” adıyla da alakalı olabilir.   Bunların, islamlaşma sürecinde  tanıştıkları; “eşitlikçi imece” olgusuna öykünmek üzere; ilişki kurdukları tarikat biriminin de adı olması muhtemel olan bu sözcüğü ad olarak benimsemeleri mümkündür.  Tarikat örgütlenmesini model alan yeniçeri ocağında bir tabura (52. Orta); aynı şekilde Katrancı Ortası denmesi  düşündürücüdür. Geç yerleşen Pomaklarda bir köylü geleneği olarak, izleri hala gözlenebilen “imece” olgusu da bu yaklaşımı destekler niteliktedir.


           Tekrar esas konumuza dönelim.  Gazi Derviş Aşiret Koalisyonunu bozan Hanedan; artık iç içe geçmeye başladığı ulema ve tımar sahibi asker bürokratlarıyla; Bizans’ın yalnız toprağını değil, Devlet Biçimini de sahiplenmiş oluyordu. Bu aynı zamanda Heteredoks karakterli ideolojik yönelimden “Sünni” ideolojiye geçişin de başlangıcı demektir.


             Bu gelişmelere gazilerin ilk tepkisi; mülklerini muhafaza adına ‘vakıf mülkiyetine devletin el atamayacağına ilişkin’ şeriat hükümlerine sığınarak; topraklarını mütevelli heyetleri aile fertlerinden oluşacak şekilde kurdukları vakıflara devretmek oldu. Gümülcine çevresinin Evrenos Gazi tarafından kurulan vakfa ait olduğunu gösterir tapu kayıtları hala mevcuttur.


             Öte yandan ittifak sürecinde elde edebildikleri maddi kazanç Balkan coğrafyasına yayılan tekkeler ve bunlara vakfedilen arazilerden ibaret olan dervişlerin tasfiyesi; önceden sorun teşkil etmeyen “batıni” inançları anımsanarak; Sünni mollalarca verilen “dinen malı helaldir; katli vaciptir” fetvalarıyla, mallarına el konulması ve direnmeleri halinde katledilmeleri suretiyle gerçekleşmiştir. 
             Gazi ve Dervişlerin tasfiyeye tepkisi;  yeniden eşitlikçi bir iktidarı hedefleyecek şekilde giriştikleri “Şey Bedrettin Ayaklanmaları”dır. Fetret devrinde ortaya çıkan iktidar boşluğunda; bu iki kesimin ittifakla giriştiği  Manisa ve Karaburun ayaklanmaları kanla bastırılmıştır.  Bu olay bir bakımdan  Osmanlıda “Sünnileştirme” sürecinin de dönüm noktasıdır.
             c – Sonuç
           Bu bölümde tartıştığımız misyonerlik faaliyetleri ile kuruluş dönemindeki Osmanlı Devlet yapısı ve bu yapının yürüttüğü fetih sürecinin özellikleri; Hıristiyan bir toplumda yürütülecek  İslamlaştırma kampanyası ile uyumludur. 
          Bölgede yarı göçebe ve henüz göçebelik kavramının içerdiği özgürlük bilincini yitirmeyecek kadar yeni iskan görmüş köylü topluluğunun;  göçebe karakterli bu yeni devlette özgürleşme arzularının gerçekleşme olasılığını görmüş olması akla yakın bir  yaklaşımdır. Batıni tarikatların inançlarında da mevcut olan bu özgürlükçü içeriğin; fetih sürecinde  katalizör dervişler vasıtasıyla aktif yerel desteğe dönüşmüş olması, “Pomaklık” olgusuna en mantıklı açıklamayı da getirmektedir.
       Gerçekten de;  Pomak adının“Osmanlı yayılmasına yardımcı olma” suçlamasına dayalı olduğu yolundaki genel kabul gören açıklamanın içerdiği unsurların tamamı ancak böylesi bir yönelimde yer alabilir. Bir topluluğun işgal sürecinde; hiç tanımadığı yabancı işgalcilere yardımcı olması olağan bir durum değildir. Böyle bir olgudan söz ediliyorsa bunun özel nedenleri de olmak zorundadır. Toplulukça benimsenen Batıni dervişler vasıtasıyla gelenlerle kurulan ve ortak özgür bir gelecek beklentisi olarak tanımlanabilecek bir özdeşlik inancı, bunun nedeni olmaya yeterli bir veridir. Böylesi bir durumda diğer yerlilerce bir aşağılama biçiminde algılanan “Pomaklık” olgusunun; hedef kitle tarafından bir onur vesilesi olarak görülebilmesi anlamlı hale gelmektedir.
      Öte yandan bir İslamlaştırma kampanyasının sadece Müslüman olmayan kitleleri hedef alabileceği düşünüldüğünde; Pomakların Osmanlı öncesinde pagan ya da başka bir dine mensup bulunmalarının koşulları bulunmadığı için Hıristiyan olduklarının kabulü de gerekir.  Böyle bir kabul, ortaklaşmış aziz/derviş kültlerini izaha da elverişlidir.

----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:32:22---- VI – POMAKLAR BOGOMİL MİYDİ?

           İslam öncesi Pomakların Hıristiyan olduğu varsayımında, o zamanlar bölgede etkin olan iki varyanttan hangisine mensup oldukları da önem kazanır. Bunu anlayabilmek için bir kez daha oluşumun  mayalandığı tarihsel süreçte gelişen sosyal olgular üzerinden değerlendirmeler yapmaya ihtiyaç olacaktır.
            1-) Bulgar Toplumunun Oluşum Süreci
           Bilindiği gibi 6. yüzyıldan itibaren bölgeye gelen Slavlar ve onları takip eden Asya kökenli Ön Bulgarlar Ortodoks misyonerleri aracılığıyla Hıristiyan dinini benimsemiştiler.  Ortak coğrafya içinde yaşamaya başlayan bu gruplar ortak Ortodoks inancın birleştirici rolünün de katkısıyla kaynaşarak bugünkü Bulgar toplumunu oluşumu sağlanmıştı. Kuşkusuz bu oluşumun sürdüğü aşamalarda bölgeye gelen başka göçebe topluluklar da aynı şekilde bu oluşuma dahil olmaya başladılar. Ayrıca bölgenin yerlisi olan Traklar ve onların devamı niteliğindeki Ulahların  (Vlah, Valak) önemli bir bölümü de bu kaynaşmaya dahil olmuştu.
         Böyle bir kaynaşmayı sağlayan temel dinamikler egemen Bizans devletinin ihtiyaçları doğrultusunda gelişen yerleşme (iskan) sürecinin türdeşleştirdiği yaşam biçimi ve yine Bizans tarafından  yerleşik yaşamı denetlemeye yönelik olarak dayatılan Ortodoks inancıydı. Bu iki koşul gerçekleştiği ölçüde oluşuma dahil olanlar ortak bir kimliğe doğru yol aldılar. Ortak kimliğin dini inanışında tereddüt yaşanmadı. Ancak farklı bileşenlerin değişik dilleri arasında sayıca fazlalıkları nedeniyle Slavların dili baskın çıktı. Fin ve Moğol-Türk karışımı bir kökenden gelen ön Bulgarlar; Uzlar, Peçenek ve Kuman kökenli olabilecek ilave  göçebe kabileler ile Roma kültürünün  baskın öğe haline geldiği Makedon ve yerli Ulahlar giderek bu Slav dilini benimsediler.
       Yerleşik yaşama; denetimden nispeten uzak kalabilen bölgenin dağlık yöreleri  Karpatlar ve bugünkü Arnavutluk civarındaki dağlık bölgelerde direnebilen kesimlerin bu oluşum içinde erimeden kalabildiklerini biliyoruz. Bu topluluklar günümüz balkan coğrafyasında muhafaza ettikleri Romaoid kültürleriyle, slavik olmayan Arnavutluk ve Romanya toplumlarına temel olmuşlardır. Ayrıca Rodoplar ve Makedonyanın dağlık kesimlerinde kimliklerini hala muhafaza eden küçük ulah toplulukları bulunduğunu da biliyoruz.
       Bu anlattıklarımız ışığında  bölgedeki sosyal oluşumların temelde göçebelik ve yerleşik yaşam biçimleri arasındaki çatışmaya göre şekillendiğini rahatlıkla ifade edebiliriz. İnanç tercihlerinin de bu çatışmadan bağımsız olması beklenmemelidir.
       Buna göre yerleşik yaşamı benimseyenlerin onun kurallarını ve kurumlarını da benimseyip savunacakları beklenmelidir. Nitekim kimliğini yerleşme sürecinde ortaya koyan Bulgar Toplumu Bizans Kilisesinde kurumlaşmış Ortodoks inancı benimsedikten sonra giderek kendi Ortodoks kilisesini oluşturmuştur. Bizans-Bulgar devletleriyle iç içe geçmiş Ortodoks kilisesi kuşkusuz bu devletlerde hakim olan ve kendisinin de pay aldığı toprak rantına dayalı sosyo-ekonomik düzenin meşruiyetini sağlama misyonunu üstlenmişti.
       2-) Bulgar Oluşumuna Direnme Eğilimleri
     Öte yandan Bulgar oluşumuna nispeten geç katılan ya da  yerleşmeye direnerek dağlık alanlarda sürü yetiştiriciliğiyle iştigal eden topluluklar açısından yerleşik düzene geçmek bir tür özgürlük yitimi olarak algılanıyordu. Yetiştirecekleri ürünün doymalarına yetmeyecek bir miktarı kendilerine bırakılıp artanına vergi adı altında başkalarının el koyması alışkanlıklarına uymuyordu. Çünkü onlar denetimden uzak dağlarda başlarına buyruk yaşamaya alışkındılar.  Kabile düzeyinde geliştirdikleri ilişki biçimleri de özgürlüklerini sınırlayıcı öğeler içermiyordu. Şefleri amir değil ortaklaşa alınan karaları uygulayan görevli statüsündeydi.  Alışkanlıklarından taviz vermeyen bu kesimler Ortodoks Hıristiyanlığı benimsemiş olsalar da Papazların yerleşmeyi kutsayan vaazlarına aldırış etmiyordu. Onlar Hıristiyanlığı kendi yaşamlarına uygun bir yorumla algılamış ve özgür yaşamlarını kutsayan pagan inanışları Hıristiyan inancına tercüme etmişlerdi.
       Bütün göçebe topluluklarda gözlenen bu eğilimin en somut örneğini Anadolu dağlarında İslam inanışı altında yaşamını sürdüren Yörük Türkmen Topluluklarında gözlemek mümkündür. Yerleşik köylüler ile bu Yörüklerin inanç ritüelleri karşılaştırıldığında; ikincilerin birçok noktada pagan inanışlarını İslam adı altında sürdürdükleri anlaşılır. Bir örnek vermek gerekirse günaha girmemek için örtünen ve erkeğe görünmekten kaçınan köylü davranışı karşısında Türkmen kızlarının doğal kıyafetleriyle tek başına dağda sürü otlatmaları islami inançlarına aykırılık teşkil etmemektedir.
       Bu değerlendirmeleri yaptıktan sonra; 6. asırda başladığını varsayacağımız Bulgarlaşma sürecine sonradan dahil olacak toplulukların, yerleşik yaşama uyum sağladıkları ölçüde Ortodoks inancının pekişeceğini ve bunun tersinden bir anlatımı olarak, Ortodokslaştıkça Bulgarlaşacağını savlamak yanlış olmayacaktır.
        Yine yerleşmeyle aynı anlamda olmak üzere Ortodokslaşmaya ve Bulgarlaşmaya direnen eğilimlerin başlangıçta çizdiğimiz sosyo-ekonomik çerçeve içinde zorla iskan ve isyan mekanizmalarının nesnesi ve öznesi  olmaları kaçınılmaz olacaktır.
        Her seferinde büyük acıların yaşandığı kanla bastırılmış isyanlar sonrasında hala bir topluluk olarak  kalmayı becerebilen kesimler olacaksa;   bilinçlerine yer eden bu  “toplumsal travmalar” nedeniyle Bulgarlaşma sürecine dahil olmaya direnç göstermeleri ve eğer bu sürece dahil olmuşlarsa kopuş eğilimine yönelmeleri de beklenen bir durum olmalıdır. Bu aynı zamanda Ortodoksluğa direnme ya da kopma eğilimi olarak ta anlaşılmak zorundadır.
        3- Direnme Eğiliminin İnanç Farklılaşmasına Yönelmesi
        Bir isyanlar tarihi olarak gerçekleştiği bilinen Bulgar tarihinde ortaya çıkması kaçınılmaz olan bu eğilimlerin dini ve etnik alanlarda farklı yönelimleri tetiklemesi de kaçınılmaz bir sonuçtur. Böyle bir coğrafyada; göçebe kültürünün  özgürlük talebini de içeren heteredoks  motiflerle 10. yüzyılda alternatif bir inanış önermesi olarak beliren “Bogomil” inanışının; bu kopuş eğilimindeki kitlelerle örtüşmesi kaçınılmazdır.
       Öte yandan bu koşulların aynı zamanda Bogomil’liği ortaya çıkaran, şekillendiren koşullar olarak ta algılanması gerekir.  Paulikanlar’ın bölgeye sürgün edilmiş olması tek başına Bogomil’liğin ortaya çıkıp yaygınlaşmasını açıklayıcı bir olgu değildir.  Öyle olsaydı her önüne gelen misyoner ayrı bir din geliştirebilirdi. Bogomillik 10. yüzyıl Bulgaristan’ına damgasını vuran “özgür göçebelik” ve “yerleşik yaşam çatışması”nda; yerleşik düzen ideolojisini üreten Ortodoksluk karşısında, göçebe kültürünün ihtiyaç duyduğu ideolojik mekanizma misyonunu karşıladığı ölçüde varolabilmiştir.
          Açıklamaya çalıştığımız çatışma dinamiği ekseninde yerleşik düzen yanında yer alan kesimlerin yeni bir inanç sistemine ihtiyaç duymaları beklenmeyeceği için Ortodoks inancına bağlı kaldıkları kabul edilmelidir. Yine Ortodokslaştıkları ölçüde Bulgarlaştıkları da aynı mantığın sonucudur. Bulgarlaşmak aynı zamanda yerleşik düzene uyum anlamına da geleceği için göçebe kültürünün muhafazasından kaynaklanan  farklılaşma talebinin olmadığı, varsa bile yitirildiği anlamına gelir. Bu da ayrı bir sosyal kütle oluşturmayı olanaksız kılar.
        Osmanlı yayılışına daha başından destek vermeyi içeren “Pomaklık” olgusu, önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi; Bulgar toplumu içinde varolan bir “ayrı duruş”u gerektirmektedir. Böylesi bir ayrı duruşun oluşması ve varlığını sürdürebilmesi sosyo-ekonomik dinamikler yanında kültürel dayanaklarını da oluşturabilmesine bağlıdır. Ortaklaşmış Slavik dil bu dayanağı oluşturamayacağına göre; geriye; sonradan “Pomak” olarak adlandırılacak toplulukların, yerleşik yaşama direnme eğilimlerinin somutlaştığı ‘Bulgar oluşumundan kopma taleplerini’ ifade edecek “ayrı duruş”larını var edip Osmanlının gelişine kadar koruyabilmelerine olanak sağlayabilecek tek araç olarak “Bogomil” inanışı kalmaktadır.




              VII - BULGARLAŞMA SÜRECİNDEN KOPUŞ
       1-) Bulgar Krallıkları
     Slavik yapıdan Pomak kopuşuna yönelecek “ayrı duruşu” oluşturan koşulları anlayabilmek ve önceki bölümde ileri sürülen fikirlerin bir sağlamasını yapmak için Bulgar tarihine de kısaca göz atmak gerekir.
     VI. yy başlarında bölgeye gelmeye başlayan Slav ve Ön-Bulgarlar 681 yılında ilk Bulgar Krallığını kurdular. 1018 yılında sona eren bu karlık Bulgar toplumunda göçebe karakterden yerleşik yaşama geçiş dönemini oluşturmaktaydı. İlk kralların Aspurah,Tervel, Krum, Omurtag, Malamir  gibi (Ön) Bulgar adlara sahip olmasından;  bu dönemde Slavik kültürün büsbütün egemen olmadığı anlaşılmaktadır. Hıristiyanlığın benimsenip ulusal kilisenin ortaya çıkmasından sonraki dönemde kralların; Boris, Simeon, Petır, Samuil gibi adlar taşımasından toplumun giderek Slavlaştığı anlaşılmaktadır. Yerleşmeye de işaret eden bu dönem Bogomillerin ortaya çıktığı dönemdir. X. Yüzyıl Bogomiller öncülüğünde yerleşmeye direnen göçebe isyanlarıyla geçti. İsyanların zayıflattığı krallık 972 de İoannes Tzimiskes komutasındaki Bizanslılarca işgal edildi. Bogomiller bu kez Bizansa karşı direnişin motoru oldular. Bu isyanların başına geçen  Samuil 986 da tekrar bağımsızlığı elde edebildi. 1014 yılında Strumica çarpışmalarında galip gelen II. Basilleus kendisine Bulgaroktonos denmesine de yol açan kanlı bir kıyımdan sonra; 1018 de tamamlanan işgal ile 1.Bulgar Krallığına son verdi.
           1180 den sonra Petır ve İvan Asen kardeşler öncülüğünde Bizans’a isyan eden Bulgarlar yeniden bağımsızlığa kavuştu. 1197 de  İvan II Kaloyan Papa’ya kendini Bulgarların ve Valak’ların Kralı olarak ilan ettirdi. Göçebe Trak kalıntıları olan Valak’ların iktidarda söz sahibi olabilmesi bağımsızlığa yol açan isyanların da göçebe karakterli yanına işaret etmektedir.
             II. Bulgar Krallığında göçebelik-yerleşik düzen çatışmasının en tipik örneği Gasıp Boril olayıdır. Göçebe Bogomiller ile ittifak halinde iktidar olan Kaloyan’lardan iktidarı soyluların desteğiyle  gaspeden Boril’den; tahtın yasal varisi durumundaki  İvan III Asen II iktidarı yine Bogomillerin desteğiyle ayaklanarak 1218 yılında geri aldı. Soylular (boyarlar) krala yeniden boyun eğdi. Göçebelere dayalı bir iktidar olarak başlayan bu dönemde; devlet gücünü Paralı Kıpçak askerlerinden oluşan 100.000 kişilik ordudan alıyordu. Uzunca bir refah dönemi içinde Bulgar Kilisesi yeniden özerkliğine kavuştu. Devlet yapısı giderek Bizans devleti ile türdeş hale geldi. Bu şekilde soylu Boyarlar  yeniden etkinlik kazanıyordu.  Göçebe toplulukların desteğini yitiren iktidar yeni bir zayıflama dönemine girdi. Bunun sonucunda Moğol istilasına boyun eğmek zorunda kaldı. Boyarlar işgalcilere vergi ödemeyi kabul ettiler.
          Bağımsızlık mücadelesi yine  göçebe dinamiğinden doğdu.  1277 de Bogomil destekli halk ayaklanmasıyla Çoban İvaylo  kısa bir süreliğine iktidar oldu.  Yerleşik düzenin iyice oturmuş olduğu Bulgar toplumunda boyarlar kısa sürede bu ayaklanmayı bastıdı. Moğollarla ittifak devam etti. Kral İvan IV Asen III bizansa sığındı. Bulgaristanda boyarların öncülüğnde bir beylikler dönemine geçildi. Türkler Balkanlara ayak bastığında Bulgar topraklarında Selçuklu sonrası Anadolu’da a ortaya çıkan Beylikler dönemine benzeyen bir yapıyla karşılaşmıştı.       
         Göçebe devletten Yerleşik devlete giden süreçte ortaya çıkan 1.Bulgar krallığında daha çok  Bizans karşısında Bulgar uluslaşma sürecinin araçları olarak ortaya çıkan isyanlar; 2. Bulgar krallığının oturmasıyla yerleşik bir kültür haline gelen Bulgar toplumunda, devlet aygıtının da gelişip Bizans egemenlik aygıtının bütün misyonlarını üstüne almasından sonra; Anadolu’da Selçuklu yerleşik düzenine karşı gelişen “Babai” isyanlarına benzer biçimde, doğrudan “ Bulgar Askeri Feodal Devlet” yapısına yönelen  bir nitelik kazanmıştır. Bu nitelik tıpkı Selçuklularda olduğu gibi, Bulgar devletinin de sonunu hazırlamıştır. Merkezi yapının dağılmasından sonra ortaya çıkan Prenslikler (beylikler) yerleşik toplumlara özgü feodal yapılar olarak algılanmalıdır.
        Bu değerlendirme Bulgar uluslaşmasına yönelik isyanların aynı zamanda göçebe karakterli özgürlük taleplerini de içerdiği anlamını da taşır. Yani Bulgar oluşumunun motor gücünü de; aynı özgürlük talebi oluşturmuştu. Kendilerini iktidar olacakları topluma taşıyan bu motor; iktidar bütün kurumlarıyla ortaya çıktıktan sonra; Bulgar egemenleri açısından yok edilmesi gereken tehlikeli bir mekanizma olarak görülecektir. Bu nedenle işgale karşı İvaylo önderliğinde gelişen isyan heteredoks Bogomil bağlamıyla göçebe karakterli eşitlikçi bir düzen önerdiği için işgalcilere vergi ödemeye devam pahasına boyarlarca ezilmişti. Çünkü onlar temel çatışma dinamiğinde“yerleşik düzen” tarafında yer alıyorlardı. İşgal ettikleri yerlerin egemen sınıflarıyla uzlaşıp  vergilerini ödemeleri kaydıyla kurdukları yerleşik yapıya dokunmayan Moğol Devleti “toprak rantı”ndan taviz vermeyi gerektirecek bir bağımsızlıktan çok daha cazip bir yapı sunuyordu boyarlara,.
        2-) Bulgar Tarihinde “İlk Pomaklık”
        Bulgar tarihine ilişkin bu saptamalar, 1277 tarihine Pomak oluşumuna yöneliş açısından ayrı bir önem kazandırmaktadır. Bu tarih; Bulgar toplumunda; tarihçiler tarafından bu yönüyle ele alınmayan ayrı bir “Pomaklık” olgusuna işaret etmektedir. Moğol istilasına karşı ulusal karakterli bir bağımsızlık savaşı niteliğinde olan ve Çoban İvaylo önderliğinde başarıya ulaşan ayaklanma; Bulgar soyluları olan boyarlar tarafından işgalciler lehine bastırılmıştır. 
       Bütün toplumlarda rastlanabilen bu eğilim Bulgar toplumunda daha önce de yaşanmış olabilir. Ancak Bulgarlaşma sürecinde;  Pomakların oluşum süreciyle ilişkilendirilebilecek nitelikteki  ‘düşmana yardım’ olgusunun ortaya konduğu ilk “Pomaklık” olayıdır. Çatışma boyutlarının, kopuşu doğuracak düzeye sıçradığına işaret eden niteliği bakımından bu olay; göçebe karakterli kitlelerde “özgür ve eşit toplum” özlemini, Bulgar uluslaşma süreci dışında aramaya yönelik “ayrı duruş”un; bir başka ifadeyle “Pomak Tarihinin” başlangıç noktası olarak görülmelidir.
        3-) Bulgarlaşma Sürecinden Kopuş
        Merkezi yapısı parçalanmış Bulgar toplumunda Osmanlının gelişine kadar süren “Prenslikler  Dönemi”, daha çok ekilebilir topraklar üzerinde odaklanmış ve  birbirinden bağımsız hareket eden küçük yerel iktidarları içeren bir siyasal yapıya sahipti. Bu nedenle göçebe topluluklar, denetimden iyice uzaklaşan dağlık yörelerde göreceli de olsa, kendi arzuladıkları biçimde yaşama olanağına kavuşmuştu. İkili iktidar karakterine bürünen bu siyasal yapı; Rodoplar ve Pirin Makedonyasının dağlık alanlarında göreli bir muhtariyet kazanan göçebelerin “eşit ve özgür” nitelikli göçebe devleti oluşturabilme umutlarını canlı tutabilmelerini de sağlamıştır. Ulus kavramının temel karakteristiği olarak “ortak bir gelecek projesi” biçiminde tanımlanabilecek bu inanç aynı zamanda ayrı bir etnik kimliğe yönelişin de ifadesidir.
      Bu değerlendirmeler ışığında X. asır ile XIII. asır arasında; bölgede varolan ve yeni gelen göçebe toplulukların, nesnesi ve öznesi olarak ilişkilendiği iskan ve isyan süreçlerinde, Bogomil inançlarının harcı ile yoğrulan ve 1277 tarihli İvaylo ayaklanmasında Boyarların ortaya ortaya koyduğu “1. Pomaklık” olgusunun antitezi olarak bir kopuşa yönelen “ayrı duruş” biçiminde belirginleşmiş uzun bir süreci “Pomak” etnisitesinin mayalanma dönemi olarak adlandırmak mümkündür.
    4-) Kopuş Sürecinde Bogomiller
        İvaylo ayaklanması Bulgar topraklarında Bogomillerin etkin olduğu son büyük isyandır. Bu isyanın bastırılması sonucunda yaşanan kıyımdan kurtulanlar; Romanya sınırındaki Dobruca ile  Rodop ve Makedonya’nın dağlık bölgelerinde yaşayan göçebe toplulukları arasına çekildiler.  Yukarıda bir tür ikili iktidar ortamı olarak tarif edebildiğimiz koşullar içinde öğretilerini yaymaya devam ettiler.   
            Bu arada 1240 tarihindeki Babai isyanlarının bastırılması sonrasında takibe uğrayan bazı tarikat mensupları Paulikan kalıntıları üzerinden bağlantı kurdukları Bogomil ilişkilerinin bulunduğu topraklara sığınmıştı. Yukarıda tarikatlar bağlamında açıklamaya çalıştığımız “göçebe nüfusun muhalefet partileri” niteliği; böyle bir dayanışmayı mümkün kıldığı gibi, alevi dervişlerin bölgedeki göçebeler üzerinde misyonerlik faaliyeti yürütme ortamını da yaratmıştı. 
           Heteredoks misyonerlik faaliyetlerinin başlangıçta Bogomillerle iç içe yürütülmüş olması bölge insanları arasında bu “dervişlerin” bazen “Hıristiyan Azizleri” olarak algılanma nedenini de açıklamaktadır.
           1240 sonrasında  Bölgeye sığınan dervişler Anadolu ile ilişkilerini devam ettiriyordu. 1277 den sonra ortaya çıkan ikili iktidar olanağı, kıyımdan kaçan Alevi Türkmen kabilelerin bu dervişler aracılığı ile balkanlara sığınmasına da olanak sağladı. Anadolu’dan Balkanlara yönelen bu tarikat eksenli göçün; Bogomillerin son sığınakları olan  Dobruca, Rodop ve Makedonyanın dağlık kesimlerine yönelmesi bugün hala bu bölgelerde bulunan yoğun Bektaşi ilişkilerinde kendini gösterebilmektedir.
        Giderek etkin hale gelen alevi Bektaşi faaliyetleri içinde bölgede bulunan Bogomiller Müslüman olmaya başladılar.         
      5-) 2. Pomaklık Olgusu
        Yukarıda Kuruluş dönemi olarak tanımlanan bir dönem içinde Osmanlı Beyliğinin “Göçebe Devleti” niteliğine değinmiş ve “Gazi, Derviş, Aşiret” üçgeninden  oluşan bir ittifak yapısı içerdiğini göstermiştik.
      Yine Bulgar uluslaşma sürecine dahil iskan-isyan süreçlerinin bir türevi olarak ortaya çıkan “ayrı duruş”un; 1277 isyanında  soyluların işgalcilerden yana tavır alması biçiminde gelişen “1. Pomaklık” olgusu sonrasında onun bir  antitezi biçiminde belirginleşen “kopuş” eğilimini tanımlamıştık.
        Bu saptamalar sonucunda; “kopuş” eğilimindeki bu göçebelere, iç içe geçmiş Bogomil ve Bektaşi tarikatlarına mensup dervişler tarafından;ittifak halinde oldukları Osmanlı Devletinin bilinçlerinde yaşattıkları “özgür göçebe toplumunu” gerçekleştirecek mekanizma olarak önerilmesi beklenen bir durum olacaktır.
       Burada hepimizin değişik biçimlerde dinlediği “Pomak” adlandırmasına dair öykünün; annemden dinlediğim versiyonunu aktarmak istiyorum.
         “ Kavala’da limana yanaşan bir gemiden inenler yerlilerle bir kavgaya tutuşur.  O sırada orada bulunan Pomaklar bir süre kavgayı izledikten sonra; reisleri "Pomaga! Pomaga! (Yardım edin! Yardım edin!) Diye beraberindekilere  seslenerek;  gelenlere yardım edelim, bunlar buradakilerden daha zalim olamaz!..demiş ve kavgada yabancıların yanında yer almışlar. Bu nedenle yerliler tarafından kendilerine (yardımcı-yardakçı- anlamında) "Pomak" denmeye başlamış.”
         Bir söylence de olsa saptamalarımızla birebir uyum göstermesi dikkat çekicidir. Öykü;  1-)  belli bir kararsızlıktan sonra; 2-) önderlerin çağrısıyla 3-) zalim yerlilere karşı 4-) yabancılardan yana tavır,.. olarak belirlenen dört temel önerme üzerine kuruludur.  Zalim yerliler tanımlaması iskan-isyan süreçlerinde süzülmüş ve kopuşa yol açan travmaların ürünü olmalıdır. Kararsızlık rastgele bir yabancının desteklenmeyeceğine ve önderler de yabancıya referans olan dervişlere işaret etmektedir.
        En olası biçimiyle dinamiğini tarif etmeye çalıştığımız ve adlandırmaya ilişkin genel kabul gören yaklaşımın da desteklediği bu “Osmanlı” ya yardım olgusu Bulgar tarihinin 2. önemli “Pomaklık” olayıdır. Slavik süreçten kopuş ve İslam inancına yönelişin kesinleşmesini temsil eder.  Olgunun bu önemi Topluluğun adlandırılmasına konu olmasından da anlaşılmaktadır.
       Burada ağırlıkla sosyo-ekonomik kriterler üzerinden tanımlamaya çalıştığımız “Pomaklık” olgusunu daha iyi kavrayabilmek için;  Askeri Feodal Devlet yapısı belirginleştikten sonra göçebe karakterli kitleler ile çatışma sürecine giren Osmanlı’daki durumu hatırlamakta yarar var. Heteredoks Alevi inanışında olan Anadolu Türkmenleri için Osmanlı Artık sempatik gelmiyordu. Göçebe karakteri nedeniyle İran’daki Akkoyunlu Devleti daha çekici hale gelmişti.  Pomakların Bulgar toplumundan kopup, Osmanlıya yönelişine benzer biçimde; Anadolu’nun zalim yerlisi ile “daha kötü olması mümkün görülmeyen İran’lı yabancıya işaret eden şu iki dörtlük;  Öykümüzün temel motifleriyle örtüşmektedir.



----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:33:28---- “Şalvarı şaltak Osmanlı “Hızır Paşa bizi berdar etmeden Eyeri kaltak Osmanlı Açılın kapılar Şah’a gidelim Ekende yok biçende yok Siyaset günleri gelip çatmadan Yiyende ortak Osmanlı” Açılın kapılar Şah’a gidelim.”



       Bir kez daha belirtmek gerekir ki “Pomak” sözünün Slavcadaki anlamının içerdiği “ihanet, döneklik” benzeri aşağılayıcı anlamlara rağmen,  olgunun kendisi; 1. Pomaklık olayında düşmana satılmayı yaşayanlar tarafından; X. Ve XIII. Yüzyıllar arasında 250-300 yıl boyunca döktükleri kanları pahasına bilinçlerinde yaşattıkları “eşit ve özgür göçebe devleti” özlemine ulaşma inancı içinde gerçekleştirilen  “onurlu” bir tavırdır. Özledikleri göçebe devleti olarak algılanan Osmanlıya yardım etmelerinden utanılmadığı içindir ki “Pomak” adı toplulukça da benimsenmiştir. Gerçekte de “fetih” esnasında Osmanlı bir Göçebe Devletidir.
 VIII – POMAKLARIN HETEREDOKS MÜSLÜMANLIK DÖNEMİ
       Buraya kadar ortaya konulan tablo Pomakların Alevi-Bektaşi inanca mensup olmalarını gerekli kılmaktadır. Bugün bunun tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Pomakların tamamına yakını Sünni inanca mensuptur. Bu durumda tezlerimizin olabilirliğini göstermek için Pomakların bir Alevi Bektaşi geçmişleri olduğunu da göstermeye ihtiyaç vardır.
      * Kişisel bir Not:
       Buna girişmeden önce kendime dair bir hususa değinmek istiyorum. Alevi geçmişe dair  kültürel izler, aslında Pomaklara ilişkin araştırma yapma düşüncemin çıkış noktasıdır. Bir Pomak olarak öteden beri merak ettiğim sosyal ve kültürel kökler üzerine, hali hazırda Sünni olan kendi çevremde yaptığım gözlemler bende alevi bir geçmiş olması gerektiği fikrini oluşturmuştu. Ali, Hasan, Hüseyin gibi adların alevi bir toplulukta bulunacak denli yoğun kullanımı, muharrem orucu, nevruz bayramı ve hatta imece olgusunun kültürel vurgusu böyle düşünmemi sağlamıştı. Bu nedenle toparladığım ilk gözlemlerimi konunun tartışılmasını sağlamak amacıyla 13/02/2004 tarihinde “Pomak Kültüründe Ahi Damgası” başlıklı bir yazı olarak “Pomak” mail grubuna göndermiştim. Buradan hareketle 1 yıldır amatörce sürdürdüğüm araştırmalar sonucunda “Pomaklar” konusunda oluşan fikirlerimi sıraladığım çalışmamın ortaya çıkmasına neden olan söz konusu yazıda ortaya attığım düşüncelerimde bugün bazı farklılıklar oluştuysa da mantıksal temelde bir değişiklik olmadı. Bu nedenle önceden yazdıklarım ile  şu anda yazılanlar arasında gözlenebilecek farklılıkların “çelişki” olarak değil;  dinamik bir bakışla  bilgi ve düşüncelerin zaman içinde gelişiminin yansımaları olarak görülmesini umuyorum.
     Alevi Bektaşi Geçmişe İşaret Eden Veriler
      Pomakların alevi-Bektaşi bir geçmişe sahip olduklarına işaret eden olgular şöyle sıralanabilir.
      * İlk olarak muharrem orucu geleneğini ele alalım. Günümüzde artık kaybolmaya yüz tutan bu geleneğin 30 yıl öncesine kadar yaşlılar tarafından 10 gün oruç tutulması suretiyle takip edildiğine bizzat tanığım. Kendi tanıklığımın ötesinde çevremdeki Pomaklar arasında yaptığım sözlü sorgulamalarla da doğrulamış bulunuyorum. (Vize/Küçükyayla Köyü’nden Salih Karaca, Necip Topuzlu, Vize/Kömürköy’den, Arife Özgirçek) Aleviler Ramazan orucu tutmazlar. Muharrem ayında üç günlük  Masum-u Pak ve 10 (12) günlük Muharrem orucu tutarak ayın 13.de aşure dağıtırlar. Sünni inanışında ise Aşure  gününe denk gelmemek ve 1 gün ile sınırlı olmamak  kaydıyla oruç tutulması sevap sayılır. Gelenekte bu ayda tutulan orucun 3 günü aşmadığı gözlenmektedir.
      * İkinci olarak; Alevi geleneğinde; Peygamber Soyuna (Ehli Beyt) verilen değerin de bir ifadesi olmak üzere Ali, Hasan, Hüseyin, Cafer ve İsmail gibi adların kullanımı çok yoğundur. Sünnilerde bu adlara Alevilere oranla çok düşük düzeyde rastlanmaktadır. Pomaklarda bu adların kullanılma sıklığı Alevilerle aynı orandadır. Üç nesil takip ederek yapılacak kıyaslamalarda her ailede bu adlardan bir veya birkaçının birden fazla kişde kullanıldığını gözlemek mümkündür. Sünni geleneğe bir örnek olmak üzere Osmanlı Hanedanında bu adlardan birini taşıyan Padişah olmaması gösterilebilir.
     * Üçüncü olarak; Nevruz geleneğinin izlenmiş olması,. Asyalı toplumlarda bir tarım geleneği olarak, Sümer döneminden bu yana; yazın başlangıcı olarak kabul edilen 21 mart günü doğanın dirilişi sayılarak bayram olarak kutlanmaktadır. Çeşitli dinler bu geleneği kendi yorumları içinde sürdürmüş ancak Sünni geleneğinde yer almamıştır. Alevi Bektaşi geleneğinde ise Hz. Ali’nin doğum ya da Halifelik yıldönümü olduğu inancıyla önemli bir bayram olarak kutlanmaktadır. Mübadele öncesi Rodoplarda yaşadıkları döneme ait tüm gelenekleri sürdürdükleri halde “Nevruz” geleneğinin takip edilmemesinden sürekli yakınan babaannemden; Pomaklarca  izlendiğini öğrendiğim bu gelenek konusunda da yukarıda verdiğim kişilerle yaptığım sözlü sorgulamada bu bilgiyi teyit ettim.
        * Ayrıca göçebe- kır kökenli Alevi –Bektaşi tarikat geleneğinin, kent uzantısı biçiminde gelişen Ahilik teşkilatı üzerinden kurulabilecek bağlara işaret etmek üzere;
        Pomakça konuşan büyüklerimin kendi dillerinden “ahrenski” olarak sözetmeleri, Yine daha önce de değindiğim bir yazışmada,  Kızıldeli Sultan Dergahına bağlı alevi Pomaklardan “Aren” olarak söz edilmesi, Son olarak ta ahi teşkilatındaki kolektivizmi çağrıştıracak şekilde Pomak topluluklarınca “imece” geleneğine diğer topluluklardan belirgin bir şekilde fazla önem verilmiş olması dikkat çekicidir.
        Ulf Brunbauer de yukarıda değindiğimiz araştırmasında Pomakların bir bölümüne “ahryane” dendiğini aktarmıştır. İslam Ans...lopedisinde A. Cevat Eren, bunun kaynağının ahilikle bağlantılı olabileceğinden söz etmektedir. Eren’in bu yaklaşımını okumadan önce yazdığım “P.K.Ahi Damgası” başlıklı yazıda kendi çıkarımlarımdan hareketle ben de bu olasılığı değerlendirmeye çalışmıştım. Anadolu geleneğinde “imece” kültürü ile ahilik arasında kurulan ve bugün yaren toplantılarında süren bağlantı da bu noktaya işaret etmektedir.  Bölgedeki Ahi- Bektaşi sempatisinin bir  işareti olarak yerleşim yerlerine ahi adlarının verildiğine de rastlanmaktadır.  Paşmaklı-Smolyan Kazasının bir dönem “Ahi Çelebi” olarak adlandırılması gibi,.  Aşağıya çıkardığım listede yer alan ahi tekke ve türbeleri de buna ilave edilebirilir.
        Ayrıca Pomakların bir bölümüne katrancı deniyor olması da ahi-bektaşi geleneğinden kaynaklanmış bir olgu olabilir. İslamlaşma sürecinde  tanıştıkları; “eşitlikçi imece” olgusuna öykünmek üzere; ilişki kurdukları tarikat biriminin de adı olması muhtemel olan bu sözcüğü ad olarak benimsemeleri mümkündür.  Benzer şekilde Tarikat örgütlenmesini model alan yeniçeri ocağında bir tabura (52. Orta); da Katrancı Ortası denmesi  düşündürücüdür.
       * Alevi Bektaşi geçmişe işaret eden olgulardan bir tanesi de Pomakların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde bu tarikata ait dergah, tekke ve türbelerin yoğunluğudur. Bu konuda bir fikir oluşturabilmek için Yunanistan sınırları içinde kalan Batı Trakya ile sınırlı olmak üzere; saptanabilenlerden oluşan bir listeyi aşağıya aktarıyorum.

Ahi Baba Tekkesi/Feres (Ferecik), Ali Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Binbiroklu Ahmet Baba Zav./ Tsermen (Çirmen), Elmalı Baba Zaviyesi/ Tsermen (Çirmen),Eski Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Ferecik Tekkesi/Feres (Ferecik), Gazi Baba Türbesi / İneli/, Gaziler Tekkesi/Feres (Ferecik),Hızır Baba Tekkesi/Makri,/Kızıl Deli Sultan Tekkesi/Didymotichon (Dimetoka), Mümin Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Mürsel Baba Zaviyesi/Tsermen (Çirmen), Otman Baba Zaviyesi/ Tsermen (Çirmen), Timur Baba Zaviyesi/Çirmen, Yaran Baba Zaviyesi/Çirmen, Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli)/Didymotichon (Dimetoka), Gazi Ferhat Baba/ Didymotichon (Dimetoka), Öksüz Baba/Didymotichon (Dimetoka), Aşağı Tekke/Mikroderio (Küçük Derbent) köyü, Gazi Hasan Baba/Sidiro(Demirören)köyü;Sufli’ye(Sofu lu’ya) 20 km., Çilingir Baba/Haldini (Ilanlı/Yılanlı) köyünün 2 km uzağında; Megaderio (Büyük Derbent) köyüne 18 km),/Sinan Baba/Çilingir Baba tekkesine 1 km, Hasan Baba/Sinan Baba’ya 500 m, Gaziler/Hasan Baba’ya 1,5 km, Kaib (Gaib) Baba/Çilingir Baba tekkesinin 1 km kuzey batısında, İbrahim Baba/Feres (Ferecik) Alexandrupolis’te bir tekke/Alexandrupolis’e (Dedeağaç’a) 4 km, Işıklar Nefes Baba/Loutros (Ilıca) köyünde, Sancaktar Baba/Makri (Miri) köyünde (Agia Paraskevi istikametinde)


1826’da (II. Mahmud tarafından) kapattırılan Dimetoka’daki diğer Bektaşi tekkeleri:


Abdal Cüneyd/Ahi Denek/Çakmak Dede/Develi Dede/Karagöz Bey/Yağmur Baba/Nasuh Bey/ Timurhan Şeyh/Hasan Baba/Şahin Baba –Şahin Sufi Sultan/Mürsel Baba/Şeyh Musluhiddin Baba/ Timur Baba/ Demirhan Baba/Şeyh Dede Baba


1826’da (II. Mahmut tarafından) kapattırılan Ferez (Ferecik)’deki Bektaşi Tekkeleri:


Ahi Horasan/Ahi Turan Şah/Cuyi Dede/Veli Dede/Şeyh Siyah Taccüddin/Göbekli Saraç Baba


Rodopi idare bölümündeki Bektaşi Tekkeleri:


Kara Ahmet/Maroniya yakınlarında Komotini’ye(Gümülcüne’ye) 18 km., Pospos (Puşpuş)/ Komotini (Gümülcüne), Ak Baba/Amaksades’in (Arabacıköy’ün) 2,5 km güneyinde., Taşlık Petrota (Taşlık) köyünde., Süpüren Mahmut Dede/Komotini’de (Gümülcüne’de), Üç Gaziler/Hloi köyüne (Hebilköy’üne) 5 km (Bulgaristan sınırları dahilinde), Kamber Baba/Anokambi (Yukarı Kamberler) ve Katokambi (Aşağı Kamberler) köyü arasında


Rodopi bölgesinde Bektaşi Babalarına ait bazı türbeler:


Ali Baba/Anokambi (Yukarı Kamberler) köyü , Seyyid Derviş Ali (öl. 1774)/Lambro (Satiköy); Komotini’ye (Gümülcüne’ye) 18 km, Gaziler/Nikiton ormanında (Sapis yakınlarında), Kes...baş Baba/Komotini (Gümülcüne)


Xanthi (İskeçe) idare bölümündeki Bektaşi Tekkeleri


Hasib Baba7(öl. 1886)/Xanthi (İskeçe), Emir Baba/ Mikro Evmiro(Tekkeköy) Murssini (Mursalı), Karaca Ahmet/Echinos (Şahin) köyünde-türbesi Pomak Kadınlar tarafından hala ziyaret ediliyor), Karaca Ayşe (Osoika)/Echinos (Şahin) köyünde, Kız Bükü/Drumia (Kız Bükü, Azize Kızı) k., Budala Hoca/Thermes (Ilıca) köyünde, Nazire/Mykis (Mustavçova) köyünde, Kırklar Tekkesi/Genisia (Yenice Karasu) köyünde, Ali Baba/Genisia (Yenice Karasu),.Kütüklü Baba/Selino (Kereviz) köyünde, Gelin Mezarı/Papikio Oros (Despot dağı’nda); Sunio’ ya (Sünnetçiköy’e) 56 km., Karaoğlan/Karaoğlan dağının tepesinde.


Son dönemlere ait 2 Tekke:


Mega Evmiro/(Büyük Mursalı) k.,. Ahmet oğlu Ahmet Baba/ Genisia (Yenice Karasu) köyü; Kavaklı Mahl. Genisa bölgesinde ayrıca Hasan Baba, Taybe Sultan, Zübeyde Ana, Öksüz Baba, Mercan Ana, Musellim ve Mahsun Baba’nın mezarları bulunmaktadır.



----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:34:40----

  • Bir başka veri olarak önemli bir pomak yerleşimi olan Şahin (Echinos) Köyü’nde bulunan ve Pomak nüfus tarafından hala ziyaret edilen Karacaahmet ve Karaca Ayşe türbeleri etrafında oluşan va Pomaklar arasından derlenmiş bir söylenceyi aktarmak istiyorum.
         "Osmanlı devrinde iki kardeş, yolcu olarak İskeçe'nin dere kolunda bulunan Emirler köyüne uğramışlar. Bu köy, ancak 17 hane imiş. İki kardeş iş aramışlar, fakat maalesef kendilerine iş gösterilmemiş ve misafir olarak kabul edilmemişlerdir. Mahzun olarak Şahin kasabasına doğru yönelmişlerdir. Buraya ulaştıklarında hüsnü teveccühle (güzel bir karşılanma) karşılanmışlardır. Kendilerine ne istediklerini sormuşlar. Cevaben; iş aramaya geldik diye söylemişlerdir. Onlara, "bağlık tarlasında (Karaca Ayşe türbesinin üstü) orak biçmek vardır" denilmiştir. Teklifi memnuniyetle kabul ettikten sonra, onları o tarlaya götürmüşlerdir. "Burada sizin için tahminen bir haftalık iş
vardır" denilerek işleri ile başbaşa bırakılmışlardır. Kasaba halkı, "Allah yardımcınız olsun" diye dua edip evlerine dönmüşlerdir. Misafirler de işe girişmişlerdir. Halk, işlerin nasıl gittiğini görmek ve yiyecek götürmek için ertesi gün tarlaya vardıklarında ne görsünler ; bir haftalık iş bir günde bitmiş ve kendileri giyim kuşamlarını bırakıp kaybolmuşlardı. O zamanki âlimlere müracaat edip sormuşlar. "Ne olacak bu iş, ne yapalım şimdi?" diye sorduklarında; "şaşılacak bir şey yok, bunlar ermişlerdendir. Erkek olan için kasabamızın ortasında, kadın olan için de kasabamızın karşısında (kendilerine gösterilen tarlanın altı) türbe yapılacak ve onları daima rahmetle anmalıyız" denil-miştir. Şahin, o kadar hayırlı dualara nâil olmuştur ki, o andan itibaren nüfus itibariyle hep büyümüş ve büyümektedir de. Bunun yanısıra hiçbir fenalığa da maruz kalmamıştır. İnşaallah bundan sonra da felâket görmeyecektir. Onların yüzü suyu hürmetine Cenâb-ı Hak, bu memleketi muhafaza etmektedir.
        Söylence farklı bir biçimde de anlatılmaktadır.
     ."Karaca Ahmet ve Karaca Ayşe'nin iki kardeş oldukları söylenir. Emirler köyüne vardıklarında misafir edilmek istemişler, onları kimse kabul etmemiş. Abdest alıp namaz kılmaları için su istediklerinde köyümüz susuz diyerek su da vermemişler. Köyün dışına çıkmadan önce sormuşlar; "Kaç hanesiniz?", "19 haneyiz" demeleri üzerine "20 hane olmayasınız" denmiştir. (Bir başka rivayete göre; "39 haneyiz" demeleri üzerine "40 hane olmayasınız" denmiştir). Köyün dışına çıkmışlar ve "bismillâh" diyerek ellerindeki değneği yere vurduklarında su fışkırmış, abdest almışlar ve namazlarını kıldıktan sonra yola koyulmuşlardır. Bunun üzerine köy halkı çok pişman olmuş, fakat köyde kalmaları için onları ikna edememişlerdir. Ertesi gün Şahin'e varmışlar. Şahinliler kendilerine büyük misafirperverlik göstererek birçok aile onları evlerine almak istemiş. En son Şahin'in merkezinde bir eve misafir olmuşlar. Akşamleyin etli pilâv ve ayran ikram etmişler, yemişler, sohbet etmişlerdir. Yatsı namazından sonra ev sahibi ayrılırken onlara tasın içinde kalan pilâvı, su ve ekmek bırakmış. Belki gece vakti biraz daha yerler diye. Şahin hakkında sohbet ederken "bu köyün bereketi hiç kalkmasın" diye dua etmişler. Sabah namazı sonrası ev sahibi onlara kahvaltı ikram etmek istemiş. Fakat onların orada olmadıklarını, ayrıldıklarını görmüş. İçinde pilâvın bulunduğu tasa
baktığında (önceden yarısı yenildiği halde) sanki pilâv hiç dokunulmamış, akşamdan hiç yenilmemiş vaziyettedir. Ertesi gece birçok köylü onları rüyada görmüş ve iki yerde işaret olarak emanetler
bıraktıklarını görmüşler. Rüya sonrası o yere gittiklerinde (Karaca Ahmet Camii'nde) bir küçük kılıç, Karaca Ayşe'nin yerinde terlik, çember ve ibrikle karşılaşmışlardır. Kılıç, Balkan savaşlarında Bulgarlardan saklanmış ve bilinmeyen bir ailede saklandığı söylenmektedir. Şahinhalkı onların işaretlerini buldukları yerde türbeler yapmışlardır.” "Şahin"li bir yaşlıdan aktaran "Metin KARAHOCA"
       Şahin yakınlarındaki  Pomak Köyü Ketence’li olan İ.Kissa  bu söylenceye hala inanıldığını doğrulamaktadır.
       “Ben daha onceki mesajimda da belirttigim gibi Sahin koyune 4 km uzaklikta Ketenlik koyunde yasiyorum. Anlattigin efsane bizim koyde de anlatiliyor. Tabii annem bana o efsaneleri efsane olarak degil gercekten eskiden olmus olaylar olarak anlatmisti. Anlattigin efsanedeki iki kisi aslinda birer melek imis. Ancak, insan kiligina girmisler ve soz konusu iki melaike bizim koy de dahil bir cok koye ugramislar ve ekmek yardimi istemislerdir. Koylerin cogu bu melaikeler'e bencil davranmis. Bizim koy de ayni sekilde bu meleklere gerekli sekilde davranmamislar ve bu yuzden bizim koy Sahin koyu kadar gelisme
gosteremiyor. Bir cok kez Annemin ve bir cok baska yasli insanin: 'bu koy
lanetlenmis bir koy sizler icin en hayirlisi buradan baska yere tasinmanizdir'
sozleri aklima geldi. Bu efsaneyi cok severim cunku insanlari yardimsever olmaya
cagirmaktadir.
      Sahindeki turbeleri, civardaki koylerden insanlar s... s... ziyaret etmeye devam
ediyorlar. Ben de cocuk iken bir kac kere ziyarete gitmis ve orada namaz kilmistim.
Bu arada Pomaklarin hepsi suni mezhebinden olmadiklarini belirtmek isterim. Siicek koyunde Alevi mezhebinden Pomaklar da var. Soz konusu Siicek koyu Yunanistanin Edirne sinirlarina yakin bir koydir.”
    * Son olarak İ.Kissa’nın belirttiği Siicek köyünü de kapsayan Kırcaali – Dimetoka civarında;  Kızıl Deli Sultan tekkesine bağlı ve Aren olarak adlandırılan bir Pomak Grubunun halen Alevi Bektaşi inancını koruduğunu hatırlatmak istiyorum.

----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:35:51----

  • Sonuç
         Aktardığım bu veriler bugün Sünni inanışına mensup olan “Pomakların” başlangıçta oluşlarının alevi inancı taşıdıklarını göstermeye yeterlidir kanısındayım. Bu durum Müslümanlığa geçişin; yukarıda çerçevesini çizdiğim Bogomil-Alevi heteredoks tarikatlarca yürütülen misyonerlik kampanyaları ekseninde gerçekleştiğine dair tezlerle uyum göstermektedir.
       XIV. asırdaki toplum yapısı değerlendirildiğinde  “Sünni” inancın Selçuklu yönetici sınıfları dışında Anadolu toprağında henüz kök salmadığı, Müslüman nüfusun ezici bir çoğunlukla alevi inancına mensup olduğu bilinmektedir. Böyle bir tablodan doğan Osmanlığı beyliğinin göçebe karakteri de göz önüne alınırsa sünni inancın baskınlığından söz etmek mümkün değildir. Günümüzde; kaynağını Kayı boyuna dayandıran ve Osmanlı hanedanının amca soyundan gelindiği anlamında “Amucalılar” adıyla tanınan bir alevi ocağının bulunması da beylikteki heteredoks inanç yapısına işaret etmektedir. Burada bir paradoks oluşturan aşiret reisinin oğlu olarak doğan ilk Padişaha alevi anlayışında hoş karşılanmayan “Osman” adının verilmiş olması; Sünni Selçuklu Hanedanına yönelik bir öykünme olarak değerlendirilmelidir.
       Neticede Osmanlı Türk toplumunda o dönemde  baskın  olan Alevi-Bektaşi karakter  karşısında; Pomakların Müslüman olurken “sünni” inancı benimsemeleri beklenen bir durum değildir. Pomaklar İslamiyeti Osmanlı Türk toplumuyla temasları sonucu öğrendilerse –ki; öyle öğrendiler- İlk benimsedikleri inanç biçiminin Heteredoks karakterli Alevi Bektaşi inanç sistemi olması gerekir.
    IX- SÜNNİLEŞME SÜRECİ
       1-) Batınilik ve Sünnilik Kavramları
       Ne İslam, ne de Hıristiyan dininin inananları arasında ayrımcılığa yol açacak hükümler içermesi söz konusu değildir. Özde bütün insanların eşit ve özgür olmasını önerirler. Ancak değişik toplulukların ilk kez benimsedikleri bir dini mutlak biçimiyle algılamaları mümkün değildir. Her topluluk yeni benimsediği inancın içine önceki inanç sistemine ait sayısız olguyu da dahil eder. Bu nedenle aslında dinler toplumdan topluma farklılıklar gösterirler. Alman ve Meks...a Hıritiyanlığı gibi; Endonezya ve Türk Müslümanlığı arasında da farklar vardır.
      Yine herhangi bir dinin farklı toplumsal kesimler tarafından algılanışında da farklar vardır. Üst kesimler variyetlerini ve egemen konumlarını dinsel inançlara yaslanarak sürdürme ihtiyacı duyarken; toplumun daha aşağı kesimleri eşitlik taleplerini inançlarına bağlayarak savunma eğilimindedir. Bu durum dinler konusunda genel olarak iki eğilimin öne çıkmasına yol açmıştır.
    Hıristiyan Ortodoks inanışı uzun yüzyıllar boyunca Bizans yönetimi ile kaynaşmış bir ruhban sınıfı elinde biçimlenmiştir. İçinde yer aldığı egemen kesim çıkarlarının dine dayandığını savunabilmek için; inanç sisteminde doğrudan yer almayan bazı kuralların geçmiş uygulamaların yorumuna dayalı olarak kalıcı kalıplara dönüştüğü biçimsel bir yorum olarak tanımlanabilir. Sünni (icraat anlamında sünnet’ten) İslam da benzer şekilde dinin katı biçimsel  kalıplar içinde algılanmasına dayalı bir yorumdur. Mutlak kaynakta yer almayan birçok kural Peygambere atfedilen sözlere (hadis) dayandırılarak dayatılmıştır. Günümüzde bu nedenle  hangi hadis’in sahih, hangisinin uydurma olduğunu saptamak başlı başına bir ilahiyat dalı oluşturacak hale gelmiştir.
      Öte yandan dinin yüksek tabakalarca ve alt tabakaların aleyhine olacak şekilde farklı yorumlanmasını eleştirenler bu kuralların dinin özünde yer almadığı, sonradan uydurulduğu tezini savunurken dinin şekil olarak değil içerik (iç, Batın, Batıni) olarak ele alan bir yorum tarzını öne çıkarmışlardır. Ortodoks- Sünni kesimler kendi yorumlarını asıl kabul ettikleri için; benimsedikleri kalıplara bağlı olmayan bu yorumlardaki  yaklaşım farklılığını yani kendilerinkiyle “türdeş olmadığını” ifade etmek üzere kullandıkları sıfat olarak  “Heteredoks” olarak da nitelendirilirler.
        Tarih içinde kızışan toplumsal mücadelelerde; talepler bu tür yorumlar üzerinden ifade edilerek; taraflarının birbirini dinden sapmayla suçladığı birçok kanlı çatışma yaşanmıştır. Pomakların Slavik süreçten kopuş olgusu böyle bir yığın çatışmanın ürünüdür.
        Kuruluş dönemindeki göçebe karakterini ortaya koyduğumuz Osmanlı devleti de zamanla bu karakterini kaybederek askeri feodal devlet karakterine bürünmüş ve buna paralel olarak “Batıni” inanç sistemini terk edip katı bir “Sünni” gelenek geliştirmiştir. Osmanlının “sünni” şeriatı uyguladığını öne sürerken ortaya koyduğu yorumda en dikkat çeken olgulardan biri mülkiyete ilişkindir. İslam akidesinde yaygın bir devlet mülkiyetini öneren kurallar mevcut olmadığı halde; Osmanlı “uleması” kendisinin de nasiplenmesine olanak sağlayan; toprakların tamamına yakınına devletin tasarruf etmesini öngören “tımar” rejimini  meşru kılacak yorumları üretmesini bilmiştir.
     Bu şekilde yukarıda da değindiğimiz gibi başlangıçta İslam Hukukuna uygun olarak devletin beşte birlik payını verdikten sonra ele geçirdiği topraklara tasarruf eden “Gaziler”;  ulemanın geliştirdiği yeni şer’i yorumlara dayanılarak mülklerinden edilebilmiştir. Yine “vakıf malına el konamayacağı”na dair şeriat hükmüne rağmen, kuruluş dönemi ittifakında yer alan dervişlerin mensup bulunduğu tarikatlara ait vakıf arazilerine , Batıni inancın dinden çıkma olarak yorumlanması suretiyle “kafirdir, kanı ve malı helaldir.” türünden yorumlar içeren fetvalara dayalı olarak el konabilmiştir.
      Burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor. Konunun niteliği gereği yazı boyunca inançlar ve inanç sistemleriyle alakalı çokça ifade kullanıldı. Yazılanlara bakılarak belirli bir yaklaşımın diğerine göre daha tercih edilebilir olacağını gösterme kaygısıyla hareket edildiği düşünülmemelidir.  Burada inançların kendileri değil; onları kalkan olarak kullanan toplumsal mekanizmalar tartışılmaktadır. İnançtan söz edildiğinde bizi ilgilendiren bunun iyi ya da kötü olması değil; bu inanca yaslananların yüklediği anlamın niteliğidir. Ve bu nitelik inancın kendisinden bağımsızdır.
    2-) Osmanlının Sünnileşmesi
    a-) Bölüşüm Süreci ve  “Fetih Krizi”
       Göçebe devletinin rejimi en saf biçimiyle “kan kardeşliğine dayalı kabile demokrasisi” olarak tanımlanır. Bu sistemde devlet bir kabileler federasyonu olarak örgütlenir. Kabileler federasyonda eşit söz hakkına sahip reisleri ile temsil edilir. Hükümdarın söz hakkı da aslında kabilesini temsil ettiği orandadır. Yani hükümdar mutlak hakim değil, “eşitler arasında birinci” olarak  tarif edilebilecek bir statüye sahiptir.
       Böyle bir statüde yapılan fetihlerden elde edilecek ganimet; külfet ve nimet eşitliği ilkesine göre paylaştırılır. Koordinasyon misyonuyla bütün savaşlara katılmış sayılan hükümdara bir pay verildikten sonra ganimet savaşın külfetine katlananlar arasında bölüşülür.
       Osmanlının Balkanlar ve Anadolu beyliklerinden bir kısmını ele geçirmesi yukarıda kuruluş dönemi için “göçebe devleti” olarak tanımladığımız yapı altında gerçekleşti. Elde edilen ganimetin paylaşımı ve topraklara tasarrufun kuralları da doğal olarak göçebe hukukuna tabi olacaktır. Buna göre hükümdar hakkı beşte bir olmak üzere ganimet ve arazinin kalanı onu fethedenlere ait oluyordu.
        Gaziler ve etrafına topladıkları savaşçılardan ibaret savaş aygıtı nedeniyle ele geçirilen toprakların önemli bir bölümü “gazilerin” mülkü haline geliyordu.  Gazilere lojistik destek sağlayarak fetihte rol alan diğer müttefik olarak “dervişer” ise kendilerine düşen paya tarikat bünyesinde egemen olan ayrı bir kolektif hukuk gereğince ortaklaşa tasarruf etmekteydi. Buna göre dervişlere düşen arazi bağlı oldukları tekke ya da dergah’a vakfediliyordu.
       Bu durum yeni ve sürekli bir gelir kaynağı olan toprak rantı ile tanışan göçebe egemenlerinin karakterini de değiştirmeye başladı. Gaziler edindikleri mülklerin gelirleri sayesinde ulaştıkları refah nedeniyle savaşçı nitelikleri kaybedip toprağa yerleşmeye yöneliyordu.  Bu durum “fetihlerin” yavaşlamasına yol açınca savaş aygıtının yeniden düzenlenmesine ihtiyaç duyuldu. Yeniçeri ocağı bu ihtiyaçtan doğdu.
        b-) Krize Çözüm: Yeniçeri Ocağı
        Fetih krizine  çözüm olarak geliştirilen “Yeniçeri Ocağı”   “Osmanlı Göçebe Devleti”nin  savaş sanatına  kattığı tamamen orijinal bir şaheserdir. Tarikat kültürünün geliştirdiği kolektif yaşam modelini esas almıştır. Bektaşiliğin Profesyonel Derviş yetiştirmeye yönelik olarak geliştirdiği “mücerretlik” temel motiflerden biridir. Babagan olarak ta adlandırılan bu  gelenek tarikat yoluna baş koyan dervişlerin evlenmelerini yasaklar. Bu sayede  aile ilişkilerinden bağımsız olarak; dergah ekseninde örgütlenmiş kolektif biçimler altında yalnızca  tarikata adanmış bir yaşam sürerler. Yeni kurulan ocağın erleri için de benzer biçimde aile ilişkilerinden ve toplumdan soyutlanmış “mücerret” ve kolektif bir yaşam öngörülmüştür.  Tarikat unsuru düşünceyi üretmekle kalmamış kuruluşu da organize etmiştir.  Yeniçeri ocağı Ahi tekkelerinin “seyfi” (kılıç erbabı) feta(kardeş)ları veAlevi- Bektaşi tekkelerinin alperen canlarının katılımı ile oluşturulmuştur. Uuzun süre Hacibektaş Sancağınının törenlerde ilk sancak olarak taşınması ve  sünni yönelim sonunda “İmamı Azam Sancağı” ilk sancak olduktan sonra bile Bektaşi sancağının ocak kapatılıncaya kadar taşınmaya devam etmesi bu niteliğe işaret eder.
        Ocağın gayrimüslim ailelerden zorla kopartılan çocuklardan oluşturulduğuna ilişkin görüşler abartılıdır. Acemi kaynağını daha çok devlet kapısını gelecek garantisi olarak gören yoksul ailelerin gönüllü olarak yazdırdığı delikanlılar oluşturmuştur. Bu bakımdan kuruluş dönemi itifakına dahil olan dervişler aracılığıyla “Pomak” nüfus içerisinden ocağa dahil olan önemli bir kesimin bulunduğunu düşünmek te mümkündür. Bunlar içinde devlet örgütünde üst kadrolara tırmananlar da mevcuttur.
         c-) Toprak Rantına Dayalı Yeni İttifak
      Fetih krizine çözüm olarak üretilen “Yeniçeri Ocağı” kendi mimarı olan tarikat partisinin tasfiyesine de yol açacak yeni bir durum yarattı.  “Gaziler” önemini tamamen kaybediyordu. Tarikat unsurları da ocağın personeli olarak savaşlara devletçe iaşe olunan profesyonel kadro sıfatıyla katılıyordu. İttifak bileşenlerinin “temel egemenlik aygıtı” olarak “savaş mekanizması” üzerindeki denetimlerini yitirmelerine yol açan bu durum; saray çevresinde bölüşüm kurallarının kendi çıkarları yönünde yeniden tanımlanmasını olanaklı kılan ortamı da yaratıyordu.
       Öte yandan Askeri Feodal Selçuklu Devletinde; “ulema” ve yüksek askeri kadrolarla kurulan ittifak; Bizanstan örnek alınarak geliştirilen “ikta” sistemi içinde sarayın benzer ihtiyaçlarına cevap vermişti. Benzer karakterli Bizans örneği de ortada duruyordu. Ayrıca çöken Selçuklu merkezinden beyliğe iltica eden kabarık sayıda “ulema” mensubu da “göçebe devletinde” bölüşümden pay alamamanın rahatsızlığını öteden beri duyuyor ve saray çevresindeki ilişkilerde “hanedanın bölüşümden fazla pay alması”nı sonuçlayacak teorilerini pazarlayarak devreye girmeye çalışıyordu. Bu koşullar yeni bir ittifakın uç vermesine olanak sağladı.
        Göçebe hukuku terk ediliyor; Devlet Tüzel kişiliği üzerinden hanedanın toprakların tamamına tasarruf etmesinin yolunu  “ikta” ya da “tımar” sistemi altında açacak yeni bir hukuk benimseniyordu. Bu yeni sistemin; “Batıni” tarikatlarca kutsanması mümkün değildi.  Askeri Feodal Devlet’e dönüşecek olan yeni yapının meşruiyet kaynağı “sünni”lik olacaktır. Zira ittifaka dahil olan “Sünni Ulema” tek bir ailenin bütün ülkeye malik olmasını izah edecek “şeri” yorumları Selçuklu hanedanı hizmetine sunmuş olmakla ideoloji üretme konusundaki yeteneğini zaten kanıtlamış durumdaydı.
       d-) Göçebe İttifakının Tasfiyesi
      Tasfiye operasyonu peyderpey uygulamaya sokuldu. Tımar sisteminin dayatılması önce gaziler üzerinde denendi. Zaten Yeniçeri Ocağı bu kesimi fiilen devre dışı bırakmıştı. Bu durumdan pek te şikayetçi değildiler. Ancak  sıra önceden kazandıkları mülklerine de el konmaya gelince, vakıf malına el konmayacağına dair  “şeriat” hükümlerine sığınarak mülklerini kendi kontrollerindeki vakıflara devretme taktiğini denediler. Vakıfları engellenerek vergi yükümlüsü biçiminde Tımar sistemine dahil edilmelerine uğraşıldı.
              Osmanlı tasfiye sürecine ittifak içinde bulunduğu aşiretlerle devam etti.
Aşiretlerin tasfiyesi bunların Ankara savaşında Timur’la ittifak kurmasında neden olmuştu.  Bu süreç; zayıflayan Osmanlı karşısında Anadolu Beyliklerinin yeniden ortaya çıkmasına neden olduysa da; Fatih Sultan Mehmet bunları tekrar denetime almayı başardı. Geriye son büyük aşiret olarak Çandarlıların tasfiyesi kalmıştı. Küçük aşiretlerin etkisizleştirilmesiyle yürüyen süreçte gelişmelerin varacağı istikameti kestirebilen Çandarlı aşireti farklı arayışlara yöneldiğini Bizansla ayrı bir ilişki geliştirme çabasıyla belli edince, hanedan da aradığı fırsatı yakalamış oldu. İttifaka katılan ikinci büyük aşiret olarak Sadrazamlık koltuğunu sürekli olarak elinde bulunduran bu aşiret “Bizans’la işbirliği” yapmak suçlamasıyla egemenlik mekanizmasından dışlandı. (Çandarlı Halil Paşa:bir toplantıda İstanbul kuşatmasından vazgeçilmesi gerektiğini savunduğundan hareketle fetihten hemen sonra Bizanslılardan Rüşvet aldığı iddiasıyla idam edilip topraklarına el kondu.)


      Bektaşi tarikatlarının dünya malı ile doğrudan bağları diğer kesimler kadar olmadığı için başlangıçta onlara dokunulmadı. İlk aşamada inançlarıyla fazla uğraşmaya gerek yoktu. Zaten Bektaşiliğin kentli versiyonu biçimindeki Ahi’liğin paramiliter kanadı olan “seyfi” unsurlar Yeniçeri Ocağında iaşeye tabi olmakla  zapturapt altına alınmış olyordu.  Kavli unsurlar ise daha çok kent emeğini oluşturan ticaret ve zanaati örgütlemekle meşgul olduklarından sistemin ihityaç duyduğu bir misyonda istihdam ediliyorlardı. Bu nedenle sistemle çatışma eğiliminde olmadılar. Giderek lonca düzeyine indirgenen yapıları ile Sünnileştiler.
      Alevi-Bektaşi  tarikatlar ise  meyvelerini yeni almaya başladıkları misyonerlik kampanyasını anlamsız kılacağı için kır yoksulları üzerinden örgütlenecek bir direnişle tasfiyeye karşı koyacak  durumda değildi. Zira özgürlüklerini yaşayabilecekleri “göçebe devleti” olarak yüceltip katılmaya davet ettikleri kitlelere; bu kez Osmanlıya karşı tutum alma gereğini izah edebilmeleri zor olacaktı. Bu durum onları fiziki bir “eylemsizlik” haline getirmişti.
         e-) Göçebe devlet Girişimi ve Şey Bedrettin İsyanları
       Kendini güçlü hissettiği bir dönemde tasfiyeye girişen Osmanlı beklemediği bir durumla karşılaştı. Dağılan Selçuklu devletinin toraklarını istila eden Moğolların oluşturduğu tehdit Ankara savaşında Timur’a esir düşen Beyazıt’ın çocukları arasında devletin parçalanmasına giden “Fetret Devri” nin yaşanmasına  neden oldu.
           Bazı aşiretlerin tasfiyeye tepki olarak Moğollarla ittifaka yöneldiğini belirtmiştik.  Ftret devri bir süreliğine bunların tekrar bağımsızlaşmasına da yol açtı.
      Öte yandan fetret devri; oluşan açmaz nedeniyle “eylemsizlik” durumu yaşayan tarikatların tepkilerini yükseltmesine de olanak sağladı.
        Bölünen iktidarın Edirne’deki Sultanı Musa Çelebi   diğer kardeşlerini devre dışı bırakıp devletin tamamına egemen olma hesaplarına toplumsal destek sağlamanın yolu olarak eski ittifaka müracaat etti. Başlangıçta “tahtın meşru varisi” olarak destekleyen Osmanlı egemen sınıfları; Batıni tarikatların iktidardaki temsilcisi olarak Şeyh Bedrettin’i ..    atayan Musa Çelebi’nin giriştiği “yeni  göçebe” devlet deneyi balkanlarda kök salmaya başlayınca; tedirgin olmaya başlamış; Bizans ve  Bursa sarayı ile ittifaka geçerek  ortadan kaldırılmasını sağlamışlardı. Musa Çelebi katledilirken; tarikat lideri misyonu göze alınarak İznik kalesine sürgün edilen “Şeyh Bedrettin” tasfiyeye direnme çabalarını buradan sürdürmüştü.
        Gaziler ve tarikatlar ittifak ederek şeyh Bedrettin müritleri öncülüğünde isyan ettiler. Manisa’da “Torlak Kemal” ve Karaburun’da “Börklüce Mustafa” öncülüğündeki isyanlar bastırıldı. İsyana katılan köylü ve göçebeler kılıçtan geçirildi. İsyanın faturasının kendisine kesileceğini bilen Şeyh Bedrettin; tasfiye nedeniyle Osmanlıya tepkili aşiretlerin yardımıyla Sinop üzerinden Karadeniz yoluyla balkanlardaki tarikat ilişkilerine sığındı.  Daha sonra yakalanarak Serez’de idam edildi.
       Şeyh Bedrettin isyanlarına tarikatların güçlü olduğu Balkanlardan destek gelmemesi; Edirne’de Musa Çelebi ile girişilen deneyin yenilgiyle sonuçlanmasının sonucu olmalıdır.
        Batıni tarikatları doğrudan hedef haline getiren bu olaylar tarikat mensuplarının geriye çekilmesiyle sonuçlandı. Bir başka sonuç ise sistemle bütünleşme eğilimine giren “ahiliğin” Bektaşilikten koparak Sünnileşmeye yönelmesini sağlamasıdır.

----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 04, 2007, 07:42:34---- f-) Sonuç

           Osmanlı artık Yeniçeri Ordusunun oluşturduğu askeri güce yaslanmış ve “Hanedan” ; “Ulema” ile Tımar sistemine uyum sağlayarak bürokratik kadroda görev alan eski gazilerin çekirdeğini oluşturduğu “askeri bürokrat” kadrodan oluşan yeni  ittifak içinde “askeri feodal devlet” modeline geçmiş oluyordu. Bu  iktidar değişikliği; aynı zamanda Osmanlı’nın ve dolayısıyla da “Pomakların Sünnileşme sürecinin başlangıcını oluşturmaktadır.
          Toprak rantına dayalı “Merkezi Feodal Yapı” kuruluş döneminde ilk “fetihlerin” dayanağı olan “göçebe karakterli” köylü topluluklarını bu kez hedef haline getiriyordu. Rant elde edilebilmesi için toprak işleme zorunluluğu; Selçuklu ve Bizans’ta olduğu gibi Osmanlıda da iskan-isyan süreçlerini devreye soktu. Osmanlı tarihinin bundan sonrası bir açıdan kanla bastırılmış aşiret ve köylü ayaklanmaları tarihidir.
        Anadolu göçebeleri için İran’da henüz göçebe karakterini yitirmemiş şii karakterli “Akkoyunlu” devleti giderek çekim merkezi haline gelmeye başlamıştı. Bu niteliği ile önemli bir tehdit oluşturan Akkoyunlu’lara karşı sınırları denetleme ihtiyacı “sünni”leşmeye  ayrı bir ivme kazandırmıştır.
       3-) Pomakların Sünnileşmesi
       Osmanlıdaki bu değişiklik balkanlarda Müslümanlaşan “Pomak” toplulukları için  ilginç bir durum oluşturdu. Peşine takılarak Osmanlıya iltica etmeleri ve Müslüman oluşlarını sağlayan tarikatlar bir açmazın içine girmişti.
       Tarikatların açmazı iki yönlüydü. Bir yandan henüz büsbütün tamamlanmamış geçiş süreci içinde “dost” diye tanıttıkları Osmanlının giriştiği tasfiye operasyonuna  karşı tabanlarını harekete geçirecek propagandaya girişme şansına sahip olamıyor; diğer yandan ise “tarikat” unsurunun bir bileşeni olarak kent emeği ekseninde örgütlenen “Ahi Teşkilatları”; gerek Yeniçeri Ocağına tahsis edilen kadroları ve gerekse kontrolünü eline geçirdikleri ticaret ve zanaat süreçleri aracılığıyla sistemle bütünleşme süreci içinde Batıni niteliklerini yitirme eğilimine girmişti.
        Öte yandan yeniçeri ocağına “acemi oğlan” olarak verdikleri evlatlar üzerinden “Pomaklar” ile Osmanlı arasında devlet kapısını ikbal kapısına dönüştüren ve tarikatlar tarafından denetlenemeyen ayrı bir bağ kurulmuştu.
          “Balkan halkları da yeni rejime sıkı sıkıya ortak edildiler. O ünlü devşirme kurumuna da doğru bir biçimde değerlendirebilmek için, işte bu  açıdan bakmak gerekir. Bununla yerlilerin gençleri, daha çocukken toplanıyor, Müslüman olarak yetiştiriliyor, sonra da ya kişisel köle olarak sultana bağlanıyor, ya saray hizmetine veriliyor, ya da yeniçeri ordusunda kullanılıyordu. …..bu çocuklar sultanın kulları olarak” özgür” ama bir yurtluğa bağlı köylülükten çok daha parlak bir mesleğe kavuşabiliyorlardı.” (Server Tanilli-Yüzyılların Gerçeği ve Mirası c.II-s.559)
        Ortaya çıkan bu yeni durum “Pomaklar” arasında devletle barışık tarikat unsuru olarak “Ahilerin” daha etkin hale gelmesine yol açıyordu. Bu etkinlik sistemle bütünleştiği ölçüde Sünnileşen “Ahi”liğe paralel olarak Pomakların da Sünnileşmesine yol açacaktır.
        Osmanlı mali sisteminde gayrı’müslimlerden oluşan “Reaya” ile Müslüman tebaadan oluşan “Beraya” statülerinin “Pomakları” neredeyse vergiden muaf topluluk haline getirmesi de sünnileşme sürecini destekleyen önemli bir olgudur. Bu sistemde “Reaya” olarak tanımlanan gayrı müslim tebaanın ödemekle yükümlü olduğu “kelle” ve “toprak” vergisi Müslüman tebaa olarak tanımlanan “Beraya” dan alınmıyordu.  Müslüman nüfusun tabi olduğu vergi sadece işlenen topraktan alınan “öşür” den ibaretti ki sürü yetiştiriciliği olan temel üretimleri nedeniyle Pomaklar fiilen bunun dışında kalıyordu.
        İmparatorluk sınırları içinde göçebelere yönelik olarak yürütülen “iskan” politikaları Pomaklar üzerinde uygulanmamıştır. Bu nedenle neredeyse büsbütün  “vergiden muaf statü” imparatorluğun sonuna kadar ve bir istisna oluşturacak şekilde devam etmiştir.  Tarım alanlarının işletilmesine yönelik iskan ihtiyacının; daha çok Anadolu’da sorun çıkaran Türkmen kabilelerin sürgünleriyle çözülmüş olması ile  “vergi muafiyetinin” balkanlarda devam eden İslamlaşma sürecinde bir çekim merkezi oluşturması bunun nedenleri arasında sayılabilir. Nedeni ne olursa olsun bu durum yarı göçebe Pomakların “özgür göçebe yaşam” taleplerini de önemli ölçüde karşılamıştır. Osmanlıya  sürekli bağlılık duyguları taşımalarına yol açan bu olgu da; ona eklemlenerek  Sünnileşmelerine katkı sağlamıştır.
       Sünnileşme sürecinde etkin olan olgu ve kurumlardan Pomak kültürüne yer etmiş izlere hala rastlanabilmektedir. Ahi ilişkilerine işaret etmek üzere bölgede Ahi adları taşıyan köylerin varlığı,. Tarikat kolektivizminin günlük yaşama yansıması olarak gözlenen güçlü bir “imece” geleneği bunlar arasında sayılabilir. Bu etkinin  bir bölüm Pomaklara Ahreyane ya da Aren denmesinin “ahilik” le alakalı olabileceğini düşündürecek düzeyde olduğu kabul edilmektedir.
        Yine Pomakların Osmanlı dönemi boyunca yaşadığı fiili vergi muafiyeti muafiyeti olarak tanımlanabilecek statü sayesinde Osmanlıya duydukları bağlılığın bir göstergesi olarak 93 harbi diye bilinen 1878 Rus Savaşı esnasında Kurdukları Rodop Muvakkat Cumhuriyeti’nden söz etmek gerekir. Filibe’yi savunan Süleyman Paşa uzun süre direndikten sonra kuşatmayı yararak Rodoplara çıkmayı başarır. Selanik tarafından deniz yolu ile İstanbu’la geçen Süleyman Paşa’nın bıraktığı silahları kullanan Rodopların Pomak halkı Rusların bölgeyi işgaline engel olur. Savaş sonunda ortaya çıkan durum nedeniyle İstanbul’la fiili bağlantıları kesilip Bulgar Prensliğine bağlanmaları gündeme gelince durumu kabullenmeyip ayrı bir devlet kurmaya girişirler. Bu tavırları Berlin Konferansında Pazarlık gücü bulunmayan yenik Osmanlı devletine önemli bir manevra olanağı kazandırmıştır. Bulgar Prensliğine bağlanmayı kabul etmezler. Bunun üzerine Bölgede Osmanlı İdaresine Bağlı Bulgar Yöneticilerce idare edilmek üzere Doğu Rumeli Vilayeti oluşturulur. Bu çözüme razı olmaları için İstanbuldan da baskı yapılması üzerine iki koşul ileri sürmüşlerdir.
              Silahlarını yalnızca Osmanlıya teslim etmek ve yeni rejimde vergi vermemek. Bu koşullar altında silah bırakmayı kabul ederler. Burada vergi vermeme alışkanlığının Pomaklar açısından taşıdığı önem açığa çıkmıştır. Bu durum sözünü ettiğimiz fiili muafiyet geleneğinde  Göçebe karakterlerinin aradığı “özgür yaşam” olanağını yakalama bilincine işaret etmektedir.
            Yine gönüllü devşirme kaynağı olarak; Yeniçeri ocağına ve Saraya verilen Pomak Çocuklar arasından Osmanlı Devlet kadroları içinde yükselenler olduğu da bilinmektedir.

,………………………………………

                                                                           RECEP MEMİŞ



----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 10, 2007, 20:29:52---- Balkan Türkolojisi neden önemli?
Balkan Türkoloji Araştırmaları Merkezi Prof. Dr. Tacida-Nimetullah Hafız tarafından Kosova Prizren’de kuruldu. Kısa adı BALTAM olan bu kuruluş Balkan Türkolojisinde atılım yaparak ilk sempozyumunu KKTC’de, ikinci sempozyumunu Kosova Prizren’de ve Bosna-Hersek’teki Mostar’da düzenledi. Üçüncü sempozyumu ise Karadağ’ın tarihi ve turistik şehrinde, tarihi şehre girerken taştan yapılmış kapı girişinde Tito’nun “Başkalarınkini istemeyiz, bizimkilerini de vermeyiz” sözü yazılı kentte yaptı.
Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 80. yıldönümü münasebetiyle hazırlanan bu sempozyumda 51 bildiri sunuldu. Türkiye’den çok az Türkoloğun katıldığı bu sempozyuma Rusya dahil bütün Balkan ülkelerindeki Türkologlar katıldılar. Karadağ Kültür Bakanlığı ile Eğitim ve Bilim Bakanlığı himayesinde, TC Başbakanlık Tanıtma Fonu, Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Vakfı ve Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nın maddi destekleriyle yapılan Balkan Türkolojisi sempozyumunda Balkanlar’la ilgili bir ‘Bilgi Bankası’ oluşturulması ve Osmanlı-Türk eserlerinin korunması da gündeme geldi.
‘Nik Hajdukoviç’in Anılarında Türkiye ve Türkler’ konulu bildiri sunan Podgoriça Tarih Enstitüsü Başkanı Slavko Bursanoviç, ‘Türklerin Hoşgörülü İnsanlar’ olduğuna inanıyor. Bursanoviç ‘Kanuni’nin, Barbaros’un giremediği Karadağ Kotor şehrine ilk defa Baltam sayesinde ilk Türklerin geldiğini’ çekinmeden söyleyebiliyor. Zeçinya’daki Manastır’a girerken bu sözünü teyit ederek, ‘Osmanlı döneminde bile bu kadar fazla Türk’ü bir arada görmemiştik’ diyor. Karadağ müzesindeki Karadağ rölyeflerini gösteren
Bursanoviç, ‘Bu haritaya dikkatlice bakarsanız, dağlık bölgeler tarihte yine Karadağlılarındı, kıyılar İtalyanların, en güzel ovalarımız da Osmanlı Türklerinindi’ diyerek en münbit arazilerde Osmanlı Türklerinin bulunduğunu ifade etmek istiyordu.
‘Karadağlı Kral Nikolo’nın Şiirlerinde Türklerin Kahramanlıkları’ konulu bildiri sunan Niksiç Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Novak Kilibarda ise,Mostar’daki Türkoloji Sempozyumu’na katılırken üç koruma görevlisiyle birlikte gittiğini, artık Türklerin düzenlediği toplantılara yalnız gidebildiğini ifade ederek, Balkanlar’da Atatürk konulu bir sempozyumun ihtiyaç haline dönüştüğünü dile getirdi.
‘Piva Manastırında Ktitor Portresi’ adlı bildiri sunan Tatjana Koprıviça ise 1573 - 1586’da yapılan bu manastırın inşa edilmesine Sokullu’nun yardım ettiğini iddia ediyor ve duvar resimlerinde Türk kıyafetlerinin bulunduğunu, buradaki resmin de Sokullu Mehmet Paşa olabileceğini ispat ediyor.
Belgrat Üniversitesi Türkoloji Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Mirjana Teodosijeviç ise Sırp-Türk ilişkilerinde Türk Dili’nin önemini bildiği Türkçe ile ifade ederek Sırpların Türkçe öğrenmeye ve bilmeye ihtiyaçları olduğunu belirtiyor. Resmi görüşmelerde Osmanlı döneminde ‘tercümanların rolünü’ de dile getiren Mirjana, Türk atasözlerinin Sırpçada çok olduğunu bunlardan bir tanesinin de ‘Herkes der kendine, yine kendi kendine’ diyor. Derslerin bir zamanlar Slovenya’da Türkçe okutulduğunu, altı Türkçe-Sırpça sözlük basıldığını söyleyen Mirjana,Türkoloji alanında doktora çalışması yaptırıyor. 'Çat pat' Türkçesinden, ‘Bugün Sırpçada 10 bin Türkçe sözcüğe ulaşılmıştır’ diyen Mirjana,Türkçe sözlüklerde bile bulunmayan kelimeler olduğunu belirtiyor.
Zeçinya Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Vojislav P. Nikçeviç de Karadağ’ın Osmanlı Türkleri sayesinde korunduğunu, bunun için de Osmanlılara teşekkür borçları olduğunu söylerken ‘Türklerle bütün hesaplarımızı temizledik, düşmanlıklar ortadan kalktı, artık biz dostuz’ diyebiliyor.
Makedonya’dan Fahri Kaya Bey’de ‘Atatürk sadece Türkiye için değil, Balkan devletleri için de çok önemlidir. Atatürk’ü biz de devlet adamı olarak örnek almalıyız. Atatürk öğretmenlerine saygılıydı. Manastır’daki öğretmeni Mehmet Tevfik Bilge O’nun sayesinde yıllarca milletvekili olabilmiştir’ diyerek 'Balkanlar’da Atatürk Sempozyumu Yapılmasını teşvik etmekteydi.
Türkoloji kongresinde “Alimler anlaştı ve alem, yani Balkanlar tekrar aydınlandı.” Balkanlar artık eski dönemdeki gibi “barut fıçısı” değil, çok dilli, çok dinli, çok kültürlü halkların korunduğu bir “barış bölgesi” olma yolunda. Osmanlı Türk kültür mirası ve Türkçe bütün Balkan halklarının kültürlerinde yaşıyor. Balkanlar’da her insan kimliğini arıyor. Belgrat’ta Damat Ali Paşa Türbesi önünde dua eden bir Boşnak ‘Türküm elhamdülillah, Müslümanım elhamdülillah’ diyor. Balkanlar’da ortak düşüncelere ve ortak kültürlere önem verilirken, yumuşak ve hoşgörülü bir bakış tarzıyla meselelere çözüm bulmak en önemli tavır olarak gözüküyor. Özellikle Osmanlı kültürünü işlemek en iyisi.
Karadağ’daki arşiv ve müzeler sayısız Osmanlı kaynaklarıyla araştırmacı bekliyor. Müzelerdeki 49 Osmanlı-Türk bayrağı ve eski eserler inceleme bekliyor. Saraybosna Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi’nde yanan 67 şeriye sicilinin Dubrovnik ve İstanbul’daki nüshaları araştırılmaya değer.Üsküp tarihi incelenecek olursa, Osmanlı Türklerinin hoşgörüsü Balkanlar’da daha da önem kazanacak. Kotor’da 1928 yılında Sırpça basılan bir kitapta Osmanlı Türkleri ile Karadağlıların ilişkileri hem savaşlarda, hem de görüşmelerde tek tek anlatılıyor. Bu eserin Türkçeye çevrilmesi bazı konuların aydınlanmasına da vesile olabilir. Bu bakımdan Balkan halkları arasındaki ayrılıkları, ortak yönleri araştırırken BALTAM’a büyük görevler düşüyor.
Karadağ’da, Sırbistan’da nereye giderseniz gidin, her yerde Kosova’da, Bosna Hersek’te, Sancak’ta, Makedonya’da, Hırvatisyan’da, Arnavutluk’ta, Batı Trakya’da, Bulgaristan’da, Moldava’da Türkçe sözcüklere, deyim ve atasözlerine, tarihi eserlere rastlayabilirsiniz. Balkanlar’da insanlar kendi kimliklerini ararken, ‘Türk ulusundanım, yaşadığım devletin tebasıyım, Batı uygarlığındanım’ diyor. Türkler ‘Turks’ olarak biliniyor ve söyleniyor. Türkler deyince akla ‘İstanbul’ geliyor. Balkanlar için İstanbul’un ayrı bir önemi var. Balkanlar’da yavaş yavaş “bir bölge dili ve kültürü” oluşuyor. Ortak bir dil aranıyor. Bu ortak dil, adalete, liyakate, sadakate ve yeteneğe önem veren, barış dili, iletişim dili Türkçe olursa, Türkiye kalbimiz kadar sevdiğimiz Balkanlar’da istenen, aranan ülke konumuna gelebilir. Bunun için M. Kemal Atatürk’ün Ankara’da toplanan ‘Balkan İtilafı’ konferans delegelerine yaptığı şu konuşmayı unutmamak gerekir:
“... Balkan milletleri, içtimai ve siyasi ne çehre arz ederlerse etsinler, onların Orta Asya’dan gelmiş, yakın soylardan müşterek cedleri olduğunu unutmamak lazımdır. Karadeniz kuzey ve güney yollarıyla binlerce seneler deniz dalgaları gibi birbiri ardınca gelip Balkanlarda yerleşmiş olan insan kitleleri, başka başka adlar taşımış olmalarına rağmen, hakikatte tek beşikten çıkan ve kardeş kavimlerden başka bir şey değildirler...”
Bu bakımdan Balkanlar’da üçüncü ve dördüncü yüzyılda Hun, Avarlar, Pomak, Yörük ve Türkmen, Kıpçak Türklerinin yerleşik ulus ve halklarla her alanda etkileşmenin ve kazanımların ortaya çıkmasını sağlayacak, Torbeşlerin, Peçenek, Uz ve Kumukların gerçek kimliklerine kavuşacağı Türkoloji araştırmalarına da bir an önce başlanılmalıdır.
Bütün Balkanlar’da bu faaliyetler yapılırken, 28 Mayıs 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Balkan ülkelerine gönderdiği aşağıdaki ferman devamlı gündemde tutulmalıdır: “... Ben Fatih Sultan Han, bütün dünyaya ilan ediyorum ki hiç kimse, ne bu adı geçen insanları, ne de onların kiliselerini rahatsız etmesin. İmparatorluğumda huzur içerisinde yaşasınlar ve bu göçmen durumuna düşen insanlar özgür ve güvenlik içerisinde yaşasınlar. İmparatorluğumdaki tüm memleketlere dönüp korkusuzca kendi manastırlarına yerleşsinler.
Ne padişahlık eşrafından, ne vezirlerden veya memurlardan, ne hizmetkarlarımdan, ne de imparatorluk vatandaşlarından hiç kimse bu insanların onurunu kırmayacak ve onlara zarar vermeyecektir.
Hiç kimse bu insanların hayatlarına, mallarına ve kiliselerine saldırmasın, hor görmesin veya tehlikeye atmasın. Hatta bu insanlar başka ülkelerden devletime birisini getirirse, onlar da aynı haklara sahiptir...
... Yemin ediyorum ki; emrime uyarak bana sadık kaldıkları sürece tebaamdan hiç kimse bu fermanda yazılanların aksini yapmayacaktır....”
Sonuç olarak; Balkan ülkelerinde Türkoloji araştırmalarına ne kadar çok önem verilirse, o kadar çok verim alınabilir. Böylece Balkan halklarının tarih, edebiyat, dil, halk bilimi eserlerinde zenginlikler, etkileşimler, kültürler, yaklaşımlar ve kazanımlar da ortaya çıkacaktır. Bu araştırmalar Balkan halkları arasında dostluk ve kardeşliği güçlendirerek insanlığa ve dünya barışına katkıda bulunacaktır. Düşmanlıklar ortadan kalkacak işbirliği, ortak kazanım ve değerler ön planda yer alacaktır.
Balkan insanı Türk kavramını bir ırk olarak değil, dürüstlüğün, hoşgörünün, güçlülüğün, iyiliğin bir sembolü olarak görmeye devam ediyor. Olumsuz tabloların olması da bizleri incitmemeli. Bunun için Türk kültürü Balkanlar’da müzikte, dil ve edebiyatta, kentlerde, ilmi bildirilerde, kimliklerde, halk biliminde, günlük dilde, yayınlarda, yayın araçlarında yaşamalı ve yaşatılmalıdır.
Tuna nehri etrafındaki ülkelerde Türkoloji çalışmalarına ağırlık verilmeli, Edirne Trakya Üniversitesi ve İstanbul’daki kuruluşlar Balkanlar’daki etkinliklere destek vermelidir. Balkanlarda Kültür Antropolojisi çalışmaları yoğun bir şekilde yapılmalıdır.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 15, 2007, 06:20:31---- Merkezi ve Güney Rodoplar’da kümelenmiş Pomak kütlesinin kendisini “Aren” olarak adlandırdığını biliyoruz. Bu adlandırmaya dayalı yorumların başında sözcüğün morfolojisi ile oynayarak varılmak istenen sonuca elverişli biçimler üretme çabası dikkat çekiyor.


       Pomakların “Arap” kökenli olduğunu kanıtlama peşinde olanlar; bunu “Agaryan” biçimine dönüştürüyor önce. Ardından  bunun; Arap dilinde “kara” anlamına gelen “hacer (hager)” sözünden geldiğini söyleyerek, Bizans’ın bölgeye iskan ettiği Arapların hikayesini anlatmaya koyuluyor…


     Türk’lükle bağlantı arayanlar da;  “Ahriyan” olarak kabul ederek; “Ahi” lik öykülerini sıralamaya başlıyor.


     Yunan tezleri ise “Achryani” biçimine dönüştürdükten sonra; Büyük İskenderin ordusunda savaşmış, çok eski bir yerli kabile ile alakalandırmayı tercih ediyor.


       Bu durumda orijinal söylenişi bilmek önem kazanıyor.


      Konuya ilişkin kendi gözlemlerimi aktarmak istiyorum önce… 1978 yılında Türkçe öğrenmeden ölen babaannem; “Pomak” ya da “Pomakça” sözlerini asla kullanmaz, kullananlara da tepki gösterirdi. O zamanlar konu hakkında bilgisiz oluşum nedeniyle gereksiz bir inat olarak algılıyordum bunu. Özellikle birine Pomak dilini bilip bilmediğini sorarken kullandığı “znaesh ti aarenski?” ifadesi hala kulaklarımdadır. Arensky; “Aren’ce” demek. Sözcüğün başındaki “a” sesi, konuşma dilinde uzun “a” biçiminde kullanıldığı için Rumeli ağzında yutulan “h” sessizini andıran bir söylenişi var. Bu nedenle zaman zaman “ahrenski” biçiminde algıladığım da olmuştur.  Sonuçta Babaannemin “Pomak” olmayı asla kabul etmediği ve kendisine, uzun “aa” sesiyle söylenen “A(a)ren” adını yakıştırdığını kesin bir gözlem olarak aktarabilirim.


      Halk ağzında “Agaryan”, “Ahriyan” ya da “Achryani” biçimindeki söylenişlere hiç rastlamadım ben. Buna karşılık Drama kökenli mübadillerden Samsun’da derlenen “Paşa Dudu” adlı türküde şöyle bir dörtlük var.
 “Arenler satara ana okkayla kına (aman aman)
Kızlara ilâyık Paşa Dudu davulla zurna

Arenler satara ana okkayla yünü (aman aman)
Ne vakit yapacan Paşa Dudu davulla düğünü”

                                 http://www.kutlukent.com/bilgi/halkoyun.asp


      Yine Rodopların  güney eteğindeki “İskeçe (Xanti)” kentinde “Aren Mahalle” adında bir semt adı olduğu biliniyor.
  “………………

4 Ağustos 1929 belediye seçimlerinde İskeçe'den EVRİPİDİS HASIRCIOĞLU
listesinden belediye meclisine seçilen TÜRK azaları şunlardı:



…………

ARENMAHALLEDEN
11- YEMENİCİ OSMAN (VARYEMEZ)

…………………

(YENİ ADIM gazetesi - Sayı: 224/26-10-1929- Aktaran: Rıza Kirlidökme / Gündem Gazetesi)



      Türkçe sözlüklerde karşılığı yok. Soyadı (Prof. Sadun Aren) olarak kullanılmış olması; folklorik kullanımda olduğu gibi  Rodop kökenlilikle alakalı belki de… Veriler; halk ağzında söylenen  orijinal biçimin “Aren” olduğuna işaret ediyor. Bu nedenle Pomak oluşumunun başlangıç noktası olarak gördüğüm Merkezi Rodop Halkı’nın; kendilerini “Aren” olarak adlandırdıklarını kabul ediyorum. “Agaryan”, “Ahriyan” ya da “Achryani” ifadelerini, ideolojik kaygılarla türetilmiş çeşitlemeler olarak görüyorum.


     Morfolojik yapısı, “Ari-Arian-Aryan” sözüne çağrışım yapıyor. Bilimsel bir temeli olmamakla birlikte, beyaz ırkı ifade etmede kullanılan “ari” sözü; Sanskritçe ve Avesta dilinde “soylu” anlamına geliyor. İran sözü de Ari ülkesi demek,.. Hindistan’dan çıkıp Avrupa’ya dağıldığı düşünülen topluluklar için kullanılıyor (Larousse Ans.).


    Ben asıl olarak; “Aren” adının, Anadolu kökenli olabileceği üzerinde durmak istiyorum.


     Balkanlar M.Ö. 3. asıra kadar “Trak” kültürünün etkisi altındaydı. Trak kültüründe Anadolu (Luvi, Hatti, Hitit) etkileşimi oldukça yoğundur. Daha sonra bölgenin Roma-Bizans hakimiyetinde Rumlaştığı görülür. 6. asır sonrası ise Slavlaşma dönemidir.  Ardışık tabakalar halinde bölgeyi etkisi altına alan bu kültürel biçimlenmelerin istisnaları da vardı. Rodop, İllirya ve Karpatların dağlık arazilerinde görece izole bir yaşam süren “Trak” kökenli göçebelerin yakın zamanlara kadar farklılıklarını koruyabildiği bilinmektedir. Bunlardan Romalılaşmış Traklar olarak vasıflandırılabilecek Ulahlar (Valak); Karpatlar’da  Slavlaşmaya direnerek; bölgeye sonradan gelen başka gruplarla birlikte günümüz Romen toplumuna kaynaklık etmiştir. İllirya dağlarındaki  “Trak” kökenli göçebeler de benzer şekilde, Arnavut toplumunun oluşumunda rol oynamıştır.


      Makedonya ovalarının iki ucundaki dağlık arazilerde yaşayan topluluklar için kullanılan “Arnavut” ve “Aren” adlarındaki benzerlik dikkat çekicidir. Ardışık dönemlerde bölgeye damgasını vuran Romalılaşma ve Slavlaşma süreçlerinde  erimeksizin;  yakın denecek zamanlarda ayrı kimlik oluşumlarında rol oynamaları ortak noktalarıdır. Her ikisi için Trak” kültürü ile ilişkilendirme tartışmaları yapılması; bunların uzak bir geçmişte aynı toplumun parçaları olduklarına işaret ediyor. Bu ise adlarının aynı kökenden gelme olasılığını güçlendiriyor. “Arnavut” sözünün; “Aren-a-(v)-ut” biçiminde “Aren” sözcüğünün bir türevi olduğunu sanıyorum.  Dilbilimsel kapasitem burada durmamı söylüyor. Keşke daha ötelere gidebilseydim. Arnavutların diğer adı “Alban”dır”


      Şimdi biraz da Trak/Anadolu etkileşimleri üzerinde durmak istiyorum.  Tarih boyunca yaşanan göçlerin geçiş yolu üzerindeki bu bölgeler arasındaki kültür alışverişi her zaman canlı bir trafiğe sahne olmuştur. Tarih Sümer’de başlar. Çünkü yazıyı kullanan ilk kültürün adıdır Sümer. Yazı sayesinde bilgi biriktirme devrimi yapan Sümerler günümüz uygarlığının kaynağıdır aynı zamanda.  Hemen ardından Anadolu’ya göç ettiği görülüyor uygarlığın. Hititler taşıyor bayrağı uzun süre,.. Sonra İonya’ya, Yunan adalarına ve Trakya üzerinden Makedonya civarına taşındığını görüyoruz. Oradan da Roma’ya..  Ortaçağ karanlığı çökünce güneş tekrar doğudan ışımaya başlıyor. Günümüz Batı Uygarlığı, eski Yunan’ı İslam dünyasından öğrendi çünkü..


      Bu trafiği inanç kültlerinde izlemek mümkün. Sümerlerin “İnanna” sı “Na” oluyor önce Anadolu’da… Sonra “Ma” ya dönüşüyor Ana Tanrıça. “Na” sözü ile “Ana” sözü ne kadar da benzeşiyor değil mi? “Ma” ile Avrupa dillerindeki “Mather” sözünün benzeştiği gibi. “Abba” Sümerce “Baba” demek.  Arapça “ab” batı dillerindeki “Papa”, “Peder”, “Father” bizdeki “baba” gibi… Sümerlerin Işıldayan gök tanrısı “İştar” da yıldız anlamına geliyor günümüzde; yani “sitare” ya da “star”,..


      Biraz dikkatli incelendiğinde; Anadolu tanrılarının sadece adlarının biraz değiştiğini görürüz eski Yunanda,.. “Ma”; Mather’den Demater ve giderek Demeter oluyor mesela,. Aynı kültler Yunan’dan Roma’ya taşınıyor. İlginçtir; tamamı Ortadoğu’da doğan tek tanrılı dinler de  ve aynı yoldan yayılır batıya doğru.  Hakim dinlerin muhalif versiyonları olarak “heteredoksi” de öyle.  Zerdüştlük ile ilk Hıristiyanlığı sentezlemeye çalışan Manicilik bunların “hetredoksisi” oluyor önce,.  Mazdekçilik te Manciliğin heteredoksisi,. Sonra Bizans’la Ortodoksluk gelişince; “Paulikanizm” yükseliyor Anadolu’dan. Bulgaristan’a geldiğinde “Bogomillik”; Bosna üzerinden kuzey İtalya ve Fransa’ya ulaştığında “Albicilik” ve” Katarizm”e dönüşüyor adı. Biraz dibini eşeleyecek olsanız; Reform/Rönesans süreçlerinin fitilini, “Paulikan-Bogomil-Albigen-Katar” hattında ışıldayan “Anadolu Güneşi”nin ateşlediğini görürsünüz kuşkusuz.


      Albicilik (Albigenizm) sözü üzerinde durmak istiyorum biraz. Bulgaristan’dan batıya kaçan Bogomiller’in, Kuzey İtalya’daki adıdır bu… Sıfırdan kurup yerleştikleri “Albi” kasabasından geliyor. (Şeyh Bedrettin İsyanları esnasında Aydın/Ortaklar kasabasını da bizim Bogomillerimizin sıfırdan kurduğunu fısıldıyor kulağıma periler!. Bu “Peri” sözünün batı dillerindeki karşılığı Elf, Alf, Alb değil miydi?... Kafam karışıyor! Bizim çok eskiden Şaman olup tanrılara aracılık ederken Anadolu’da Evliyaya dönüşen Alp-Erenler’imiz de Elf’lerle akraba mıydı yoksa?.. ) Latince’de “Alba” ışıldayan beyaz demek. Renklendirici madde yokluğundan kaynaklanan beyaz kıllılık hastalığı olarak bilinen “Albinizm” gibi; yüksek karlı (Beyaz) dağlar anlamına gelen “Alpler” de aynı kökle alakalı sözcükler.


     “Albanlar” kim oluyor peki? Yüksek karlı dağların(Alp) çocukları yani kısaca  “Dağlılar” mı? Yoksa Işıldıyan beyazın yani “ışığın çocuklar”ı mı?...  (Balkanlara göçmüş Babai tayfasına “Işıkçılar” dendiği geliyor mu sizin de aklınıza?... Onların, Otman Baba ve  Akyazılı gibi pirlerinin; Hıristiyan Slavlar tarafından Sveti Naum (Aziz Naum) ya da Aya Nikola (Aziz Nikola)  olarak kutsanan meşhur (Alevi-Bogomil) Evliyamız Sarı Saltık’ın zuhuru olma iddialarını hatırladınız mı?... Balkanlardaki Bogomillerin Alevi/Bektaşi’lik üzerinden  İslama geçişi ve Albania (Arnavutluk)’nın önemli bir Alevi Bektaşi merkezi olması hangi çağrışımları uyandırıyor?) Bu sorunun içinden çıkmak zor gibi görünüyor. Sanırım yeniden “Anadolu Güneşi”nin ışığına başvurmamız gerekecek.



  Devam edecek…..

----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: AlperenKIRIM üzerinde Şubat 15, 2007, 06:37:57---- Pomaklar en genel tanımıyla ‘Pomakça’ konuşan, Slav kökenli Balkanların beş ülkesine(Bulgaristan-Yunanistan-Türkiye-Makedonya-Arnavutluk) yayılmış müslüman bir azınlıktır.Balkan tarihinin karışıklığınında mirası olarak Pomaklar henüz kesin köken tespiti sağlanamamış, topluluklar arası kimlik arayışının içine devletler arası politik entrikalarınında girmesiyle dahada karmaşık hal almıştır. Pomaklar kimdir sorusuna çeşitli kaynakların verdiği cevaplara bir göz atmak gerekirse: 1-İngiliz Balkan azınlıklar uzmanı Hugh Poulton:Bulgar Müslümanlarının dini bir azınlık olduğunu,ana dil olarak Bulgarcayı konuşan.fakat islami geleneklere bağlı Slavik Bulgarlar olduklarını yazmaktadır. 2-F.Kanitz;’’Pomak’’sözcüğünün Slavca ‘’pomoçi’’(yardım etmek)fiilinin ‘’pomagaçi’’(yardımcı) biçiminden geldiğini ve Pomaklar’ın Osmanlı akıncı beylerine yerel savaşlarda ve fütühatlarında devamlı olarak ‘’yardımcı’’lık yaptıkları için bu adı aldıklarını ileri sürüyor.Pomagaçi,Balkan lehçesinde ‘’pomağa’’,daha sonra ‘’Pomak’’ şeklini almıştır. 3-Ischirkoff ve F. Bayraktareviç:Pomaklar’ın yoğun yaşadığı Rodoplar’da halkın,kendisini Achiryani veya Agaryani diye adlandırdıklarını yazıyor(Türkiyede de Trakya bölgesinde Agren Pomak ları adıyla anılan bir pomak kesimi mevcut).Bu sözcüklerin Bulgarca’da hiçbir anlamı yok.Ama Milattan üç-dört yüzyıl önce eski Yunanistan’da yaşayan bir etnik grup;’’Grek Agriyani’’ olabilir.Pomakça’daki sözcüklerin yalnızca yüzde 5’i Yunanca’yı içeriyor. 4-Bulgar edebiyatında önemli bir yeri olan Veda Slavena adlı aserlerdeki öykülerin birçoğu,Rodoplar havzasında geçiyor ve Pomaklar’ın eski Trak kavimlerinden geldikleri,inançları,gelenekleri anlatılıyor.Trakya’ya adını veren Traklar,MÖ 2000-3000 yıllarında bu bölgede kabileler halinde yaşıyorlardı. 5-Genel Türk resmi tarhihçileri ve milliyetçi görüşler pomaklar’ın XI . ve XII . yüzyılda Ukrayna ve Romanya üzerinden Balkanlara inen Kuman ve Peçenek Türkleri’nin soyundan günümüze uzanan bir geçmişi olduğu savunulur,günümüzdede yazılarında ‘’Pomak Türkleri’’adlandırması kullanılır. Görüleceği üzere çok karmaşık bir hal alan Pomaklar’ın köken tartışmaları uzun sürecek bir konudur.Burda asıl dikkat edilmesi gereken tek bir konu vardır aslında Pomaklar’ın binlerce yıl önceki kökenlerini araştırılırken günümüzde Pomak’lık vede Pomakça dili bu tartışmalar çerçevesinde kaybolmakta ve hatta bilinçli olarak kaybedilmeye çalışılmaktadır. Elbetteki bu türlü çabalar sonuç almayacağı gün gibi ortadadır,günümüzde Pomaklar diye bir grup vede Pomakça diye konuşan birileri varmı buna bakmak bunu esas almak gerekir.Dil ve yaşadığı coğrafya bakıldığında vede fiziksel özelliklerden tutunda gelenek göreneklerin çoğunluğu slavik özellikler taşıdığı görülecektir.Bu çerçevede şu tür yaklaşımlarda mevcuttur: ‘’Pomaklar slav asıllıdır iddiasını kabul etmeden önce çok daha fazla bilgiye ve kanıta ihtiyacımız var ‘’deyimi tamamen ters.İşin gerçeği şu(Türkiye de):bazı Pan-Türkist milliyetçi yazarların iddiaları bir yana;bölgedeki ülkelerin tamamı ve Türkiyedeki akademik kaynaklar başta olmak üzere Dünyanın bütün ileri gelen akademik kaynakları Pomakların Slav asıllı müslümanlaşmış bir grup olduğunu peşinen kabul ettiği halde,süreç tam tersine ilerliyor:Pomakların slav asıllı,balkanlı bir topluluk olduğuna ilişkin deliller süratle ortadan kayboluyor,kaybediliyor.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Pomaklar (http://tr.wikipedia.org/wiki/Pomaklar)
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Şubat 15, 2007, 08:22:36----

  yanıtım malesef aynı olacak sen işin kolayına kaçıyorsun ama nafile kolay iş yok aksi takdirde böyle birilerinin görüşlerini paste copy yapmak zorunda kalır ve sana ne kadar verirse o kadarla yetinirsin saygılar.


vikipedia açık kaynak ans...lopedidir yani sende yazıp sonradan kopyalayıp kaynak gösterebilirsin güvenilirliği yoktur sadaca bilgi amaçlı dır kaynak olarak kabul edilmesi mümkün değildir bende editörlük yapmaktayım istersen 20 dakika sonra bu bilgilerin tam tersi olanları oraya koyabilirim.bu da sanırım güvenilirliği konusunda yeterli bir gösterge olsa gerek.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: TEKERAGA üzerinde Nisan 07, 2007, 00:13:40---- AYLIK BALKAN RAPORU: MART 2007
Mirzet Mujezinovic

2 / 4 / 2007

Balkanlar’da 2007 yılının Mart ayında yaşanan ve bölge istikrarını etkileyebilecek gelişmelerinin önem sırasıyla bu raporda yer almaktadır. Raporun sonunda bu gelişmelerin değerlendirmesine yer verilmiştir.



1) Balkanlarda Yeni Devlet: Kosova


BM Genel Sekreteri’nin özel elçisi Marti Ahtisaari, 14 ay süren müzakerelerden sonra, Kosova’nın nihai statüsü ile ilgili hazırladığı planı 15 Mart’ta BM’ye gönderdi. Nihai statü planında, Kosova’nın bağımsız olması gerektiğini açıkça belirten görüşler hakimdir. Hatırlatmak gerekirse, 2 Şubat’ta Sırp ve Kosovalı yetkililere gönderilen plan taslağı ile ilgili şikâyet ve önerilerini sunmaları için, iki ülke yetkilileri 10 Mart’ta son bir kez müzakere masasında buluştu, ancak bu toplantıda da herhangi bir sonuç alınamadı. Söz konusu toplantıda Sırbistan temsilcileri, Kosovalı Sırpların kontrolünde olacak bir entitenin oluşturulmasını talep ettiler. Kosovalı yetkililer ise bu talebe karşı çıkarak, Kosova’nın idari olarak bölünmesini öngören bu öneriyi reddettiler. Sırbistan’ın bu talebi arkasında, Bosna Hersek’te yaşanan benzer ortamın ortaya çıkarması bulunmaktadır. Anlaşma sağlanamadığı için de Maarti Ahtisaari, BM Güvenlik Konseyi’nde (GK) Mart ayının sonunda veya Nisan’ın başında ele alınması beklenen Nihai Statü Planı’nı BM’ye iletti.

26 Mart’ta açıklanan raporda Ahtisaari, Güvenlik Konseyi'ne uluslararası toplum denetimi altındaki bağımsızlığın Kosova için yaşatılabilir tek çözüm olduğunu söyledi. Ahtisaari bunun yanında, eyaletin raporunda belirttiği bütün şartları yerine getirebilecek hale gelene kadar uluslararası denetim altında kalacağını da belirtti. BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, ABD Dışişleri Bakanlığı, İngiltere, AB Başkanlığı ve NATO'dan da plana destek mesajları geldi. Kosovalı etnik Arnavut yönetimi Ahtisaari'nin raporunu memnuniyetle karşılarken, Sırbistan yönetimi söz konusu planın başarısız olması “devletin bir numaralı öncelik” olduğu açıkladı. Brüksel'de, NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer İttifak üyelerinin Kosova konusundaki her türlü farklılıkların üstesinden geldiklerini ve artık Ahtisaari planını oybirliğiyle desteklediklerini söyledi. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Nicholas Burns, BM Güvenlik Konseyi'nde zorlu günlerin geçmesini beklemesine rağmen, çözümün büyük olasılıkla Mayıs ayına kadar bulunacağını söyledi. Burns, Washington'un Ahtisaari'nin önerilerini desteklediğini ve müzakereleri sürdürme fikrine karşı olduğunu kaydetti. Müsteşar, "Ahtisaari planında yapılacak herhangi bir temel değişikliğe açık olmayacağız." dedi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Ahtisaari'nin Sırp ve Kosovalı Arnavut yetkililer arasında bir yıldan uzun süre devam eden ve büyük oranda sonuçsuz kalan müzakerelerin bitirilmesi için yeni bir BM özel elçisinin seçilmesi gerektiğini ve müzakerelerinin devam etmesi gerektiği açıkladı. BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un sözcüsü yaptığı açıklamada, Ban'ın eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari'ye sonuna kadar güvendiğini ve Kosova'nın statü sürecindeki özel elçilik görevinden almayı planlamadığını söyledi.

Kosova ile ilgili her türlü kararın, Priştine için olduğu kadar Belgrat için de kabul edilebilir olması gerektiğini savunan Rusya, şimdilik Ahtisaari planının uygulamaya konmasının önündeki potansiyel bir engel olmasına rağmen, planın onaylanacağı BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkını kullanacağı kesin olarak açıklamadı. Ancak Belgrat'taki yetkililer Moskova'nın Güvenlik Konseyi'nin planı kabul edilmesini engelleyeceği ve bu adımı “asırlık hareketi” olarak adlandırmaktadırlar.


2) Uluslararası Adalet Divanı Kararı Bosna Hersek’teki İstikrarını Tehdit Ediyor


26 Şubat 2007 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı, Bosna Hersek’in Srebrenica kentinde, Bosnalı Sırp güçleri tarafından soykırımın gerçekleştirildiği yönünde karar aldı. Aynı kararda Sırbistan’ın soykırım suçundan suçlu bulunmaması, AB yetkililer tarafından “iki ülkenin barışması için çok iyi bir fırsat” olarak yorumlandı. Ancak, söz konusu kararın ülke içindeki ilişkileri ne şekilde etkileyeceği konusunda bir analizin yapılmadığı ve dolayısıyla ortaya çıkabilecek istikrarsızlığa karşı alınacak adımların neler olabileceği konusunda bir önlemin hazırlanmadığı görüldü. Bu eks...likler nedeniyle, son haftalarda Bosna Hersek’te çıkan siyasi krizin büyümesi engellenemedi.


Ülkedeki siyasi kriz, Mart ayının başında Srebrenica’da az sayıda kalan Boşnakların, Sırp Cumhuriyeti Hükümeti’nin uyguladığı sosyal politikaları nedeniyle, kendilerine hayat şartlarının zorlaştırılması nedeniyle şehrin Sırp Cumhuriyeti egemenliğinden çıkarılıp özel statünün verileceği veya Srebrenica’dan toplu göç yapacaklarının ilan etmesiyle başladı. Buna istinaden, önde gelen Boşnak ve Hırvat yetkilileri 12 Mart’ta Srebrenica’da düzenledikleri bir toplantıda, bu şehrin Sırp Cumhuriyeti’nin yerine, Bosna Hersek devletin yetki alanında olması gerektiği yönündeki taleplerini dile getirdiler. Sırp Cumhuriyeti Başbakanı Milorad Dodik, bu talebin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını ve yapılan toplantının Dayton Barış Anlaşması ve Sırp Cumhuriyeti Anayasası’na aykırı olduğunu söyledi. Buna ek olarak Dodik, Boşnakların isteklerinden vazgeçmeleri halinde, Srebrenica’daki hayat standardını yükseltmek için 7,5 milyon Euro’luk kaynak ayıracağına dair söz verdi ve bu şehri Sırp Cumhuriyeti’nin sosyal-iktisadi açısından birinci derecede önceliği taşıyan şehir olarak ilan etti.


Özel statünün verilmesi konusunda ısrar eden Srebrenica Belediye Başkanı Abdurahman Malkiç, şehrin Sırp Cumhuriyeti’nin yetki alanı dışına çıkarılması yönündeki yasa teklifini Srebrenica Belediye Meclisi’ne göndermiştir. 24 Mart’ta yapılan Belediye Meclisi oturumunda, Sırp üyeleri tarafından protesto edilen oylamada, Srebrenica’ya özel statünün verilmesi kararı çıkmıştır. Ancak Yüksek Temsilci Christian Schwarz-Schilling Dnevni Avaz gazetesine verdiği demeçte, Srebrenica il meclis üyelerinin talebini kabul edilemez olarak nitelendirdi. Barış Uygulama Konseyi'ne göre de, Bosna Hersek'te belediye statüsü anayasalar ve ilgili devlet ve taraf yasalarıyla belirleniyor. Komite, yapılacak herhangi bir değişikliğin bu çerçeve içinde gerçekleşmesi gerektiği görüşünde.

Srebrenica’ya özel statünün verilmesinin ancak Anayasa’da belirtilen yolların izlenmesiyle mümkün olacağı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bu nedenle Srebrenicalı Boşnakların talep ettikleri özel statünün önünde, aşılamayacak bir engel bulunduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Dayton Barış Anlaşması’na göre, bu şehir, Srebrenica’da soykırım işleyen Sırp Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde bırakılmıştır ve Bosna Hersek iki entiteye ayrılmıştır. Bosna Hersek Anayasası’na göre (bu Anayasa, Dayton Barış Anlaşması’nın bir bölümüdür), devlet düzeyinde bir yasanın kabulü ancak her iki entite temsilcilerinin yarısından fazlasının onay vermesi halinde mümkün olacaktır. Başka bir deyişle, Srebrenica’ya özel statü verilmesi, Bosna Hersek Parlamentosu’ndaki Bosnalı Sırp temsilcilerin oylarına bağlıdır. Bir diğer yolu ise, Uluslararası Yüksek Temsilciliğin (OHR) başında bulunan Alman Christian Schwarcz Schiling’in, Srebrenica’ya özel bir statünün verilmesini öngören muhtemel yasa tasarısının onaylanmasıdır. Ancak, Schiling’in böyle bir girişimde bulunması beklenemez; çünkü Bosna Hersek’e geldiği günden itibaren gösterdiği tutum ve iç politikaya müdahale etmeme politikası, bu örnekte de değişmeyecektir. Ayrıca, Schiling’in başkanlığı dönemine bakıldığında, Bosna Hersek’te şu andaki milliyetçilik, 1990’lı yıllarında yaşanan milliyetçiliğin yükselişine benzetilebilir.


Ancak, hatırlatmak gerekir ki, AB ve ABD’nin desteklediği ve Nisan 2006’da Bosna Hersek Parlamentosu’nda reddedilen “anayasa reform paketi”nde, etnik usulü oylamanın devam edilmesi öngörülmekte idi. Yani, hem AB hem de ABD, Bosna Hersek’teki etnik usulü karar alma mekanizmasını desteklemektedir. Bu da, Bosna Hersek’in çok tehlikeli bir döneme gireceği anlamına gelmektedir. Çünkü Sırp Cumhuriyeti’nde (ve az da olsa Bosna Hersek Federasyonu’nda), Hırvat vatandaşların haklarını savunacak kadar çoğunlukları bulunmamaktadır. Bu nedenle, Bosnalı Hırvatların çoğunluk olarak yaşayacakları Bosna Hersek’te üçüncü bir entite kurma isteklerini artabilir. Bu şekilde Bosna Hersek’in federalleştirilmesi kaçınılmaz olacaktır. Federal bir ülkenin parçalanması her zaman daha kolay olmakla birlikte, bunu hangi tarafın istediği çok açıktır.



3) Makedonya’da Reform Süreci Yavaşladı

Makedonya son iki ay AB tarafından siyasi diyalog eks...liği ve reform sürecinde çıkmaza girmekle eleştiriliyor. En güçlü eleştirilerden biri, reformların çıkmaza girdiğini söyleyen AB Genişleme Komiseri Olli Rehn'den geldi.

Rehn, Üsküp'ün AB aday ülke statüsünü elde etmesine karşın, üyelik yolunda ilerleme kaydetmediği konusunda uyardı. "AB Makedonya'nın AB'ye üye olması konusunda tutarlıdır, ama bunu ani bir süreç olmaktan çok üyelik kriterlerini yerine getirmeye bağlı bir süreç olarak görmektedir." diyen Rehn şöyle devam etti: "Makedonya'nın aday statüsü elde etmesi sonrasında beklentilerimiz artmıştır."

İktidardaki VMRO-DPMNE partisinin genel başkanı ve Başbakan Nikola Gruevski 7 Mart’ta Parlamento çalışmalarını boykot eden muhalefetteki etnik Arnavut Demokratik Bütünleşme Birliği (DUI) genel başkanı Ali Ahmeti ile bir araya gelerek, aylardır önü kapanmış durumdaki siyasi diyalogun sürdürüleceğinin sinyalini verdi. Toplantıdan sonra yaptığı konuşmada Gruevski, partisinin genel olarak DUI'nin parlamentonun çıkarılması gereken bir azınlık yasaları listesi hazırlanmasında temsil edilmekle ilgili taleplerini kabul etmeye eğimli olduğunu söyledi.

Bunun arakasında iki ana etnik Arnavut partisi Demokratik Bütünleşme Birliği ve Demokratik Refah Partisi (PDP) koalisyonda kalmaya karar verdiler. Parti liderleri Ali Ahmeti ve Abdülhadi Veyseli 19 Mart Pazartesi günü yaptıkları görüşmede, partilerin uzun zamandır askıya alınmış durumdaki siyasi diyaloğu yeniden canlandırmak üzere iktidardaki VMRO-DPMNE ile görüşmeyi planladıkları başlıkları tartıştıklarını belirttiler.

Rehn’in eleştirilerine cevap veren Başbakan Nikola Gruevski, reformların hızlanacağına ve yeni yasaların Temmuz ayına kadar Parlamentoya iletileceğine söz verdi. Başbakan, yalnızca bu yıl, hükümetin son dört yılın toplamı kadar sayıda azınlık üyesine iş vereceğini söyledi.


4) AB-Karadağ İstikrar ve Katılım Anlaşması (SAA) Parafe Edildi



15 Mart’ta parafe edilen SAA’nın müzakereleri 2005 yılında başlatılmasına karşın, Sırbistan'ın BM savaş suçları mahkemesiyle işbirliği yapmaması nedeniyle aylarca askıya alınmıştı. Görüşmelere, Karadağ'ın geçen Mayıs ayında Sırbistan ile olan devlet birliğinden ayrılması üzerine devam edilmişti. Geriye yalnızca teknik müzakerelerin tamamlanmasının kaldığına dikkat çeken Rehn, SAA’nın baharda resmen imzalanabileceğini belirtti.


Rehn, yerel Vijesti gazetesinde yayınlanan özel bir açıklamayla Karadağ’ı kutlarken, yetkili, idari ve yargı kapasitelerinin artırılması ve yeni bir anayasanın kabulünü ülkenin önündeki en büyük güçlükler olarak saydı.


Diğer taraftan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (PACE) siyasi komitesi, Karadağ'ın Avrupa Konseyi'ne katılımına destek veren bir taslak bildirgeyi 12 Mart’ta kabul etti. Komite, Karadağ'ın reformlar hakkındaki siyasi iradesine övgüde bulunmakla birlikte, yeni anayasanın bir yıl içinde yürürlüğe girmesi gibi vaatlerin yerine getirilmesi gereğinin de altını çizdi. Komite, yeni bağımsızlığına kavuşan ülkeyi idari kapasitelerini artırma, yargı sistemini güçlendirme ve yolsuzlukla mücadele yolunda somut tedbirler almaya çağırdı.


Diğer yandan 16 Mart’ta, AGİT'in Karadağ Büyükelçisi Paraşiva Badescu Karadağ'ın Sırbistan ile olan devlet birliğinden ayrılmasından bu yana ülkeyle ilgili ilk yıllık raporunu örgütün Viyana'daki Daimi Konseyi'ne sundu. Raporunda Badescu, Podgorica'nın kamu idaresini reformdan geçirme, işleyen bir ekonomi kurma ve makroekonomik istikrar sağlamada belirgin ilerleme kaydettiği sonucuna varıyor.




DEĞERLENDİRME


ABD ve AB’nin önde gelen ülkelerin desteklediği Kosova bağımsızlığı, Balkanların istikrarını şüphesiz en çok etkileyebilecek gelişmelerden birisidir. Her ne kadar Sırbistan Kosova’nın bağımsızlığını hiçbir zaman tanımayacağı ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde Kosova’ya bağımsızlık verilmesini öngören kararın oylanmasına veto hakkını kullanacağına söylentilere rağmen, Kosova bağımsızlığına doğru ilerlemektedir. Sırbistan’ın Kosova’yı elinden kaçırdığı gerçeğini göremediği ve kabul etmek istemediği yönündeki açıklamalar son derece yanlıştır ve Sırbistan stratejisinin bir parçası olarak görülebilir. Sırp yetkililer, Kosova üzerindeki egemenliğinin kaybedileceğini çoktan anlamış olmalılardır. Sırbistan’ın bundan sonraki dönemde, Sırp nüfusunun yoğun olarak yaşadığı bölgelerin Kosova’dan ayrılıp Sırbistan’a bağlanması için çalışacaklarından şüphe yoktur. Ancak Kosova’nın bölünmemesi, başka ülkelerle birleşmemesi ve 1999’dan önceki statüsüne geri dönüş olmaması, Temas Grubu’nun müzakerelerin başladığı dönemde ortaya çıkardığı üç temel kriteridir. Sonuç olarak Sırbistan, Kosova’daki Sırp nüfusunun Kosova içerisinde geniş bir otonomisini kazanabilir. Bu otonomi, Bosna Hersek’te Dayton Barış Anlaşması ile oluşturulan düzene benzetilmemesi gerekmektedir. Çünkü Kosovalı Sırplara, geniş otonomi çerçevesinde verilen yasama ve yürütme yetkileri, Bosna Hersek’te olduğu gibi Kosova’nın gelişmesi önünde ciddi bir engel olabilir.


Bosna Hersek’teki duruma bakıldığında, Uluslar arası Adalet Divanı kararından sonrasında bir siyasi gerilimin yükselişi görülmektedir. Srebrenicalı Boşnaklar, Srebrenica’yı Sırp Cumhuriyeti yetki alanı dışından çıkarılmasını talep ettiler. Bu girişimden birkaç hafta sonra, savaş öncesinde Hırvatların yoğun olarak yaşadığı ve savaş sonrasında Sırp Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan Posavina bölgesinin Sırp Cumhuriyeti yetki sınırları dışından çıkarılmasını istediler. Son olarak Sırpların yoğun olarak yaşadıkları ve Boşnak-Hırvat Federasyonu’nda kalan iki şehrinin Federasyon’dan ayrılıp Sırp Cumhuriyeti’ne bağlanması talebi geldi. Bosna Hersek Anayasası’na göre bu taleplerin hiçbiri gerçekleştirilemez, siyasi ve etnik gruplar arasındaki gerginliğin artırılmasından başka sonuç doğuramaz.


Makedonya’da birkaç ay devam eden siyasi anlaşmazlıklar sona ermiş gibi görünmektedir. Makedon ve Arnavutlar arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesinin en büyük nedenleri AB’den gelen eleştiriler ve Kosova’daki gelişmelerdir. 2005 yılında AB’ye aday statüsünü alan Makedonya Batı Balkanların başarı öyküsü olarak görülmektedir. Kosova’nın bağımsızlığını tanıyacak ilk ülkelerden biri Makedonya’nın olacağı yönündeki açıklamalar, gerek Kosova gerek Makedonya Arnavutlara uzatılmış bir dost eli olarak yorumlanmaktadır. Bu girişim ülke içinde yaşanan Arnavut-Makedon siyasi anlaşmazlığının giderilmesinde önemli etken olabilir.


Bağımsızlığın ilan etmesinden daha bir yıl geçmemesine rağmen Karadağ AB ile İstikrar ve Katılım Anlaşması müzakerelerini başarılı bir şekilde tamamlanmış ve söz konusu Anlaşma parafe edildi. Anlaşma Mayıs ayında imzalanabilir. Bu durum, Karadağ’ın Sırbistan nedeniyle AB’ye entegrasyonu yolunda durdurulduğu ve Sırbistan’dan ayrılmasıyla ne kadar haklı olduğunu göstermektedir. Karadağ’ın AB ile SAA’yı parafe etmesi, Sırbistan’da beklendiği gibi büyük bir etkisi yaratmadı. Sırbistan medyası, ülkenin AB yolundaki duraklamanın hala neden sürdüğünü kendi yetkililerine sormadı. Medya’nın bu duyarsızlığı Kosova ile ilgili yaşananlar ve seçimlerden iki ay sonra Hükümetin kurulmaması gibi gelişmeler kaynaklandığı gerçeğe rağmen, hiç kimse Sırbistan’ın AB’ye entegrasyonu ile ilgilenmediği bir gerçektir.

mirzet.mujezinovic@usakgundem.com

Mirzet Mujezinovic

Kaynak:Usakstratejik gündem http://www.usakgundem.com/yazarlar.php?type=16&id=656
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Nisan 18, 2007, 17:55:16---- POMAKLAR ÜZERİNE FARKLI BİR TARİH OKUMASI



  I - GİRİŞ


              Günümüzde Pomakları en genel tanımıyla “Slavik” kültürden, “İslami” kültüre yönelmiş bir balkan topluluğu olarak ifade etmek sanırım yanlış olmayacaktır. Slav gramer ailesine ait dil ve İslam inancı; en ayırdedici özellikleridir. Bu nedenle “Pomak Kültürü”nün kökleri üzerine yürütülecek bir tartışma; dil yapısı ve inanç detaylarına dair oluşum süreçlerini araştırmayı zorunlu kılmaktadır. 


              Hem bu tanımlama hem de; “balkan yayılışında Osmanlıdan yana tutum aldıklarını ifade etmek üzere; Slavlar tarafından  (düşmana) yardım edenler anlamında, slavca ‘pomaga’,’pomaci’ sözcüğünden hareketle  “Pomak” olarak adlandırıldıklarını ileri süren ve genel olarak benimsenen  içerik” ; “Pomak” oluşumunun belirli bir dönemde Slavik Bulgar etnisitesinin oluşum-gelişim sürecleri içinde yer aldığına ve ondan kopuşla ayrı bir kimlik oluşturmaya yöneldiğine işaret etmektedir.


             Bu bakımdan “Pomaklara” dair tartışma; oluşumun kaynaklarını, Osmanlı öncesi dönemde arayarak; sonraki dönemlerde izlerini sürecek bir  hat izlemek zorundadır.. Böyle bir tartışma tartışma konusu yapılan dönemin genel karakteri hakkında bir fikir sahibi olmadan yürütülemeyeceği için öncelikle dönemin sosyo-ekonomik koşullarına göz atmalıyız
----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: AlperenKIRIM üzerinde Nisan 18, 2007, 18:30:56---- POMAKLAR ÜZERİNE FARKLI BİR TARİH OKUMASI




I – GİRİŞ


II- OSMANLI YAYILIŞI ÖNCESİNDE BÖLGEDEKİ SOSYO EKONOMİK DURUM



III- POMAK OLUŞUMU İÇİN OLASI KOPMA NOKTALARI




IV- TARTIŞMA HATTI



V- POMAKLARIN MÜSLÜMAN OLUŞU ÜZERINE TARTISMALAR


VI- HETEREDOKS TARİKATLAR


V - MÜSLÜMANLIK ÖNCESİ POMAKLAR HANGİ DİNE MENSUPTU?


VI – POMAKLAR BOGOMİL MİYDİ?


VII - BULGARLAŞMA SÜRECİNDEN KOPUŞ


VIII – POMAKLARIN HETEREDOKS MÜSLÜMANLIK

          DONEMI


IX- SÜNNİLEŞME SÜRECİ





POMAKLAR ÜZERİNE FARKLI BİR TARİH OKUMASI

http://irfankissa.tripod.com/PomaklarUzerine.html
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Nisan 18, 2007, 19:00:13----


    • ----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Nisan 18, 2007, 19:02:40---- POMAKLAR ÜZERİNE...

On yıldan önceki bir târihte, bir kütüphânede, yeni basılmış ve oraya henüz gelmiş bir kitapla tanışmıştık. Kitap, bir yerin bugününü (tabiatıyla o gününü) anlatan bir belgeseldi. Yazımını takdirle karşıladığımız bu kitabın, ne var ki ciddî bir de yanlışı bulunuyordu. O zaman, tuttuk, konusunu buradan alarak gazetemize bir makâle yazdık. Kitabın yazımını övgüyle karşılarken, hatâsına da açıkça değindik ki, Trakların, Türklerle ve Türklükle isim benzerliğinden başka bir ilgileri yoktur. Traklar vardırlar, fakat "Trak Türkleri" diye de bir kavram bulunmaz. En azından, târih kayıtları böyledirler. Nasıl ki, Türkleşmiş Pomaklar vardırlar fakat "Pomak Türkleri" diye bir kavram yoktur, işte bunun gibi! Gazeteciyiz ya, yazarlığımız var ya... Bundan sonra da hızımızı alamayıp yazmaya devâm ettik. Rumeli'nin Türk unsurlarıyla, Rumeli'de Türklüğe sonradan kazanılan etnik unsurları yazdık. Her yazılanın belli bir okuyucu kitlesi olabiliyor. Tabiatıyla o zaman bunlar da okundular. İşte o sıralarda, belli-başlı bir kimlik -ki biz onun da Pomak olduğunu düşünmekteyiz- bizden Pomaklar hakkındaki bilgimizi sormuştu. Biz bunu sipariş veyâ talep sayıp, konuya ilişkin bu bilgimizi de kaleme aldık, yazdık ve yayımladık.
Yedi veyâ sekiz yıl öncesindeyse artık bilgisayar kullanmaya başladık. O çok sevdiğimiz, sarı-siyah renk ve Silver-Reed markalı daktilomuzu bir kenara koyduk, sakladık. Sonra internete girerek, en sonunda da, 29 Ekim 06'da bu mütevâzı siteyi kurduk. Burada görüleceği üzere, sitemizin bir sayfasını köşe yazılarımıza ayırdık. Asıl niyetimiz, buraya bundan sonraki yazılarımızdan seçtiklerimizi koymaktı. Fakat, gerekli görürsek başka sitelerde zâten yayımlanan eski yazılarımızdan da buraya aktarma yapabilirdik. Nitekim yaptık da... Meselâ, hayli eski bir yazımız olmasına rağmen Pomaklar (bunun eski versiyonu Bulgarlarla birlikte yazılmıştır) konusunu buraya aktardık.
Sitemizdeki yazılarımızın çoğu etnik konulardaydılar. İlgi çekicidir ki, Manav, Patriyot, Pomak ve Pontuslu'lardan yazılı tepkiler aldık. Her etnik grup adına birileri bize yazdılar. Çingenelerle ise yüz-yüze görüşmüştük. Kimi daha fazla bilgi sordu. Kimi ise kendi bilgi ve anlayışlarına göre îtiraz ettiler. Bunların bâzılarıyla sâdece bir defâ, ama diğer bâzılarıyla defâlarca yazıştık. Bütün bu yazışmalar sonunda Patriyotlardan iki de dost kazandık!
Pontuslu hâriç diğer hepsi "Biz Türküz" diyorlardı da başka bir şey demiyorlardı! İyi ya, "Ne mutlu Türküm diyene!.." Nederdir bilinmez, bir türlü anlamak istemiyorlardı ki, TC vatandaşı olan herkes Türk olduğuna göre elbette ki onlar da Türktüler. Bizim yaptığımız ise, bir târih ve kültür konusunun yazıya çevrilmesiydi. Etnik bir meseleydi. Kaldı ki, bu konular kitap olarak zâten yazılmıştılar ve hâlen de piyasadaydılar.
Bize yazanlardan sondan ikincisi ve Pomaklardan olduğunu bildirmese de bunu belli eden (sonra açıklamıştır) biri, asker mektubu gibi bir mesaj göndermişti. Fakat burada açık kimliği yoktu. Belki o anda uydurduğu bir isim ve rumuzun arkasına saklanmıştı. Belki, bu sinsi hareketini böyle sık-sık yapıyordu. Biz de, her zaman ve herkese karşı olduğu üzere, bunu da ciddîye alıp kendisine dostça ve samîmiyetle cevap verdik. Ne isek ve ne değilsek bunları belirttik. Kaynakları soruyordu, tuttuk onları da yazdık.
Bu kimliksiz Pomak vatandaştan, sonra bir mesaj daha aldık. Fakat hayret, o son derecede kötü dili ve yazısı değil ama, üslûp ve ifâdesi belirgin şekilde değişmişti. Daha doğrusu; kimliksiz Pomak vatandaş çark etmişti! Bunu neden yaptığını hâlâ daha anlamış değiliz. Fakat üstünde durmadık, durmuyoruz. Her şeye rağmen, buna da cevap verdik ve bizce konu artık kapanmıştı.
Bir hafta kadar önce, internette gezinirken yolumuz şöyle bir siteye düşmüştü: "Balkanlar.Net"... Girelim bakalım; ne var, ne yok? deyip bir ziyâret ettik. A, ne görelim! Bizim "Pomaklar kimdir? diye..." yazımız buradaydı. Olabilir ya. Olabilirdi de, bunun altında da, "Paşalı" rumuzuyla yazan birinin notu vardı. Bu kişi, makâlenin yazarı olarak bize yazmışmış ve cevâbımızı bekliyormuş. Cevap alınca da, kendisinin cevap hakkını kullanacakmış. Bunu diyordu. Besbelliydi ki, yazıştığımız kimliksiz Pomak vatandaş buydu. Oysa, onun bekliyorum dediği cevâbı, yâni ikincisini biz o gün için çoktan göndermiştik! Neyse...
Bu gece sabaha karşı aynı yere bir daha girdik. Bu defâ gördük ki, kimliksiz Pomak vatandaş şahsına özel yazdığımız mesajı da, sinsice o siteye yüklememiş mi!.. Altına da, gene asker mektubu gibi birkaç satırla sözde yorumunu yazarak! Gene sözde bizimle dalga geçerek! Sevsinlerdi kimliksiz ve sinsi Pomak vatandaş! Bir kişinin şahsına özel yazılmış metin, böyle açıklanırsa, bu hangi ahlâk anlayışıyla bağdaşır acaba? ...ve ne ölçüde şereflidir? Kimliksiz ve sinsi Pomak vatandaş, önce bunu düşünmelidir. Düşünmelidir de, onda o çap nerededir ki!? Bunu geçiyoruz. Ancak, bir de ikinci cevâbımız vardı. Bunu niye yüklememişti acaba?.. Doğrusu anlaşılır gibi değildi! Buna da "neyse..." deyip geçiyoruz.
Biz, kime ve nereye olursa olsun yazdıklarımızın sâhibiyiz. Kişiye özel bir cevâbın böyle açıklanmasının ayıbıysa bize âit değildir. Bu ayrı konudur. Evet, biz araştırmacı değiliz, târihçi ise hiç değiliz. Ne olduğumuz ise yukarıya yüklediğimiz biyografide yazılıdır. Bizim biyografimizi okuyan, göbek adımız dışında hakkımızdaki yeterli bilgiye ulaşmaktadır.
Kimliksiz Pomak vatandaşı tatmin etmek için atıp tutmalıymışız meğer! Ayıptır söylemesi, hakkımızdaki bilgilere bir şeyler daha ekleyebilirdik. Meselâ taşıdığımız iki belgenin kopyalarını buraya yükleyebilirdik. Fakat buna ne gerek vardı?.. Ayrıca, biz yeniden dünyâya gelecek olsak, atıp tutmayı gene de beceremeyiz! Hamurumuz ve mayamız böyledir. Alçak uçar ve yere sağlam basmaya çalışırız!
Ancak, bir şeyler okumakta ve tabiatıyla bir şeyleri de öğrenmekteyiz. Öğrendiklerimizi ise diğer okuyucularla paylaşıyoruz; yaptığımız işte budur!
Kimliksiz ve sinsi Pomak vatandaş, bizim yazdıklarımızın özünde değil. Kaynak yazmışız, bu da umurunda değil! Kendi yazdıklarından belli ki, o önce şöyle Prf. gibi bir unvan arıyor. Bakıyor ki, karşısında bir memur eskisi var. O zaman, "bu adam anlamaz" diyor! İşte, tam da ataları Traklarınki gibi bir davranış biçimi! Belli ki, Trak-Pomak evrimini henüz tamamlayamamış! Sanki ceddini ispat edercesine davranıyor!
Diğer yandan, özel bile olsa, yazdıklarımızdan utanacak bir durumumuz yoktur. O kadar yoktur ki, mâdem ki birincisi açıklanmıştır, "işte de ikinci cevâbımız budur!" diyoruz. Bize dert değil.
Kendine; kâh Nejdet, kâh Necdet ve kâh Paşalı diyerek saklanan, asıl kimliğini bile açıklayacak medenî cesâretten yoksun bu sinsi Pomak vatandaş, şimdi kendisi düşünsün artık. Eğer utanacak yüzü varsa!
Bir de şunları yazarak, bundan sonra karşılıklı mesaj ve cevapları buraya kopyalayalım. Kimliksiz bu Pomak vatandaş, kendimize "biz" diyen tevâzûu yanlış anlayıp, bizi bir gurup (Aslında grup demek istiyor da, doğrusunu bilmiyor! Mete Esin) sanmışmış! Siz buna güler misiniz, yoksa onun adına üzülür mü?.. Bunu bilemeyiz! Nezâketimizi ifâde eden "siz" hitâbımız ise, kendisinin kafasını iyice karıştırmış olmalıdır! "Ben bir kişiyim, bu adam kaç kişi zannediyor" diye!
Bir de, bize âdetâ elma şekeri teklif edip, yazmaktan vaz geçmemizi istiyor! Ya buna ne demelidir? İlâhi sinsi Pomak, sen çok yaşa e mi!
Son olarak aklımıza gelen husus şudur: Bu kimliksiz ve sinsi Pomak vatandaş, Prf. unvânımız olmadığı için bizi hafife ve alaya alıyor ya... Pekiyi, yetersiz bulduğu bu sıfatımızla ya onun gönlünden geçirdiği gibi "Pomaklar yüzde yüz Türktürler!" deseydik, o zaman ne buyuracaklardı acaba!? Traklıktan Pomaklığa geçiş sürecini henüz tamamlayamamış bu kimliksiz vatandaş, gene de yetersiz mi bulacaktı bizi!?
Takdir, artık okuyanların olsun!
Herkese ve fakat özellikle, bu sinsi ırkdaşlarıyla aynı kefeye koymadığımız diğer Pomak vatandaşlara selâmlar...

Şimdi aramızdaki yazışmaları buraya aynen yüklüyoruz. Kimliksiz Pomak vatandaşın bütün yanlışlarını da koruyarak... O da bizim yanlışımızı bulabiliyorsa, buyursun, yazsın!

BİRİNCİ MESAJ:

Sayın mete sitenizden alıntı yaptığım yukarıda zikredilen pomak tarihi ile ilgili çalışmalarınızdan dolayı tüm emeği geçenlere teşekkür ederin değerli bir çalışma olmuş velakin uzun zamandır bir muamma olan bu konu hakkında ki bu tezi destekleyecek argümanları da sunarsanız sizlere minnettar kalacağım mamafih içinde bulunduğumuz zaman dilimi nde mensubu bulunduğum pomak toplumu üstkimlik olarak kendini tanımlamış burada bir sorun görünmüyor ancak yurtdışı akrabalık ilişkileri çerçevesinde alt kimlik tanımlanamaması sebebi ile ciddi sıkıntılar mevcut konu ile alakalı takdir edersiniz ki çok farklı tezler mevcut bu bağlamda öne sürdüğünüz bu tezi destekleyici kaynakları da teşhir ederseniz eminim insanlara bu kimlik sorununu aşma (kimlik belirleme)konusunda çok değerli katkı sağlamış olacaksınız tekrar teşekkürlerimi bildirir çalışmalarınızda başarılar dilerim.

BİRİNCİ CEVAP:

Merhaba Nejdet Bey,
Mültefit sözleriniz için, öncelikle ben de size teşekkür ederim. Siteme girdiğinize göre, orada hemen birinci sayfadaki kısa biyografimi de okumuşsunuzdur. Gördüğünüz üzere ben bir akademisyen değilimdir. Hattâ kendimi araştırmacı da saymam. Yazdığım her konuyu olabildiğince derin araştırmama rağmen! İşte bu yüzden, yazılarımda kaynak göstermem. Buna gerek ve ihtiyaç duymam. Ülkemizde Aytunç Altındal, Ergun Hiçyılmaz ve Murat Bardakçı gibi gerçekten çok değerli araştırmacılar vardır. Bunlar bile makâlelerinde kaynak göstermezler. O hâlde ben de mâzur sayılırım, değil mi?
Ben, yaradılış îtibârıyla öğrenmeye açık ve meraklı bir kimliğimdir. Meselâ, yatılı okuyup âile denetiminden uzak olduğum ortaokul ve lise yıllarında, ders çalışmak yerine bugün yazdığım konularda bir şeyler okuduğumu söyleyebilirim. Ortaokulda zâten kütüphâne sorumlusuydum. Lisedeyse, okulumuz kütüphânesindeki kitap sayısı bugünkü bir çok kütüphâneden daha fazlaydı. Bundan öncesinde, ilkokuldayken evimize günde iki-üç gazete girerdi.
Şunu demek isterim ki, bugünkü bilgilerimin bir kısmını geçmiş yıllarda farkında bile olmadan kazanmışımdır. Bir çocuk, doğduktan sonra çevresini nasıl tanır ve öğrenirse öyle... Şimdi okuyup öğreneyim, geleceğin bir günü yazarım, düşüncesi ile değil... Sâdece öğrenmek ve kendimi tatmin için okumuşumdur. Bugün ise kendilerine ukalâlık ettiğim birilerinin, bunları bir de yaz ki, kalıcı olsunlar! demeleri üzerine yazmaktayım. Yazdıklarım konusundaysa, kendimi ispat etmek gibi düşüncem bulunmamaktadır. Genel olarak basında nasıl yapılıyor ve nasıl davranılıyorsa, ben de buna uyuyorum.
Başkaca da şu örneği vereyim: Gene biyografimde okuduğunuz üzere aslen Vizeliyimdir. Hâlen üzerinde çalıştığım, dört kitaptan biri olan "Vize Târihçesi" konusunda başvurduğum kaynak sayısıysa, şimdilik tam tamına ikiyüzdür. Bu kadar kaynaktan sağladığım bilgilerin bir çoğu mükerrerdirler, ama ben bunlara en azından bir göz atmışımdır.
Neyse, sözü fazla uzatmayayım. Doğrusu şu husûsu anlamadım; acaba kendiniz için mi, yoksa her okuyan için mi kaynak sormaktasınız!? Ben, kendiniz için sorduğunuzu kabûl ederek şunları yazayım: Herodot Târihi'yle başlayabilirsiniz. Anabasis isimli kitabıyla Ksenephon,Trakya'nın Kültür ve Târihi'yle Ârif Müfit Mansel, İlkçağ Târihinde Trakya'yla Afif Erzen ve Trakya ile Türkiye Halkının İlk Çağ Târihi'nde Bilge Umar'ı okuyabilirsiniz. Bir de Amasyalı Strabon'un Coğrafya'sı vardır. Tabiatıyla bunlar yetmezler. Üstüne Roma, Doğu Roma yâni Bizans ve Osmanlı târihleri okunmalıdır. Kezâ MEB İslâm Ans...lopedisi'ni okumak gerekir. Balkan ve Bulgar târihleri kezâ... İnternette, yabancı dillerdeki sitelere girilebilir değil, mutlakâ girilmelidir. Hepsinin üstüne de, Mahiel Kiel'in kitabı bulunup okunursa oooh ne âlâ!
Kırkpınar'da yirmialtı, başka bir ifâdeyle yirmiyedi yıl baş pehlîvan olmuş Aliço'yla, diğer Pomak pehlivanları (Kavasoğlu İbrâhim, Karagöz Ali, Pomak Hasan, Deli Murat...) bu konuda yazan bir çok kaynaktan öğrenmek mümkündür.
Şu notu da ekleyip bağlayayım: Kimi akademisyen olan bir takım kişilerin, yanlışlarını bulmuşumdur. Bir akademsiyen ve araştırmacı olmadığım hâlde, kendim ise bilim adamı sorumluluğuyla yazdığımı söyleyebilirim! Yazdıklarıma güvenilmelidir, demek istiyorum.
Esen kalın!
Selâm...

İKİNCİ MESAJ:

Sayın metesin gönderdiğin mail yazını okuyunca doğrusu derin bir oh çektim zira öne sürdüğün tez de pomakları traklarla özdeşleştirmen ve yazdığın biografyan ile karşılaştırınca gerçekten büyük tehlike atlattığımızı hissettim ya pomakları afrikadaki zombilerle özdeşleştirse idin ne yapardık bilmiyorum doğrusu yinede sağ ol ancak tarih ve kültüre olan merakını takdir ile karşılamak ile birlikte bilime meraklı kişiliğiniz dolayısı ile yıllarını akademik kariyerlerine adamış profesörlere haksızlık etmiyormusun kaldı ki yazdığınız yazılar bir fıkra değil yüzbinlerce insanı ilgilendiren konular bunları yayınlamak belli bir sorumluluk getirir insana burada kariyer çok önemlidir çünki bir kalkan gibi işlev görür eğer yanlızca eğlenmek istersen lütfen internette inanıyorum ki seni çok daha fazla eğlendirecek temalar bulabilirsin bu konuları da bu işin uzmanları yapsın eğer kişisel fikirlerini yaymak isterseniz forumlarda bu konularda yeteri kadar içerik yönünden zengin (öneririm)yazılarınızda bana güvenin ben doğruyu söylerim yazdıklarıma güvenilmelidir tarzı yada olmadığı halde sanki bir gurup çalışması imiş gibi lanse etmek yerine yazında belirttiğin gibi amatörce yapılmış kişisel görüşlerini içeren yazı şeklinde deklere edersen
sanırım daha gerçekçi insanları incitmeden rencide etmeden daha sağlıklı diyaloglar kurarak gerçeğe ulaşmak amaç olacaktır size sitenizde yer
verdiğiniz üzere yazıyı oradan kaldırın tarzı bir yaklaşımım yok ancak zannediyorum ki sorumluluk bilinci sana en doğru olanı gösterecektir yasal sorumluluğa maruz kalmaktansa sorumluluk bilinci ile hareket edeceğinizden kuşkum yok eğer gerçekten gerçeğe ulaşmak ise amacınız istişarelerde bulunup kaynak paylaşımı yapmak amacı ile size yardımcı olmaya calışırım sağlıcakla kalın.

İKİNCİ CEVAP:

"Ne demiştin, niçin caydın sözünden!?"

Nejdet veyâ Necdet Bey!
Söze, Yusuf Nalkesen'in, aslında sevmediğim bir bestesinin gene ona âit güftesiyle başlıyorum. Son mesajınızı az önce aldım. Tabiatıyla, ilkiyle mukâyese etmemek mümkün olamazdı. Yüzseksen derecede geriye döndüğünüzü görünce de, şu yukarıdaki güfteyi düşünmeden edemedim!
"Yazdıklarıma güvenilmelidir, demek istiyorum." Ben bu sözü, kendisine özel cevap verdiğim bir kişiye yazdım. İnrternete ve oradaki yazıma değil. Ayrıca, bu söz bir başına değil, en azından bir üstteki cümleyle birlikte, fakat doğrusu yazının bütünü içinde değerlendirilmelidir. Hattâ sizin mesajınızla birlikte... Sözümü şimdi bir daha açıklayayım bâri: Pomakları Traklarla eşitlemem dışında, tamâmen kaynaklara dayalı olarak yazdığıma güvenebilirsiniz! Şimdi oldu mu acaba? İlk mesajınıza göre, sizi Pomaklar konusunda bir arayış, bir merak içinde gördüm. Bana o kadar samîmî yazmıştınız ki, ilk defâ muhâtap olmanıza rağmen "sen" diyebiliyordunuz. Hâlâ daha öyle olduğu üzere.
Kaynak soruyordunuz. Size kaynaklarımı yazdım. Bunun neresini yanlış bulduğunuzu, anlamadım. Bunda; nokta, virgül, majüskül tanımamanızın da bir rolü olmuştur elbet! Doğrusu, yazınızın neresinde durup bir nefes alınacağı husûsunda hayli zorlandım. Şaka değil, aynen böyledir!
Siz Pomakları, Afrika'nın Zombilerine bağlasaydım, yazdıklarınızda gerçekten haklı olabilirdiniz. Ama, ben sizi atalarınız olan Traklarla eşitledim! On küsur yıldır yazıyor ve bunları da yayımlıyorum. Yazdıklarım içinde, kendi kafama göre takılıp ahkâm kestiğim yalnız Pomakların geçmişidir. ...ve hepsi o kadar! Bunu da,"kendi görüşümdür" diye açıklıyorum. İsteyen inanır, isteyen de inanmaz. Fakat şunu bilesiniz ki, herkes sizin gibi düşünmüyorlar!
Ben o dediğinizi yapıp, yazımı yayından kaldırmam ama "meselâ" diyelim. Meselâ, yazımı yayından kaldırmış olayım. Ya o Hollandalının kitabı, birileri tarafından bugün-yarın Türkçe'ye çevrilip yayımlanırsa?.. O zaman ne buyuracaksınız? ...veyâ da bizden birileri daha çıkıp Mete'yle aynı şeyleri yazarsa?..
Bir de şunu diyeyim: Biraz olsun İngilizceniz varsa, "Pomaks" yazıp da internete bir girin bakalım. Acaba, önünüze ne gibi yazılar çıkacaktır? Ola ki, burada tatmin bulursunuz!
İlim adamı, akademisyen sorumluğunda hareket ettiğimi de yazmıştım. O güven sözü de buna bağlıdır. Evet, Nejdet veyâ Necdet Bey, tam bir ilim adamı gibi sorumluluk duyarak yazmaktayım. Bütün yazdıklarımın da sağlam kaynakları vardır.
Siz, imlâ kurallarıyla tanışmamanıza rağmen okumuş-yazmış birine benziyorsunuz. Yâni, kendiniz her ne olursa olunuz, ilim ve akademi çevresine pek de uzak durmuyorsunuz. En azından görünüşünüz böyledir. Şimdi, gene şahsınıza özel yazıyorum, internete değil: Akademisyen dediklerimiz içinde öyleleriyle tanışmışımdır ki, onlara değil ama, ülkem adına tam anlamıyla kahr olduğumu söyleyebilirim! Bilmem ki, şimdi ve burada size bir şeyler anlatabildim mi?
Mesajınıza eklediğiniz pasajlara gelince... Onlar ve benzenleri benim defâlarca görüp okuduğum şeylerdir. Bunları niçin yazdığınızı açıklamıyorsunuz ama... Yanlış anlamadıysam, siz de diğer bir çok Pomaklar gibi Kumanlara yamanmak eğilimi göstermektesiniz! Nejdet veyâ Necdet Bey, bırakın bu kaygı ve kuruntuları! İşiniz-gücünüz her ne olunsa olsun, "gen" denen şeyi mutlaka bilirsiniz. Bütün canlıların, yaşadıkları süre kadar etkisinde bulundukları programı... İşte, Kumanlarla Pomaklar arasında böyle bir program eşitliği değil, benzerliği bile bulunmamaktadır!
Buna bir şeyi daha ekliyorum: Ben, anne ve baba tarafından ataları Kırım'dan göçmüş olarak yarı-yarıya Kuman sayılırım. Evet, ben bir bakıma Kuman-Kıpçak'ımdır! Kendimi ve âile çevremi tanırım. Aslen Trakyalı olmam hasebiyle; dost, arkadaş ve komşu olduğumuz Pomakları da... Ortak yanımız, annelerimizin aynı güneş altında çamaşır kurutmalarından ibârettir!
Özellikle emekliliğimden sonra yazmak benim hobim olmuştur. Bu konuda da günlerce yazabilirim! Fakat uzatmaya ne gerek vardır? Değil mi?
Esen kalınız, Nejdet veyâ Necdet Bey!

KİMLİKSİZ POMAK vatandaşın, Balkanlar.Net'e yüklediği BİRİNCİ CEVAP altındaki yorumu:

Yukarıda sitesinde tez olarak yayınladığı yazısının kaynaklarını sorduğum arkadaşın tarafıma tezatlarla dolu olduğunu gördüğümüz ve sizlerinde değerlendirebileceği cevabi yazısını noktasına dokunmadan aşağıya kopyalıyorum bu da gösteriyor ki bu konuda yetkin olsun yada olmasın her kafadan bir ses çıkmakta bu sebeple konu hakkında ki yazıların itina ile seçilip değerlendirilmesinin gerçeğe ulaşmada ne kadar önemli olduğu görülmektedir arkadaşımız anlaşılan o ki canının sıkıldığı bir gün oturmuş yahu bu pomaklar da nereden çıktı deyip başlamış hayal kurmaya kendince de bilimsel bir tez hazırlamış ve bu tezinde arkasında olduğunu güvenilmesi gerektiğini beyan etmişti pomakların MÖ. ki traklar olduğuna karar vermiş kendisine teşekkür ediyorum ya gulyabani nin soyuna dayandırsa idi halimiz nice olurdu.

17.03.2007 sabaha karşı yüklenmiştir. Mete Esin


    • Yazıda site adı zikredilmesi nedeni ile buradan cevap vererek site sakinlerinden özür diliyorum.**
      ----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Nisan 18, 2007, 19:07:41----

Sayın mete bey


sayfanızda ki yazınızı okuduğum da gözlerime inanamadım içimde ki şahsınıza yönelik kalan son pırıltının da yok olmasını sağladı bu yazınız ancak zannederim sizin nezdinizde bunun çok da önemi yok zaten canınız sağ olsun

aklınızca kimliksiz yakıştırması ilede hakaret (küfür) ediyorsunuz eh kendinize yakışanı yapıyorsunuz ne diyelim medeni cesaretin ölçüsünü insanlar kendileri belirler siz de kendi ölçünüzü bulmuşsunuz ? sayın çok kimlikli mete bey

yazınızda bazı simgelerin arkasına saklandığımı iddia ediyorsunuz sayın mete benim size yazdığım adres -buraya dikkat edin ( adresim@adresim) değil gerçek kimliğimdir iddia ettiğiniz saklanmayı yapan sizsiniz size tatmin olmanız için ikamet nüfus sureti mi göndermem gerekiyor yada siz öyle mi yapıyorsunuz.

e mail in paste copy yapılmasından duyduğunuz rahatsızlığınızı belirtmişsiniz yazınızda sayın mete aynı uygulamayı kendi sayfanızda büyük babacan tavırlarla aylarca teşhir etmediniz mi? şimdi böyle bir uygulama sizi neden rahatsız ediyor ve bu rahatsızlığınız mı bu yazıları sayfanızdan kaldırmanıza sebep oldu yoksa yazıyı kaldırdıktan sonra mı vurgulama gereği duydunuz lütfen biraz dürüst olun sayın mete insanlar sizin kandırabileceğiniz kadar aptal değil

yazılarınızın tamamı kayıtlarımda mevcut ihtiyaç duyar iseniz sizede gönderebilirim


yazınızı siteden kaldırmanızı istediğimi yazıyorsunuz ve (kaldırmışsınız) da hayır sayın mete ben yazınızı kaldırmanızı istemedim (siz bir yalancısınız) sadece buna inanılmalıdır bu yazılarıma güvenilmelidir tarzı yaklaşımınızın hoş olmadığını sorumluluk bilinci ile hareket etmeniz gerektiğini belirttim kaldı ki söz konusu yazınızı böylede görüşler var diyerek bizzat referans göstererek bir çok sitede kendim paste copy yaptım.(doğrusu sizin bu denli terbiyesiz ve seviyesiz )olabileceğinizi tahmin edemedim

madem yazdıklarınızdan o kadar emindiniz güvenilmesi gerekiyordu neden arkasında duramadınız sayın mete siteden kaldırdığınız yazınız ın demek çok da güvenilir olmadığını siz de teyid etmiş olmadınız mı ?

amacım sizi insanların hassasiyetleri konusun da yasal yaptırımlara maruz kalabileceğiniz konusunda uyarmak iken sizin konuyu farklı mecralara çekme eğliminiz dolayısı ile de bir daha cevap vermedim (bu konuda beni yanıltmadınız)


yine yazınızda beni profesörlük ile suçlamışsınız teşekkür ederim ancak benim taşımadığım bir ünvanda iddiam yok (gazetecilik) gibi bir ünvan sıkıntım da yok bunu size havale edeyim hakkınızı yememek gerekir bunu siz iyi yapıyorsunuz.

elinizde belge olduğunu yazınızın bu belgelere dayandığını ima etmeye çalışıyorsunuz böyle saçmalık olmaz sayın mete olan belge ortaya konur yazının da arkasında durulur evelenip gevelenilmez.

yazınızda hakkımda sürdürdüğünüz ve baştan beri de anlama gayreti içinde olduğunuz pomak mı yada pomaklarla bir alakası olmalı tarzı tahmin yürütmelerinizi de anlamış değilim pomak isem ne olacak yada değil isem ne fark edecek size göre eğer pomak isem kendi geçmişimi araştırmak olanaksız mı yada pomak değil isem böyle bir şey mübah mı olacak

sayın mete lütfen at gözlüklerinizi çıkarın da etrafınıza bir bakın? insanları tahrik etmeye çalışmanın ne size nede başkalarına bir yararı yok aksine bu ülkeye zarar veriyorsunuz tabii (maksadınız bu değil ise)

insanlarla oynamayı seviyor olmalısınız ancak insanların da sizinle oynamak isteyip istemeyeceğinide düşünün ve hatta o insanların (oyunun kurallarını)sizden iyi bilmesi de olası?

yazınızda güya pomakları ayrı tutarak şahsım üzerinden pomaklara saldırma gayretiniz takdire şayan sıkıntınız ne sayın mete pomak komşunuz ile arazi sınır anlaşmazlığınız mı var bunu internette mi çözmeye çalışıyorsunuz?


küçük beyinli insanlar gibi davranmayı bırakın da yaşınızın hakkını vererek olgun insanlar gibi akil davranış sergileyin insanların antipatisini sağlayarak bir yerlere gelmeyi umanlardan olmayın.


nihal atsız sitesinde genç bir kardeşimiz pomaklar hakkında atıp tutmuş ne kadar barbar olduklarından bahsederek bir de örnek vermiş pomakların yaşadığı bir köye gittiğinde yediği dayağı anlatarak(sevsinler) ancak oraya ne amaçla gittiğini tanıdığının olup olmadığını açıklamadan evet her hangi bir yerdede olabilir kızlara askıntılık yapar ise insanlar da onursuz değil gereğini yapar elbet

evet sayın mete sizin sandığınız gibi insanlar onursuz değil gereğini yapar kuralsızlık kural değildir eğer onur kelimesi size bir şeyler ifade edebiliyor ise?


hangi şer odakları ile işbirliği içinde olup olmadığınızı bilmiyorum ancak tutumunuz insanların etiği ile oynamanız insanların onurunu rencide edici tavrınız hele bunu gazetecilik adı altında yapmaya çalışmanız kimliğinizi ve renginizi de yeterince ortaya koyuyor (kişiliksiz olmaktan ise kimliksiz)olmayı yeğlerim kaldı ki benim onurla taşıdığım bir kimliğim ve kişiliğim var anlaşılan o ki siz o kimliği taşıyacak kişiliğe ve çapa sahip değilsiniz ki bundan hicap duyuyor ve başkalarını da size eşlik etmesini sağlamaya çalışıyorsunuz.

O kimlik onurla taşınır sayın mete oraya buraya zehir saçarak değil

son olarak kem söz sahibinindir diyerek yazdıklarınızı size iğade ediyorum ve yine sizin -yusuf nalkesen- den verdiğiniz örnek dörtlüğe cevaben ömer hayyam dan bir dörtlük ile cevap vereyim.

sağlıcakla kalın sayın mete   siz çok yaşayın olurmu
----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: PAŞALI üzerinde Nisan 24, 2007, 21:45:07---- PATRİYOTLAR HAKKINDA

Bu Portal'in Köşe yazıları sayfasında Patriyot konulu iki yazımız bulunmaktadır. Bundan bir hayli öncesinde de; Trakya'da yaşayan etnik gruplardan Yörük, Tatar [ve bunların içinden Nogay], Gacal, Çitak ve Konyar gibi Türk unsurlarla, Arnavut, Boşnak, Pomak ve Çingene gibi devşirmeleri yazmıştık. Trakya'nın en küçük etnik toplumu Patriyotlarıysa, hem nüfuslarıyla ehemmiyetsiz görmüş, hem de haklarında yeterli bilgimiz olmadığı için dikkate almamıştık. Ancak, bu türden yazılarımızı okuyan bir Patriyot vatandaşımız internetten bize yazmış ve kendileri hakkında bilgi sormuştur. Bunun üzerine kendisine, Patriyotların en az tanıdığımız etnik toplum olduğunu bildirmiştik. Bildiğimiz oydu ki, Patriyotlar Makedonya'da yaşarlarken İslâma girmiş Rumlardılar. İslam olmaları sebebiyle de, Lozan Antlaşması çerçevesinde Türkiye'ye gelmişlerdi. Herkes de bunu böyle bilmekteydi. ...ve konu o gün bizim açımızdan kapanmıştı.
Ne var ki, aynı vatandaş bizden bilgi beklemekte ısrarlıydı. Bunun üzerine araştırmaya başladık. Bu arada da birkaç gece sabahlayacak kadar. Elimizde, Başbakanlık Devlet Arşivleri kaynaklı Türkçe bilgiler vardı. Yeni araştırmalarımız sonunda da Fransız ve İngilizce çok çarpıcı bilgilere ulaşmıştık. Buradaki "Mübadil Patriyotlar" yazımız, bu yeni bilgilerle hazırlanmıştır. Şu anda içinde bulunduğumuz yazımız ise, anlaşılmış olacağı üzere Devlet Arşivleri belgelerinden derlenmiş bulunmaktadır.
Yazılarımız bu Portalde yayıma konduktan sonra, beş Patriyot vatandaştan mesajlar aldık. Yazılara, hepsi farklı tepkiler vermekteydiler. Fakat anlamıştık ki, kendilerinin hakkında bilinenleri, kendileri bilmemekte veya bilmek istememekteydiler! Yâni, Osmanlı devrinde Rum'dan döndüklerini kabûl etmek istemiyorlardı. İyi de bizim, daha önce kulaktan duyduklarımız bir yana, şimdi elimizde sapasağlam belgeler vardı ki, duyduklarımız aynıyla doğruydular. Hattâ, İslâma geçişlerini daha da sevimsiz bir şekilde göstermekteydi bu belgeler! Baskı, şiddet ve katliam gibi! Neyse...
Bize yazanların en yaşlısı kırkbirlik, diğerleriyse yirmi-yirmibeş yaşlarındaydılar. Hele biri vardı ki, hırçın mı hırçın, çirkef mi çirkefti! Bize bir sövmediği kalmıştı. Buna rağmen kendisine bir şeyler yazmıştık. Yazmıştık da okuduğumuz iltifatlara (!) biz de onun zekâ özürlü olduğu gibisinden karşılıklar vererek. Hepsi âile bireylerinden dinledikleri, muhakkak ki doğru olan şeyler yazıyorlardı. Ne var ki, bunlar, doğru bile olsalar bizim doğrularımızı değiştirmemekteydiler. Her neyse... İçlerinden yukarıki çirkef genç ise iyice saldırganlaşmıştı. İllâ da kaldır o yazıyı oradan diyordu. Biz bunu umursamayınca, çocuk, işi en sonunda tehdide kadar götürmüştü! Sen o yazılarını sileceksin!!!! diyordu. Arkasından Patriyot subaylar, haddini bildirmek filan!.. Yâni Patriyot subaylar bize haddimizi bildireceklerdi. Çünkü Patriyot subaylar dolayısıyla orduyu da tahkir etmiştik! Şimdi bunu yapacak Patriyot subayı arıyordu! Mantığa bakında hele!
Böyle bir mesajı alınca, kendisine derhâl cevap verdik ki, bu açıkça bir tehdittir ve de suçtur. Hem de şikâyetçi olacağız.
Şu da var ki, tansiyonumuz fırlayacak kadar sinirlenmiştik. Çocuğun cevabıysa, değişivermişti! Önce, kendisinin kânunları bildiğini, bunun da bir suç olmadığını söylemişti. Sonra kuzenim hukukçudur ona sorayım, demişti! En sonunda da aşağıya aldığımız metni göndermişti. Biz, üniversite beşinci sınıfta okuduğunu söyleyen bu çocuğu hem şikâyet edecek ve hem de burada teşhir edecektik. Ne var ki, üniversite son sınıfta olduğunu söyleyen bu çirkef çocuk, doğrusu bizi vicdânımızla baş-başa bırakmıştı. Canını yakmalı mı, yoksa af mı etmeliydik.
Aşağıdaki mesaj metni af talep eden ilkidir. Ama aynı çocuk bundan sonra öyle ifâdeler kullanmıştı ki, içinden çıkılır gibi değil! Bir yandan af diliyor, diğer yandan da "ne yaparsan yap" gibisinden tamâmen tersine ifâdeler kullanıyordu. Teşhiri de hiç mi hiç istemiyordu. Büyüklük dedik, büyüklük bizde kalsın, dedik. Şikâyetten vazgeçtik, teşhir de etmiyoruz. Kimliğini anmadan, sâdece bunları yazdık. Onun kim olduğunu da yalnız biz biliyoruz. Onu affetmemize rağmen, bu yazıyı okuyunca bize söveceğinden de hiç kuşkumuz bulunmamaktadır! Nasılsa söylediğini biz duymayacağız! İşte, bu da ayrı bir konudur!
İşte, iki ayrı bölümde yazdığımız Patriyotlarla böyle de bir hikâyemiz olmuştur. Asıl konuya bağlanmış olarak buraya aldık.
Diğer yandan, bizim iki yazımızda da Patriyotları rencide eden bir ifâde bulunmamaktadır. Ancak, onların kendilerine etnik köken ve târih yakıştırmaları yanlıştı. Bunlar en azından târih adına düzeltilmeliydiler. İşte, biz de elimizdeki sağlam belgeler doğrultusunda şimdi bunu yapmaktayız.
Affettiğimiz o çocuk hakkında "çirkef" demeyi de ihmâl etmedik. Çünkü, bunu haketmişti, hem de fazlasıyla!

Not. O çocuğun bu yazısı, bütün imlâ ve gramer yanlışlarıyla birlikte orijinaldir. Metnin aslı bozulmadan buraya konmuştur:

Sayin Mete Bey
Once kullanmis oldugum sert cumleler icin ozur dilerim. Benim amacim tartisma ortami yaratmak degil, Edirne web te yazmis oldugunuz yazidaki arastirmalariniza katilmadigimi, dusuncelerimin sizinle ortusmedigini size anlatmak istemistim. Dedemlerden ogrendigim dogrularla ,sizin dogrulariniz celisince dunyam yikildi, bu nedenle duygularima hakim alamadim. Yasimin genc olmasi nedeniyle ,belki biraz fevri davrandim. Yazilarimla sanirim haddimi astim.
Sizin bir gazeteci olmaniz nedeniyle dusunce ozgurlugune verdiginiz oneme istinaden ben duygularimi size yazmistim. Evet kelimelerim ile sizi yaralamis olabilirim. Fakat dusununce pisman oldum. Yaptigim kabalik icin sizden ozur dilerim. Tabi ki yasiniz olgun olmasi nedeniyle benim gibi genc bir ogrenciyi bagislayacaginizi umuyor, Sizi uzdugum icin tekrar ozur diliyorum, saygılar.Siteye yazıyı da yazmayın lütfen.En azından,bari ismimi eklemeyin.Bu konu kapansın.Sizin rahatsız etmeyeceğim söz veriyorum.O yazının tehdit içermedğine emin gibiyim. Ama yine de,şu sıralar,mahkemelerle uğraşacak halim yok. Benim o anlamda söylemediğimi,devlet görevllilerini ve subayları kasdettiğimi de siz çok iyi anladınız sanırım.
Neyse...unutalım gitsin. Tekrar özür diliyorum...


  Beni mesajını yapıştırdığım için şerefsizlikle suçlayan adamın(ne kadar adamsa)sayfasında yayınladığı özel mesajdır serefli arkadaşımıza ithaf olarak değerlendirmeleri okuyan sakinlerin insafına bırakıyorum?
----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: deniz kızı üzerinde Temmuz 21, 2007, 16:15:02---- Sayın PAŞALI;

Her ne hikmetse , size ulaşmak bir türlü mümkü olmadı. Lütfen eğer bu mesajımı okursanıs bana ulaşırmısınız ortak paydalarda inaniyorum ki birbirimize oldukça katkı saylayacağız..
LÜTFEN..
---------

---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: alparslan üzerinde Mayıs 08, 2008, 03:24:59---- Sayin Paşalı,

   Patriyotlar ile ilgili yazıları okudum. Bunların kaynağı nedir?  kahve köşelerinde birbirinden ilginç bir çok hikaye anlatanlar çıkabiliyor. Araştırma ve tez adı altında  verilen bu makalelerin doğrulugu konusunda ciddi manada şuphelerim var. Osmanlı Arşivlerinden mi istifade ettiniz????
Kaynaksız ve kime ait oldugu belli olmayan yazılara arıştırma ve tez denmesi de ne kadar doğru tartışılır. Bende pomaklar, manavlar, patriyotlar , bulgaristanda yaşayanlar hakkında araştırma ve tez deyip işkembeden sallasam ne kadar inandırıcı olur? Bence bu sitede yazılanların doğruluguna inanabilmem için kaynak göstermeniz gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda Osmanlı Arşivleri ne diyor?
Herşey gönlünüzce olması dileğiyle,
                                                                                                      Alparslan KARAKOÇ
----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: *PAŞALI* üzerinde Mayıs 08, 2008, 10:58:27---- Alıntı sahibi: alparslan üzerinde Mayıs 08, 2008, 03:24:59Sayin Paşalı,

   Patriyotlar ile ilgili yazıları okudum. Bunların kaynağı nedir?  kahve köşelerinde birbirinden ilginç bir çok hikaye anlatanlar çıkabiliyor. Araştırma ve tez adı altında  verilen bu makalelerin doğrulugu konusunda ciddi manada şuphelerim var. Osmanlı Arşivlerinden mi istifade ettiniz????
Kaynaksız ve kime ait oldugu belli olmayan yazılara arıştırma ve tez denmesi de ne kadar doğru tartışılır. Bende pomaklar, manavlar, patriyotlar , bulgaristanda yaşayanlar hakkında araştırma ve tez deyip işkembeden sallasam ne kadar inandırıcı olur? Bence bu sitede yazılanların doğruluguna inanabilmem için kaynak göstermeniz gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda Osmanlı Arşivleri ne diyor?
Herşey gönlünüzce olması dileğiyle,
                                                                                                      Alparslan KARAKOÇ

sayın alparslan

yukarıdaki yazıların niteliğini iyi etüd ederseniz söz konusu yazının tarafıma ait olmadığını bir tartışma neticesi kişinin internet sayfasından alıntılandığını ve bizzat tarafımdan hiç bir belge ve bilgiye dayanmayan bu gibi yazıların insanları yanlış ön yargılara sürükleyebileceğini belirterek sert şekilde eleştirdiğimi de görebilirsiniz.

sizinde takdir ettiğiniz gibi insanların etnik yapısının kahve sohbeti tarzı gelişi güzel ön yargılarla oluşturulmuş farazi düşünceleri kitlesel iletişim aracı olan internette bilgi arayan insanlara gerçekmiş gibi sunulması nı çok da tasvip etmediğim gibi çok da zararlı buluyorum .

yine iyi incelerseniz bu yazıların kaynakları mevcuttur ancak kişi bu tartışma sonrası bu yazıları kaldırdığından ulaşabileceğinizi sanmıyorum ve hoş görmediğim bu yazılara ulaşılabilmesini kolaylaştırmak adına link vermedim.

sağlıcakla kalın
saygılarımla
----
Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: alparslan üzerinde Haziran 06, 2008, 21:06:53---- Sayın Paşalı,

   Önce sizden özür dilerim. Benim amacım siz kırmak ,incitmek kesinlikle değil. Benim esas düşüncem birilerinin patriyotları rumlaştırmak ve hiristiyanlaştırmak isteklerine engel olmaktır. Patriyotlar evladı fatihanlardandır. Atalarımızın pek çoğu rumelinde şehit olmuştur, Bu nedenle hala kalkıp patriyotlar müslüman rumlardır diyen gruba da Patriyotların Ruhu islam, cesedi Türktür. Hepsi birer Atatürktür diyorum. Tüm mübadil ,balkan kökenli dostlara ,arkadaşlara selam ve saygılarımı gönderiyorum. Bu vatan bizim, bu vatan için bir değil, bin kez ölmeye hazırız. Yolumuz Mustafa Kemalin Yoludur
                                                                       Selam ve saygılarımla,
----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: selanik55 üzerinde Haziran 17, 2008, 23:32:57----

sayın paşalı
bu araştırmaları ne amaçla buldunuz bilmiyorum..fakat içerisinde yazılanlar beni hiç mi hiç olumlu düşündürmedi...
sizin katkınızın olmadıgını belirtmişiniz...fakat bu yazıları yazanların iyi niyetli olduklarını açıkcası düşünmüyorum..
benım dikkatimi çeken nokta..yazıların nedense türklüğün birleştirici ve bütünleştirici özelliklerini zayıflatmaya yönelik.. inanmak istediğimiz bilgilerin zıttı durumlar hatta alakasız durumlar yazılı..( bana göre tabi )

sarı saltuk ve battal gazi hakkında yazılanları okudum inanmam mumkun değil....
battal gazinin paulikan o da olmadı rum olduğu yazılı.. rumca bilmesi icili ezberlemesi söyleniyo.. lawrance de çok iyi derece türkçe bilen ve kuranı ezberleyen bir hafız dı.. acaba lawrance müslüman bir türk mü ...._? ewet bana göre lawrance müslüman türk... buradan bu anlam çıkıyo.. insanların yasadıkları dönemde bu tür özelliklerinin olması onları değiştirmez.. fatih sultan mehmet te iyi rumca bilirdi..kendi el yazısı rumca fermanı vardır... yoksa sultan fatih ...... (( demek bile istemiyom))

sarı saltukta gene çok güldüm.. hristiyan keşiş oldugu söyleniyo  :) ..
ben mı yanlış biliyorum sarı saltuk türklerin babası olan büyük alim hoca ahmet yesevinin müridi ve öğrencisi değilmi....
nasıl olurda keişi olur.. tamamen çarpıtılmış bi yazı bu... 12 bin tane türkmen bir keişişin peşine takılıp ilahi kelimetullahı yaymak için bir dobruca bir kırım bir makedonya gezecek... böyle bi saçmalık olmaz...
kendisi balkan dillerini iyi bilen hrsitanlıgı iyi bilen bir türk evliyasıydı.. lehistanda papaz öldürmüş .. ayasofyada ayin yapmıştır... bunları yaparkende türk ve muslumandı...
osmanlıdan önce balkanlardakı camilerin yapılmasının sebebi sarı saltuktur.. keşiş olsa cami yapılırmıydı...._?
----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: *PAŞALI* üzerinde Ağustos 29, 2008, 13:51:43---- Alıntı sahibi: selanik55 üzerinde Haziran 17, 2008, 23:32:57sayın paşalı
bu araştırmaları ne amaçla buldunuz bilmiyorum..fakat içerisinde yazılanlar beni hiç mi hiç olumlu düşündürmedi...
sizin katkınızın olmadıgını belirtmişiniz...fakat bu yazıları yazanların iyi niyetli olduklarını açıkcası düşünmüyorum..
benım dikkatimi çeken nokta..yazıların nedense türklüğün birleştirici ve bütünleştirici özelliklerini zayıflatmaya yönelik.. inanmak istediğimiz bilgilerin zıttı durumlar hatta alakasız durumlar yazılı..( bana göre tabi )

sarı saltuk ve battal gazi hakkında yazılanları okudum inanmam mumkun değil....
battal gazinin paulikan o da olmadı rum olduğu yazılı.. rumca bilmesi icili ezberlemesi söyleniyo.. lawrance de çok iyi derece türkçe bilen ve kuranı ezberleyen bir hafız dı.. acaba lawrance müslüman bir türk mü ...._? ewet bana göre lawrance müslüman türk... buradan bu anlam çıkıyo.. insanların yasadıkları dönemde bu tür özelliklerinin olması onları değiştirmez.. fatih sultan mehmet te iyi rumca bilirdi..kendi el yazısı rumca fermanı vardır... yoksa sultan fatih ...... (( demek bile istemiyom))

sarı saltukta gene çok güldüm.. hristiyan keşiş oldugu söyleniyo  :) ..
ben mı yanlış biliyorum sarı saltuk türklerin babası olan büyük alim hoca ahmet yesevinin müridi ve öğrencisi değilmi....
nasıl olurda keişi olur.. tamamen çarpıtılmış bi yazı bu... 12 bin tane türkmen bir keişişin peşine takılıp ilahi kelimetullahı yaymak için bir dobruca bir kırım bir makedonya gezecek... böyle bi saçmalık olmaz...
kendisi balkan dillerini iyi bilen hrsitanlıgı iyi bilen bir türk evliyasıydı.. lehistanda papaz öldürmüş .. ayasofyada ayin yapmıştır... bunları yaparkende türk ve muslumandı...
osmanlıdan önce balkanlardakı camilerin yapılmasının sebebi sarı saltuktur.. keşiş olsa cami yapılırmıydı...._? sayın selanik 55

elbette hassasiyetini anlıyorum iyi takip ederseniz bu yazıların benim fikri ürünüm olmadığını benimde sizler gibi saçma sapan bulduğum bu yazılanları tasvip etmediğimi bilakis cevap hakkı doğurmuş olması sebebi ile alıntı yaparak tepkisi olanların tepkisini koymalarını sağlamaya yöneliktir

sağlıcakla kalın
----
Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: *PAŞALI* üzerinde Ağustos 29, 2008, 13:55:41----

KIPÇAKLARIN TÜRKİYE’DE YAŞAYAN BOYLARININ ADI VE OTURDUKLARI YERLER


Arap kaynaklarında adları Kıpçak olarak geçen Kumanlardan günümüze kalan yer adlarından bazıları;

Kumanların bu bölgeye girmelerinin Kafkasya üzerinden olduğunu görürüz.

1118 yılında 45.000 ailelik bir Kuman kitlesi bu bölgeye yerleşmiştir.

1118-1124 arasında Kuman Hanı Atrak zamanı Kumanlar Ardahan, Göle, Oltu, Tortum, Şavşat, Ardanuç, Yusufeli bölgelerine yerleşmiştir.
Kubasar Beğ çocukları İkizdere’ye bağlı Cimil Merkez olmak üzere Pazar, Çamlıhemşin, Rize’de ve Sürmene’nin Cimilit köyünde yaşayan ve Osmanlı döneminde de Tımar ve nüfuz sahibi Kumbasaroğullarının Kubasar’ın soyundan geldiği bilinmektedir.
Gümüşhane/Yağmurdere ye bağlı Buğalı/Boğalı köyündeki Kubasar Tepesi bu adı taşımaktadır. Ayrıca Osmanlı fethinden sonra bölgeye ait Tapu Tahrir Defterlerinde gerek Boğalı köyünün ve komşu Arpalı (bu gün metruk eski Arpalı) ile Bağçeçik köylerinin isimleri Türkçe olmasına rağmen Osmanlının ilk dönemine ait Tapu Tahrir Defterlerinde Bağu Aslan dır.
İkinci büyük göç Kuman başbuğunun kardeşi Sevinç’in idaresinde yapılmıştır.
Latinlerin Bizans’ı işgal ettiği dönemde Kumanların birçoğu aileleri ile birlikte Trabzon’un civarında askeri bakımdan önemli yerlere yerleştiler.
Bafra bölgesindeki Kumanos ve civar köyler Kumanlar tarafından kurulmuştur.
15 ve 16. Asırda Trabzon bölgesinde yapılan Osmanlı Tahrirlerinin kayıtlı olduğu defterlerden Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tapu Tahrir 52 numarada ki 1515/16 tarihli Trabzon Sancağı Mufassal Tapu Tahrir Defterinde yer alan kayıtlarda Sürmene nahiyesine bağlı Zavli köyünde 9 hanenin Kuman olduğu belirtilmiştir. Hoşoğlan, Timurci, Şişman gibi aile kayıtları mevcuttur.
Bu bölgede Türk orijinli Akbuğa, Anakutlu, Acakutlu gibi lakapların bulunduğu tahrir defterlerinden biliniyor.
Kars, Ardahan Ardanuç, Şavşat, Oltu, Tortum ve İspir bölgelerinin Beyi olan Kıpçaklı Atabek Büyük Beka/Böke Furtuna Deresi ile Çoruh nehri arsındaki bölgede hakimiyet sağladıktan sonra İlhanlılara vergi öder ve asker vererek ordularının seferlerine katılırmış.
Kumanlara ait izlere bölgede yaygın şekilde yer adları olarak rastlıyoruz.
Aşağı Kumanit (şimdi Aşağıçavuşlu/Sürmene)
Yukarı Kumanit (şimdi Yukarıçavuşlu/Sürmene),
Kumanit (şimdi Kumludere/Of)
Kumanondoz Mahallesi/Yaylası (Tonya Kalınçam köyü güney doğusunda)
Komana Deresi (Vakfıkebir’in doğusunda)
Komandere Vamenli (şimdi Ortaköy/Vakfıkebir)
Komandere Raşi (şimdi Rıdvanlı/Vakfıkebir),
Komandere Kadahor (şimdi Akköy/Vakfıkebir)
Komandere Habel (şimdi Açıkalan/Vakfıkebir)
Kumanovacık Yaylası (Espiye)
Kumanyurdu Yaylası (Tirebolu)
Koman Deresi/Alucra
Koman Tepesi ve Koman Köyü

Bir de Kuman boylarının isimlerini taşıyan yer adları vardır.

Curtan/Cordan/Jortan/Yortan boyundan isim alan yerleşmeler;
Arhavi de ki Curtan/Cordan köyü, Cordan Yaylaları ve Cordan Deresi
Çaykara ya bağlı Dağönü (Hanlut) köyünün Cordanlı Mahallesi
Gezge (bu gün Gümüşhane/Yağmurdere Bucağına bağlı Güngören ) köyünün arazisi içinde yer alan ve şimdi mera olarak kullanılan küçük bir vadi olan Cordan tarlaları
Boğalı köyü ve bu köydeki Kubasar Tepesi
Tapu Tahrir Defterlerinde Yusufeli-Demirkent (Erkinis) Nahiyesinde Osmanlı fethi öncesi Cortan/Yortan Beğ’e ait mülklerden bahsedilmekte ve bunların Tımar sahiplerine gelir olarak verildiği kaydedilmektedir.
Konguroğlu , Şişmanoğlu, Uzunoğlu, Temurci/Demircioğlu , Durut/Türütoğlu, Saral/Saralioğlu.
Kuman oymağı olan Kongur ya da Konguroğulları ismini taşıyan ailelere Trabzon’un doğusunda denize dökülen Değirmenderesi vadisinde de rastlıyoruz. Adını Türk kavimlerinde çok sevilen bir at rengi olan Doru, Kızılkahverengi den alan Kongur adlı Kuman oymağına ve bu oymağın adını taşıyan ailelere Macaristan’da da rastlıyoruz.
Bölgede yaygın olarak bulunan bir başka Kuman oymağı da Sarallardır. Diğer Kuman boyları gibi Sarallar da bölgede Artvin Rize ve Trabzon illerinde yaygın olarak yerleşmişlerdir. Bu gün Of ilçe merkezi ile Solaklı deresi vadisinde ve Sürmene da bu adı taşıyan birçok aile yaşamaktadır. Kelimenin aslı Sarı + el / il dir.
Usta Aliler Akkoyunlu Ustali (Anadolu da Ustacalı) adlı bir boyun mensubudurlar.
Ardeşen/Işıklı Ortaalan köyü halkının tamamı Saral dır. Artvin Zeytinlik Bucağı Yukarı Maden (Yukarı Hod) köyünün güney doğusunda de Saralet mezrası Manisa Gördes de Sarallar köyü vardır.
Şişmanoğulları ise Rize’den Samsun’a kadar bir sahada yayılmışlardır. Demircioğlu, Uzunoğlu, Durut/Türütoğulları da aynı bölgede yayılan Kuman oymaklarıdır..
Artvin Zeytinlik Bucağına bağlı köylerde Terteroğlu aile adı vardır. Bunlar Kuman Beyi Terter’den ismini alırlar.
Bölgede Kuman boylarından ismini alan bir yerleşim yeri de Borçka ‘dır. Borçka ismini bir Kuman boyu olan Borçoğlu (Macar kaynaklarında Borçsol, Rus kaynaklarında Burceviçi) den almaktadır.
Dağıstan, Yukarı-Kür Çıldır ve Çoruk boylarında adına rastlanan Kuman oymaklarından biride Kumar ya da Komar oymağıdır. Bölgede bulunan Komarit (Komarlar anlamında, şimdi Barış köyü/Of), Komara (şimdi Yalıncak köyü/Trabzon) köy isimleri bu oymağın bir kolunun da Trabzon bölgesinde yerleşmiş olduğunu göstermektedir.
Bölgeye Kumanlar’dan yadigar kalan bir isim de Kemençe’dir. Kemençe Kumanlar da şahıs ismi olarak ta kullanılmıştır.1290 da Macar Kıralı IV.Laszlo’yu öldüren Kumanlardan birinin adı Kemenche idi. Kemençe ismini Kumanların yayıldığı sahalarda da görmek mümkündür. Kırım yarımadasında Kemençe, Küçük Kemençe, Murzatar Kemençe isimli köyler bunlardan bazılarıdır. Gagauzlarda Kemençe kelimesinin anlamı Keman olup Kemençe çalıp oynanan oyunun adı da Horondur.Ayrıca Gagauzlardan derlenmiş dil ve masal, bilmece vb gibi halk edebiyatına ait malzemelerin bir değerlendirmesi yapıldığı zaman Trabzon bölgesi ile çok büyük bir benzerlik olduğu görülür. Aynı şeyi Kumanlardan kalmış dil ve halk edebiyatı malzemesi için de söyleyebiliriz.
Kuman boylarının taşıdığı isimlerden başka Kumanların kullandığı şahıs adları da hem yer, hem de bölgede yaygın olarak kullanılan kök aile ismi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sürmenenin Yağmurlu/Cimilit köyünde bir mahallenin adı da Kumbasar Mahallesidir. Bu mahallenin sakinleri 2-3 asır önce İkizdere ilçesine bağlı Cimil köyünden gelmişlerdir.
Maçka’daki İlaksa/İlaka (şimdi Mataracı)
Akçaabat’ta ki Cagera (şimdi Ağaçlı)
Araklı’da ki Koloşa /Kologsa (şimdi Taşgeçit)
Of’ta ki Balek (şimdi Kıyıcık), Balaban
Trabzon’da ki Kanlika (şimdi Bastaş), Yomra da ki Timurculu köylerinin isimleri de Kuman menşelidir.

Of’un Gürpınar köyündeki Kumandaşlar da bölgede Kuman yerleşmesine işaret eden bir aile adıdır

Bölgede rastlanan Kuman menşeli yer ve aile adlar;

Ayaz/Ayazoğlu ,Balaban/Balabanoğlu ,Balta/Baltaoğlu ,Barkan ,Buğa/Boğalıoğlu ,Çakan ,Çora , Kaba/Kabaoğlu ,Kaban/Gabanlar ,Kaçmaz ,Kara ,Karaca ,Karduman ,Kepenek ,Koç , Koçali/Koçalioğlu, Koçkar, Kolbas, Külünkoğlu, Tepret/Tepretoğlu, Tolun, Toruntay, Ulaş, Yulaç
Macarlar Ural Dağlarının güneyinde yaşarken daha sonra Kuban Nehri civarında yaşamışlar ve nihayetinde şimdiki Macaristan ovasına yerleşmişlerdir.
Sultan I. Selim’in Doğu Anadolu’yu fethinden sonra Elazığ’dan gelerek Rize Kanboz/Musadağı ile Ortaköy’e yerleşmiş olan Terzioğulları, Gezoğulları, Kandemiroğulları, Köseoğulları, Harputoğulları/Harputlular gibi Türk soylu ailelerde bu meyanda zikredilmeye değerdir.
Bahri Memlukların kurucuları da Kıpçak/Kumanlar dır.


----
Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: Taran Kedi üzerinde Ağustos 29, 2008, 14:07:14---- Alıntı sahibi: *PAŞALI* üzerinde Ağustos 29, 2008, 13:51:43Alıntı sahibi: selanik55 üzerinde Haziran 17, 2008, 23:32:57sayın paşalı
bu araştırmaları ne amaçla buldunuz bilmiyorum..fakat içerisinde yazılanlar beni hiç mi hiç olumlu düşündürmedi...
sizin katkınızın olmadıgını belirtmişiniz...fakat bu yazıları yazanların iyi niyetli olduklarını açıkcası düşünmüyorum..
benım dikkatimi çeken nokta..yazıların nedense türklüğün birleştirici ve bütünleştirici özelliklerini zayıflatmaya yönelik.. inanmak istediğimiz bilgilerin zıttı durumlar hatta alakasız durumlar yazılı..( bana göre tabi )

sarı saltuk ve battal gazi hakkında yazılanları okudum inanmam mumkun değil....
battal gazinin paulikan o da olmadı rum olduğu yazılı.. rumca bilmesi icili ezberlemesi söyleniyo.. lawrance de çok iyi derece türkçe bilen ve kuranı ezberleyen bir hafız dı.. acaba lawrance müslüman bir türk mü ...._? ewet bana göre lawrance müslüman türk... buradan bu anlam çıkıyo.. insanların yasadıkları dönemde bu tür özelliklerinin olması onları değiştirmez.. fatih sultan mehmet te iyi rumca bilirdi..kendi el yazısı rumca fermanı vardır... yoksa sultan fatih ...... (( demek bile istemiyom))

sarı saltukta gene çok güldüm.. hristiyan keşiş oldugu söyleniyo  :) ..
ben mı yanlış biliyorum sarı saltuk türklerin babası olan büyük alim hoca ahmet yesevinin müridi ve öğrencisi değilmi....
nasıl olurda keişi olur.. tamamen çarpıtılmış bi yazı bu... 12 bin tane türkmen bir keişişin peşine takılıp ilahi kelimetullahı yaymak için bir dobruca bir kırım bir makedonya gezecek... böyle bi saçmalık olmaz...
kendisi balkan dillerini iyi bilen hrsitanlıgı iyi bilen bir türk evliyasıydı.. lehistanda papaz öldürmüş .. ayasofyada ayin yapmıştır... bunları yaparkende türk ve muslumandı...
osmanlıdan önce balkanlardakı camilerin yapılmasının sebebi sarı saltuktur.. keşiş olsa cami yapılırmıydı...._? sayın selanik 55

elbette hassasiyetini anlıyorum iyi takip ederseniz bu yazıların benim fikri ürünüm olmadığını benimde sizler gibi saçma sapan bulduğum bu yazılanları tasvip etmediğimi bilakis cevap hakkı doğurmuş olması sebebi ile alıntı yaparak tepkisi olanların tepkisini koymalarını sağlamaya yöneliktir

sağlıcakla kalın Sarı Saltuk ile ilgili benim de aklımda soru işaretleri bulunmaktadır. Zira tarihte bu konuda bir boşluk görmekteyim. Boşlkuk şuradan kaynaklanmaktadır;
Sarı Saltuk, İzzettin Keykavus ile beraber idari bir statüde dobrucaya gidiyor, tabi sadece ikisi değil, peşlerinde 12.000 tane Türkmen ile birlikte. O Türkmenlerin, bugünkü Hıristiyan Türkler olan Gagauzların ataları olduğu kabul edilmektedir (Gaguzların kökeninin bu olduğu en yaygın görüştür). Sorun da tam olarak burada başlıyor. Sarı Saltuk balkanlarda islamiyeti yayarken kendi halkını neden koruyamadı da onlar Hıristiyan oldular?

Geçenlerde tesadüf olarak da şöyle bir bilgi buldum, fii tarihte yazılmış bir tezden. Sarı saltuk ve diğer babaların balkanlarda Heterodoks'luk akımı başlattığı yazıyordu. Yani islamiyet ile hıristiyanlığı sentezleyen bir bektaşi yaklaşımı. Sünni erenler hıristiyanlar ile muhattap olmamayı seçerken alevi/bektaşi erenleri Hıristiyanlar ile dini tartışmalara girerek bu konudaki bilgilerinin üstünlüğünü onlara kabul ettirerek Hıristiyanları Müslümanlaştırdığı yazmakta idi. Peki halk kendini neden koruyamadı? Keykavusun ahalisinin Heterodoksluğu benimsediğini ve o inanç içerisindeyken aniden Hıristiyanlığa geçişi tetikleyen ne olabilir? Bir yerde bir kırılma noktası olmalı diye düşünüyorum. Belki Şeyh Bedrettin isyanından sonra canlarını kurtarmak için, yada Yavuz'un kızılbaşlar üzerindeki baskılarından korunmak için mi? Şu veya bu, deliormandaki kızılbaşların bu derece aniden azalmasının muhakkak bir sebebi olmalı.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: *PAŞALI* üzerinde Ağustos 29, 2008, 14:38:11----

yüksel

yanıtlanması gereken o kadar çok soru var ki ne , neden , ne için benim genel teşhisim elbette o dönemde islamiyetin bölgede oturtulması yönünde ki çabaların yanında yine bölgenin demografik yapısı nın özelliği ki bu balkanlar ve kafkaslar bağlamında dünyada bir eşini daha görememekteyiz

buna keza tüm bu çabalar her ne kadar idealize edilse de bölgede artık yadsınmayan(o dönem itibarı ile)zaten bir inanç sistemi oturmuş durumda idi tesis olmuş bir inanç sistemi üzerine yeni bir inanç sistemi inşaa etmek elbette çok kolay olmasa gerekir bu ameli fiil durumunda elbette fire de vermek çok da doğal olacaktır

kaldı ki sünni inanç sistemi ne sahip osmanlı hanedanı nın o dönemde doğuda şah ismail ile olan tamamen inanç sistemi üzerinden siyasi egemenlik mücadelesi batı da egemenliği altındaki topraklarda süren islamı oturtma mücadelesi tamamen sünni kalıp içinde değerlendirilmelidir

bu bağlamda yapılan çalışmalar neticesi gayrı müslim ve müslim münasebetlerinde tamamen hakkaniyet çeçevesinde çalışmalar olması sebebi ilede zaman zaman orta yolda buluşulması kaçınılmaz olacaktır ancak yukarıda bahsettiğim şah ismail meselesi sanırım osmanlı hanedanı nın konuya bakış açısını oldukça kısıtlamakta ve hatta sert tepkiler vermesi kaçınılmaz olmaktadır

osmanlının edirnede 1000 kadar tarikat üyesini toplayarak dinsis din dışı olarak nitelemesi ve büyük bir çukur açtırarak içinde büyük bir ateş yaktırıp bu tarikat üyelerini yakarak öldürülmesi meselesi de sanırım bu tepkinin yansımaları olmalıdır

bu durum tabii olarak islamı bölgede oturtma çalışmaları yapanları zaman zaman iktidarla karşı karşıya getirmiş olmalı bu durumu siyasi otorite olarak değilde inanç sistemi açısından değerlendiren kesimleri hanedanın tepkisine maruz bırakması kaçınılmaz olmakla birlikte hiyerarşik yapı içinde otoriteye tepki oluşturması da doğal refleks olarak görülmelidir

ayrıca o dönemde bölgeye gelen 12 000 türkmenin günümüz gagauz ların ataları olması biraz düz mantık ürünü olaktadır ki bazı gagauz türklerinin günümüzde rusya içlerinde yaşadıklarıda düşünülürse konunun detaylı etüdlerinin yeteri kadar yapıldığını kuşkulu hale getirmektedir.

saygılarımla
----
Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: Taran Kedi üzerinde Ağustos 29, 2008, 14:50:11---- Aga sen de haklısın, bunlar genelde cevapsız sorular. Biz de sadece mantık yürütüp bazı şeyleri mantıklı ve anlaşılabilir hale getirmeye uğraşıyoruz. Yoksa amacımız herhangi bir toplumu yada kesimi rencide etmek değil. gagauzlar'ın hıristiyanlığı ile sarı saltuk'un islamı yayma çalışmaları birbirine tezat oluşturuyor ve uzun süredir bu sorunun cevabı aklımı kurcalıyor.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: *PAŞALI* üzerinde Ağustos 29, 2008, 15:13:49---- Alıntı sahibi: Matorcu üzerinde Ağustos 29, 2008, 14:50:11Aga sen de haklısın, bunlar genelde cevapsız sorular. Biz de sadece mantık yürütüp bazı şeyleri mantıklı ve anlaşılabilir hale getirmeye uğraşıyoruz. Yoksa amacımız herhangi bir toplumu yada kesimi rencide etmek değil. gagauzlar'ın hıristiyanlığı ile sarı saltuk'un islamı yayma çalışmaları birbirine tezat oluşturuyor ve uzun süredir bu sorunun cevabı aklımı kurcalıyor. işte demografik yapının özellik taşıması bundan önemli zira biribirleri ile problemli olan gruplar karşı tarafın tercihi nin aksine tavır sergileyebiliyorlar inanç konusunda ya karşı tarafa karşı politik güç kazanmak yada sadece karşı tarafın tercihi dolayısı ile reddedebiliyorlar .
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: selanik55 üzerinde Ağustos 31, 2008, 13:33:59---- Alıntı sahibi: Matorcu üzerinde Ağustos 29, 2008, 14:07:14Alıntı sahibi: *PAŞALI* üzerinde Ağustos 29, 2008, 13:51:43Alıntı sahibi: selanik55 üzerinde Haziran 17, 2008, 23:32:57sayın paşalı
bu araştırmaları ne amaçla buldunuz bilmiyorum..fakat içerisinde yazılanlar beni hiç mi hiç olumlu düşündürmedi...
sizin katkınızın olmadıgını belirtmişiniz...fakat bu yazıları yazanların iyi niyetli olduklarını açıkcası düşünmüyorum..
benım dikkatimi çeken nokta..yazıların nedense türklüğün birleştirici ve bütünleştirici özelliklerini zayıflatmaya yönelik.. inanmak istediğimiz bilgilerin zıttı durumlar hatta alakasız durumlar yazılı..( bana göre tabi )

sarı saltuk ve battal gazi hakkında yazılanları okudum inanmam mumkun değil....
battal gazinin paulikan o da olmadı rum olduğu yazılı.. rumca bilmesi icili ezberlemesi söyleniyo.. lawrance de çok iyi derece türkçe bilen ve kuranı ezberleyen bir hafız dı.. acaba lawrance müslüman bir türk mü ...._? ewet bana göre lawrance müslüman türk... buradan bu anlam çıkıyo.. insanların yasadıkları dönemde bu tür özelliklerinin olması onları değiştirmez.. fatih sultan mehmet te iyi rumca bilirdi..kendi el yazısı rumca fermanı vardır... yoksa sultan fatih ...... (( demek bile istemiyom))

sarı saltukta gene çok güldüm.. hristiyan keşiş oldugu söyleniyo  :) ..
ben mı yanlış biliyorum sarı saltuk türklerin babası olan büyük alim hoca ahmet yesevinin müridi ve öğrencisi değilmi....
nasıl olurda keişi olur.. tamamen çarpıtılmış bi yazı bu... 12 bin tane türkmen bir keişişin peşine takılıp ilahi kelimetullahı yaymak için bir dobruca bir kırım bir makedonya gezecek... böyle bi saçmalık olmaz...
kendisi balkan dillerini iyi bilen hrsitanlıgı iyi bilen bir türk evliyasıydı.. lehistanda papaz öldürmüş .. ayasofyada ayin yapmıştır... bunları yaparkende türk ve muslumandı...
osmanlıdan önce balkanlardakı camilerin yapılmasının sebebi sarı saltuktur.. keşiş olsa cami yapılırmıydı...._? sayın selanik 55

elbette hassasiyetini anlıyorum iyi takip ederseniz bu yazıların benim fikri ürünüm olmadığını benimde sizler gibi saçma sapan bulduğum bu yazılanları tasvip etmediğimi bilakis cevap hakkı doğurmuş olması sebebi ile alıntı yaparak tepkisi olanların tepkisini koymalarını sağlamaya yöneliktir

sağlıcakla kalın Sarı Saltuk ile ilgili benim de aklımda soru işaretleri bulunmaktadır. Zira tarihte bu konuda bir boşluk görmekteyim. Boşlkuk şuradan kaynaklanmaktadır;
Sarı Saltuk, İzzettin Keykavus ile beraber idari bir statüde dobrucaya gidiyor, tabi sadece ikisi değil, peşlerinde 12.000 tane Türkmen ile birlikte. O Türkmenlerin, bugünkü Hıristiyan Türkler olan Gagauzların ataları olduğu kabul edilmektedir (Gaguzların kökeninin bu olduğu en yaygın görüştür). Sorun da tam olarak burada başlıyor. Sarı Saltuk balkanlarda islamiyeti yayarken kendi halkını neden koruyamadı da onlar Hıristiyan oldular?

Geçenlerde tesadüf olarak da şöyle bir bilgi buldum, fii tarihte yazılmış bir tezden. Sarı saltuk ve diğer babaların balkanlarda Heterodoks'luk akımı başlattığı yazıyordu. Yani islamiyet ile hıristiyanlığı sentezleyen bir bektaşi yaklaşımı. Sünni erenler hıristiyanlar ile muhattap olmamayı seçerken alevi/bektaşi erenleri Hıristiyanlar ile dini tartışmalara girerek bu konudaki bilgilerinin üstünlüğünü onlara kabul ettirerek Hıristiyanları Müslümanlaştırdığı yazmakta idi. Peki halk kendini neden koruyamadı? Keykavusun ahalisinin Heterodoksluğu benimsediğini ve o inanç içerisindeyken aniden Hıristiyanlığa geçişi tetikleyen ne olabilir? Bir yerde bir kırılma noktası olmalı diye düşünüyorum. Belki Şeyh Bedrettin isyanından sonra canlarını kurtarmak için, yada Yavuz'un kızılbaşlar üzerindeki baskılarından korunmak için mi? Şu veya bu, deliormandaki kızılbaşların bu derece aniden azalmasının muhakkak bir sebebi olmalı.
sevgili yüksel
ben dediklerinize katılmıuyorum.. gagavuzların izettin keykavus soyundan yada boyundan geldiği de bir tezdir.. bununda kesınlıgı yoktur..tutupta muslumanların neden kendilerini koruyamadıgı dını olarak hristiyanlıgını sectiğini demek yanlış olur.. bunu bir fikir yada tez olarak sunabilirsiniz ama kesın yargıda bulunamassınız..
kaldıkı o insanlara dinini değiştirmesine yol acan sebep neden dillerini değiştiremedi..._?
birde öyle bağlantılar kuruyosunuz kı vallahi gülmeden yapamadım... sarı saltuk dönemınde türklerin hristiyanlıgna geçiş sebeplerinde şeyh bedrettin isyanı ve yavuz sultan selim han'ın kızılbaşlar üzerindeki bsakısından bahsediyosunuz..bu olaylar arasında 500 yıl fark var..nasıl bi mantıkla gaguzların bu donemde bu sebeplerle hristiyanlıga geçtiğini düşünülebilir anlamıyorum..
gagauzlar sadece bir bölgedede yasayan insanlar degıller romanya moldovya bulgaristan hatta ukraynada yasıyolar.. anadolu türkmenleri acaba bu kadar alana yayıldılarmı o dönemde...
gagauz tarihçilerinin ve türk tarihçilerinin büyük çoğunlugunun kabul ettiği görüş gagauz adının gök-uz yani gök oğuz adından geldiği dir..
türk tarihinde ilk kez gagauzlar bozkurtu selam olarak kullanmıslardır..acaba anadolu türkmenleri yada dobruca ya yerleşen kızılbaş yada sünni türkmenler bu simgeyi biliyolarmıydı..
benım şahsi kanaatime göre ise deli orman ve diğer bölgelerde kızılbasların azalmasının sebebi insanların sünniliği tercih etmesidir.. benım ailemın göçmen geldiği ege makedonyası selanik cevresinde bile inanların bir kısmının mezhep değiştirdiğini biliyoruz. hiç değişmeyen bektaşi özelliğini koruyan hala yunanistan göçmenleride varıdr...hatta acıkcada söyliyim benimde geçmişte dedelerim bektaşi idi..bi şekilde bu günki düzene gelmişler.. şikayetçi değilim bu durumdan..baskıylada olduguna hiç bir zaman ınanmıyorum.. baskı oldugunda insanlar inandıkları degerlere daha sıkı bağlanırlar bu durumun bir tercih ile oldugunu düşünüyorum...
saygılarımla
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: Taran Kedi üzerinde Ağustos 31, 2008, 20:44:46---- Sevgili selanik55,

Tarih farkı konusunda haklısın. Ancak gözönüne alman gereken başkaca unsurlar da var. Gagauzların Türkçe konuşma şivesi bizim deliorman Türklerinin şivesine çok benzer, neredeyse birebir aynıdır. Bu benzerlikten ötürü Kültür Bakanlığının Gagauz Türkleri isimli kitabını aldım, Kitabın içeriği Gagauz halk edebiyatı ile ilgili. Fıkralar, bilmeceler, türküler, hikayeler, masallar vs. var. Küçükken büyüklerimizin anlattıkları ile benzerlikler aradım ve kitap içeriğinde bulduklarım beni taa çocukluğuma götürdü :) Sadece konuşma biçimi değil, içerik olarak hani kitabı aynen alıp Deliorman Türkleri Halk edebiyatı eserleri deseler kimse itiraz etmez ve o kitabı kabul eder :) Neyse, o kitapta çocukken duymadığım şeyler de vardı. Mesela İzzettin Keykavus a atfedilen şiirler, hikayeler vs. Gagauz kelimesinin kökeni ile ilgili de 2 teori var. Sen sadece birisinden bahsetmişsin. Gok Oğuz deyiminin zamanla gagauz'a dönüşmüş olması. Diğeri de keykavus isminin zamanla gagauz olarak telafuz edilmeye başlanması. Ben birey olarak ikincisini daha mantıklı buluyorum, bunu sen mantıklı bulmayabilirsin. İkimizin inandığı teroilerin de henüz ıspatlanamamış olmasından dolayı ikimizin bu konuda farklı teorilere inanması gayet normaldir.

Gagauzlar ile Sarı Saltuk çelişkisi uzun zamandan beri aklımı kurcalamaktadır. Aynı çelişki sadece benim kafamı değil, HAlime Doğru'nun da kafasını kurcalamıştır ve kendisi bu konuya "Sağ Kol Üzerinden Rumeli'nin Fethi" isimli tezinde yer ayırmıştır. İlgili tezin 6. sayfasında Keykavus ile birlikte dobrucaya yerleşen Türkmenler için şöyle demektedir;

"Yazıcızade Ali II. Murad'a ithaf ettiği Tarih-i l-i Selçuk'da, Rumeli'ye giden göçmenlerin bir kısmının Halil Ece ile birlikte Karesi İline geri döndüklerini, kalanların ise Sarı Saltuk'ın etrafında toplandıklarını kaydetmiştir. Bu göç 1300 yılında Berke Han ölüp yerine putperest Moğol Han geçince gerçekleşmiş, yönetimle anlaşamayan Türkmenler 1307-1311 yılları arasında Anadolu'ya geri dönmeyi tercih etmişlerdir.

Dobruca'da kalanların bir kısmı yerli Kumanlar'la karışıp Hıristiyan dinini benimsemişlerdir. Bunlar halen BUlgaristan'da yoğun olarak Kaliakra civarında yaşamakta ve Gagavuz olarak tanınmaktadırlar. Bir görüşe göre bunlar İzzeddin Keykavüs'ün halkı olarak bilinmektedirler. (Müstecip ÜLKÜSAL - Dobruca ve Türkler)"

Gagauzların Hıristiyanlığa geçişi ile ilgili kesin bir tarih bilgisine sahip değiliz. Ancak Sarı Saltuk hayattayken onların (diğer bektaşiler gibi) islam-hıristiyan sentezi olan HETERODOKS'luğa inandıkları da yukarıda alıntı yaptığım tezde geçmektedir. 1311 yılından sonra sarı saltuk'un halkının bir kısmının orada yaşamaya devam ettiği ve daha sonraki bir tarihte Hıristiyanlığa geçtikleri sonucunu çıkartmak için doçent olmaya gerek yok. 1400'lü yılların başında Şeyh Bedrettin isyancılarının "isyan bastırma" amacıyla öldürüldüğünü de göz önüne alırsak, sarı saltuktan 1 asır sonra bu insanların din değiştirmiş olabileceği ihtimali oldukça kuvvetli vede mantıklıdır.

Gagauzlar hakkında inandığım şeylerin detayları yukarıda selanikli dostum. Bilmediğim yada gözden kaçırdığım bir ayrıntı var ise lütfen bildir.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: selanik55 üzerinde Ağustos 31, 2008, 21:44:00----

dostum bişey bildirmek değil ..dediğin gibi bişeyler paylaşmak buradaki amaç..
sende inandıgın tezi anlaıyon bende ınandıgım tezi anlatıyom..bu konuda herkes serbest..
işin inanmadıgım kısmına gelince..sarı saltuk hoca ahmet yesevi öğrencisidir ve rum diyarının islamlaşması için görevlendirilmiştir.. ve bunuda osmanldan önce başarmıstır.. daha osmanlı balkanlara yerleşmeden gora bölgesinde makedonyada ve arnavutlukta camiler vardı..ayrıca sarı saltugun mezarı pek çok yerde vardır balkanlarda .. bunun sebebi de o bölgeleri gezmesi ve o insanların ona olan sevgisinden dir.. bu sayde islam yayılmıstır evvelden...
ama diğer teoride sarı saltuk peşine gidenlerin dinden döndükleri anlatılıyo buna ınanmam mmkun degıl şu aşamada..halen daha tuna çevresinde kızılbaş türklertin oldugunu biliyoruz.. bunların etrafında sünni türklerinde oldugunu bılıyoruz..ve ben bir önceki mesajda da yazdıgım gibi mezhepsel değişimler yasanmıs pek çok bölgede.. bu da olabilen bölgelerden birisidir..
ikinci bir nokta ; gagauzların deli orman türkçesi konustukları söylenıyor.. yunanistanda 11 gagauz köyü var bunları şivesi de benım ailemin konustugu şive ile aynı.. şimdi ne diyecez _?
onların türküleride aynı bizim yöre türküleri..
düşünüldüğünde dedeağaçtan gagauz kıpçak bölgesine ve hatta ukraynaya yayılmıs bir toplumda tek şive olması biraz zor..
deli ormanda yasayan gagauzlarda halıyle o blge türkçesini ve o bölgedeki türkmenlerde halıylee o bölge gagauzcasına yakın bi dil kullanacaklar..
bana en buyuk mantıksız gelen kısmı eğerki yunanıstandan moldovyaya kadar yayılmıs bir keykavus türkmenleri değişim yaşasa dini yönden çok tan bu bağları kopardı dilleride yok olurdu..bu bölge arasında nerden baksanız birbirine tamamen uzak 3 ana dil vardır.. kesinlikle bu gagauz halkı o asimilasyona ugrardı..

----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: Taran Kedi üzerinde Ağustos 31, 2008, 23:00:17---- Selanik55, buradaki kilit nokta heterodoks'luk. Bogomilizm diye bahsettiğiniz şey ile aynı mı değil mi bilemiyorum, ama heterodoksluk kavramını bi incelemeni öneririm. Konuya "Sarı Saltuk'un peşinde gidenlerin dinden döndüğü" şeklinde yaklaşmak yanlış olur, konumuz sarı saltuk'un peşindekilerin tamamı değildir, sadece gagauzlardır. Ki sarı saltuk ile agauzların ortak buluşma noktası keykavus'tur.

Yunanistanda da gagauzlar var demişsin, brezilyada da da bir miktarda gagauz bulunmaktadır. Bunların hepsinin konuşma şekli birbiriyle aynı olmalıdır. Aşağıdaki metin edingagauz.com sitesinin forumlarından alınmıştır.

"Burada teklif ederim toplamaa Gagauz Yerinin iyni istoriyasına (Kaykauzun iyni lafıyla geçmişliina) deyni materialları...
...Nesoy oldu bunnar hepsi?
...Okumaa, hatırlamaa, düşünmaa hem tutuşdurmaa..."

yukarıdaki konuşma ve bazı şeyleri ifade etme şekli ile harf düşmeleri deliormanlılara hiç ama hiç yabancı değildir. Tabi deliormanın tamamını böyle konuşuyor diye nitelemek te yanlış olur. Bulgaristan genelinde 23 yada 26 farklı lehçe mevcutmuş. muş diyorum çünkü bunla ilgili kitabı henüz Türk Dil Kurumundan edinemedim :(
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: *PAŞALI* üzerinde Eylül 01, 2008, 16:18:37----

yüksel

gagauzların tarih yapısına baktığımızda tarihçilerin günümüz balkan yarımadasındaki etnik yapıyı yeteri kadar incelemediklerini bu sebeple bu konulardaki bilgilerin taslaktan öteye gidemediğini ve yeterli olmadığını görüyoruz

ben genel anlamda gerek kaşgarlı mahmutun türkname adlı eserini gerekse diğer tarihi kaynakları temel olarak daha güvenilir buluyorum

tarihi kaynaklarda göçe çıkan 24 türk kavminin son büyük göçünü gerçekleştiren kuman,peçenek ve uz federasyonunun balkan yarım adasından ukrayna içlerine kadar olan bölgede kalıcı ve belirleyici bir etkisi olduğunu düşünüyorum hem kültürel açıdan hem etnisite açısından durumu sadece din ekseninde görmek diğer öğeleri göz ardı etmeye yol açar ve yanılgı yaratır sanırım

bakın genel tanı son göçü meydana getiren üç kavime ait grup yada oymakların hareket tarzlarını sebepleri ile incelemek ve toplumsal davranış etiği ile siyasi otorite tavırlarını iyi etüd etmek bence daha doğru tanılar koymayı daha isabetli teşhisler de bulunmayı getirecektir

tüm bunların ışığında gagauzların kökeni bana göre bu son göç içinde yer alan oğuz boylarından olan uzlardan gelmekte ve gök oğuz kelimesinden türeyerek cümle düşümü ile gagauz olarak belirmesi akla daha yakın görülüyor

bunu destekleyen teorim ise kuman,peçenek federasyonunun içinde yer alan uzların kumanların olmazsa olmazı kesin kural olan akraba evliliği olmaması nedeni ile kumanların aynı federasyon içindeki gruplar ile siyasi otorite farklı da olsa

yoğun akrabalık ilişkileri içinde olduklarını göstermekte ve günümüz gagauzların da biyolojik ve tipolojik yaklaşımların büyük oranda benzerlikler göstermesi 900 lü yıllara ait rus kroniklerinde bahse konu biyolojik tanımlamalar ve tipolojik özellikler kumanlardan başka hiç bir türk kavminde bulunmadığı açık şekilde belirtilmekte ve hatta türk soylu olup olmadıkları konusunda sıf bu tipolojik farklılıktan dolayı şüphe duydukları belirtilmektedir

tüm bunların değerlendirmesinde ben gagauzların oğuzların kuman peçenek federasyonuna dahil ettikleri boyları olan uzların torunları olduğunu düşünüyorum yayıdıkları coğrafyanın da o dönem bu federasyonun etki alanları olduğu düşünülürse bu doğru bir tespit olmalı

filolojik veriler her zaman doğruyu bulmada yeterli sonuçlar vermekten kesin yargılar getirmekten uzak olmakta ve hatta bazen yanıltıcı etken dahi olabilmektedir zila dil temelinde tek başına toplum değerlendirmeleri sakıncalı veriler ortaya koyabilmektedir

zira toplumlar içinde bulundukları coğrafya ve komşuluk vs ilişkiler içinde bulundukları toplulukları dil olarak direkt etkiler ve etkilenirler

örnek verecek olursak 1970 li yıllarda çevrilmiş türk filmlerini izlerseniz o dönemde kullanılan türkçe ile günümüz türkçesinin ne kadar kısa dönemde ne kadar değiştiğini gözlemleyebilirsiniz

saygılarımla
----
Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: naumacos üzerinde Eylül 01, 2008, 18:38:32---- Sn Paşalı,
uzun süredir pomak tarihi ve balkanlarda var olan diğer küçük etnik grupların kökenleri hakkında ,tabiri caizse,kafa kırıyorsunuz demekten kendimi alıkoyamıyacağım.
Öncelikle belirtmek isterim ki son trend özellikle pomakların trakların devamı olduklarını konusunda tezler geliştirmektir,Bulgaristan bu konuda hiç de geri kalmıyor.Pomakların islam dinini kabul etmiş slav grupları,o tutmazsa hiç olmazsa trak yapalım misali.
Diğer yönden bakılınca bugünkü etnik yapılar içerisnde şamanizme en yakın gözüken çuvaşlar var,ama bir kısmı biz proto-bulgar olduklarını,bir kısmı ise öntürk oldukları görüşündeler.
Açıkçası tezlerde geçen slav-bulgar Osmanlı yöneitcileri olduğu bir gerçektir,bunu hem türk,hem bulgar kaynakları aynı ağızla ifade etmekte.
Ama neden pomak paşa yok sorusuna gelince,bana kalırsa onlar kendilerini esas unsur olarak görmelerindendir.
Bulgar kaynakları aynı zamanda get'lerin trakların devamı oldularını,ve bugünkü Almanya'nın Bavarya eyaletini oluşturanların get'ler olduğuna göre kendilerine akrabalık payı çıkartmakadır.
Küçük bir örnek vereyim:
Bir çok yerde proto-bulgarların han,khan,yada nasıl adlandırırsanız Han'a bıyıgi diye söze başlanır.
Sizce de bu büyük Han dan başka birşey değil mi?
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: *PAŞALI* üzerinde Eylül 04, 2008, 16:42:19---- Alıntı sahibi: naumacos üzerinde Eylül 01, 2008, 18:38:32Sn Paşalı,
uzun süredir pomak tarihi ve balkanlarda var olan diğer küçük etnik grupların kökenleri hakkında ,tabiri caizse,kafa kırıyorsunuz demekten kendimi alıkoyamıyacağım.
Öncelikle belirtmek isterim ki son trend özellikle pomakların trakların devamı olduklarını konusunda tezler geliştirmektir,Bulgaristan bu konuda hiç de geri kalmıyor.Pomakların islam dinini kabul etmiş slav grupları,o tutmazsa hiç olmazsa trak yapalım misali.
Diğer yönden bakılınca bugünkü etnik yapılar içerisnde şamanizme en yakın gözüken çuvaşlar var,ama bir kısmı biz proto-bulgar olduklarını,bir kısmı ise öntürk oldukları görüşündeler.
Açıkçası tezlerde geçen slav-bulgar Osmanlı yöneitcileri olduğu bir gerçektir,bunu hem türk,hem bulgar kaynakları aynı ağızla ifade etmekte.
Ama neden pomak paşa yok sorusuna gelince,bana kalırsa onlar kendilerini esas unsur olarak görmelerindendir.
Bulgar kaynakları aynı zamanda get'lerin trakların devamı oldularını,ve bugünkü Almanya'nın Bavarya eyaletini oluşturanların get'ler olduğuna göre kendilerine akrabalık payı çıkartmakadır.
Küçük bir örnek vereyim:
Bir çok yerde proto-bulgarların han,khan,yada nasıl adlandırırsanız Han'a bıyıgi diye söze başlanır.
Sizce de bu büyük Han dan başka birşey değil mi? sayın naumacos

zaten siz tesbitlerde bulunmuşsunuz buna ekleyecek ne var / bazı devletlerin pomakların türk kökenli olmadıklarını ispata yönelik akıl almaz çabaları tabiri caiz ise bir yerlerini yırtmaları nerede ise uzaydan geldiklerini idda etmelerine sadece gülünür

pomakların içinde de kafası karışık bazı kimseler ne yazıkki buna çanak tutmaktadır fakat çok önemli değil bakın pomaklar kendilerini amerikan kökenli görselerdi yada alman kökenli ne bileyim ingiliz kökenli görselerdi eminim kendilerini türk kökenli görmelerinden daha fazla destek görürlerdi lakin güneş balçıkla sıvanmaz

toplumlar ın hafızaları vardır gerek kültürel gerek duygusal vs etkenler buna olanak tanımaz ve burada kar zarar hesabı yapmak mümkün değildir varsın onlar pomakların uzaydan gelen bir kavim olduğunu ispatlaya dursun pomaklar kim olduklarını iyi biliyor  :)

pomaklardan paşa çıkmadığını kim söylüyor sayın naumacos benim orjinal yani türkiyeye geliş öncesi babamın soy ismi paşaoğlu dur bilrsiniz osmanlı sisteminde babanın ismi yada mevkii ön isim olarak kullanılırdı ki gerek balkanlarda gerek orta asyada günümüzde dahi bu uygulamaların varlığını biliyoruz

ancak sizinde dediğiniz gibi pomaklar kendilerini asli unsur olarak değerlendirirler bu yüzden etnik kimlik ön plana çıkmaz bu yüzdendirki göçler sonrasında kendilerini göçmen olarak sıfatlandırmaktansa etnik kimlik ön plana çıkmıştır

günümüzde dahi devlet yönetiminde etkin olan kişiler asla bu etnik kimliği kullanmaz sadece bir nostalji olarak varlığını devam ettirir

saygılarımla
----
Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: caparovski üzerinde Kasım 05, 2008, 15:03:47---- word e yazdığım yazıları buraya nasıl ekleyebilirim, bilgi verirseniz sevinirim, çünkü kopyalama olayı yok, buna bir çözüm lütfen.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: Taran Kedi üzerinde Kasım 05, 2008, 15:06:44---- WORD E yazdığınız yazıları mouse ile seçiniz (hepsi mavi olacak). Ondan sonra CTRL tuşu ile aynı anda C tuşuna basın.

Ondan sonra buraya mesaj yazdığınız yere mouse ile bi kere tıklayın. SOnra da CTRL tuşu ile aynı anda V tuşuna basın.

Kolay gelsin.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: caparovski üzerinde Kasım 05, 2008, 15:45:02---- Sn. taran kedi yardımınız için teşekkürler. ;)
ve,
Sn. Paşalı,
Pomaklar konusunda o kadar çok şey araştırmışsınız ve bu sitede de bunları paylaşıma sunmuşsunuz, öncelikle bu çalışmalarınızdan dolayı sizi tebrik ediyorum, çünkü herkes bu kadar araştırma yapmaz.Bir olasılık üzerine yoğunlaşır ve sadece o konuda ilerler.
Ben yazılarınızın tamamını okuyamadım, sanırım hepsini okumak birkaç gün sürer, olası ve söylenen bütün ihtimalleri araştırıp yazmışsınız ve ortaya öyle bir karmaşa çıkmış ki, sonuç çok karışık, atalarımız zamanında bunları not alsaymış bugün biz bunları tartışıyor olmazdık, mesela kitlesel olarak bazı düşüncelere inanmış ve araştırma dahi duymayan milletler var, örneğin Timuçin Binder ; Anadolu Türkleri diye bilinen şu an ki türklerin çoğunun kökenini orta asyaya değilde Anadolu eski halklarına bağlamakta fakat bu tartışılamaz bile kabul edilen görüş Anadolu Türklerinin hepsinin kökeni orta asyaya dayanmaktadır. Bu sadece bir örnek deyip doğruluğunu veya yanlışlığını söyleyemem.Demek istediğim anadoluda herkesin tarih düşüncesi ortak payda da birleşiyor. Ortak nokta herkesin orta asyadan geldiğidir. (Bu konu tamamen farklı bir konudur, bu sayfada tartışılamaz bile)
Fakat balkanlara gelince durum değişiyor, 1 tepe,2 tepe 3.cüsü pirlepe…
Peki bu tepelerde ki insanlar ne düşünüyor derseniz, her tepedeki insanlar farklı düşünüyor, hatta bırakın buradaki köyleri, ailelerin içinde bile farklı düşünenler var, babayla çocuğu bile farklı düşünüyor, işte balkanların karmaşası bu.
Tabi ki tüm olasılıkları en ince ayrıntısına kadar araştırıp gözden geçirmek bilimsel olarak doğru olacaktır, yada tüm bunların yerine gidip dna araştırmasıyla, antik dönemlere ait iskelet yapılarıyla vb. tıp ta bunların incelenmesi yapılır, sonuç ortaya çıkar.
Fakat kendini Bulgar yada türk olarak gören biri istemediği bir sonuç alırsa yine büyük kimlik bunalımları ve kaos yaşanır.
Öncelik le tüm araştırmalarda yapılan bir hata şudur ki ; Pomakları yada torbeşleri saf kan bir ırka dayandırmak. Anadolu ve balkanlar gibi sürekli göçlere sahne olmuş bir coğrafayada yapılan büyük hata budur işte.
İlk başta saf kan ırk teorisini kafamızdan yok etmeliyiz, bakınız örnek vereyim ;
Balkan milleti Müslümanlığı kabul edince Arnavut makedonla, Makedon pomakla, Pomak Türkle evlilik yaptı ve karıştı, ortaya saf kan ırk yerine melez bir ırk ama Anadolu ırkı ortaya çıktı. Buna da siyasi tarihte türk adı verildi ve şuan türk olarak geçiyoruz, bunu 300 yıl sonra araştıracak olan kişi kendinin türk olduğunu görecek ,fakat aslında türk değil.
O yüzden akademisyenler ve bilim adamları belgelere baksa dahi ve bu örneğimle de benim için belgelerinde çok fazla güvenirlilikleri kalmıyor, çünkü antik Makedonlar tamamen yok olmayıp roma imparatorluğunun içinde önce Romalılarla sonra Slavlarla karışmış ve kaynaşmıştır, roma döneminde Romalı, slav döneminde slav olarak geçiyor, Osmanlı döneminde de turçi, yada Müslüman.
Benim varacağım sonuç şudur, oranın artık yerli insanı olduğumuz.
Mesela biz Slavlaşmamıza rağmen ben sadece saf kan Slavlığı kabul etmem, onun yerine makedonum derim, ( dilinde bir önemi yok, çünkü Makedon olduğu halde makedoncayı bilmeyen yeni nesil gençler,Türkçe ve İngilizce konuşmakta )
O yüzden karmaşanın olduğu yerde kendimi oranın yerli insanı olarak görüyorum, örneğin Makedonya ikibin yıldır Makedonya toprağı, orası sürekli göçlere sahne olmuş.
Bugün bana Bulgarsın diyen ardından şunu söyleyecek ;
100 yıl önce bulgardın, sonra da; 200 yıl önce sırptın ve karpatlardan geldin, daha sonra; 300 yıl önce romendin,daha da sonra 400 yıl önce rus tun,en sonunda da 500 yıl önce vikingtin ve sen anglo saksonsun, yani burada işin yok öldürün bunları bunlar bizden değil,,burası illirlerin toprağı burası yunanlıların toprağı vs….
Tüm bu kargaşadan sonra ben Pomakların ve torbeşlerin balkanların yerli insanı olduğu düşüncesindeyim, çünkü bir yerlerden oraya göç etseydik eğer diğer kitlelere katılırdık, ya tamamen Bulgar yada tamamen hırıstiyan olurduk arada kalmış bir millet var balkanlarda.. ve ne olmadığını iyi biliyor ama ne olduğunu tam olarak söylemiyor, benim büyüklerimde Makedonyalıyız derler köken belirtmekten kaçınırlar, goce delcevin de dediği gibi biz Makedonların torunlarıyız !!, sonra Slavlaşmışız, Osmanlı döneminde Türkleşmişiz ve şimdi de Türkiye de, ne olursak olalım vatandaşlık itibarıyla türküz . Türkiye de bizi türk olduğumuzdan dolayı değil dini kimliğimizden dolayı kabul etmiştir fakat kimliklere de bir sorun çıkarmayalım diye türk olarak yazdırmıştır,(Türkiye ulus bir ülke olduğundan dolayı kökeni farklı olanlar gün gelir sorun çıkarır mantığıyla güdülen bir anlayıştır devlet ideolojisidir, o yüzden herkes mecburen kendini türk olarak belirtti kimliğinde bunu kabul etti.) bizimkilerde bunu kabul etmiştir, kabul ettikleri Türklük değildir, Müslümanlıktır. Çünkü tek kelime Türkçe bilmeyen insanlar nasıl Türklüğü kabul etsin , fakat bu günümüzde türk bilinci olarak kendini göstermekte…Bizim de karşımıza günümüzde sizin atalarınız Türklüğü kabul etmiştir denilmekte,(bunu kabul eden atalarımız şu an yaşamadığı için onlara soramayacağımız için) işte bu anlayış olası düşüncelerimizin de önünü kesmekte gerçeklerin ortaya çıkmasını bir nevi etkilemektedir, fakat bizim gibi araştırmacılar bunu dikkate almayarak gerçeğin peşine düşmüştür.
Dediğim şudur, saf kan ırk yaratma temelinde kökenimizi araştırırken illaki bir ırka dayandırmak çok yanlıştır,
Daha önce bazı öğretim üyeleriyle de konuştum, araştırmacılarla da ben makedonum dediğimde benim ırk olarak Makedonum dediğimi fakat konuşmalarımızdan sonra ne demek istediğimi açık bir şekilde de anlamışlardır.
Belki çoğu insan saf kan ırktan geldiğine inanmak istiyor ama gerçeğin bu olmadığını düşünüyorum, ortada bir bilinç vardır, ve bugün bir bulgara sen proto-bulgar yani orta asya kuzey Türklerinden geliyorsun ataların onlardır diyemezsiniz. Bugün macarlarada sizin atalarınız hunlardı diyemezsin yada hunlar türktür de diyemezsin kendin bunu kabul edebilirsin ama başkaları kabul etmez.
O yüzden çok fazla karmaşanın içine sürüklenmeden. Gerçekleri görmek gerekir.
Bugün Makedonya cumhuriyeti bunu dile getirmiştir, peki dediği nedir ?
Bunu sitede bulunan Sn. Halim Çavuşoğluda çok iyi bilir.
Modern Makedonya köklerini antik dönemden alan ve içinde türkleride slavlarıda barındıran bir yapı, ırk olarak değil ama millet bilinci olarak oluşmuş yeni bir yapı bu milletede Makedon adı veriliyor, çünkü içinde oraya zamanında göçmüş ve bir sürede olsa oralara yerleşmiş insanlar olduğu için, küçük bir ihtimal dahi olsa bazı dağ köylülerinin onlardan gelebileceği mantığıyla bu göçebe toplumları da Makedon kimliğinde isim bulmuştur, o yüzden başta ben olmak üzere benim gibi düşünen Makedon göçmenleride (torbeş) kendilerini Makedon olarak ifade etmeye başladı.Buna karşı çıkanlar Arnavutlar,Bulgarlar,Sırplar,Türkler vb. balkan milletleridir. Amaçları tamamen tarihimizi yok etmektir.Yukarıda değindiğim üzere önce Bulgarsınız diyecekler sonra Sırpsınız,sonra Romen,rus vs. sonra buradan gidin diyecekler. Buraları bizim buraların hakimiyeti biz olacağız, büyük Arnavutluğu, büyük bulgaristanı,büyük sırbistanı, hatta kimi kesimlerde Osmanlıyı yeniden diriltecekler, içlerinde ki amaç budur.
Köken konusunda amaçlar çoğunlukla duygusal ve siyasidir.
Ne Pomaklar nede torbeşler(Makedonlar) tamamı itibarıyla saf kan bir milletten gelmiyor. Asırlarca orada yaşamış yerli insanların torunlarıyız.
Örneğin ; Makedonya daki Yörüklere, Konya karamanlılara bakınız, nasıl da geldileri yeri biliyorlar. Çünkü bir yerden oraya gelmişler, yani oraya gelen herkes oraya nereden geldiğini biliyor. Bir tek Pomaklar ve torbeşler bunu bilmiyor.
Örnek vereyim ; atalarım debarlıymış,ve atatürkün atalarıda karamandan debara göç etmiş onlar hep Türkçe konuşmuşlar ama benim atalarım tek kelime Türkçe bilmezmiş ve konuşmamışlarda , sonra da bize Türkiye ye gelince sizinde kökeniniz karamanlı dediler, fakat nasıl olurda biz atatürkün soyundakiler gibi Türkçe konuşmamışız onlarla komşu olmuşuz ama tek kelime Türkçe bilen yok !!!!!! örnekte de görüldüğü gibi söylevler mantığa aykırıdır. Atatürkün sülalesi sürekli Türkçe konuşmuştur, hatta tüm karamanlı Yörükleri Türkçe konuşurken nasıl olurda bizimkiler onlarla birlikte yaşarken Türkçe konuşmamıştır. Sonra dan torbeş olduklarını öğrenmiştim atalarımın, araştırınca da gerçekler ortaya çıkmaya başlamıştı…Hatta Arnavut diyorlardı fakat nasıl olurda Arnavutluk sınırında Arnavutlarla yaşayan bu insanlar makedonca konuşuyordu..o yüzden söylevler hep hikayedir.
NEDEN diye soruyorum, çünkü geldikleri bir yer yok zaten biz oradaydık ve balkanlara kim hakim olduysa güçlü krallığı kim kurduysa bizde o milletin bünyesinde yer aldık…


Evet Pomaklar traklardan da gelir, Makedonlardan da Romalılardan da Türklerden de , Slavlardan da. Çünkü bunların hepsiyle karışmıştır, roma döneminde roma ve slav, Osmanlı döneminde Türklerle karışmıştır, ortaya güzel kültürü ve insanları olan bir halk çıkmıştır.
Erkekleri yakışıklı, kızları çok güzel melez ama bir o kadar da balkanların saf kan yerli insanlarıdır bu insanlar.
Pomakları bir yerlere bağlamaktan çok insanların bilinçleri ne ise bu ortaya çıkmalıdır, sorun şu ki ortada bir Pomak cumhuriyeti olsa sorun çıkmayacaktır ama yok… olmadığı içinde ya Bulgarlardan olacaklar yada Türklerden ve sorunda çözülmeyecek o yüzden rodoplardaki,bulgaristanda ki Pomakların işi zor, Makedonya daki Pomak diye de geçen fakat torbeş olan bunu da kabul etmeyip makedonuz diyenlerin durumu daha kolay dır, çünkü Makedonya cumhuriyeti geçmişteki tüm ırkları bünyesinde barındırdığını ve ortaya da yeni modern Makedon ulusunun çıktığını söylemiştir, oradaki sorun da din sorunudur, orada da hırıstiyan olanlar bu şekilde Makedon olarak geçiyor, Müslüman olanlarda türk olarak biliniyor…neyse konuyu dağıtmayayım.

Kim kendini nasıl hissediyorsa öyledir. Bir Pomak türküm diyorsa türktür, bir Pomak ben Pomak ım diyorsa pomaktır.Makedonyada Pomak diye bilinenlerin büyük kısmı makedonuz diyor ve Makedonluğu benimseme konusunda büyük adımlar atıyorlar.

Türkiye deki durumda biz ne olursak olalım mecburen türküz kimliğimizde de bu yazılı. O yüzden ya sev, ya terket görüşü olan bir ülkede ırk olarak farklı olsakta, artık Türkiyeli ve türk olmuşuz, yapacağımız şey kendi kültürümüzle yaşayıp, ülke sorunlarıyla uğraşmadan( ki torbeşler kesinlikle birbirini desteklemez ve içlerinden siyasetçide çıkarmaz) mütevazi bir şekilde yaşamaktır. Zamanında çok sıkıntılar çekmiş ve halende sıkıntılar çekmekte olan bir topluluğuz, azınlık değiliz çünkü azınlık olacak hareketlerimiz ve eylemlerimiz yok. O nedenle kendimizi göçmen adı altında değerlendiriyoruz ve hareket mantığımızda bu oluyor. Bir göçmen gördüğümüzde onun hangi ırktan olduğuna bakmayız, ve kendimizden görürüz,
Gençlik yıllarında gençler asi olur ve başkaldırır ben bunun çok mantıklı olmadığını süreç içinde gördüm, öğrenciyken asilik en üst safhada olur, ama insan büyüdükçe gördüğü ama görmek istemediği kabul etmediği şeyleri bir nevi kabul etmek zorunda kalıyor. O yüzden mütevazi yaşamak biz göçmenlerin hayat tarzı olmuş, sessiz kalmak ve kendi çapında sıkıntılarında olsa aman devlete bir şey söyleme düşüncesi genel olarak tüm insanlarımızın düşüncesi, o yüzden hangi ırktan geldiğimiz olayını çözsek dahi kalıplaşmış düşünceleri yıkamayız, atık her şey oturmuş, bu saatten sonra biz torbeşler hepimiz makedonda olsak kitlesel olarak makedonyaya göç edemeyiz, çünkü anadoluda ki halklarla kaynaşmış ve karışmışız ancak kişisel olarak göç edebiliriz , orada da yalnız yaşayıp orada ki insanlarla kaynaşmalıyız kaynaşabilirsek, çünkü Müslümanlıkla birlikte istemesekte onlardan farklı yanlarımızda olacak mesela bir torbeş erkeğin mutlaka maçoluğu baş gösterecektir yer yer, doğudan gelen özelliklerimizlede varız, batıdan gelen özelliklerimizle de o yüzden biz hep ılımlı olmak durumunda kalıyoruz. Bazen töreler karşısında biz batılıyız bizde öyle şey yok diyoruz ama bazende batının rahatlığı karşısında hayır biz o kadar rahat değiliz bizim bazı aile kurallarımız vardır diyoruz, o yüzden biz ne batıyız nede doğu, ortada kalmışız, oraya gitsek oradaki insanlarla da yaşayabiliriz ama onlar gibi değil kendimiz gibi….işte buna da göçmenlik deniyor, biz artık göçmen miletiyiz, yeni bir ırk olmuşuz sanki,,, türküyle, pomağıyla, makedonuyla,arnavutuyla,boşnağıyla,,biz göçmeniz ve ırkımızda bu …( kimseyi rencide etmeden ve sert tartışmalar içine girmeden naçizane düşüncelerimi yazdım.)
türkçe lisanda imla hatası yaptımsa affola...
herkese saygılar.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ocak 20, 2009, 23:00:58---- BOGOMİLLER
Heterodoks
Pavlikianlar

14.07.2006

ÜNER ERTEM

1 Yeryüzündeki bütün sapkın kabul edilen görüşler ( birbirlerinin devamı olmamakla birlikte ), farklı kültürlerden çıkmış olsalar da bir yerde buluşurlar. Bu buluşma noktasında her biri bir şeylerini bırakır ve bırakılan bu şeyler yeni yolculuklara bahane olur. Çıkılan her yolculuk, bir maceranın, bir hayatın başlangıcı, paylaşımın ve heyecanın yeniden yaratılmasıdır. İnsan sosyal bir canlıdır; paylaştığı oranda varolur, heyecan duyduğu oranda da kendini yeniler, büyür, gelişir. ‘Pişmanlık insanın gelişmesinin inkarıdır’ derler. Bu yüzden tarihi, ileriye bakanlar; halkı için bir şeyler yapan, yapmaya çalışan, düşünen insanlar yazmıştır. Bogomiller de tarihe bir şeyler yazan, iz bırakan insanlar olarak yaşamışlar ve yaşayacaklardır.


Problem: Günümüzde karşılaşılan en büyük sorunlardan biri; insanların geçmişlerine ilgi duymaması, atalarını tanımaması ve bulunduğu topluma yabancı bireyler olarak yaşamaları gerçeğidir. Kişi gideceği yolu bilmek istiyorsa, geldiği yolu iyi öğrenmelidir. Hele ki, bizim gibi çok daha uzak bir yoldan gelen toplumlar için bu daha da büyük bir önem arz eder.

Amaç: Geçmişini tanıyan, bilen insan; yaşadığı toplumun sorunlarına kafa yoran, duyarlı insandır, sevecen, hümanist insandır. Burada temel düşünce Bogomilizm felsefesinin bizlere ne kadar yakın, bizden bir düşünce olduğu, Alevilik, Bektaşilik, Babailik, Şiilik ve az da olsa Sünni İslamlardan etkilendiğini, çıkış noktasının Mani Dini olduğunu ve bu dinin çevremizdeki kültürleri ne derece etkilediğini göstermektir.


Giriş: Yaşayan her düşünce kendinden önce gelenlerden ilham alıp beslenmiş; kendinden sonra geleceklere de esin kaynağı olup, doğmalarına katkı sağlamıştır. Toplumlar yok olsa da kültürel birikimleri, nesilden nesile devamlılık göstererek, onlardan kalan hoş bir anı misali yaşamaktadırlar. Kavimler arası yer değiştirmenin ve birbirini rahatsız etmenin en yoğun yaşandığı coğrafyamızda- ki ben buna yaşadığımız tüm yerleri ekleyerek; Rumeli, Anadolu, İran ve Orta Asya’yı kastediyorum- bu birbirine geçiş ve etkileşim had safhada yaşanmıştır. Tarihçiler Doğu’yu ‘toprağı az, insanı bol’ yerler olarak tanımlarlar. Dolayısıyla, insan emeğinin, kültürünün, dolayısıyla medeniyetin başlangıç ve çıkış noktası bu topraklardır. “Her şeyin ölçüsü insandır” görüşü ışığında sahip olduğumuz ortak tarihimizdeki olayları, insan gerçeği etrafında görmeli, yorumlamalıyız. Bütün varılan sonuçlar, katedilen mesafeler insana ulaşmak; onu anlayabilmek, varlığını idrak edebilmek içindir. Mitoloji, felsefe, din ve ahlak kuramları hep bu amaca hizmet eder olmuşlardır.

Toplumlar, tarih boyunca hayatın anahtarı olarak gördükleri mutluluğu bulmaya çalışmışlar; bunduklarını sandıklarında ise ona sahip olmak, benimsemek istemişlerdir. Onu bulduğu ya da bulduğunu sandığı oranda huzurlu olmuş, manen rahat yaşamıştır. Bu yüzden tarihin her döneminde birileri mutluluk vaadiyle ortaya çıkmış, mutluluğun anahtarının kendisinde olduğunu söylemiştir. İnsanları yönetmede, yönlendirmede bir mihenk taşı olan bu tutum; Tek Tanrılı büyük dinleri tebliğ eden peygamberlerden tutun da; tarihin gördüğü en büyük vahşetleri gerçekleştiren diktatörlere kadar ( Mısır’ın büyük Firavunları, Hitler, Musollini, Cengiz Han, Kızıl Kmerler ); hepsinin ortak ideali olmuş; insanlığın ve kavimlerinin kurtuluş anahtarlarının kendilerinde olduğunu savunmuşlardır. Çıkış noktaları ve ilham kaynakları, mistisizm ağırlıklı görüşler olsa da varmak istedikleri hedef insanlığın geleceği ve varlığı olmuştur. Kendilerini onların kaderleriyle özdeşleştirdikleri oranda başarılı olmuşlar, içlerinden çıktıkları toplulukların varlık sebebi haline gelmişlerdir. Bu sebepledir ki; ister demokratik, ister anti-demokratik olsun bütün ideolojiler ve temsilcileri halkı kucaklayarak, çoğunluğun sesi olduklarını iddia ederek bu yönde çalışmışlar, gerektiğinde kendilerini bu uğurda feda etmişlerdir. Hiçbir görüş, düşünce ve ideoloji ne kadar acımasız ve gaddar olursa olsun; ’ben insanlığı mahvedeceğim’ diye yola çıkmaz, çıkamaz! Tamamının bir şekilde dayandığı, gücünü aldığı ve gerektiğinde güvendiği tabanı halkıdır. Hepsinin varacağı, varmak istediği nokta aynı olsa da kullandıkları yöntem ve davranış biçimleri farklılıklar gösterir. Bu farklılığı yaratan etkenler genel olarak; toplumun örf, adet ve gelenekleri, inançları, ahlaki anlayışları, tarihi, ortak kültürel değerleri, vb. şeklinde sayılabilir.

“Her yolun başlangıcı ve izlediği yol farklı olmakla birlikte, varacağı nokta aynıdır.” Bu tarih boyunca üstü kapalı da olsa dile getirilen, kabul görmüş bir görüştür. Burada önemli olan hitap edilen kitlenin, bu yolu ve dolayısıyla düşünceyi kendisine yakın bulması, sorunlarına çare olması yönündeki gerçekçi yaklaşımlardır. Her insan, her toplum doğası gereği mutlu olmak, neslini devam ettirmek ister. Hele kendisini tanıyan, seven, güvenilir bir yol gösterici olursa mutluluğa giden yolda işler çok daha kolaylaşır, hızlanır. Sanmıyorum ki, nihayetinde acı çekmekten hoşnut olan bir toplum olsun. Hayatı, insanları ve liderleri bu açıdan değerlendirmek, izlemek ve karar vermek gerekir. Tabii ki, adil ve objektif olmak kaydıyla. Yaşadığımız coğrafyada ortaya çıkan ve çevremizdeki insanların etkilendiği, yaşamlarını ve kaderlerini düzenlediği akımlardan biri olan Bogomilizm ve onun esinlendiği görüşleri de değerlendirirken aynı sabrı ve hoşgörüyü göstermeyi unutmamalıyız. Çünkü onlar farkında olmasak ta geçmişimizi ve bugünümüzü şekillendirmişler; yarınımıza da yön veren kılavuzlar olarak hayatımızda, yanı başımızda bizimle birlikte olacaklardır.

Bogomiller: ‘Tanrı’nın Sevdiği Kullar’ . Papaz Bogomil tarafından bugünkü Bulgaristan’da kurulup yayılan Pavlikiancı bir dini akımdır. Tarih sahnesinde görüldüğü andan itibaren Heterodoksluk’la suçlanmış ve yok edilmek istenmiştir ( Heterodoksluk : Ana akımdan sapmış bulunan, sapkın görüş. Bu kavram dini gruplar arasında kendilerini kutsal metne ve din kurucusunun gösterdiği yola en uygun davranan gruplar tarafından azınlıkta kalan gruplar için kullanılmıştır. Ancak Heterodoks kabul edilen gruplar kendilerini Heterodoks değil, aksine Ortodoks –sahih- görürler ). Bogomil sözcüğü ‘Evliya yani Tanrı Dostu’ anlamına gelir. Ortodoks Hıristiyanlığa aykırı düşen bu sapkın, dinsel ve sosyal akım; Pavlikianizm adı altında ilk olarak Anadolu’da ( VI-VII. Yüzyıllarda ) doğmuş ve Anadolu kültürünün bir parçası olmuştur. Düşüncenin, Balkan Yarımadasına; Arabistan ve Orta Asya’dan gelen göç dalgalarının etkisiyle Kafkaslar ve Kuzey Karadeniz üzerinden geldiği kuvvetli ihtimaldir. Bir diğer olasılık ise Anadolu’nun o dönemdeki hakimi olan Bizans içerisinde olan bir iç göç hareketidir. Ancak bu zayıf bir ihtimaldir. Çünkü o çağda hiçbir devlet, sınır boylarındaki yerleşik halkı iç bölgelerine götürmek istemezdi. Hele bölgenin o dönem mutlak hakimi olan ve çevre ülkelerle sürekli boğuşan Bizans bunu asla yapmazdı. Bizans Devleti bu politikasını X ve XI. Yüzyıllarda zayıf düşerek, terk etmek zorunda kalmıştır. Bizans’ın Anadolu’ya sahip olduğu sürece güçlü olduğunu savunan tarihçiler; bu göçlerin neticesinde Devletin de bölgeden çekilmek zorunda kaldığını belirtmişler. Burada Selçuklu Devleti ile bağımsız Türkmen akınlarının etkisini unutmamak gerekir.


Bogomiller ( ki Pavlikianlar’ın hem maddi, hem de manevi yönden mirasçılarıdırlar ) tarihsel süreçte Bulgarlar’ın ve ağırlıklı olarak Boşnaklar’ın atası kabul edilen topluluğa verilen ortak addır. Hristiyanlığı kabul etmeyip, Onu Heterodoks anlayışla yorumladıkları için Ortodoks bir devlet olan ve Ortodoks Hıristiyanlığın koruyucusu konumundaki bölgenin en büyük devleti Bizans tarafından toplu kıyıma uğratılmış ve yok edilmeye çalışılmışlardır. O dönemde Bulgaristan, Asya üzerinden yoğun göç almakta, gelen bu yeni topluluklar da Bulgaristan’ın güçlenmesine ve Bizans’ın bu bölgede etkinliğinin azalmasına neden olmaktadırlar. Bizans Devleti topraklarının kaybolmaması ve sınır güvenliğinin sağlanması amacıyla da bu bölgede yaşayan insanların üzerinde denetim sağlayabilmek için; önce kendisine bağlı Bulgar Kilisesini koz olarak kullanmak istemiş; başarılı olamayınca da en basit yöntem olan yok etmeyi denemiştir: “ ‘O kadar çok Pavlikian kırılıyor ki Bizans Askerleri artık kan görmemek için onları suda boğarak yok etmeye başlıyor. Kadınları cariye, bütün malları da hazine geliri olarak alınıyor’. Yok olma tehlikesiyle karşılaşan Pavlikianlar zamanın hemen hemen bütün büyük devletlerine haber gönderip, durumu anlatarak, kalan az sayıdaki insanını ülkelerine kabul etmelerini istiyor. Bizans’tan çekinen devletlerin hiç biri bu çağrıya olumlu yanıt vermezken, Horasanlı Hüseyin Gazi’nin Malatya Beyliği- Emirliği- ‘gelin kapımız size açık’ diyor . Pavlikianlar da bu davet üzerine Malatya’ya geliyorlar (ki bu bölge onların VI-VII.yüzyıllarda tarih sahnesine çıktıkları yer olması bakımından önemlidir.).Burada güler yüzle karşılanıp 80 yıl kadar kalıyorlar. Bu süre zarfında Malatya Emirliği’nin Ordusu ile birlikte Bizans’a karşı savaşıyorlar. Hatta Pavlikianlar’ın Malatya’ya yerleşmesinde emeği geçen Battal Gazi ( gerçek adı Emir Ömer Ibn Abdullah’tır.Burada Battal Gazi adı bir semboldür. Araplar tarih boyunca birçok kahramanlarına bu ismi vermişlerdir.) onlardan oluşturduğu askeri birliklerle Ankara, Kütahya, Antalya, Isparta gibi kent ve yörelere akınlar düzenleyip, kaleler alıyorlar. Malatya’da güçlenen ve çoğalan topluluk; Bizans’ın topraklarından çekilmesi üzerine yurtlarına geri dönüyorlar ( Bir rivayete göre ise Bizans İmparatoru Tuna üzerinden gelen Asya kökenli saldırıları önlemek için onları zorla eski yurtlarına geri götürüyor; bu daha mantıklı bir açıklama olsa gerek. Çünkü Bizans’ın Doğu Anadolu’daki etkisi Selçuklu Devleti’nin güçlenmesi ve kontrolsüz Türkmen akınlarıyla son bulurken, Balkanlarda ise yaşam mücadelesi devam ediyordu.). Topluluk geri döndükten bir süre sonra Bogomil adını alıyor “ ( Ö.Cihan Batur: Boşnakları Soykırımdan Battal Gazi Kurtarmış.) . O dönemlerde gerek Bizans, gerekse İslam sınır kentleri, merkezden uzak olduklarından çoğu kez bağımsız hareket eden otonom çevrelere dönüşmüşlerdi. Bu Anadolu sınır kentlerinde yaşayan halklar, birbirinden nefret etmeyen bir tablo oluşturmuş, kuvvetler dengesinde yeni Bizans- İslam ilişkisi yaratma çabasına girişmişlerdi (Alain Ducellier, Byzance et le Monde Orthodoxe ). Bölgeye hakim olan devletler (Bizans ve Selçuklular) orada kuvvet bulundurmaktan çok; yöresel güçlerin vassali olmuşlar, onlardan vergi ve askeri destek dışında bir şey istememişler, iç işlerinde bağımsız bırakmışlardır.

Hıristiyanlık ve İslam Ortodoksluğu ile yine iki dinin heterodoksizminin iç içe girdiği, dostluğun, düşmanlığın, yiğitliğin, kahpeliğin ve savaşın bir arada yaşandığı bir bölgeydi burası. Toplumsal gerginlikler, bazen sert ayaklanmalara yol açar. Bu ayaklanmalarda toprak ve vergi sorunları ön planda rol oynasa da, genellikle isyanlar dinsel bir görüntü kazanırlar ve yeryüzü ile ilgili somut istek programları ortaya koymazlar. Burada dinin belirleyici ve yönlendirici baskın karakteri gözlemlenebilir.Bölgede yayılarak devlet kuran ve yerleşik halkla doğrudan ilişkiye geçen Büyük İslam Devleti’nin bazı yazarları, burada gerçekleşen Şii ayaklanmaları olarak adlandırılan köylü hareketlerini tek nedene indirgeyip, Mazdek geleneği ile ilişkilendirme yoluna gitmişlerdir. Zerdüştlük ve Manicilik reformcusu olarak ortaya çıkan devrimci İranlı Mazdek ya da Mazdak, İranlılar’ın dinsel inançlarını kaba toplumcu bir inanca dönüştürmüştür. M.S. V. Yüzyılda toplumsal, ekonomik ve dinsel bir reforma girişen Mazdek, havanın, suyun, ateşin bütün insanlarca eşit olarak paylaşıldığı gibi; malların ve mal sayılan kadınların da bütün insanlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğini ileri sürüyor ve “ben Zerdüşt Dinini yenileştirmek için gönderildim.” diyordu. Çünkü halk Zendavest’in buyruklarını unutmuş ve yerine getirmez olmuştur. Siyasetname’nin yazarı Büyük Selçuklu Devleti’nin ünlü veziri Nizamülmülk de Şii ayaklanmalarının kökeninde Mazdek’i görür. Mazdek: “mal, insanlar arasında ortaktır; zira insanlar Tanrı’nın kulu ve Adem’in evladıdır. Her biri gereksinmelerine göre, bir ötekinin malını tüketebilmeli ve hiç kimse geçim araçlarından yoksun kalmamalıdır, malca eşit olmalıdır,” dediğinden herkes mallarını ortak duruma getirdi.( Burada Nizamülmülk’ü değerlendirirken kendisinin İran asıllı Sünni bir devletin veziri olduğunu unutmamalıyız.)

Nizamülmülk, Mazdek’in kadınları da ortak mal yaptığını, içkili seks partileri düzenlettiğini, külahını bir kadının evinin kapısına asan erkeğin rahatsız edilmeden istediğini yaptığını yazar. Oysa, Mazdek bir zevk adamı değil; fakirlik içinde bekar yaşayan bir din reformcusudur. Mani Dinine bağlı gözükür ve Mani Dini gibi, dinsel hiyerarşinin üst katları için dünya zevklerinden kaçınma kuralını getirmişe benzer. Mazdek kurtuluş için iyi eylemleri savunur; öldürmek, birine acı ve zarar vermek yasaktır. Öldürmek gerektiğinden hayvan eti yenilmez. Kıskançlık, kin, çatışma insanın kurtuluşuna engel sayılır. Mazdek; kin ve anlaşmazlık kaynağının insanlar arasındaki eşitsizlikten doğduğuna inanır, eşitsizliği kaldırmayı gerekli sayar. Ne var ki Mazdek, Mani Dininde olduğu gibi, bütün dünya nimetlerinden ve ten zevklerinden kaçınma kuralını yalnızca dinin büyükleri için getirir. Sade halkın mal sahibi olmak ve kadınları elde etmek isteğinden kurtulamayacağını kabul eder. Bu isteklerinden kurtulmaları, bu isteklerini serbestçe yerine getirebilirlerse olasıdır. Mazdek’in toplumsal öğretisi, bu düşünceden kaynaklanır.;” Yüksek Varlık, bütün insanlar eşit pay alsın diye, yeryüzüne geçim araçları koymuştur. Ama şiddet yoluyla geçim araçlarının paylaşılmasında eşitsizlik yaratılmıştır. Herkes kardeşlerinin zararına kendi isteklerini karşılamak istemiştir. Oysa hiç kimse zenginlikler ve kadınlar üzerinde ötekilerden fazla hak sahibi değildir. O halde fakire vermek için zenginden almalı ve bu yolla ilk eşitliği yeniden kurulmalıdır. Mallar ve kadınlar, su, ateş ve otlar gibi ortak olmalıdır.”

İslam yazarları, Mazdek döneminde İran’da büyük bir kıtlık olduğunu ve bu sırada Mazdek’in krala sokulduğunu ve şöyle konuştuğunu söylerler:” Aç halktan yiyecek esirgeyen ölümü hak eder “. Mazdek, halkı devlet ambarlarında saklanan besin maddelerini ele geçirmeye yöneltir. Mazdek’in izindeki halk kitleleri ayaklanırlar. Soyluların şatolarını yağmalarlar, karılarını alırlar, arazilerine el koyarlar. Sasani döneminden kalma “Tansar Mektubu’nda’ “ Soyluluktan, mevkilerden, ve ırsi mülkiyetten yoksun kişilerin, zenginliklere el koydukları” belirtilir. Bu büyük köylü ayaklanması, Mazdek ve yandaşlarının kırımıyla sonuçlanır. Üst sınıflarda korku yaratan hareket; halk kitlelerinde derin izler bırakır. Hakkında efsaneler uydurulur, romanlar yazılır. Yerleşik düzene geçerek, ilk Türk şehir kültürünün yaratıcıları kabul edilen Uygurlar’ın resmi dini de Manicilik olmuştur. Daha sonra bu topluluk Büyük Moğol Devleti’nin kurulmasında teorisyenlik ve yol göstericiliği yaparak; insanlığın geçirdiği değişime katkı sağlamışlardır (D.Avcıoğlu Türklerin Tarihi cilt II.).

Abbasiler döneminde Kuzey İran’da patlak veren Babek ve Mazyar ayaklanmaları da Mazdek’e bağlanır. Bunlara Hurremiye denilir. Hürremdiniya, Şiilik ve Mazdekçiliği birleştirir. Babek, Sünni Abbasiler’i sarsan dinsel görüntülü bir köylü hareketinin lideri olur. Kazvini adlı İranlı İslam yazarına göre; Babek, Mazdek Dinini diriltmek için ortaya çıkmıştır. Azerbeycan bölgesindeki yandaşlarını artıran Babek; Halife Me’mun ve Mu’tasım dönemlerinde köylülere dayanarak sarp kalelerde 25 yıl savaş verir. Sonunda ünlü Türk komutanı Afşin, Babek ayaklanmasını bastırır. Babek el ve ayakları kesilerek öldürülür, başı Horasan kentlerinde halka gösterilir. ( O kadar onurlu bir adamdı ki bir kolu kesildiğinde sağlam koluyla sararan yüzünü kana boyayarak müritlerinden acılı yüz ifadesini gizlemek istemiştir.).(Türklerin Tarihi age). Babek ayaklanmaları, başlangıcından itibaren Bizans’tan destek almıştır. Babek savaşçıları, Bizans’ın doğu sınırında bir nevi tampon vazifesi görmüşler, özellikle Arap akınlarının önlenmesinde Bizans’a yardım etmişlerdir. Bizans hem sınır güvenliğinin sağlanmasında onlardan faydalanıyor, hem de Babek hareketine yardım ederek İslam toplumunu yaralamayı amaçlıyordu. Bu planında da bir süre başarılı oldu. Ta ki, Hurremiye Hareketi’nin 833-34 yıllarında ilk yenilgilerini alması ve 837 yılında hareketin etkisini yitirmesine kadar.

Yine bu dönemde Pavlikianlar Fırat’ın doğusuna, kıvrım yaptığı Bizans arazisine yerleşmişler ve Malatya Emiri ile dostluk ilişkisi içinde yaşamaya başlamışlardı. Bizans’ın Anadolu eyaletlerine ( Thema’lara ) akınlar yapıp, yağmalarla yaşıyorlardı.( Pavlikian düşüncesi bu bölgede doğmuştur ve Anadolu kültürünün bir parçasıdır. Bu dinsel akım Trakya’ya geçerek Bulgaristan’da yaşayan insanlar üzerinde etkili olmuştur. Daha sonra Bizans İmparatorluğu; sapkınlıkla suçladığı bu insanları yok etmek istemiş ve sonunda onların bölgeden ayrılmalarına sebep olmuştur. IX.yüzyılın başlarında bölge halkı topluca Malatya Emirliği’nin davetiyle bu bölgeye göç etmişlerdir. Teori pratikle buluşarak, Pavlikianlar yönünden tarih yeniden yazılmaya başlamıştır.)

İlk önceleri, Emir’in onlara bağışlamış olduğu Arguvan’a yerleşen Pavlikianlar, önderleri Karbeas’ın yönetiminde 845 yıllarında Tephrike ( Divriği ) kalesinde, tam asker ruhlu bir devlet merkezi kurdular. Bu merkez Pavlikianlar’ın tarihteki en önemli yerleşim yerlerinden biri olacaktır. Bu şehir, Müslümanlar için 856, 859, 861 yıllarındaki Bizans saldırıları sırasında hazır güç oldu. Ancak sınır boyları otonomizminin özelliği olarak, Pavlikianler 863’deki Emir Ömer İbn Abdullah’ın ölümü ve Müslümanların yenilgisiyle sonuçlanan büyük sefere katılmadılar ( A. Ducellier age. ).

Bu bölge, iki dünyanın edebi destani geleneklerinin filizlendiği verimli, ortak toprağıdır ve bunlar, birbirlerine şiddetle, karşıt dinsel ve kültürel dışlamaları aşmış “ sınırboyu” insanlarıdırlar. IX. Yüzyıldan itibaren Bizans-Arap sınırboyu halklarıyla yüz yüze geliş ve karışım başlamıştır. Sınır boyu insanlarının ayrı dil, din ve kültürden olmalarına rağmen, birbirlerine hoşgörülü davranmaları ve ortak kültür elemanlarını kullanma geleneğinin oluşması, hiç kuşkusuz bölgenin siyasi durumuyla yakından ilişkilidir. Her şeyden önce bu sınırboyu yerleşim birimlerinin kısa zaman aralıklarıyla sık sık Araplar ve Bizanslar arasında el değiştirmesi, farklı inanç ve kültür topluluklarını her türlü dayanışmaya ve kaynaşmaya zorlamıştır. İstanbul Ortodoks kilisesi ve konsüllerin kararlarına olduğu kadar, Abbasi Sünni dogmatizmine ( Ortodoks İslamlığa ) aykırı inanç ve düşünceler de, merkezden uzak olmaları dolayısıyla buralarda tutunup yükselmişlerdir. İyilik-kötülük ikilemi üzerine kurulu Manicheizm’den derinden etkilenip, Hıristiyanlığa değişik bir yorum getiren Pavlikianizm bu bölgede doğup gelişmiştir. Heterodokslukla suçlanan bu öğreti Bizans Devleti tarafından sürekli işkence ve tacize maruz kalmış, gelişip serpilmesi bu yüzden uzun zaman almıştır. VII.yüzyılın başlarında Samosata’da ( Samsat’ta ) ortaya çıkan bir avuç insandan oluşan bir inanç topluluğu olan Pavlikianlar, IX. Yüzyılın ortalarında Bizans’ı sarsacak bir sınırboyu devleti kurmuşlardır. ( Yukarıda bahsedilen göçle gelenlerin yerli halkla birleşerek kurduğu birlik ). Ancak bu devletin kuruluşuna en büyük yardım, Abbasi devleti merkezinden uzak Malatya Emiri Ömer bin Abdullah’tan gelmiştir.

X. yüzyılın ortalarına doğru Bulgaristan’da Bogomilizm denilen yeni bir akım ortaya çıkıyor. Bu dini akımın kurucusu, Bogomil ( Tanrı’nın Sevdiği ) adında bir köy papazıydı. Papaz Bogomil etrafında yoksulluk, alçakgönüllülük, dua ve tövbe ile geçen bir yaşam telkin etmeye başlar. Aslında Bogomil’in öncülüğünü yaptığı bu tepki, feodal düzenin kötülüğüne karşı oluşturulan antifeodal ve antiklerikal ( din karşıtı ) bir tepkiydi. Bu tepki, Bulgar Çarı Petro ( 927-969 yılları ) zamanında köylü ayaklanmaları şeklinde ivme kazanıp, yayılmıştır. Bulgar Çariçesi Maria-İrena’nın amcası İstanbul Patriği Theophilaktes, damadı Bulgar Çarı Petro’dan iki endişe dolu mektup alır. Bu mektuplarda Çar, Bulgaristan’da ortaya çıkmış yeni bir dinsel, ama Kilise karşıtı akımı anlatmakta ve bu akımla nasıl baş edilmesi gerektiğini sormaktadır. Konuya eğilen Patrik, bu akımın Pavlikianlar’ın yeniden canlanması olduğuna karar verir. 954 tarihli cevabında, bu akımı iyi bildiğini ve bu kişilerin Kilise öğretisine geri çağrılmaları gerektiğini yazar. Ancak Patrik’in yanıtı, bu akımı alışılagelmiş bir sapkınlık olarak açıklamasına karşın, bunun Bulgaristan’da yeniden ortaya çıkışına çok şaşırdığını ve bundan etkilendiğini göstermektedir. Patriğin cevabına bakılırsa; Papaz Bogomil unutulmaya yüz tutmuş bir öğretiyi canlandırıyordu. Doğuda İstanbul’dan uzak kafaları karıştıran bu akım şimdi İstanbul’un yanı başında Bulgaristan’da, Kilise için daha da tehlikeli ve ciddi bir tehdit oluşturuyordu.

Kilise mevcut düzeni Tanrı’nın yarattığını, kötü olamayacağını ileri sürerken ; Bogomiller, idealist felsefeye bağlı kalmakla birlikte, dünyayı kötü bir gücün yarattığını söylerler. Onlara göre, ilkin İyi Tanrı vardı. Yedi gök ve ateş, su, hava ve yer olmak üzere dört öğeden kurulu evreni O yarattı. Dünyayı oğlu Şeytan ve bazı meleklerle birlikte yönetti. Fakat Şeytan sonra yedinci gökte tahtını kurarak, babasıyla eşit olmak istedi, bazı melekleri kandırdı. Tanrı, Şeytan ve yakını melekleri kovdu. Şeytan ve yardımcıları giysi ve taçlardan yoksun olarak yeryüzüne düştüler. Tanrı’nın oğlu yaratıcı gücünü koruduğundan dünyayı düzenlemeye ve kendi imparatorluğunu kurmaya koyuldu. Denizleri, bitkileri ve hayvanları yarattı. Sonunda kendinin hizmetçisi yapmak için, istediği biçimde Adem ve Havva’yı yarattı. Ama vücudunu yarattığı Adem ve Havva’ya ruh veremedi, Babasına başvurdu, Tanrı ruh yolladı; Adem ve Havva cana kavuştu.

Görünür dünyayı düzenleyip insanları yarattıktan sonra Şeytan; dünyayı yönetmeye başladı. Dünyanın ve yeryüzü krallıklarının mutlak egemeni Şeytan oldu. Bu nedenledir ki, Resmi Kilise Bogomiller’e göre Şeytan’ın eseridir. Bu görüş, feodal düzenin bekçiliğini yapan ve kendisi de en büyük feodallerden olan Kilise’ye karşı geniş kitlenin duyduğu hıncı yansıtır. Ayrıca yeni Hristiyan olan ve Şamanist gelenekleri sürdüren-ağırlıklı olarak Orta Asya kökenli- bir kısım halk da Kilise’nin kurallarına ve baskısına karşıdırlar. Yeni öğreti; (Kilise, Tanrı ile iletişimi ancak rahiplerin sağlayabileceğini söylerken ) kul ile Tanrı arasında aracıya gerek bulunmadığını, ( ruhban sınıfını yadsıyan İslam Dini gibi ) rahip sınıfının yararsız olduğunu ileri sürerler. Tapınakları, haçı, vaftizi, kilisede evlenmeyi, kilise bayramlarını, hatta Pazar gününü tanımazlar. Şamanist anlayışları Kilise baskısından kurtaran bu görüşler özellikle Orta Asya’dan yeni gelen Türkler arasında ilgi görür ( Doğan Avcıoğlu Türkler’in Tarihi cilt II s: 816-17 ).

Bogomiller Şeytan’ın kötülük ortakları olarak toprak ağalarını ve soyluları görüyorlar; yeryüzünün tüm mallarını ve zenginliklerini reddediyorlardı. Bu görüşleri onları çağımızın radikal anlayışlarına yaklaştırıyor. Yönetmekten çok yönetenleri eleştirme yolunu seçmeleri onları günümüzün Anarşistlerine benzetiyor olsa gerek. “Eğer Tanrı varsa kötülükler nereden geliyor?”. İşte Bogomiller’in yanıt bulmaya çalıştıkları soru buydu. Bu anlaşılması ve anlatılması zor mistik bir konuydu ve içinden çıkılması gerçekten imkansız gibi görünen yollara yelken açılmasını gerektiriyordu.

IX ve X. Yüzyıllarda Trakya’daki koşullar feodalitenin gelişmesine elverişliydi. Küçük toprak sahibi köylülerin aleyhine güçlü bir feodalitenin boy vermesi, köylü sınıfının sefaletine neden olmaktaydı. Bölgenin sahne olduğu sürekli savaş durumu halkın omuzlarına her gün artan vergiler yüklemekte, yoksulluğa düşen köylüler bir koruyucu aramak zorunda kalmaktadırlar.Aşırı ölçüde sert geçen 927-928 yılı kışını izleyen korkunç bir kıtlık ve veba ile birkaç yıl yinelenen kötü hasat, feodal sınıfa halka ait toprakları olabildiğince düşük fiyatlarla ya da birkaç besin maddesi karşılığında satın alma olanağı vermiştir. Bu ekonomik koşullar hiç kuşkusuz Bogomil propagandasının yayılmasına yardımcı olmaktaydı. Yaygın sefalet, bir yandan Bogomiller’in çağrısına uygun zemin hazırlarken, diğer yandan gelişen bir feodalitenin oluşmasını hızlandırıyordu. Tüm kudret ve zenginlikler bir azınlığın elinde toplanıyordu. Bu sosyal dengesizlikler Bogomiller’in sert karşı çıkışlarına yol açmaktaydı
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ocak 20, 2009, 23:03:14---- 2 Bogomil inancının sosyo-politik temeli, Bulgar köylüsünün toprak ağalarına karşı gelişen tepkisi olmuştur. Bu tepki yadsıyıcı, olumsuz, bozguncu bir tepkiydi ve hiç kuşkusuz Çar Petro ve oğullarının dönemlerinde Bulgaristan’ın gerilemesine yol açmıştı. Kozmas’ın risalesini yazdığı dönemde Bogomilizm yeni gelişen bir akımdı ve kısa süre önce Bizans İmparatoru Yohan Tzimises, Philippolis (Filibe ) civarındaki yörelere Pavlikianlar’ı göçe zorlamıştı. Bu bağlamda, hoşnutsuzluk yaratan ekonomik durumun ve yörede aniden ortaya çıkan düalist Pavlikian inançların Bogomilizm’in temelini oluşturduğu düşünülebilir. Genel kural olarak Bogomil öğretisi, Gnostik akımlardan aktarılmış düalizm ile olabildiğince tam uygulanması istenen Hıristiyan öğretisinin arasındaki gizli ya da açık karşılaştırmalarda belirginleşiyor. Bir akımın ilerleyip gelişmesi, yalnızca dış etkenler ve üyelerinin ateşli çabalarıyla açıklanamaz. Ortam elverişli, insanlar etkilenmeye hazır olmalıdırlar. Ayrıca Kilise’nin sorunlara sahip çıkamaması ve duyarsız davranması da etkin rol oynar. Bu koşullar Bulgaristan’da yeterince bulunuyordu.

Bogomiller ne et yiyorlar ne de şarap içiyorlardı; evliliğe de karşıydılar. Topluluklarında hiyerarşik bir düzen yoktu. Birbirlerine günah çıkartıyorlar, birbirlerini affediyorlardı. Zenginleri eleştiriyorlar, soyluları aşağılıyorlar ve sıradan insanları edilgin bir direniş göstererek, efendilerine başkaldırmaya davet ediyorlardı. Bogomil akımının başarısı, Kilise’nin zenginlik ve ihtişamı ile papazların değersizliklerinin yarattığı düş kırıklığından kaynaklanan toplu bir adanmışlıkla açıklanabilir. Ancak asıl etken, giderek yoksullaşan ve toprak köleliğine bile razı olan Bulgar köylülerinin, toprak sahiplerine ve Bizans işbirlikçilerine duydukları nefrettir.

Ortodoks inançlarına bu denli karşı çıkan bir öğretinin ister istemez bölgenin sosyal yaşamının tüm ögeleri üzerinde önemli yankıları olmuştur. Özellikle Kilise ile Devlet çıkarlarının böylesine iç içe olduğu bir dönemde Ortodoks inancının reddi kaçınılmaz olarak yasalara bir başkaldırı ve toplumsal düzenin tümüne yöneltilmiş bir meydan okumaydı. Bogomiller halkı sivil itaatsizliğe çağırıyorlardı; efendilerine itaat etmemeyi, zenginleri hor görmeyi, Çar’dan nefret etmeyi, Çar’a hizmet edenleri alçak olarak değerlendirmeyi, soyluları gülünç duruma düşürmeyi, her ırgata ağası için çalışmayı reddetmeyi öğütlüyorlardı. Bu sosyal anarşizme karşı Kilise, siyasi yetkenin kutsallığını ileri sürerek karşı çıkmaya çabalıyor, Çar ve soyluların Tanrı tarafından görevlendirildiklerini ileri sürüyor ve halktan mutlak itaat istiyordu.

Gönüllü yoksullukla birlikte, çalışmanın Bogomiller tarafından hor görülmesi, gezgin keşiş tipini ortaya çıkarmıştır. Bogomiller’e verilen bir diğer ad Türkçe torba sözcüğünden türemiş olan ‘Torbeshi’ ifadesidir. Torbeshi; gezgin Bogomil keşişlerinin omuzlarına astıkları ve içine aldıkları sadakaları koydukları torbadan kaynaklanmaktadır. Bu tür davranış biçimi Uzakdoğu’da Budistler ve OrtaAsya’da Şamanlarda görülür. Din adamları böyle yaparak, çalışmamanın erdemine ulaşıyorlardı. Günümüzde Torbeshi adı, Makedonya’nın Müslüman Bulgarları olan Pomaklara verilen bir addır.

Bizans İmparatoru II. Basil’in 1018 yılında Bulgaristan’ı fethinden sonra bir çok Bulgar soylusu zorla İstanbul’a yerleştirilmişti. Bu soylular ve hatta bazı Bizanslı papazlar tarafından kabul edilen Bogomilizm kendi teolojisini geliştirme çabasını sürdürdü. Tabii bu genişleme ve gelişmenin sonucu katı kuralcı ve esnek olmayan yapı değişime uğramak zorunda kalmıştır. Bu teolojik çabalar sonunda Bogomil akımı ikiye bölündü. Şeytan’ın yetkesini kabul ederek, onu ezeli ve mutlak bir tanrı olarak görenler “Dragovitsa Kilisesi” adıyla örgütlendiler ( Dragovitsa, Trakya ile Makedonya arasında bir köyün adı ). Şeytan’ı İsa’nın kötü kardeşi olarak gören eski Bogomiller ise “Bulgarlar” adını aldılar. Dragovitsa kolunun mutlak bir düalizmi, Bulgarların ise ılımlı bir düalizmi savunmalarına karşın, iki grup birbirine hoşgörü ile bakmaktaydı. Bu dönemde Bogomilizm hızlı bir atılım gösterdi; üyelerinin sayısı artarken, Anadolu ve Balkanlar’da yeni topluluklar oluştu.

X. yüzyıl sonlarına doğru Bogomil toplulukları içinde hiyerarşik bir yapı gelişmeye başladı. Rahipler ve inananlar birbirinden ayrıldı. Dua ve oruç, kesinlikle uyulması zorunlu uygulamalar haline getirildi; giderek törenlerin sayısı ve ayrıntısı arttı. Bir köylü hareketi olarak başlayan akım, XII. Yüzyıl sonlarında, ayrıntılı törenleri ve Hıristiyanlıktan giderek uzaklaşan düalist eğilimleri olan bir manastır tarikatı haline geldi.

XII. yüzyılın başlarında, Bogomiller’i baskı altına almak amacıyla Kilise örgütlenmeye başladı. Bunun üzerine Bogomiller Balkanlar’ın kuzeyine çekildiler. Buradan yola çıkan Bogomil misyonerleri Batı Anadolu ve Ege Denizi’nde, Dalmaçya, İtalya ve Fransa’da faaliyet gösterdiler. Bazı dönemlerde Bogomilizm, devlet düzeyinde de başarılar kazandı. Örneğin; XIII. Yüzyılın ilk yarısında Ban Kulin ( 1180- 1214 ) yönetimi sırasında Bulgaristan ve Bosna’da resmi din olarak benimsenmiştir.

Bogomilizm’de tarih boyunca görülen bir başka belirgin özellik ise değişebilirlik ve koşullara uyum sağlayabilirliğidir. Bu uzlaşmacı nitelik, çağrı etkinliklerini sürdürebilme ya da baskıları atlatabilme fırsatını tanımaktaydı. Bogomiller, diğer dinlerle yada din dışı akımlarla bağdaşmaktan çekinmezlerdi. Bu eğilim zamanla daha belirgin biçime dönüştü.ve XIII. Yüzyıldan başlayarak Paganizm, büyü ve batıl inançlarla iç içe geçti. Bu durum, herhangi bir sapkınlığı Bogomilizm olarak tanımlayan Ortodoks eğilimi haklı göstermiştir. Bir kez daha görülmüştür ki; gereğinden hızlı büyüyen akımlar bozulmaya, yozlaşmaya ve tabanından uzaklaşmaya başlarlar. Kavimlerin yeni yurtlar bulmak amacıyla sürekli yer değiştirdiği; yeni ulusların, toplulukların oluştuğu, yeni anlayışların yerleşip, büyüdüğü dönemi çoktan unuttuk. Düşünün ki, tanımadığınız, tanımak ta istemediğiniz binlerce kişi topraklarınızı istila ediyor.Ama geçici, ama kalıcı olarak sizleri yerlerinizden ederek topraklarınıza yerleşiyorlar. Sürekli gelen yeni insanlar, yeni göçler ve onların beraberinde getirdikleri felsefi ve düşünsel akımlar, ister istemez yeni anlayışların, yaşam tarzlarının ve kültürlerin doğup gelişmesinde zorlayıcı bir rol oynuyorlar. İnsanlar çaresizce güçlü olanın, kendisine yaşam imkanı sağlayanın yanında olmak, onu benimsemek, desteklemek zorunda kalıyor. Bu davranış biçimi günümüzde de geçerliliğini korumakla birlikte, geçmişte daha bariz ve acımasız olarak uygulanmıştır. Çünkü insanlar örgütsüzlüğü, çaresizliği ilkel yaşamın kendine has sıkıntılarını, cahillikleriyle birleştirerek, kaderci olmayı öğrenmişler; dinin kendilerine bahşettiği umudu yaşatmak için çabalamışlardır. Bir kurtuluş umudu ve yaşam biçimi vaat eden dinsel akımlar onları alıp, sahte cennetlere, bir anlık mutluluklara ama afyonla, ama dünya nimetlerini tattırarak, götürmüşlerdir. Tıpkı Batınilik inancında olduğu gibi: Bu akım Alevilik inancının kilometre taşlarından biridir. Hasan Sabbah tarafından kurulan bu mezhep Kur’an’daki her ayetin açıkça görünen manaları dışında Batıni ( saklı-gizli ) anlamlar taşıdığı ve bunların ancak imamlar tarafından bilindiği esasına dayanır. Mezhebe girenler zahirde bulunan- görünen- bütün dini vecibelerin cahiller için olduğu; Batıni olanlar için namaz, oruç dahil hiçbir ibadete gerek kalmayacağı, tüm dini yasakların kaldırılmış olduğu görüşünü taşırlar. Alamut Kalesini kendilerine üs yapan mezhep; 1092-1256 yılları arasında çeşitli suikastlerle insanlara korku salarak, varlığını ve etkisini sürdürmüştür. Bu akım, XII.yüzyılda Ahmet Yesevi’nin çabaları ve çalışmaları sayesinde Babailer hareketinin ilham kaynağı olmuştur. Babailer hareketi de Bektaşiliğin mayasını oluşturmuştur. Sünni İslam inancının gücü ve zor kullanmasına rağmen; İslam Dininin vecibelerini Şamanist Türk inancıyla yoğurup; yeni bir sentez yaratan bu mezhepler; göç yoluyla Anadolu ve İran’a gelen Türkler arasında –özellikle- yayılmış, göçebe toplulukların resmi inancı haline gelmişlerdir. Özgürlüğüne düşkün Türkmenler tarafından Selçuklu Devleti’nin baskı ve zorlamasına rağmen benimsenmiş; yayılması için çaba harcanmıştır. Tutucu Sünni inancın yanında heterodoks olan bu akımlar, Anadolu’nun Ortodoks Hıristiyan olan yerli halkı tarafından da hoş karşılanmış; gelen göçmen Türkmenler’in buralara yerleşmelerini kolaylaştırarak, hızlandırmıştır. Anadolu ve daha sonra Rumeli’nin Türkleşmesi’nde bu heterodoks İslami akımların etkisi yadsınamaz. Osmanlı Devleti’nin Yeniçeri ordusunun da resmi ideolojisi olan bu görüş 1826 yılında ordu lağvedilene kadar; Osmanlı’nın görünen ideolojisi olarak vitrinde kalmıştır. Sünni devletin Bektaşi-Alevi ordusu gittikleri her yere hoşgörü, tolerans ve hümanist anlayışlarını götürmüşler; evrenselliğin güzelliklerini, kardeşliği daha o yıllarda tanımadıkları insanlara yaşatmışlardır.

Her tutucu inançta olduğu gibi Yunanistan’da da; Katolik mezhebinin kuraldışı-heterodoks- olan Latinler ve Venedikliler’in egemenliğinde olan Yunan Adaları, Ortodoks papazlara büyük tedirginlik veriyorlardı. Örneğin, 1346 yılında Aydın Beyi Umur Paşa Venedik temsilcilerine şöyle der:

“İzmir’e karşı düzenlenen Haçlı Seferleri’nde hiç korkmuyorum; çünkü Hıristiyan dostlarım var”.Umur Paşa’nın Hıristiyan dostları heterodoks inançlı olan Katolik gelfler ve Gibelinler’di. Bunlara sahte Hıristiyan denirdi. 1330 yıllarında, bu sahte Hıristiyanlar Efes yakınlarında yeni bir kent kurmuşlardı ve orada Türklerle birlikte, Ege Denizi’nde bulunan Latin Adaları’na akın düzenliyorlardı. Bu heterodoks sahte Hıristiyanlar Katolik veya Ortodoks inançlı Hıristiyanlara karşı Türklerle işbirliği yapıyorlardı. Sahte Hıristiyan olarak nitelenen bu kesimler Bogomiller ve onların bir kolu olan Katharlar’dı. XIII. Yüzyılda, Alaşehir’de ( Eski Philadelphia ) 16 Kathar kilisesi vardı. 1341 yılında,Umur Paşa Korinthos Körfezine bir akın düzenleyerek Türkler’in Keşişlik Adası dedikleri adayı ele geçirmişti. Bu ada Umur Paşa döneminde kuraldışı ( heterodoks ) inançları olan Fransiskanların merkeziydi. Bunlara Kuraldışı Fraticelli denirdi. Fraticelliler İsa ve Havari gibi dünya malına değer vermeyen fakir bir hayat tarzında yaşıyorlardı. XIV.yüzyılda onların fakirlik ideali bütün Yakın Doğu’ya ve Kilikya’ya yayılmıştı. Fraticelliler, ayrıca Hazar Türkleri’ne de vaiz gönderiyorlardı. Bizans tarihçisi Dukas’ın yazdığına göre, 1415 yılında Börklüce Mustafa, Aydın vilayetinde fakirliği, malların ortak kullanılmasını ilan etmişti. Söylediği “Hıristiyan’a kafir diyen bir Türk, kendisi kafirdir” sözü ünlüdür. Börklüce’nin müritleri başları açık, yalın ayak gezerlerdi. Kalender gibi basit bir gömlek giyerlerdi. Börklüce Mustafa’nın Sakız Adası’nda yaşayan Cenevizliler ile ilişkileri vardı ve Samos Adasında bulunan bir keşiş ile sıkı bağlar kurmuştu. Bu yaşlı keşiş kendisini müridi gibi sayıyordu. Börklüce Mustafa isyan eder ve sonunda yakalanarak, çarmıha gerilir, müritlerinin önünde kesilerek parçalanır. Börklüce’nin cezası kendisiyle ortak hareket eden diğer isyancılardan farklıydı. Şeyh Bedrettin ve Kalender Dervişi Torlak Kemal asıldılar. Bu üç olay aynı zamanda yer almasına ve üçünün de hedefinin devleti yıkmak olmasına rağmen farklı görüldüler. Şeyh Bedrettin isyanı ve Torlak Kemal’in ayaklanması İslam çerçevesinde algılanıyor; verilen ceza işledikleri suça göre oluyordu. Fakat Börklüce Mustafa hem yoldan sapmış, hem de dinine münafık görünüyordu. Nitekim Samos ve Sakız Kafirleri yani Fraticelliler ile bağları kurmuş ve onlar gibi fakirliği ve malların ortaklaşa kullanılmasını vaaz ediyordu. Onlara göre din evrensel olmalı idi.Hıristiyanlara, Müslümanlara, ve Yahudilere bir tek evrensel din yeterliydi. Bu da Evrenselcilik ve Ortaklaşacılık gibi Bogomiller’in savunduğu idealleri simgeliyordu.

XII-XIII.yüzyıllarda Bogomiller Ege bölgesine yerleşmeye başladılar. Bu yerler eskiden beri hererodoks olan yerlerdi. Önceleri Menderes Havzası’nda bulunan Alaşehir ve İzmir civarına yerleştiler. Daha sonra Bogomilizm Antalya körfezine kadar yayıldı. Antalya’da en önemli Bektaşi Tekkelerinden biri olan Abdal Musa Tekkesi bu dönemde kurulup gelişmiştir. Anadolu’nun doğusunda da Pavlikianizm’den gelen topluluklar vardı; onlardan biri olan Tondrakiler, XIX.yüzyıla kadar varlıklarını sürdürmüşler, daha sonra Müslüman olmuşlardır.

Çoğu zaman dine aykırı topluluklar birbiri üstüne yayılmaktadır. Örneğin; bugün Alevi nüfusu kalabalık olan Sivas-Divriği-Erzincan Bölgesi Bizans zamanında Pavlikianlar’ın merkezi idi. Bu yerlerde yaşayan düşünce ve inançlar birdenbire kaybolmadılar. Başka bir biçim alarak yaşamaya devam ettiler. Aynı nitelikleri Deliorman’da görebiliriz. Deliorman asırlardan beri muhtelif isyancıların sığınak yeri olmuştur. Orada ve diğer Balkanlar’da da değişik düşünceler ve inançlar birbirine karışmışlardır. Bu karışım Bektaşi ve Mevlevi Tekkeleri’nin kurulmasını kolaylaştırmıştır. Bu birbirine karışan ve birbirini etkileyen akımların ortak özellikleri olarak; hoşgörülük, hümanizm, kardeşlik, şiddetten kaçınma eğilimleri gösterilebilir. ( Uluslar arası Anadolu İnançları Kongresi Bildirisi- İrene Melikoff, Fransa )

XIV. Yüzyılda Bogomilizm etkisini yitirmeye başladı. Osmanlılar’ın Bulgaristan’ı (1393 ) ve Bosna’yı ( 1463 ) fethetmelerinden sonra büyük çoğunluğu İslam Dini’ne geçti; Bogomil mezhebine bağlı Bosnalılar’ın( Boşnaklar’ın ) çağlardır çektikleri acılardan sonra kaybedecek bir şeyleri yoktu. Bu yüzden Osmanlı’nın işgali ve dini propagandası kolay olmuştur. ( Osmanlılar fetihten önce fethedecekleri memleketlere Bektaşi ve Mevlevi müritlerini göndererek, fetih için zemin hazırlıyorlar, altyapı oluşturarak, kendilerine taban yaratıyorlardı. Üst paragrafta bahsedilen özel durum da ortamı sağlayan en etkin detaydır.)Bu sayede Mevlevi ve Halvetiler’in mistik kardeşliği ülkeye yerleşti. Müslüman fikirlerini ve ayinlerini yaymaya başladılar ve özellikle yeni yeni Katolik ya da Ortodoks olmuş Hıristiyanlar arasında başarılı oldular.

Bogomilist Boşnaklar, savaş kabiliyetleri, Macarlar’ı iyi tanımaları ve Papalığa karşı derin bir kin beslemeleri sebebiyle, Macaristan ile yapılan savaşlarda etkin bir rol oynamışlardır. Müslüman Boşnaklar her zaman Osmanlı Devleti’nin kuzeybatı sınırını yalnız başlarına savunmuşlardır. Boşnaklar Türk hakimiyeti devam ettiği sürece sadakat ve fedakarlıkla vilayet makamına tabi olmuş ve Bosna, Osmanlı Devleti’nin bir kalesi olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet Bosna’yı aldığı zaman sadece Katolikler’e değil Bogomil mezhebindeki Bosna Hıristiyanlarına da özel ilgi göstermiş, hatta onları devlet hizmetine alarak, yetişmelerini sağlamış ve Osmanlı sevk, idare, yönetim organizasyonunun esas elemanları arasına almıştır.

Bogomiller, Hz. İsa’yı Allah’ın kulu olarak kabul etmeleri ve Hz. Muhammed’i tanımalarından dolayı Müslümanlığa daha yakındılar. Türklerin, vicdan hürriyetine hürmet göstermeleri, birkaç asır Katolik Kilisesi ile bu mezhepteki kralların ve Macarlar’ın zulmüne uğrayan Bogomiller’in toplu olarak İslamiyet’i kabul etmesine sebep olmuştur. 1463 yılında Bosna’yı fetheden Fatih Sultan Mehmet 1478 tarihli bir ferman yayınlayarak; Bosna halkına gelecek garantisi vermiştir:

“Ben Fatih Sultan Mehmet Han, bütün dünyaya ilan ediyorum ki, kendilerine bu padişah fermanı verilen Bosnalı rahipler ve kiliseleri ve her din ve milletten herkes himayem altındadır ve emrediyorum ki, ne padişahlık eşrafından, ne vezirlerden veya memurlardan, ne hizmetkarlardan, ne de İmparatorluk vatandaşlarından hiç kimse bu insanların özgürlüklerini sınırlamayacak ve onlara zarar vermeyecektir.” Bu metin Bosna’da Foynica Kenti’ndeki Fransisken Kilisesi’nin ( Heterodoks Fraticelliler ) duvarında 1478 tarihinden beri asılı duran Fatih Sultan Mehmet Han’ın fermanının özetidir ( Çelebi adlı bir internet kullanıcısı ).

Toplumların duygularına hitap eden, mevcut sorunları çözme gerekçesiyle ortaya atılan radikal görüşler; yabancılık çekmediği, halkla bütünleştiği oranda hem kalıcı olur, hem de etkisini artırarak gelecek nesillere miras kalırlar. Orta Asya halklarının geleneksel Şamanist inançları, Uzakdoğu’nun mistik dinleri, İran’da ortaya çıkan Zerdüş Dini ve onun devamı olan Mazdekçilik, Irak’ta ortaya çıkan Alevilik, onun biraz değiştirilmiş katı bir şekli olan Şiilik, Mazdek’ten esinlenen Babek Hareketi, Pavlikianistler, Bektaşiler, Kızılbaşlar, Babailer ve Bogomiller…Her biri aynı coğrafyanın ürünü olan, aynı kaderi paylaşan insan toplulukları içinden çıkan, kardeşliği, dostluğu ve hümanizmi savunan; ortaya çıkış sebepleri ve çözüm önerileri benzer olan dinsel akımlar. Bu toprağın, bu bölgenin, bu insanlığın mirası olarak; insanlık yaşadığı sürece varolacak, savundukları görüşler yabana atılamayacak, ortak kültürel mirasımız olarak yaşayacak, yaşatılacaklar. Kardeşlik, dostluk, eşitlik, sadelik ve barış gibi evrensel değerler zamanına göre radikal kabul edilse de günümüzde kimsenin reddedemeyeceği ortak idealler olarak görülmektedirler. Zamanının radikal unsurları; günümüzün masum isteklerine dönüşse de önemlerinden hiçbir şey yitirmemişlerdir. Görüşleri yaşatan, insanlar ve karşılamak zorunda oldukları ihtiyaçlarıdır. Ben inanıyorum ki bu görüşler; üzerlerinden yüzyıllar da geçse eskimeyecekler, toplumların sahip oldukları en büyük hazine olarak yaşayacaklardır.

Bogomiller’in üstlendikleri toplumsal anarşizmin rolü abartılarak, Ortaçağ’ın Komünistler’i gibi değerlendirilmemelidirler. Bogomilizm’in eşitlik ilkesi; yoksulluk ve ahlaki saflık arayışlarından türemiştir. Feodaliteye karşı savaşımları adeta iyilik ve kötülük arasındaki kozmik savaşın toplumsal düzene oturtulması gibiydi. Yalnızca bu anlamıyla bile Bogomilizm , feodalitenin gelişimine karşı koymuştur, ama esas olarak hiçbir zaman bir politik akım biçimine dönüşmemiştir. Bogomiller her şeyin üstünde dinsel vaizler olarak kalmışlar, sivil işlevlere ilgi duymamışlardır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:
1- AVCIOĞLU
D. ( Türkler’in Tarihi cilt: II-III, Tekin Yayınevi )
2- HANÇERLİOĞLU
O. ( İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi )
3- THAMOS
( Geometri- Derleme/ Araştırma )
4- KAYGUSUZ
İ. ( Alevilik; kaynağı, kökleri ve gelişimi, Makale )
5- Vikipedi-Özgür
Ans...lopedi
6- Batur
Ömer C. ( Boşnakları soykırımdan Battal Gazi kurtarmış, Makale )
7- F.Sultan
Mehmet’in Bosna Özgürlük Bildirgesi
8- ADORJAN
I. ( Mum söndü iftirası üzerine, Makale )
9- DUCELLİER
A.( Bizans Devleti )
10- MELIKOFF İ. (
Kültür Bakanlığı, Anadolu İnançları Kongresi Bildirisi )
11- GENER,C. (
İsmaili Türkler ve Alevilik , makale)

http://ipsalamyo.trakya.edu.tr/v1/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=42
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ocak 21, 2009, 11:45:31---- BOŞNAKLARIN KÖKENİ VE MÜSLÜMANLAŞMASI MESELESİNE BİR BAKIŞ Doç. Dr. Kadir Albayrak.Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı

1 a. Boşnakların Kökeni İle İlgili Tartışmalar:

Boşnaklar ve inançları konusu son yüzyıllarda önemli tartışmalara zemin oluşturmuştur. Hırvatlar, Bosnalıların aslında Hırvat; Sırplar da aynı şekilde durmaksızın, Bosnalıların gerçekte sırp olduklarını kanıtlamaya uğraşmışlar ve bunun için kitaplar yazmışlardır. Bu soruna Noel Malcolm şöyle parmak basmaktadır: Bu tartışmaların tam ortasında kalanlara, yani Müslümanlara ve/veya çoğulcu bir Bosna yanlısı olanlaraysa bulabildikleri her teselli edici efsaneye sığınmak düşmüştü: Bogomilciler efsanesi, kalıcı barış ve uyum efsanesi ya da Tito efsanesi. Söz konusu tarafların hemen hemen tümünü ideolojik açıdan gücendirmeden, birbiriyle rekabet halindeki bütün bu efsanelerin arasında dikkatle yol almak bir yorumcu veya tarihçi için pek mümkün değildir (Malcolm, 1999: 26-27).

Türk ve Slav kavimlerinin (Avarlar ve Slovenler) 7. yüzyılda meydana gelen istilası Roma medeniyetinin son kırıntılarını da ortadan kaldırarak, Bosna ile Hersek’in sahil bölgelerine şimdiki etnografik mahiyetini vermiş ve burası o vakit Hum1 ismini almıştır... Hırvat kavmi daha sonra Roma Katolikliğini seçti, halbuki Sırplar daha başlangıçta Rum Ortodoks dinini tanımışlardı. Böylece sırp ve Hırvat kavimlerine ayrılan bu kabilelerin ortasında aynı dille konuşan ahali ile meskun bulunan Bosna meydana geldi. Bosna-Hersek Banlık’lara taksim olunmuştu. Ban unvanı ve ismi Avarlar’dan kalmıştır. Ortaçağ tarihi boyunca ne Katoliklik ve ne de Ortodoksluk Bosna’da tam bir zafer kazanamadı. Dinar dağlarının yeni Slav sakinleri daha uzun bir süre putperest kaldılar ve sonraları da din konusunda tarafsız davrandılar. İki mezhebin arasında kalan bir kavmin bu durumu Bogomilizm denilen, Papalar ile sırp ve Macar krallarının şiddetli takiplerine rağmen gittikçe genişleyip yerleşen ve Bosna tarihinde orijinal bir iz bırakan yeni bir mezhebin doğuşuna zemin hazırlıyordu. Binlerce mezar, ülkenin her tarafında bugün dahi bu mezhebin eski gücüne delalet etmektedir. Bunlar arasında Stolac ve Kakany-Doboy’daki muhteşem mezar taşları özellikle zikre değerdir. Bosna ve Hersek’in eşrafı, yani Voyvoda ve Knezler, Bogomil mezhebine girdiler ve hatta ülkenin başkanı olan Ban bile bir süre bu mezhebe taraftar olduğunu ilan etmişti (Krcsmarik, 1993: 729-730).
1 Günümüzde “Hersek” olarak bilinen coğrafî bölge.

Boşnaklar’ın ve dolayısıyla Bogomiller’in kökeni meselesi değişik ateşli tartışmalara sahne olmakta ve bu tartışmalar bazen dinî motivasyondan, bazen de etnik dürtülerden kaynaklanmaktadır. Esasen birçok yerlerde ve zamanlarda görüldüğü üzere bu tartışmalarda din ile milliyeti bir birinden ayırmak çoğu defa mümkün olmamaktadır. Nitekim Hırvat denilince Katolik, sırp denilince Ortodoks, Boşnak denilince de akla İslâm gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında İslâmiyet Bosna’ya girmeden önce Boşnaklar’ın, kendi millî ve dinî kimliklerini Bogomillik’le izhar ettikleri açıkça anlaşılmaktadır. 1992 ile 1995 yılları arasında süren Bosna savaşında da taraflar dünyaya kendilerini dinî kimlikleriyle tanıtmışlar, bu savaşın âdeta bir din savaşı olduğunu dünya kamuoyuna ilan etmişlerdir. Elbette biz burada bunun gerçekten bir din savaşı olup olmadığı konusuna girecek değiliz. Ancak bu olay da göstermektedir ki, din unsurunun, milletin ve millî kültürün oluşmasında ve şekillenmesinde çok önemli bir maya olduğunu inkar etmek mümkün değildir. Dolayısıyla günümüzde artık Boşnaklar; yani Bosna Kilisesi’nin mensubu olan Bogomiller kendi kimliklerini İslâm ve Türk kimliğinden ayrı görmemektedirler. Onlar Hırvat ve Sırplar gibi Slav kökenli olduklarını iddia etmedikleri gibi bunu öne çıkarmak için de bir gayret sarf etmemektedirler. Burada şunu da belirtmekte fayda vardır. Bizim askerlik görevimiz dolayısıyla Bosna’da geçirdiğimiz bir yıllık süre, Hırvat, sırp ve Boşnaklar’ın kendilerini ifade etmek için özellikle ve öncelikle dinî figürleri ve çağrışımları öne çıkardıklarını göstermiştir. Bosna Savaşı’nda ilk yok edilmek istenen şeyler dinî semboller olmuş ve savaş sonrasında da taraflar ilk önce kilise ve camilerini onarmak ve yükseltmek için yarışmışlar ve bu durum halen devam etmektedir.

Bununla birlikte günümüz Hırvat, sırp ve Boşnak milliyetçilerinin Bogomiller ve Boşnaklar hakkında farklı iddiaları bulunmaktadır. Hırvatlar Bogomiller’in Roma Katoliklerinden bir grup iken daha sonra Maniheizm’e geçtiklerini, bunun üzerine hem Katolik hem de Ortodokslar’dan baskılar ve zulümler gördüklerini ve bunu sonucunda da İslâm dinini benimsediklerini ileri sürmektedirler. Buna göre Boşnak Müslümanların etnik kökeni Hırvatlara dayandırılmaktadır. Bu görüşü ilk ileri sürenlerden birisi Ivo Pilar idi. Pilar da diğer Hırvat nasyonalistleri gibi Boşnakları “ihtida yoluyla Müslümanlaşmış, yeni bir kültürel kimlik kazanmış ve Hırvat kimliklerini unutmuş insanlar” olarak görmektedir (Okiç, 1973: 211).

sırp milletçileri ise bu görüşe şiddetle karşı çıkarak Müslümanların aslında Bosna’da oturan Ortodokslar iken Türkler’in Bosna’yı ele geçirmeleriyle birlikte Müslümanlaştıklarını iddia etmektedirler. Ayrıca günümüzde Bosna’da bulunan Ortodokslar, Osmanlı Devleti zamanında buraya göç edenlerin torunları veya o dönemde çok iyi teşkilatlanmış olan Ortodoks Kilisesi’nin kendisine çektiği Katolikler olarak düşünülmektedir. Diğer taraftan Sırplar Bosnalı Katoliklerin 16. ve 17. yüzyıllarda Katolikliği kabul eden Ortodoks göçmenler olduğunu, bir zamanlar Bosna krallarının sırp krallarının vassalları olduğunu iddia etmeyi sürdürmektedirler. Bu iki varsayımın karşısında Müslüman milliyetçiler ise üçüncü bir görüş geliştirerek bugünkü Bosna Müslümanlarının Bogomiller’in torunu olduğunu söylemektedirler. Bu köken doğal olarak Bosnalı Müslümanları Bosnalı Slavlardan ayrı bir kültüre sahip kılmıştır. Diğer taraftan 20. yüzyılın başlarında bazı Bosnalı Müslümanlar Sırplardan ve Hırvatlardan farklı olarak kendi kökenlerinin Gotlara2 bağlı olduğunu da ileri sürmüşlerdir (Friedman, 1996: 21; Okiç, 1973:211; Fine, 1983: 21-22).

Okiç ve Soloviev gibi bilim adamları ise her iki tezi de hatalı bulmakta ve bunları bir takım bilim dışı hesapların neticesi olarak görmektedir. Müslüman Boşnaklar bu yanlış teorilerden dolayı, maalesef bir asra yakın bir zamandır, yani Osmanlı Devleti’nin Bosna’yı terkinden beri, maddi ve manevi baskı altında ezilmişlerdir. Tarafsız ilim adamı Soloviev’in uzun yıllar süren araştırmaları sonucunda hiç olmazsa bilim dünyasında bu baskı azalmışa benzemektedir. Müslüman Boşnakların açıkça direnişleri sonunda, onların sırp ve Hırvatlar’dan ayrı etnik ve milli bir topluluk oluşturdukları Devlet tarafından da resmen kabul edilmiştir (Okiç, 1973: 211-213).

Balkanlar’ın Müslümanlaşması (dünyanın diğer yerlerindekinin aksine) Türk kültürü aracılığıyla olduğundan buna İslâmlaşma değil Türkleşme (Turcenje) adı da verilmiştir. Nitekim Türk tarikatlarının bölgede ne kadar etkili oldukları bilinmektedir. Bu yüzdendir ki Boşnaklar günümüze kadar, eski din ve kan kardeşlerinden çok Türkler’e yakın olmuşlardır. 1920 Ocak’ında Osmanlı Devleti’nin en buhranlı döneminde İstanbul’u ziyarete gelen ve Şeyhülislam’la görüşen bir Bosnalı İslâm Heyetinin yönelttiği sorulardan birinde şu şekilde denilmektedir: “Yugo-Slav ırkına mensup bulunduğumuz cihetle milliyet icabı olarak bazı Hıristiyan hükümetlerle birleşmemize dinen mâni var mıdır?”. Şeyhülislam İbrahim el Haydarî Efendi’nin cevabı ise şu şekildeydi: “Ahkâm-ı İslâmiyede millet ve anasır meselesi mevzuu bahis olamaz. (İ)slav olmaktan evvel İslâm olduğunuzu bilmeniz lazımdır” (Koloğlu, 1992: 45).

Görüldüğü gibi Boşnaklar Slav kökenlerini ret etmemekte, İslâmiyet’ten de vazgeçmemektedirler. Ayrıca Şeyhülislam onların Slav kökenli olduklarına herhangi bir itirazda bulunmamakta ve Müslümanlığın, İslâm olmanın her şeyin üstünde olduğunu beyan etmektedir. Biz bu kabulden hareketle köken meselesinin üzerinde daha fazla durmak istemiyoruz. Bütün tartışmaları bir tarafa bırakırsak gerçek şu ki, günümüzde Boşnaklar kendilerini Müslüman kabul etmekte ve Türk hissetmektedirler. Ezcümle burada şunu da hatırlatmak gerektiğine inanıyoruz. Son Bosna Savaşı’ndan sonra, Osmanlı mimarisi ve mirası olan birçok tarihî eserin (camii, köprü, kervansaray, medrese, han, hamam, çeşme vb.) geleneğe uygun ve aslına sadık bir tarzda onarılmadığı, Osmanlı ve Türk kültürünün izlerinin silinmeye çalışıldığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Türk mimarisi tarzında inşa edilmiş bir camiye bazen başka tarzda ve yapıda hantal minare, kubbe veya süslemelerin monte edildiği gözlerden kaçmamakta, ancak buna karşı etkin bir önlem alınamamaktadır. Çok önemli olarak gördüğümüz bu gerçeklere yetkililerin Boşnaklar’la işbirliği yaparak önlem almaları gerektiğini hatırlatmak istiyoruz. Yoksa, gelecekte oradaki Osmanlı mührü de yavaş yavaş kaybedilecektir.
2 Gotlar, Ostrogot ve Visigotlar’dan oluşan Alman kökenli bir kabile/kavimdir. Balkanlara akınlar düzenlemiş, büyük ölçüde buralara yerleşmiş, 4. yüzyıldan 5. yüzyılın son dönemine kadar orada kalmışlar, bu süre zarfında birçok kargaşaya da sebep olmuşlardır.

Bogomil Boşnakların içlerinde büyük oranda Slavlaşmış Peçenek unsurların bulunduğu ve Maniheizm’in, Bogomil mezhebi olarak Avrupa’ya Peçenekler vasıtasıyla ulaşarak yeniden kendini ifade edebildiğini söyleyebiliriz. Hatta daha ileri giderek Boşnak adı ile Peçenek adı arasında ilinti kurmak mümkündür. Peçeneklerle yoğun temas halinde olan Macarlar, Peçenekleri “Basenyö”, “Bisseni” diye adlandırmışlardır. Bu adın Bosna adı ile olan benzerliği de buna işaret etmektedir (Gündoğdu, 2004).

İskan siyasetleri gereği olarak da Osmanlılar Anadolu’dan Balkanlara muhacirler götürür ve Yörükleri sürgün ederken İslâmlaşma faaliyetleri de devam ederdi. Bunlar arasında eskiden Balkanlara gelmiş Peçenek, Oğuz ve Kıpçak Türklerinin bulunduğu muhakkaktır. Böylece Anadolu’dan farklı olarak, Balkanlar’da Boşnaklar ve Arnavutlar gibi orada Hıristiyanlaşmış Türkler de kitle halinde Müslüman oluyordu (Turan, ?: 528). Dolayısıyla Boşnakların kökeni tartışmalarında çoğunlukla göz ardı edilen onların Türkler’le bağlantısı meselesi tekrar okunmalı düşüncesindeyiz.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ocak 21, 2009, 11:46:39---- 2 b. Balkan Yarımadası’nda İslâmiyet:

Balkan Müslümanlığı’nın çok uzun bir tarihi bulunmaktadır. Bu tarih 8. asrın ilk yarısına kadar uzanmaktadır. Osmanlı Türkleri’nin Balkan Yarımadası’na gelişinden birkaç asır önce bu topraklara inen Bulgar, Hazar, Oğuz, Peçenek ve Kuman Türkleri, Volga vb. Müslüman Türkler’den, Araplar’dan ve Kafkaslılar’dan kabul ettikleri İslâm dinini başta Rusya, Ukrayna, Kırım, Moldova, Romanya, Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan, Hırvatistan, Makedonya, Arnavutluk, Yunanistan, Srem, Banat, Baçka, Maçva gibi yerler olmak üzere, yerleştikleri bütün Avrupa ve Balkan topraklarında yaşayan kavimlerin bir kısmına kabul ettirmeyi başardılar. Bu topraklarda yaşayan kavimlerin, özellikle Slavlar’ın, Osmanlı Türkleri’nin gelişinden çok önce bu dinden haberdar oldukları, etkilendikleri ve bazılarının bu dini kabul ettikleri bilinmektedir (Hamzaoğlu, 449).

9. ve 10. yüzyıllarda Macarlar ve Peçenekler Balkanlar’a gelmişlerdi. Bunları Kuman veya Kıpçak Türkleri takip etmişti. Gotlar hariç Balkanlar’daki grupların hemen hepsi Karadeniz’in kuzeyinden inmişlerdi ve Gotlar ve Slavlar dışındakilerin hepsi Türk kökenliydi. Sonuçta bölgede Slavlar’dan ve Türk kökenli Bulgarlar’dan müteşekkil bir yapı oluşmuştu. Nitekim eski Türkçe’de “Bulgar” kelimesi “karıştırmak” veya “karıştırılmış” anlamına gelmektedir (Turan, 1998: 16).

Tarihî kayıtlara göre Balkan Yarımadası’nda İslâm dininin kabul edilmesi, Güney Slavlar’ın çok tanrılara inandıkları yıllara kadar uzanmaktadır. Bu yüzden Balkan Yarımadası’nda İslâmiyet, Hıristiyanlık kadar eski bir dindir. Çok tanrıcı olan Slavlar’ın bir kısmı maruz kaldıkları Bizans ve Papalık baskılarının sonucunda Bizans Hıristiyanlığı’nı veya Ortodoksluğu, diğer bir kısmı ise Papalık Hıristiyanlığı’nı veya Katolikliği kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Sırplar, Makedonlar, Karadağ Sırpları ve Eski Türk boylarından kalan bazı gruplar Ortodoksluğu; Hırvatlar, Slovenler, Orta Avrupa topraklarında yaşayan Hun, Avar, Bulgar vb. Türk boylarından kalan bazı gruplar ise Katolikliği kabul ettiler. Aynı yıllarda Bulgar Türkleri’nin Balkan Yarımadası’na ve Orta Avrupa’ya getirdikleri İslâm dini de çok etkili oldu. Bu dini bilen Slavlar tek Tanrı din tercihini yaptıkları sırada İslâm dinini de benimsemeyi düşündüler. Bu yüzden uzun süre İslâm dinini veya Hıristiyanlığı kabul etme ikilemi içerisinde kaldılar. Bu durumu gören Bizans ve Papalık baskılarını artırarak, onların bir kısmına Hıristiyanlığı kabul ettirmeye muvaffak oldular. Aynı tereddüt içerisinde bulunan Bulgar Türkleri’nin bir kısmı ise, uğradığı Bizans baskısına dayanamayarak Ortodoksluğu kabul emek zorunda kaldı. Müslüman olan Bulgar Türkleri ise Bulgaristan, Makedonya, Trakya, Dobruca, Sırbistan, Macaristan, Hırvatistan vb. yerlerde Bizans’ın ve Papalığın vahşetine uğramalarına rağmen İslâm dininden vazgeçmediler (Hamzaoğlu, 2000: 449-450).

Balkan Yarımadası’na İslâmiyet’i 7. ve 13. yüzyıllar arasında bu Yarımadanın kuzeyinden inen Bulgar, Oğuz, Peçenek ve Kuman; 1292’den itibaren Anadolu üzerinden giren Selçuklu; 1336 ve 1354 yıllarında yine Anadolu üzerinden akınlar yapan Osmanlı Türkleri; Sicilya ve Güney İtalya’nın diğer yerlerinden Dalmaçya, Selanik vb. yerlere yerleşen bazı Müslüman Araplar yaydılar. Bu yıllarda Balkan kavimlerine Hıristiyanlığı zorla kabul ettirmeye çalışan Bizanslılar, Franklar, Cermenler gibi Hıristiyanlar, Müslüman olanlara çok büyük mezalim yaptılar. Ancak Müslümanlığı yok edemediler ve yayılmasını önleyemediler. Çünkü bu dini kabul etmiş olan Balkan kavimlerinin sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal hayatı temelinden değişmişti. İslâm dini onlara huzur, mutluluk ve güvence getirdi (Hamzaoğlu, 2000: 450).

Bu yıllarda Müslüman Türkler’le ve Araplar’la temasa gelen Slavlar ve diğer Balkan Hıristiyanları İslâm dinine özen gösterdiler. Müslümanlar, hakları esirgenen Hıristiyanlar’a ilgi gösterdiğinden, hoşgörüyle baktığından ve yardım ettiğinden, onların sempatilerini kazandılar. Müslümanların bu tavrı Balkan Yarımadası’nın her yerinde görüldü. Ancak bu durum en çok Katolik ve Ortodoks mezheplerinin çatıştıkları ve çekiştikleri Bosna’da hissedildi. Bu iki Hıristiyan mezhebinin taraftar toplama savaşı sırasında yapılan zulümlere dayanamayan halk 10. asırda beliriveren Bogomil Hareketi’ne katıldı. Bogomilizm Hıristiyanlığın dışında gelişen bir cereyandı ve harekete mensup olanlara Bogomiller diyorlardı. Bu inancı yüz binlerce Hıristiyan gizli veya açık olarak kabul etti. Bogomil hareketi en çok Bosna’da hız aldı. Hatta bu inancı 1199 yılında Bosna Kralı Ban Kulin de benimsemişti (Hamzaoğlu, 2000: 450-451).
c. Osmanlı Devleti’nin Bosna’yı Fethetmesi:

Osmanlılar’ın Bosna’ya ilk gelişleri 1386 tarihindedir. Yapılan birçok savaştan sonra 1463’de Fatih Sultan Mehmet bölgeyi Osmanlı topraklarına kattı. İlk önce Bosna’nın kırsal kesim halkının büyük çoğunluğunu oluşturan Bogomiller Osmanlı egemenliğini büyük bir sevinçle karşıladılar. Süreç içerisinde çok sayıda soylu ve köylü kendi istekleriyle ve kısa sürede İslâmiyet’i benimsedi. Bunun sonucunda Bosna-Hersek’te kökeni Slav olan, sırp-Hırvat dilini konuşan ve Boşnak adı verilen yeni bir halk ortaya çıkmış oldu (Başgelen, 1994: 39). Ancak çoğunluğu sırp kökenli olan Boşnaklar’a yönelik katliamların, ırkdaşları Sırplar tarafından yapılması ve buna gerekçe olarak da yüzyıllarca önce Osmanlı orduları karşısında alınan Kosova yenilgisinin (1389) intikamının ileri sürülmesi, konunun Türk ve İslâm boyutunu öne çıkarmaktadır. Bu anlamda düşünüldüğünde Boşnak; sırp ve Hırvatlar’dan Bogomil mezhebine mensup olup da daha sonra İslâmı kabul edenlere verilen bir isimdir. Bunlar değişik yerlerde vurguladığımız gibi Ortaçağ’ın en önemli Püritenleri olarak tanınıyor ve hem Katoliklik’ten hem de Ortodoksluk’tan aynı derecede uzak duruyorlardı (Koloğlu, 44). Osmanlılar da ülkeyi 16. yüzyılın sonlarına doğru Bosna Eyaleti statüsüne getirdi.

Osmanlı’nın Bosna’ya gelmesiyle durum tamamen değişti. Yeni yönetim ülkeye, kaderini etkileyen ve günümüze kadar devam eden iki önemli değişiklik getirdi. Birincisi yeni din olarak İslâm’ın benimsenmesi, diğeri de hayvancılık/çiftçilikle uğraşan doğu kökenli göçmenlerin (Vlahların) Bosna’ya gelmesi. Uzun süre Katolik Kilisesi’nin baskı ve zulümlerine maruz kalan Bogomiller ve gizli Bogomiller yeni dini kabul etmekte zorlanmamıştır. Ancak kültürel ve inanç olarak Doğu Ortodoks Hıristiyanlar’dan olan yeni göçmenlerin gelişi Bosna tarihinde yeni bir sayfa oluşturmuştur. Nihayetinde Osmanlı Devleti’nin Bosna’yı almasından sonra Bogomiller görülmez olmuş ve sadece Katolik, Ortodoks ve İslâm dini kalmıştır (Handzic, 1994: 6).

Osmanlılar’ın 1463’de Bosna’yı fethetmesiyle birlikte dağınık halde bulunan küçük köyler, yeni kurulan Sarayova, Mostar ve Travnik gibi Osmanlı tarzı şehirlerde bir araya getirildi. Bölgede yollar, köprüler, pazaryerleri, kervansaraylar inşa edildi. Boşnaklar’dan Müslüman olanların oranı Sırplar’dan veya Güney Slavlar’dan fazlaydı (Sells, 1996: 35). Bu şehirlerde halen Müslüman nüfus çoğunlukta olup, Osmanlı tarzı şehircilik, mimari yapı, kültürel doku büyük ölçüde varlığını korumaktadır.

Osmanlı Devleti’nin Bosna’yı fethi ile Bogomiller ve diğer inanç mensupları rahat bir nefes almış oldular. 1463 yılında Papa, Prens Stephan Thomas’ı Roman Katolik Kralı ilan edince o, derhal Sultan’a ödenen vergiyi durdurdu. Binlerce Bogomil mezhebi mensubu, onun bu idaresinden kaçarak Türk illerine sığınmak zorunda kaldılar. Başvezir Mahmut Paşa da, askerlerini Bobovatz kalesine ve Stephan’ın üzerine göndererek Bosna’yı kuşattı. Bu kuşatma sırasında Yayça’da, bir gün içerisinde 36.000’den fazla Bogomil mezhebi taraftarı İslâmı benimsedi (Kopanski, 2000: 31).

KAYNAKÇA

Başgelen, Nezih, 1994, “Geçmişten Günümüze Dramın Ülkesi Bosna-Hersek”, Tarih ve Toplum, sayı 131.
Fine, John V.A., 1983, The Early Medieval Balkans, Michigan: The University of Michigan Press.
Friedman, Francine, 1996, The Bosnian Muslims, USA: Westview Press.
Gündoğdu, Abdullah, 2004, “Bogomil Boşnaklar Manici Peçenekler miydi?”, Role and Place of the Turkic Civilization among the World Civilizations, Bishkek: Yayınlanmamış bildiri metni.
Hamzaoğlu, Yusuf, 2000, Balkan Türklüğü, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, cilt I.
Handzic, Adem, 1994, Population of Bosnia in the Ottoman Period, İstanbul: IRCICA.
Koloğlu, Orhan, 1992, “Boşnaklarda Müslümanlık Üzerine İki Mektup”, Tarih ve Toplum, sayı 107.
Kopanski, Ataullah Bogdan, 2000, Balkanlar’da Osmanlı Barışı ve Batı Meselesi, Çev. Mazlum Uyar, Ankara: TDVY.
Köprülü, Fuad, 1988, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Ankara: TTKY.
Krcsmarik, J., 1993, “Bosna-Hersek”, İslâm Ans...lopedisi, II, İstanbul: MEBY.
Malcolm, Noel, 1999, Bosna’nın Kısa Tarihi, Çev. Aşkım Karadağlı, İstanbul: Om.
Okiç, M. Tayyip, 1973, “Balkanlarda Bogomilizm Hareketi ve Bunun Bir Araştırıcısı: Aleksandar Vasiljevic-Solevjev”, İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, C. V, Ayrı Basım, Zeki Velidi Togan’ın Hatırasına Armağan, İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası.
Sells, Michael A., 1996, The Bridge Betrayed, Berkeley, Los Angeles, London: University of California Press.
Turan, Ömer, 1998, The Turkish Minority in Bulgaria (1878-1908), Ankara: TTKY.
Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul: Nakışlar Yayınevi, cilt II.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ocak 21, 2009, 23:38:54---- Alıntı sahibi: kzl.deli üzerinde Ocak 21, 2009, 14:28:21M.Ö 9000 yıllarına kadar giden büyük Türk tarihi (İra LAPİDİUS) nasıl oluyorda VATİKAN kaynaklarından faydanıp yazılmaya çalışılır. Sayın BALKANTÜRK, bunu hiç göz önünde bulurdurmamış sanırım. Sanki FARABİ, YUSUF HAS HACİP, KAŞGARLI MAHMUT, fUZULİ, İBNİ HALDUN gibi büyük ilim adamı ve düşünürleri yokmuş gibi bir araştırma yapanların yorumlarını, tarıh teziymiş diye ulu orta iddia eder.
Şu bilinmelidirki, bu tarihçi zevat'ın çoğu doktora tezlerini Paris kütüphanalerinde yapmışlardır. Hehalde Kaşgarlı Mahmut'u okuyacak zamanları olmamıştır. Yada bir Fuzuli onlara pek ilginç gelmemiştir.
Bu aşağılık kompleksi acaba Türk' e duyulan kin ve öfkemidiir. Hocam herhalde “İlim Çin’de de olsa talep ediniz.Zira ilim öğrenmek her müslümana farzdır.” hadisini bilirsin.
Şimdi ilim adamlarının aradıkları kaynak Vatikan'da veya Paris kütüphanelerindeyse bunu oradan edinmelerinde ne gibi bir kötülük vardır sorarım sana?
Ayrıca kaynakları hatalı buluyorsan diğer kaynaklardan cevabını verirsinki bu bilgiyi daha değerli kılar.
Siyah olmadan , Beyaz'ın değeri bilinmez aga...

Ben bu konu başlığı altına "Bogomiller" ve "Boşnakların kökeni" ile ilgili iki araştırma ekledim.
Onlarda da bahsettiğin şekilde kaynak belirten bir nokta bulamadım.
Mevcut iki konu da Farabi'nin , Yusuf Has Hacib'in , Kaşgarlı Mahmud'un , Fuzuli'nin veya İbn Haldun'nun kaynak gösterilmesinin mümkün olmadığını biliyorsundur herhalde...
Yani bu işin "ilginçlik" ile bir alakası yok. Çünkü ben Fuzuli'nin Boşnaklar üzerine bir fikir yürüttüğünü duymadım >:D

Aydınlarımızın bazılarının -toplumumuzun belli bir kesiminde olduğu gibi- kompleksler barındırdıkları yorumuna katılıyorum ama mevcut araştırmaları yapan iki öğretim üyesini ne şahsen tanıyorum ne de haklarında böyle bir intiba yaratacak bir iki satır okudum. E tüm bunlar olmadan da böyle kesin konuşmak bana çokta doğru gelmiyor...
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ocak 22, 2009, 09:34:41---- Alıntı sahibi: kzl.deli üzerinde Ocak 22, 2009, 02:29:36değerli Balkantürk, Diyorsunuzki ; bogomiller ve Boşnaklar hakkında bir araştırmadır bu. Ben burda Abbasiler ve Selçuklu Türklerinin hatta Acemlerin, Bogomiller ve Boşnaklar ile ne gibi baği olduğunu anlıyamadım.Bu Bogomiller denen topluluğun varlığını ayrıca tartışırız.
Burada birşeyi ayırmamız gerekir.Türkler Müslüman olduklarında ne sii nede sünni bir mezhep kavgasında olmamışlardır.Şii denen mezhep Abbasilerde ve acemlerde çok öncelerden kabul görmüştü. Yani Türkler ne şii idi nede sunni.
Peki nasıl oluyorda Zerdüştlük denen Acem inancı Türklere ithaf edilir. Ve burdan yola çıkarak,Türklerin aile yapısı sorgulanır.Neymiş efendim: Türklerin şii olanları bu sapkın inanç sonucu, birbirlerinin eşleriyle yatıp kalkarmiş. Herşeyi paylaşırlarmiş.
ALLAH Aşkına soruyorum. Bu nasıl bir tahlildir. Abbasi halifesinin ve onun işbirlikçisi Nizamilmülk'ün siyasi düşüncelerine araştırma dersiniz.
Ben Fuzuli'yi neden okumak gerektiğini soylerken, bu konuya gönderme yapmak istediğimi, anlamış olmanız gerekirdi sanırım. Çünkü fuzuli o devrin en büyük Türk düşünürü ve şairidir.(esrlerini farsça yazsa dahi)
Burada DEDEKORKUT destanıda bize yol göstericidir. Türklerin nasıl yaşadığı, inanci, devlet yönetimi ve dili hakkında.
Bana böylesine sapkın bir inancı, Türklerinde yaşadığını ispat etmeye çalişan insanlara, verecek olduğum cevap, Türkün bağrından çıkan bu Büyük destanlar ve Düşünürlerdir.
Abbasi halifesi ve onun işbirilçisi NİZAMÜLMÜLK değildir.

Ben ne karışırım arkadaş araştırmacının işine.
Adam objektif kaynak olarak onu görmüş onu yazmış , senin karşıt fikrin varsa sende yaz.
Biz aynısını "Yavuz Sultan Selim Han" bahsinde yapmadıkmı?!
Bu konuları sırf süs olsun diye buraya eklemiyoruzki...
Ayrıca çok merak ediyorum :
Alparslan Han'ın veziri Nizam-ül Mülk dururken , onu öldüren Haşhaşinlerin lideri Hassan Sabah'ın mı siyasi düşüncelerini araştırma bahsi yapsaydı? Ozaman memnun olurmuydun?!
Veya Nizam-ül Mülk, Abbasi halifesi yerine , Fatımilere bağlı olsaydı yine böyle tepki duyarmıydın?!
Bak tarihi sürekli meshep farklılıklarına göre doğru/yanlış değerlendirmesi getiriyorsun
yaptığının herkes farkında bizi çocuk yerine koyma...
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ocak 22, 2009, 15:46:15---- Bak bidaha söyliğim : "BEN NE KARIŞIRIM"
Öğretim üyeleri bu konular üzerine araştırma yapmışlar ve bu satırları ortaya çıkarmışlar .
Ben bir okuyucu olarak ortaya çıkan bir esere nasıl müdahale edebilirim veya onu bu foruma taşırken üzerinde hangi hakka sığınarak düzeltme yapabilirim?
Nasıl bir mantıkla bunu açıklayabilirsin ki...
Tekrarlıyorum;
Eğer malum konular ile ilgili tartışacaksan buyur, ben herzaman varım.
Eğer yazılarda iftira barındığını iddia ediyorsan lütfen sen doğru olan şekillerini yaz.
Ama bana "o iftiralara yer vermiş... " , "bu böyle demiş..." gibi cümleler ile gelme be kardeşim...
İçi boş satırları her saniye doldurmak zorunda kalmayalım yani...
Sen konuya bağlı kalmak yerine sürekli ya padişahlarımızı ya da vezirlerimizi giydiriyorsun...
Sayende ne Selçuklu'nun ne de Osmanlı'nın yaptığı bir doğru iş , barındırdığı bir doğru adam kalmadı...
Ayrıca şu yukarıda yazdıklarını bir oku , bak bakalım Bogomiller veya Boşnakların kökleri... ile ilgili en ufak bir şey yazmışmısın.
Hep konu dışı girip , mesheplere işi dayandırıyorsun.
Olmuyor...
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ocak 22, 2009, 22:22:36---- Boşnakların Kökeni Üzerine Diğer Bir Bakış Açısı: ...Hangi irk ve milletlerin Bosna’nin kültürel degerlerinin ilk temsilcilerinin oldugu konusunda yeterli açiklik bulunmuyor ise de, bu çerçevede Bosna’nin en eski yerlileri olarak “Ilirler” anilmaktadir. Nitekim bazi tarihçiler, Orta Çag Bosnalilarinin kimliklerinde, Ilir kökenine isaret etmektedir. Dahasi, nadir de olsa, Bosna’da kökleri Ilir kavimlerine kadar uzanan bir kültürel devamliligin izlerine de rastlandigina isaret edilmektedir.

Tarihçi Enver Imamoviç, “Bosnak” kelimesinde 2000 yildan fazla bir sürekliliginin var oldugunu ileri sürmektedir. Ona göre, Antik Çag’da Bosna’da “Poseni” (Boseni) olarak anilan bir Ilir kavmi yasamistir. Imamoviç ayrica, Roma Imparatorlugu döneminde Bosna’nin “Bassania” ismiyle anildiginin ispatlandigini ileri sürmektedir. Bunun disinda, 6. ve 7. yüzyillarda Slavlarin Balkanlar’a gelmesiyle “Bassania”nin önce “Bosona”, ardindan “Bosna” olarak ad degis...ligine ugradigini savunmaktadir. Bu tür tezlerden hareketle, Bosnak tarihçiler, Orta Çag’da Bosna topraklarinda yasayanlarin genel olarak “Bosnyani” adiyla anildiklarini belirtilmektedirler. Bosnyani’den ise “Bosnyak” (“Bosnak”) kelimesi gelismistir.

Görüldügü gibi, “Bosnali” kavrami, her seyden önce kökleri geçmise uzanan etnik ve siyasi bir kimligi ifade etmektedir. Enver Imamoviç’in analizinden ise Bosnaklarin ne “Islamlasmis Sirplar” ne de “Islamlasmis Hirvatlar” oldugu sonucu ortaya çikmaktadir. Ne var ki, bu konuda Bosnak tarihçileri arasinda bile bir fikir birligi bulunmamaktadir. Örnegin, tarihçi Mustafa Imamoviç Bosnaklari, etnik açidan güney Slav kökenli, dini ve kültürel-politik deneyim açidan ise güney Slavlardan farkli bir millet olarak tanimlamaktadir. Gerçekten de, 6. ve 7. yüzyillardaki Slav istilalari, her seyden önce Bosna’da yeni bir dilsel ve kültürel kimligin olusmasini saglamistir. Slavlarin Bosna yerlileri üzerindeki etkisi o kadar güçlü olmustur ki, bu ülke Orta Çag’da tipik bir Slav devleti görünümü vermistir. Nitekim o döneme ait dilsel ve kültürel nedenlerden dolayi, Bosna’yi olusturan nüfus Slav olarak adlandirilabilir. Ancak, Bosna nüfusundaki irksal çesitlilik olgusu da dikkate alinmalidir. Tarih içinde Gotlar, Hunlar, Iranli Alanlar ve Avarlar gibi degis... irklar Bati Balkanlar’a yerlesip, Romalilar ve Slavlar arasina karismislardir. Bir Türk kavmi Avarlar, 7. yüzyilda Bizans, Hirvat ve Bulgar ordulari tarafindan Balkanlar’dan sürülmüstür. Ancak, yapilan bazi arastirmalar, Bosna ve Karadag’in bazi bölgelerinde Avarlara ait uzun süreli yerlesim alanlarinin mevcut oldugunu göstermistir. Nada Klaiç, Slavlarin ilk politik (devlet) örgütlenmelerinde, önemli Avar unsurlarinin yer aldigini savunmakta ve Avarlar’in Bosna topraklarinda yaklas... 200 yil sürmüs olan yönetiminden söz etmektedir. Klaiç ve diger bazi tarihçiler, ilk Slav yöneticilerine ait “Ban” ve “Jupan” gibi unvanlarin, kelime olarak Avarlara ait oldugunu ve “zengin”/ “mülk sahibi” anlamlarina geldigini de ileri sürülmektedir.

Bosnaklarin tarihsel merkezi ve anavatani Bosna-Hersek 1463 yilinda Osmanli tarafindan fethedilmistir. Osmanlilar Bosna-Hersek’i sadece fethetmemis, buraya yeni bir medeniyeti de getirmistir. Günümüzde de gözlemlenen Islam kültürü, söz konusu medeniyetin Bosna’da oldukça benimsendigini göstermektedir. Modern Bosnak kimligi, bu suretle, Osmanli Devleti yönetimi sirasinda bugünkü seklini almistir.

Kanaatimizce, politik açidan Bosna devletinin yok edilmesi maksadiyla Bosnak kimliginin reddediliyor olmasi basli basina bir mezalim sayilmalidir. 1990’lardaki Bosna savasinda, Sirplar tarafindan bombalanan ilk yerler arasinda, zengin Osmanli arsivine sahip olan Saraybosna Sark Enstitüsü ve Bosna-Hersek Milli Kütüphanesi yer almistir. Bunlarin yok edilmesiyle, herhalde, Bosnaklarin tarihinin silinmesine çalisilmistir.

kaynak: http://www.bosnaklar.net
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Şubat 28, 2009, 23:56:37---- BULGARİSTAN'IN TÜRK AZINLIGA KARŞI GİRİŞTİGİ
UYGULAMALARIN ULUSLARARASI İNSAN HAKLARI
BAKIMINDAN İNCELENMESİ

(29 Haziran 1989 günü Ankara Üniversitesi Rektörlüğünde düzenlenen
toplantıda yapılan konuşmanın notlanmış metnidir)

Prof. Dr. Tekin AKILLIOGLU
A.Ü. S.B.F. Öğretim Üyesi

1. YAKLAŞIM:
Burada olaylar, tarihsel durum, uluslararası hukuk ve sorunun çözüm
yolları biçiminde bir klas... konuşma planından çok kanımızca altı çizilmesi
gereken bazı hukuki sorunlar üzerinde durulacaktır. Bu sorunlar
uluslararası insan hakları konusuna ilişkin olanlardır. Başka bir anlatımla
olayın uluslararası hukuk alanına giren çeşitli yönlerinden sadece insan
hakları üzerinde durulacaktır.

2. TÜRKİYE "DOGAL KORUYUCU" DEGİL DOGRUDAN
İLGİLİ TARAFTIR
Bilindiği gibi Bulgaristan yöneticileri 1984 tarihinden itibaren ülkelerindeki
Türk azınlığa karşı baskı, sindirme ve şiddet uygulamaktadır.
Bu uygulamanın görünen amacı Türk azınlığın zor yoluyla eritilmesi
(assimilation forcee) dir. Bu politikanın ortaya çıkış nedeni olarak genellikle
ülkedeki Türk nüfusun Slav kökenli nüfusa göre daha hızlı artışı gösterilmektedir.
Böylece daha ilk adımda hukukla gerçeğin çelişkisi ortaya
çıkmaktadır: yasa önünde eşitliğe karşın ayrımcılık uygulaması. Bu, sadece
o ülkenin iç hukuku açısından ele alınabilecek bir sorun da değildir. Bulgaristandaki
Türklerin durumu bir yandan onların azınlkı statüsünü belirleyen
uluslararası andlaşmalarla, öte yandan Bulgaristan'ın katıldığı uluslararası
insan hakları andlaşmaları ile güvenceye alınmış bulunmaktadır.
Böylece Türkiye bir yandan ikili andlaşmaların kendisine tanıdığı haklar,
diğer yandan da çok taraflı andlaşmalar düzeninin Bulgaristan'a yüklediği
ödevler bakımından bu konuyla hukuken ilgili taraf durumundadır.

Burada bir noktanın altını çizmekte yarar bulunmaktadır. 5 Haziran
1989 tarihli Le Monde'un başyazısında son olaylar üzerinde durularak
"Türkiye'nin kendisini Bulgaristan ve Yunanistan'daki Türklerin doğal koruyucu'su
saydığı, öne sürülmektedir. "Doğal koruyucu" (Protecteur naturel)
deyimi tarihte, güçlü devletlerin ortada hiçbir hukuki neden olmadan
"azınlıkların korunmasını" öne sürerek baskı yapmalarını anımsatan
bir deyimdir. Oysa Türkiye'nin konu ile ilgisi tümüyle andlaşmalardan
kaynaklanmaktadır. Kısaca, Türkiye uluslararası hukuka dayanmaktadır.
Bu durumu kısaca açıklamak gerekirse:
1878 Berlin Andıaşmasının 5. maddesi ile Bulgaristan'daki Türkleri nazınlık
güvencelerinden yararlanması öngörülmüştür. Bulgaristan'ın 1908'de
bağımsızlığından sonra Osmanlı Devleti ile yaptığı 1913 İstanbul Barış
Andıaşması'nda da Türk azınlığın haklarının düzenlendiği görülür. 1919
tarihli Neuilly Andlaşması'mn IV. Bölümü Azınlıkların Korunması başlığını
taşımakta olup buradaki hükümlerin temel yasa niteliği tanınmıştır.
Türkiye ile Bulgaristan arasındaki 1925tarihli Dostluk Andlaşması'nın
Ek Protokolünde ise Bulgaristan'daki Türklerin Neuilly Andıaşması ile
azınlıklara tanınan bütün hükümlerden yararlanmaları öngörülmüştür.
(Bkz. H. Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri, II. Kitap, Ankara, SBF,
1989, s. 166-167: "Bulgaristan'daki Türk azınlıklara ilişkin rejim").
Bu durumda, Türkiye'nin Bulgaristan'daki soydaşlarına tanınan haklara
uygun davranılmasını isteme yetkisi bulunmaktadır.
3. BULGAR TEZİ NEDİR?
Bulgaristan'da halen toplam nüfusun onda bir ila ikisini oluşturan
bir ila iki milyon kadar Türk azınlığı yaşamaktadır. Bulgar görüşü bunların
"zorla Müslüman olan Slavlar" olduğu biçimindedir. Tarihsel verilere
aykırı bu görüşün Bulgaristan'da ulusçuluğu pekiştirmek amacıyla
ortaya atılan ve 1985başlarında bir Kararname ile açıklanan "Bulgar ulus devleti
yalnızca Bulgarlardan oluşan bir devlettir" biçimindeki "resmi
tez" ile doğrulandığı görülmektedir (Le Monde, 15.6.1989,Editorial).
Bu tez yeni değildir. 1918'de komünist yöneticilerin sosyalizme yabancı
unsurların eritilmesini savundukları bilinmektedir. 1977'de "FilO"
sofska Misul" adlı bir yayında bu tezin yeniden "alenileştiği" görülüyor:
"Rodop Bulgarları üzerinde kötü sonuçları ortada olan İslama karşı vazgeçilmez
mücadele günümüzün en önemli ödevidir. Bu mücadele, bu kişilerin
sosyalist Bulgar ulusuyla bütünleşmeleri için zorunlu ve vazgeçilmez
bir koşuldur. "(Thomas Schreiber "L'assimilation forcee des Bulgares
d'origine Turque" L'URSS et l'Europe de l'Est, Edition 1986,Notes et Etudes
Documentaires, no 4817,s. 100-101).

Bilindiği gibi eritme politikasının çeşitli güçlükleri olması nedeniyle
Bulgaristan bir kısım Türk soyundan vatandaşlarını 1950 ve 1968 tarihlerinde
anlaşmaya dayanarak Türkiye'ye göndermişti (Toplam 500.000kadar).
Daha sonra "eritme" (assimilation) işlemine geçildiği görülmektedir.
1970'den başlayarak ülkedeki Türkçe öğrenim yapan okullar kapatılmaya
başlandı. Buna karşı çıkan Türk soyundan öğretmenler "casusluk"la suçlanarak
çeşitli cezalara çarptırıldı. Ocak 1984'de Dolni Voden köyünde askeri
birlik kullanılarak ilk isim değiştirme uygulaması başlatıldı. Bu uygulama
Aralık 1984'de ülke yüzeyinde "ulusal kampanya" haline dönüştürüldü.
Bu kampanya "zorla Müslüman edilen Slavların gönüllü olarak isim
değiştirmesi" biçiminde tanıtıldı. Büyük bir gizlilik içinde yapılan bu
uygulamaya karşın Amnesty International 23 Aralık 1984 günü Gorski
Izvor köyünde isim değiştirmeyi reddetmeleri nedeniyle tutuklanan 250 kişinin
isimlerini saptayarak yayınladı.
Türklerin nüfusça az olduğu yerleşmelerde tek tek baskı uygulamasına
gidildi. Bu kişilerin işten çıkarılması veya işe alınmaması, her türlü
sosyal haktan yoksun bırakılması söz konusuydu.
Nihayet bugünlerde bu kampanyanın yeni bir türü olan "zorla sınır
dışı etme" olayı ile karşılaşılmış bulunmaktadır. Bulgar açıklamasına göre,
bu, istek üzerine pasaport almış vatandaşlarının turist olarak bir başka
ülkeye geçici olarak gitmeleridir. Bir haftada sayıları 80.000'i bulan
bu "turist"lerin özellikle "parçalanmış aile" oluşturmaları, eziyet ve işkence
görmüş olmaları, kısaca sadece kendi varlıkları, Bulgar açıklamasını
yalanlamaktadır. Şöyle düşünülebilir:
21. yüzyıla hazırlanan ve uluslararası düzeyde insan haklarının pozitif
metinlere bağlandığı Dünyamızda, bu olayın hukuk dışılığını anlatmak
için ayrıca çaba göstermek gerekmez, sınır kapısında yapılan kısa bir
gözlemin buna yeterli olduğu açıktır.
Bununla birlikte, Bulgar otoritelerinin açıkça hukuka aykırı bir davranış
içine girmeyi nasıl göze aldıkları, dış kamu oyunun neden Mrden
harekete geçmediği yanıtı merakla. beklenen sorulardandır.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Şubat 28, 2009, 23:57:45---- 2


3. ULUSLARARASI İNSAN HAKLARININ BAZI ÖZELLİKLERİ
Soydaşlarımıza yapılan kötü muamele kamu oyunda hareretle kınanırken,
dış kamu oyunun ve insan hakları ile ilgili çevrelerin geç tepki
göstermeleri bir ölçüde düş kırıklığı yaratmıştır: "Biz bu kadar haklı iken
bu ilgisizlik açıkça haksızlıktır" biçiminde düşünenler çoktur. Hemen belirtmek
gerekir ki, 1984'de olduğu gibi bugün de uluslararası kamu oyunun
harekete geçmediği ya da tepki göstermediği savı doğru değildir.
1985'de meydana gelen olayIarda da Bulgar uygulamaları o zaman da
çeşitli uluslararası "forum"larda kınanmıştır. Bkz. E. Onulduran ("Bulgaristan'da
Yaşayan Türk Azınlığı Dünya Kamuoyunda Yalnız Mıdır?",
Bulgaristan'da Türkler Semineri II, 20-22 Mart 1986, Ankara, A.Ü. Rektörlüğü,
1986, s. 19-22). Sadece, Türkiye dışındaki kişi ve kuruluşların
olaya bakış açıları her zaman aynı değildir. Basında bu duruma ilişkin
olarak çeşitli dış politika yorumları yapılmıştır. Basında pek çok neden
öne sürüldüğü halde kesin bir açıklamaya bağlanamaması bir bakıma dış
politika' sorunlarının esnek ve belirsiz yapısı nedeniyle doğal karşılanabi- .
lir. Ancak olayların hukuki nitelemesinde farklı davranılması hoş görülemez.
Olaylar bizim anladığımız gibi temelde "insan hakları ihlali" biçiminde
nitelendirilebiliyorsa bu, her yerde aynı olmalıdır. Aynı şekilde
insan hakları kurallarının açıkça çiğnenmesi karşısında durumun pek çok
yerde söylendiği gibi "insanlık dışı uygulama" ya da "insanlık suçu" olarak
nitelendirilmesi de doğal görülebilir. Ne var ki çok açık görünse de
haksızlığın boyutları değerlendirilirken hukuksal nitelendirmelerin dikkatle
yapılması gerekir.
Hukuksal açıdan belirtmek gerekirse uluslararası düzeyde insan hakları,
günümüzde giderek artan biçimde pozitif hukuk belgelerine bağlanmaktadır.
Birleşmiş Milletler Örgütünün bir yeryüzü koruma sistemi oluşturduğundan,
bunun yanı sıra bölgesel koruma sistemlerinin, çok yanlı ve
ikili andlaşmaların varlığından söz edilebilir. Kısaca günümüzde insan
hakları denildiğinde, doğal hukuktan önce pozitif metinler akla gelmektedir.
Bu, uluslararası hukukun yazılılık yönünde gelişmesinin bir sonucudur.
Dolayısıyla, Bulgar uygulaması eleştirilirken, yazılı hukukun durumu,
daha önce de insan haklarının uluslararası hukuktaki özel konumu
göz önünde tutulmalıdır.
1) İnsan Hakları, uluslararası hukuk özneleri arasına gerçek kişilerin
de girmesini sağlamıştır. Yakın zamana kadar sadece devletler arası
ilişkiler alanı sayılan bu hukuk dalında, insan hakları söz konusu olduğunda,
hakları zedelenen gerçek kişilerin de "taraf" olarak hak aramalarını
sağlayan yöntemler öngörülmektedir. Bilinen AİHS ne göre bireysel
başvuru yanında, hemen bütün insan hakları sözleşmelerinde bireylere
olanak tanıyan yöntemlere rastlanmaktadır. BM İnsan Hakları Komisyonu'na
şikayette bulunmak, İşkence Komitesi'ne başvurmak gibi yetkilerin
gerçek kişilere de tanınması söz konusudur. Öte yandan, devletlerin de
kendi vatandaşları olsun veya olmasın taraf devletlerden birinin insan
haklarını ihlal etmesi halinde bu konuyu ilgili sözleşme organları önüne götürme yetkisi bulunmaktadır. Bu bir bakıma "menfaat" ve "ehliyet"ölçütlerinin insan hakları konusunda geniş tutulduğunu göstermektedir.

2) İnsan hakları sözleşmelerinin konusu daima bir "iç hukuk" konusudur.
Başka bir anlatımla bir devletin kendi yasalarının geçerli olduğu
ilişkiler alanında vatandaşları veya yabancılar ile olan ilişkileri bir iç hukuk
sorunu olmakla birlikte, bu ilişkiler insan haklar-! konusunda ise bir
uluslararası sözleşme aracılığıyla aynı zamanda uluslararası hukuk sorunu
niteliği almaktadır. Bu içiçelik, insan hakları konusunda "iç işlerine
karışma yasağının öne sürülemeyeceği" yolundaki bir kabulün yerleşmesine
yol açmıştır. Dolayısıyla Bulgaristan'ın öteden beri öne sürdüğü
"içişlerine karışıldığı" savının uluslararası hukuk açısından geçerli olmadığı
açıktır.
3) Bir başka önemli konu da, insan hakları ihlalleri bakımından
"karşılıklılık" gerekçesinin geçerli olmamasıdır. Pek çok yerde, Türkiye'nin
Bulgaristan'daki soydaşlarını savunmasını, kendi içindeki insan
hakları ihlalleri nedeniyle iyi dinletemediği öne sürülmüştür. Tür~iye'nin
ülkesinde insan hakları ihlalleri bulunduğu savı, Bulgaristan'daki ihlallerin
doğrulanması ya da Türkiye'nin jtiraza hakkı olmadığı yolunda kullanılamaz.
Her devlet insan haklarına saygılı davranmak zorundadır. Bu
alanda karşılıklılık öne sürülemez.
4) Uluslararası hukukta insan haklarının özelliğinden kaynaklanan
ve yukarıda sıralanan konuların yanında, uluslararası hukukun öteki alanlarında
geçerli olan bazı noktaların insan hakları bakımından da söz konusu
olduğunu belirtmek gerekir. Burada vurgulanması gereken nokta,
kuralların ve kurumsallaşmanın iç hukuka göre esnek veya eks... olmasıdır.
Özellikle Bulgar uygulamasının "insanlığa karşı suç" veya "soykırım"
oluşturduğu yolundaki görüşlerin, bu kavramların uluslararası hukukta
henüz yeni ve eks... nitelik taşıdıkları göz önünde tutularak değerlendirilmeleri
gerekir.
Bir başka nokta da yaptırım eks...liğidir. İç hukukta olduğu gibi bir
yargı önüne gitmenin kolay olmadığı çeşitli koşulların gerçekleşmesine
bağlı olduğu, nihayet yargı organı kararının yerine getirilmesinin ve yaptırım
türünün iç hukukta olduğundan farklı sorunlara yol açtığını ~öz
önünde tutmak gerekir.
Bununla birlikte bir uluslararası sorunda "hukuk açısından sağlam bir
tez" öne sürmenin, bunu savunmanın hukuk dışı öteki yollara göre sağlayabileceği
büyük b;r yarar vardır. Hukuk, toplumsal ilişkilerde "ussallığı"
pekiştiren, ayrıca kanıtlama istemeksizin bu ussallığın kabulünü sağlayan
önemli bir araçtır. Dolayısıyla, "Bulgar zulmü"nün önlenmesi ve haksızlıkların giderilmesinde başvurulabilecek en etkili yöntem uluslararası hukuk kuralları olacaktır.
Burada bazan öne sürülen "haklı savaşın, en son başvurulması gereken,
fakat en etkili çare" olduğu yolundaki görüşler akla gelebilir. Gerçekten.
Anayasa'da "uluslararası hukukun meşru kıldığı sebeplerle" savaş
ilan edilebileceği ön görulmektedir. Ancak, uluslararası hukukun savaşı ne
zaman haklı kıldığı konusunun tartışması bir yana, uluslararası ilişkiler
alanında dünyadan savaşın kaldırılması, savaşın herhalde hukuk dışı sayılmasını
öngören bir andlaşma için hazırlıkların yapıldığı günümüzde,
"haklı savaş doktrini"nin savunulması güçtür.

4. İNSAN HAKLARI AÇISINDAN HUKUKSAL DURUM
1. Andlaşmasal Düzen:
A. Bulgaristan ile Osmanlı Devleti arasında:
Yukarıda da belirtildiği gibi 1878 Berlin Andlaşmasının .5. maddesi
ve 1909 tarihli İstanbul Andlaşması ve Protokol ile Bulgaristan'daki Türklere
azınlık statüsü tanınmıştı. Bu andlaşmaları izleyerek yapılan 1913 ta.•
rihli İstanbul Barış Andlaşması ve ekleri Bulgaristan'daki Türk azınlığa
ilişkin hükümler taşımaktaydı (Bkz. H. Pazarcı, "La question de la minorite
Turque en Bulgarie a la lumiere des n2gles internationales decoulant
des traites bilateraux", Procedings of the international Symposium of
jurists on the questions of the turkish moslem minority in Bulgaria" İstanbul
Barosu, 1988, s. 33-:34). Bu hükümler bugün yürürlükte değildir.
Ancak bu durum öteden beri mevcut hukuki uygulama anlamına gelen
"teamül-i hukuk" ya da "yapılageliş kuralları" biçiminde geçerliliğini
sürdürmektedir (Bu görüş için Bkz. H. Pazarcı, aynı kaynak, s.' 45-50).
B. Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan arasında:
Türkiye Cumhuriyeti'nin Bulgaristan ile yaptığı 18 Ekim 1925 tarihli
Dostluk Andlaşması ve ekleri ile düzenlenen konular arasında Bulgaristan'daki
Türk azınlığı -da yer almaktadır. Özellikle 1950 tarihinden itibaren
iki devlet arasında bu belgelere yollama yapan diplomatik yazışmalar
(nota) da Türk azınlığın haklarına ilişkin kuralların taraflarca tanındığını
kanıtlamaktadır. Nihayet 22 Mart 1968 tarihli Göç Andlaşması Bulgaristan'daki
Türk azınlığının hukuksal varlığını ve haklarını tartışmasız biçimde
ortaya koymaktadır (H. Pazarcı, aynı kaynak, s. 34).
C. Çok yanlı andlaşmalar ve belgeler: (H. Pazarcı, aynı kaynak. G.
De Poix, "Intervention sur le probleme des minorites turco-islamiques cn
Bulgarie Procedings ..., s .81 vd.).

1) 27 Kasım 1919 Neuilly Andlaşması: Bu andlaşmanın çeşitli hükümleri
(m. 49, 50, 53, 54, 55 ve 57) Bulgaristan ülkede oturanların temel
hak ve özgürlüklerini, din, dil, ırk vb. nedenlerle ayrım yapmaksızın korumayı
taahhüt etmiştir. Bulgar çoğunluk ile azınlığın haklarda eşitliği,
azınlığın kendi din, dil ve eğitim öğretim hakları güvenceye alınmıştır.
Bu, anılan hakların sağlanmasının 57. maddeye göre Bulgaristan'ın uluslararası
taahhütü niteliğinde olması ve Milletler Cemiyeti'nin güvencesi
altına alınması biçiminde ifade edilmiştir. (1925Türkiye Bulgaristan Dostluk
Andlaşması ve Eklerinde bu hükümlere yollama yapılmıştır. Dolayısıyla
bugün de yürürlüktedir. Bkz. H. Pazarcı, aynı kaynak, s. 39-42).
2) 10 Şubat 1947 Paris Barış Andlaşması: Bu andlaşmanın 2. maddesi ile
Bulgaristan kendi hukukuna tabi yaşayan herkesin ayrım yapmaksızın
temel hak ve özgürlüklerini koruyucu bütün önlemleri almayı
taahhüt etmektedir.
3) 1 Ağustos 1975 Helsinki I{Konferansı ve Sonuç Belgesi: Konferans
belgesinin Genel İlkeler başlığını taşıyan 7. maddesinde azınlıkların haklarda
eşitliği ve bunlar için temel hakları etkili kılacak yasal düzenlemelerin
yapılması öngörülmekte ve Sonuç Belgesinde de Konferansa taraf
ülkelerin Birleşmiş 'Milletler Sözleşmesi ile Evrensel Bildirgedeki ilke
amaçlara uyacakları belirtilmektedir.
4) 25 Haziran 1945 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi: Bulgaristan BM
Örgütüne 14 Aralık 1955tarihinde katılmıştır. Böylece Sözleşmenin temel
amacı olan insan hakları ve özgürlüklere saygı gösterme borcu altına girmiş
bulunmaktadır.
5) 10 Aralık 1948İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi: Bildirgenin özellikle
eşitlik ilkesi ve ayrım yapma yasağını belirten 2. maddesi Bulgaristan'ın 1970'li yıllardan
bu yana çiğnediği kurallar niteliğindedir.
i 6) Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi (1966): Bulgaristan'ın
21 Eylül 1970'de onayladığı bu Sözleşme taraf ülkelerin ve bireylerin
şikayetlerini götürebilecekleri bir Komite öngörmekteyse de, bu
Komitenin yetkisi Bulgaristan tarafından tanınmış değildir. (G. De Poix,
s. 85-86). Öte yandan Türkiye de henüz bu Sözleşmeye taraf değildir.
7) ırk Ayrımcılığının Her Biçiminin Ortadan Kaldırılması ve Cezalandırılması
Hakkında Sözleşme (1965): Bulgaristan'ın 8 Ağustos 1966'da
onayladığı bu Sözleşme de bir Komite öngörmektedir. Komiteye bireysel,
başvuru yapılabilmektedir. Komite şikayetçi ve taraf Devlete önerilerde
bulunabilir, yol gösterebilir. Sözleşme Türkiye tarafından imzalanmış olmakla
birlikte henüz onaylanmış değildir.
8 ) Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Madrid Sonuç Belgesi

(19g3): Azınlıkların eşitlik ve kültürel bütünlüklerinin korunmasını öngörmektedir.
9) İşkencenin Önlenmesi Hakkında BM (1985) ve Avrupa (1987)
Sözleşmeleri: Türkiye'nin onayladığı ve her ikisi de yürürlüğe girmiş bulunan
bu sözleşmeler özellikle "İnsanlık Dışı Muamele" ve "Kötü Muamele"
tanımı ve önleme mekanizması getirmektedir.
Her biri Bulgaristan açısından hukuki sorumluluk doğurmakla birlikte
bu belgelerin uluslararası hukuk düzeyinde işlerliği ve Bulgar ihlallerinin
yaptırıma bağlanması. çözümünü güç bir sorun olarak görünmektedir.
Ancak bu güçlük, sözü edilen uluslararası hukuk kurallarının bağlayıcı olmadıkları
anlamına gelmez. Bulgaristan şimdiki rejiminden önce yapılmış
uluslararası bağlarının koşulların değiştiğini öne sürerek kalktığını sa~
vunmaktadır. Bu tez, yürürlükten kalktığını öne sürdükleri kurallara
yollama yapan notaları ile bizzat Bulgar yöneticileri tarafından çürütülmüştür
(Bkz. H. Pazarcı, "La question de la minorite turque ... ", s. 38-39).
Öte yandan Osmanlı Devleti ile yaptıkları andıaşmaların yanı sıra, 1878'den
bu yana Bulgaristan'daki Türk azınlığın hakları Bulgar Yönetimini borç
altına sokan bir "yerel gelenek" (coutume locale) oluşturmaktadır (Pazarcı,
aynı kaynak, s. 45 vd.). -
Bu hukuksal durum sonucunda başvurulabilecek hukuk yolları olarak:
- 1925 Dostluk Andlaşmasının 1919Neuilly Andlaşması hükümlerine
yollama yapması nedeniyle Türkiye ile Bulgaristan arasında Uluslararası
Adalet Divanı'na müracaat yetkisinin önceden kabul edilmiş sayılacağı
görüşü öne sürülmüştür (H. Pazarcı, "Uluslararası Hukuk ve Andlaşmalar
Yönünden Bulgaristan'daki Türklerin H.akları", Dış Politika, Sayı 2, Ha- .
ziran 1985, s. 9-10. Bu görüş yönünde Bkz. S. Toluner, "Statement", Proeedings
... , s. 69).
- 1975 Helsinki Bildiri~:i çerçevesinde, Türk gazetecilerinin ve basın
yayın organlarının Bulgari:3tan'a girmeleri basının olay yerinde görev
yapması sağlanmalıdır. Bu başlık, Bildiriyi kabul etmiş bulunan Bulgaristan'ın
da uluslararası "moral taahhüdü" niteliğindedir (Bkz. H. Pazarcı,
"Bulgaristan'daki Türklerin Hakları", s. 7).
- Türkiye'nin Bulgaristan'daki Türk azınlığından isteyenlerin Türkiye'ye
yerleşmek amacıyla gelmelerini sağlayacak bir göç andlaşması girişiminde
bulunma hakkı vardır. 1985 tarihinde o zaman meydana gelen
eritme politikası uygulaması nedeniyle öne sürülen bu görüş (H. Pazarcı,
aynı kaynak, s. 7-8), bugün aileleri parçalayarak gerçekleştirilen "zorunlu
göç" karşısında Türk Hükümeti tarafından benimsenen bir çözümdür.
- Bulgar Yönetiminin Türk ,-azınlığa karşı insan hakları ihlallerinin
Birleşmiş Milletler organları (Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik
ve Sosyal Komite) önüne götürülmesi de önerilmiştir (H. Pazarcı, aynı
kaynak)
- Türkiye'nin henüz onaylamadığı Irk Ayrımının Önlenmesine İlişkin
Sözleşme tarafı ülkelerin Sözleşme organı Komite'ye Bulgar uygulaması
hakkında soru sorması veya şikayette bulunması da mümkündür
(H. Pazarcı, aynı kaynak, s. 9). Aslında taraf ülkelerin Komiteye periodik
rapor sunma ödevleri vardır. Bu çerçevede Bulgaristan tarafından 15 Ağustos
1984 tarihinde sunulan raporda "Türk, Çingene, Ermeni, Musevi, Yunan
ve diğer kökenler"den Bulgar vatandaşları arasında dil, gelenek, eğitim,
din, kültürel faaliyetler bakımından farklılıkların korunduğu, kendi
dillerini konuşma, ulusal kültürlerini geliştirme, geleneklerini sürdürme
hakkının tanındığı belirtilmekte ve 1944 öncesinde okuma yazma bilmeyen
Türk soyundan vatandaşları arasında bugün yüzlerce intelektüel bulunduğu
kaydedilmekteydi. Bu raporu izleyen 11 Mart 1985 tarihli raporda
ise Bulgar Yönetimi "Bulgar Müslümanlarının kendiliklerinden Türk
isimlerini değiştirdikleri" kaydedilmekteydi. İlk rapora göre tamamen zıt
bir anlatım içeren bu raporun Komitede tartışılması sırasında Bulgar temsilcileri
Türklere ilişkin çelişkileri "Bulgaristan'a karşı öne sürülen iddiaların
dayanağı bulunmamaktadır" biçiminde reddettiler. Buna karşılık
kendileri için gerekli hukuksal destek Komitedeki bir Sovyet temsilcisinden
gelmiştir. Bu yetkilinin ifadesine göre: "Bulgaristan'da bir Müslüman
azınlık bulunmasına karşın, bir etnik azınlık mevcut olmamıştır. Uluslararası
Hukuk dini azınlıkların korunması hakkında herhangi bir kural
içermemektedir". Buna karşılık pek çok Komite üyesi dini azınlık değil
Türk azınlık kavramı üzerinde ısrar etmiş ve bu durumun ilk Bulgar raporunda
kabul edildiği halde sonradan inkar edilmesi üzerinde durmuşlardır.
Çeşitli temsilciler Bulgar Yönetiminin açıklamalarının kuşku uyandırdı~
l1nı belirterek, olayların bağımsız bir soruşturma kurulu tarafından
yerinde incelenmesini önermişlerdir. Ancak bu öneri Bulgar temsilciler
tarafından şiddetle reddedilmiştir. Buna göre Bulgar Hükümeti normal
şartlarda Komitenin uzmanlarının ziyaretini kabul edebilirdi, ancak
bu şartlarda buna imkan yoktur. Böylece Bulgaristan'ın gerçekleri saklamak
istediği açıkça ortaya çıktı. Nitekim 1987 Eylülünde yayınlanan "Helsinki
\Vatch" raporunda da Bulgar otoritelerinin yalanlamalarının inandırıcı
olmadığına yer verilmiştir (Bkz. Jerome J. Shestack, "Human Rights.
Abuses By Bulgaria of its Turkish-Islamic Minorities", Procedings, s. 106-
. 108).
_ Yukarıdaki örneğe benzer bir uluslararası forum mücadelesi BM
İnsan Hakları Sözleşmelerine taraf devletler aracılığıyla da gerçekleştirilebilir.
(H. Pazarcı, aynı kaynak, s. 9), Ancak kuşkusuz en iyi yöntem
Türkiye'nin vakit geçirmeden bu Sözleşmelere taraf ülke niteliğini kazanarak
söz konusu girişimleri kendi eliyle yapmasıdır.
- Nitekim Türkiye bugünlerde toplanan Avrupa Konseyi Parlamenter
Meclisi'nde ve Paris AGİK İnsani Boyut toplantılarında konuyu gündeme
getirmiş ve taraf ülkelerin insan hakları ihlallerini kınamasını sağlamıştı~.
Bulgaristan'daki Türk azınlığa yapılan baskı, eziyet ve insanlık dışı,
kötü muameleler uluslararası hukuka aykırı olduğu gibi, öncelikle Bulgar
Anayasasına da aykırıdır.
D) Bulgar Anayasasının 35. maddesine göre "Bulgaristan Halk Cumhuriyetinin
bütün vatandaşları yasa önünde eşittir. Milliyet, menşe, inanç,
cinsiyet, ırk, eğitim, sosyal durum ya da zenginlikten kaynaklanan ayrıcalık
ya da hak sınırlamasına izin verilmeyecektir. Devlet vatandaşlar
arasında eşitliği haklarını kullanma ve ödevlerini yerine getirme koşullarını
yaratarak gerçekleştirecektir. Bir kişi hakkında ırk, milliyet ya da
din temeline dayanan her kötüleme ya da aşağılama propagandası yasaktır
ve cezalandırılacaktır".
1948 tarihinden itibaren Türklere karşı tedricen gerçekleştirilen okul
kapatma, dil baskısı, eğitim kısıtlamaları, sosyal ve ekonomik hak sınırlamaları,
azınlık haklarından söz edenlerin cezalandırılmaları, Anayasanın
bu maddesi ile öngörülen hakların çiğnenmesi niteliğindedir. Buna karşın
Bulgar Hukuku çerçevesinde Türk azınlığın başvurabileceği hiçbir
hukuk yolu bulunmamaktadır. Öncelikle yasaların ve yönetsel uygulamaların
Anayasal denetim yolu mevcut değildir. Yönetsel işlemlere karşı bir
şikayet yöntemi ve yönetsel dava yolu bulunmakla birlikte bu yol sadece
bireysel işlemlere karşı açık olup Bulgar Hukukunda bir yönetsel işlemin
iptali amacıyla getirilmiş hukuk mevcut değildir (G. De Poix, "Intervention",
s. 87).
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Şubat 28, 2009, 23:58:46---- 3


5. OLAYLARDAN ÇIKARILABİLECEK BAZI SONUÇLAR
1) Uygulamanın sürekliliği ya da tarihi göz ardı etmemek ...
Bulgaristan'ın hukuk dışılığı {ı bu denli açık bir uygulamaya neden başvurduğu
sorusunu yineleme k gerekirse, bir gözlemcinin dediği gibi bunun
uzun erimli bir stratejinin ürünü veya iç politikanın zorlaması olarak açıklanması
biçiminde iki seçenekle karşılaşılır. Doğrusu belki de her iki. neden
de bir arada geçerlidir (Bjorn-Cato Funnemark, "The Turkish Minority
in Bulgaria", Procedings, s. 148).
Gerçekten anayasal ilkelere ve sosyalist anlayışa,aykırı olmasına karşın
Bulgaristan'ın Türk azınlığı eritme ve göçe zorlama politikası 1948'den
.bu yana yetkili yöneticileri tarafından pek çok defa belirtilmiştir. Türk
azınlığa karşı uygulanan baskı politikası aynı zamanda siyasal rejimin
kendisini güçlendirme politikası olmuştur (Bkz. "Bulgarie, l'annee politique:
Todor Jivkov toujours en place", L'URSS et I'Europe de I'Est, edition
1988,La Documentation Française, nos 4867-3868,1988,s. 17-18).
Bu politikayı benimseyen Bulgaristan aynı zamanda "ulusal birlik gereksinimi
egemen bir devletin bünyesinde yer alan bir etnik azınlığın
kültürel kimliğini yok etme gerekçesi olamaz" biçiminde bir ilkeye dayanan
Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesini ihlal etmektedir.
Uluslararası Hukuku karşısına alan bu politikanın güncel siyasal
sorunlar bağlamını aşan bir nedeni olmalıdır. Kimi yazarlar bunu iki ülkenin
tarihsel ilişkilerinde aramaktadır (Bkz. L.J. Blom-Cooper, "Statement",
Procedings s. 89). Bu gözlem bizim açımızdan Bulgaristan tarihi
çalışmalarının önemini vurgulamaktadır. Gerçekten bir başka gözlemci de
Bulgaristan'dan Türk azınlığın göçünün aralıklarla 1878'den bu yana sürdüğünü
belirtmektedir (Bkz. N. Iqbal, "Th~ Question of the Turkish
Minority in Bulgaria ... ", Procedings, s. 115).
2) Zorunlu göç ve göç andlaşmasına zorlanma: .
Bulgar uygulamasına dikkat edildiğinde, 1878'den bu yana Türk azınlığın
kitle halinde zalimce muamelelere tabi tutularak göçe zorlandıkları
görülmektedir. 1950'de uygulanan zorunlu göçün parçaladığı ailelerin birleştirilmesi
için Türkiye'nin 1968'de kapsamlı bir göç andlaşması sağlayabildiği
söylenebilir. Dolayısıyla Bulgaristan'ın eritemediği veya istemediği
Türkleri göçe zorladığı, bir süre sonra bunu bir göç anlaşmasının izlediği
dikkat çekmektedir. Günümüz insan hakları belgelerinin ve özellikle Kişisel
ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nin (örn ..m. 12 ve 27) insanların diledikleri
yerde ya~ama, kültürel kimliklerini koruma hakkını tanıdıkları
göz önünde tutulursa, yüzbinlerce insanın yaşadıkları yeri, ülkeyi terketmelerini
açıklamak güçtür. Dolayısıyla, göç anlaşmalarının sınır ve rejim
değişikliklerini, uluslararası bunalım sonrası durumların belgeleri oldukları
açıktır. Bulgaristan görünürde bu nedenler olmadığı halde salt
kendine özgü politik nedenlerle büyük insan kitlelerini, pek çok insan
hakları tarafından tanınmış olan haklarından yoksun kılarak- "ülke dışı"
etmektedir. Başka bir deyişle normal hukuki yollardan sağlayamayacağı
göç anlaşmasının fiili durum yaratarak zorunlu hale getirmektedir. Ancak
Bulgaristan'ın 1968'e kadar uyguladığı bu sistem, 1971'den itibaren
Türk azınlığın varlığının reddine dayanan yeni politika yüzünden çelişkili
bir duruma girmiştir. Bulgaristan bundan böyle göç anlaşması yapılmasına
karşı çıkan taraf konumuna girmiştir.

Bulgaristan'ın bir yandan Türk azınlık olmadığını öne sürerken, diğer
bu insanların Türkiye'ye göçmen olarak yerleşmesini teşvik etmekle
çelişkiye düştüğü belirtilmiştir (H. Fahir Alaçam, "Bulgaristan'ın Niyeti
Ne?", Cumhuriyet, 21.6.19B9). Belki bu çelişkiyi önlemek için Bulgar makamları
resmi demeçlerinde ı:3rarla, Türkiye'ye gidenlerin "pasaport almış
Bulgar turistleri" olduklarını öne sürmektedirler. Yine aynı makamlara
göre "bu turistler belli süre sonunda ülkelerine geri dönecektir". Cumhuriyet,
19.6.1989. "Sofya zor durumda" (Bulgar Başbakanı Atanassov'un demed).
Buna karşılık göç anlaşmasında ısrarlı Türkiye bir bakıma insani nedenlerle
zorunlu olduğu bu tezi benimsemekle Bulgaristan'daki Türk varlığının
erimesine katlanmak durumundadır. Buna ilişkin bir ince nokta
zorunlu göç sonucu gelen soydaşlarımızın Türk vatandaşlığına alınmasında
ortaya çıkmaktadır (Bkz. H. Fahir Alaçam, "Bulgaristan'ın Niyeti Ne?",
yazar vatandaşlık verilmesi konusunda "acele ve hissi" davranılmaması
gerektiğini belirtmektedir).
3) Eritme (assiınHation), insanlığa karşı suç ve soykırım kavramları:
Bulgaristan'ın soydaşlarımıza karşı uygulamaları kamu oyunda en
çok eritme, soykırım ve insanlığa karşı suç kavramlarının kullanılmasına
yol açılmıştır.
Eritme, daha doğru deyimle "benzetme", hukuksal olmaktan çok sosyolojik
bir kavramdır. Yabancıların, göçmenlerin ve son yıllarda görüldüğü
gibi "yabancı işçilerin' eritilmesinden söz edilmektedir. Bu kavramın
yerine doğru ve hukuki olanı azınlık haklarıdır. Azınlıklar, bir pozitif
metne dayanmak kaydıyla, çoğunlukla aym haklardan yararlanmak
ve kimliğini korumak üzere kendisine bazı haklar ya da farklı olma hakkı
tanınan kesimlerdir. Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ile kurala bağlanan
bu kavram, ayrıca çeşitli bağlamlarda, örneğin Irk Ayrımının Her
Biçiminin Önlenmesi Hakkında Andlaşma ile de kurala bağlanmıştır. Avrupa
Konseyi çerçevesinde Azınlık Dilleri Avrupa Şartı hazırlığı sürdüğü
gibi Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi tasarısına da
. "azınlık, yerli ahali, ırk ve soylara mensup çocukların kimliklerinin korunması,
ailelerinin birleştirilmesine" ilişkin kurallar yer almaktadır. Dolayısıyla,
Türkiye henüz tara:E olmadığı bu metinlerde mevcut hukuksal
düşünce ile Bulgaristan'daki Türk azınlığa ilişkin politikası arasında uyum
gözetmek zorundadır.
Çok kullanılan bir başka kavram da "soykırım"dır (Genacide). (Dış
İşleri Bakanı Mesut Yılmaz BBC Türkçe Bölümüne verdiği demeçte,” Bulgaristan'daki olaylar bir azınlık hakları ihlalini. aşarak katliam boyutu kazandığını, olayların kazandığı bu nitelik karşısında diğer ülkelerin tepblerinin
yetersiz olduğunu belirtmiştir. Milliyet, 4.6.1989).
Bulgaristan'ın uygulamaları hakkında genellikle "insanlık suçu" deyiminin kullanıldığı dikkat çekmektedir. Hukuksal bir nitelik taşımayanbu deyim yerine iki teknik kavram mevcuttur. Birincisi "İşkencenin Önlenmesi
Hakkında" Birleşmiş Milletler (1985) ve Avrupa (1987) Sözleşmeleri
tarafından kurala bağlanan "İnsanlık Dışı Ceza ve Uygulamalar"
kavramıdır (Bkz. T. Akıllıoğlu, "İşkencenin, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı, Zalimce
Davranışların ve Cezaların Önlenmesi" İnsan Hakları Yıllığı, TODAİE,
Cilt 10-11,1988-1989,s. 17-64).
İkinci kavram ise "İnsanlığa Karşı Suçlar"dır. Nüremberg Mahkemesi
Statüsünü n 6. maddesi bu suçları "Savaştan önce veya savaş sırasında sivil
halka karşı işlenen zulüm hareketleri" biçiminde tanımlamıştır. Bulgaristan
uygulaması son olarak bu bağlamda bir "İnsanlık Aleyhine İşlenmiş
Suç" olarak nitelendirilmiştir (Prof. Dr. İlhan Lütem, "İnsanlığa Karşı
Suç", Cumhuriyet, 26.6.1989).
İnsanlığa Karşı Suç kavramının bir başka özelliği de "Soykırım"ın bu
suçların özel bir türü olmasıdır. Başka bir deyişle, insanlığa karşı suçlar,
soykırım tanımına sokulamayan bütün fiilleri kapsayacak genişlik taşı- ,
maktadır (Bkz. J.-L. Clergerie, "La notion de crime contre l'hum?nitE~",
Revuc Du Droit Public, 5-1988, s. 1251-1262.Yazara göre "insanlığa karşı
suçlar bir devletin bilinçli ve planlı bir siyaset çerçevesinde etnik, sosyal,
dini veya kültürel bir grup, topluluk, halk veya azınlığa karşı uyguladığı
yoketme veya ideolojik, ekonomik veya kültürel politika hakimiyeti içine
alma eylemleridir").
Görüldüğü gibi bu suçlar geniş biçimde tanımlanmaktadır. Bu suçların
temel özelliği zamanaşımına tabi olmamalarıdır. İkinci Dünya Savaşı
sonrasında 11 Aralık 1946 tarihli bir kararla BM tarafından tanımının
yapılması kararlaştırılan bu suçların tanımı bugüne kadar yapılmış
değildir. Bununla birlikte pozitif bir tanım için insanlığa karşı suçların
cezalandırılması hakkında 26 Aralık 1964 tarihli Fransız kanunu bu suçların
.zamanaşımına uğrarnadıklarını belirtmekle yetinerek, 13 Şubat 1946
tarihli Birleşmiş Milletler Kararı ile 8 Ağustos 1945 tarihli Uluslararası
Mahkeme Şartına yollama yapmaktadır. Ancak uygulanamayan ve yürürlüğe
giremeyen her iki metin de insanlığa karşı suçların yasalaştırılması
yönünde ilk adım niteliği taşımakta olup, bu yasalaştırma çabaları 1950'.-
den bu yana terkedilmiş görünmektedir (Bkz. Clergerie, s. 1253). Dolayısıyla
bugün uluslararası hukukta insanlığa karşı suçlar yasalaştırılmış
ve bir yargı organı da kurulabilmiş değildir. (Gerçi Prof. İlhan Lütem anılan
makalesinde insanlığa karşı suçların tanımı için Nüremberg Mahkemesi
Statüsünün 6/c maddesindeki tanıma yollama yapmakta ise de bilindiği gibi bu Statü Mahkemenin
görev alanına ilişkin olup, bu alanısadece savaş sırasında işlenen fiiller ile sınırlamaktadır).
Buna karşılık Soykırım (Genocide) daha belirgin bir kavramdır. Soykırım
uluslararası pozitif hukukun suç olarak kabul ettiği bir eylemdir.
BM Genel Kurulunun 1948 tarihinde kabul ettiği ve 12.1.1951tarihinde
yürürlüğe giren "Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi", "Ulus, din, soy ya da ırk özellikleri üzerine oluşan bir grubun yok edilmesi olgusunu" uluslararası suç saymaktadır. Uluslararası Adalet
Divanı da Soykırım .Sözleşmesinin temelindeki ilkeleri devletleri sözleşme bağının dışında da ödevi kılan bir hukuk genel ilkesi niteliğinde olduğunu karara bağlamıştır (Bkz. H. Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri
II. Kitap, Ankara 1989, s. 149). Zamanaşımına tabi olmayan bu suç, "insanlığa
karşı suçlar" kesiminin en ağır türünü oluşturmaktadır.
Yukarıda sözü edilen "insanlık dışı muamelelerin" (işkence vb. eylemler),
bir topluluğa karşı işlenmesi halinde soykırım kapsamına gireceği
one sürülmüştür. Ancak bunun için sadece topluluğa maddi ve manevi
zarar verilmesi yeterli olmayıp, bu yolla topluluğun yokedilmesinin planlanmış
olması veya amaçlanması gerekir (Clergerie, s. 1255. Ayr. Bkz.
D. Bacry, M. Ternisien, La 1['orture, Paris, Fayard, 1980, s. 304-305).
Bu noktadan hareketle Bulgaristan'daki uygulamaların Türk azınlığı
yoketmek, ortadan kalkmalarına yol açacak koşullar içine sokulmak, çocuklarının
zorla alınması gibi nedenlerle soykırım oluşturduğu savunulabilir
(Bkz. Lütem, aynı kaynak). Öte yandan Bulgaristan'daki uygulamaların
soykırımın bir başka türü olan "kültrürel soykırım" oluşturduğu
da öne sürülmüştür. Çeşitli insan hakları kuruluşlarında bulunan, BM
İnsan Hakları Komisyonunda ABD temsilciliği de yapmış uluslararası
hukukçu Jerome J. Shestack tarafından 1987'de İstanbul Barosu'nca düzenlenen
uluslararası toplantıya sunulan bu görüş, Bulgaristan'daki uygulamanın
Türk azınlığın fizik varlığını yoketmeye değil, kültürel ve dini
kimliğini yoketmeye yönelik olduğunu örneklerle kanıtlayarak, uygulamanın
"kültürel jenosit" oluşturduğunu belirtmiştir (Shestack, s. 97 vd.).
Bu kavramın incelenerek geliştirilmesi ve Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde
girişimlerde bulunulması düşünülebilir.
Hemen belirtmek gerekir ki Soykırım Sözleşmesi tarafları Sözleşmenin
yorumunda!,! çıkabilecek anlaşmazlıkları için Uluslararası Adalet Divanının
yetkisini kabul etmiş oldukları halde (bu arada Türkiye de), Bulgaristan'ın
bu konuda çekince koyarak bu yolu kabul etmediğini belirtmiş
olması düşündürücüdür (Bkz. Lütem, aynı kaynak).
Bu arada bir başka gerçek de soykırım suçlarının uluslararası uygulamada
sadece Nazi savaş suçluları için gündeme geldiği, bunun dışındaki
BULGAR UYGULAMASI VE İNSAN HAKLARI 153
iddiaların .ciddi bir sonuca ulaşamamasıdır. Güney Afrika'daki apartheid
suçu bile, BM tarafından insanlığa karşı suç olarak nitelendirilmiş olmasına
karşın, takip edilebilmiş değildir" (Bkz. Clergerie, s. 1254). Buna karşılık
ne yazık ki uluslararası ilişkiler dalgalanmasının garip bir sonucu
olarak Türkiye aleyhine 1894 ve 1915 tarihlerinde ermenilere karşı soykırım
suçu işlendiği yolundaki iddiaların tanınması hakkında bir karar
18 Haziran 1987 tarihinde Avrupa Parlamentosundan çıkabilmiştir (Bkz.
Clergerie, s. 1255,dn. 18).
4) İnsan Hakları Kuruluşlarınn Öneminin Anlaşılması:
Bugün Bulgaristan'daki Türk azınlığın sorunları ile yakından ilgilenen,
vakttiyle bazı davranışları Türkiye tarafından sıcak karşılanmamış
olan, Amnesty International ve Helsinki Watch kuruluşlarının yararlı oldukları
kabul edilmektedir. Bu kuruluşlar özellikle zulme uğrayanların
isim ve adreslerini varsa fotoğraflarını, gördükleri muamele türünü ve
buna ilişkin diğer bilgileri belgeleyerek ilgili mercilere döndermektedirler.
Bu çalışmaların gelişigüzel yapılmadığı, ciddi kanıtlara dayandığı bilinmektedir
("Destroying Ethnic Identity-The Turks", Helsinki Watch
Report July 1986,"Violatons of the Helsinki Accords-Bulgaria", A Helsinki
Watch Report November 1986, Amnesty International Reports on Imprisonment
of Ethnic Turks and human rights abuses during the forced
assimilation of the ethnic Turkish minority. April 1986 and July 1987.
Bkz. Shestack, s. 97, dn. 3).
Bizde de İnsan Hakları Derneği konuya el atmış görünmektedir. Bunun
daha da etken bir biçime gelmesi, özellikle uluslararası düzeye götürülmesi
beklenir ("İHD'nin Bulgaristan Raporu", Cumhuriyet, 19.6.1989i
Ancak belirtmek gerekir ki bu rapor, rapor olmaktan çok, somut verileri
içermeyen, özet niteliği taşıyan ve Türkiye'deki bazı ihlaller nedeniyle
uluslararası kuruluşların sessiz kaldıkları. gibi bir gereksiz özeleştiri de
içeren bir basın bildirisidir. Oysa bu tür kuruluşların yapması gereken
şey raporlarını değer yargısı taşımayan, nesnel verilere dayanan ve ayrıntılı,
somut bilgi içeren bir üslup ile kaleme almalarıdır. Bu kuruluşların
ancak bu yöntemle inanılırlık ve etki sağlayacakları, aksi takdirde değer
yargılarının polemik yaratmasının kaçınılmaz olacağı bilinmektedir.
Özetlemek gerekirse, Türkiye sadece resmi kuruluşları ya da yönetimi
aracılığıyla değil, toplumun bütün kesimleri ile bu arada yönetim dışı kuruluşları
ile Bulgaristan'daki Türk azınlığın korunmasına ilişkin düşünce
ve model üretmek zorundadır. Bu yolla ve hukuksal modellere de gereken
önem verilerek sağlanacak ussallık uluslararası ilişkilere yansıtılabildiği
takdirde Bulgaristan'ın hukuk dışı davranışları ile en etkin mücadele
yapılmış olacaktır.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Mart 01, 2009, 00:10:48---- 1876 BULGARİSTAN AYAKLANMASININ OSMANLI-İNGİLİZ İLİŞKİLERİNE ETKİSİ

Yard.Doç.Dr.Mithat AYDIN*

Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi Yıl:2002(2) Sayı:12

ÖZET
Osmanlı İmparatorluğunun içinde bulunduğu kötü durum ve dış etkenler, 1875
Hersek ayaklanmasının bir uzantısı olarak 1876 Mayısında Bulgaristan’da bir
ayaklanmanın patlak vermesine neden oldu. Ancak ayaklanma bir süre sonra güç de
olsa bastırıldı. Ayaklanmanın bastırılması ile ilgili daha çok Bulgar ve Rus kaynaklarına
dayanan, çoğu abartılı veya yalan haberlerin özellikle İngiliz basınında görülmesi ve
bunun liberaller tarafından siyasi bir malzeme olarak kullanılması Türklere karşı bir
öfke selini doğurdu. İngiliz kamuoyunda oluşan Türk aleyhtarı tepki aynı zamanda
İngiliz hükümetini de hedef aldı. İngiliz hükümeti kamuoyu baskısına karşı direnerek,
Osmanlı imparatorluğunun bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne dayanan geleneksel
politikasına bağlı kaldıysa da bu politikasından dönüş yapabileceğini de gösterdi.
Nitekim İngiltere’nin doğu politikasında bir değişim devri açan Bulgaristan olayları,
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşlarından sonra Osmanlı İmparatorluğunu yıkıcı ve bölücü
bir nitelik kazanmasında önemli rol oynadı.

1875’te Hersek Ayaklanmasıyla başlayan Balkan krizinin önemli bir
safhasını oluşturan Bulgaristan ayaklanması, yüzyılın en önemli olaylarından
biri olarak Osmanlı-İngiliz ilişkileri için bir dönüm noktası olarak kabul
edilebilir.

1.Bulgaristan Ayaklanmasının nedenleri, başlaması, bastırılması ve asılsız ‘katliam’
iddiaları konusunda bir değerlendirme için bakınız: Ömer Turan, The Turkish
Minority in Bulgaria (1878-1908), Ankara 1998, s.38-55. Ayrıca ‘katliam’ iddialarının
eleştirel ve tarafsız bir yorumu için şu kaynaklara bakılabilir: Richard Millman, Britain
gündeme oturması ve özellikle liberal parti tarafından akla-hayale gelmedik
katliam hikâyelerinin sürekli işlenerek siyasi bir malzeme olarak kullanılması
İngiltere’de Türklere karşı bir öfke selini doğurdu.2 Genel bir Hristiyanlık
propagandası haline getirilen Bulgar sorunu, Türk aleyhtarı kampanyalar haline
dönüştü. Sorun, İngiltere’de adeta konuşulan tek konu haline geldi. Bir
araştırmacı “ünlü siyasi dava kampanyaları arasında ‘Bulgaristan
gaddarlığı’nın yoğunluğuna benzetilebilecek sadece Dreyfus olayı (1894)3
olabilir; dönemin bütün edebiyatçı, sanatçı, bilim adamı ve felsefecisinin
üzerinde görüş belirtmeye zorlandığı başka bir örnek olay bulmak zordur”
demektedir.4 Başka bir araştırmacı ise “ ‘Bulgar katliamı (vahşeti)’, Osmanlı
yönetimine karşı Avrupa’nın duygu dünyasında dini ve güçlü bir değişiklik
meydana getirdi” demekteydi.
5 İngiltere’de özellikle liberaller tarafından organize edilen “Bulgar
katliamı” kampanyaları Türklerle beraber muhafazakâr Beaconsfield
and the Eastern Question 1875-1878, Oxford 1979, s.161-164; Justin McCharthy,
Ölüm ve Sürgün, Çev:Bilge Umar, 3.baskı, İstanbul 1998, s.59-67; Stanford-Ezel
Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Çev: Mehmet Harmancı,
c.2, İstanbul 1984. S.205; Charles/Barbara Jelavich, The Establishment of the Balkan
National States 1804-1920, Seattle 1977, s.139.
2 Bu öfke selinin büyümesine başka bir neden ise Babıali’nin önemli bir kısmı
İngiltere’de satılan Osmanlı eshamına ait faiz gelirlerinin ertelenmesi idi. Geniş bilgi
için şu kaynaklara bkz: İ.Hakkı Yeniay, Yeni Osmanlı Borçları Tarihi, İstanbul, 1964;
Charles Morawits, Türkiye Maliyesi, Der: Maliye Tetkik Kurulu, Ankara, 1978,
Donald C, Blaisdell, Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa’nın Mali Denetimi, Çev:
Ali İhsan Dalgıç, İstanbul, 1979. Osmanlı Devleti’nin aldığı borçları ödeyememesi ve
içinde bulunduğu mali buhran itibarını o kadar zedelemiştir ki bazı üst düzey İngiliz
devlet adamları; İngiltere’nin, doğu politikasını gözden geçirmesi gerektiğini ileri
sürebileceklerdir. Bu devlet adamlarından Dışişleri Bakanı Lord Derby bir mektubunda
Başbakan Disraeli’ye şunları yazıyordu: “Sultanın bağımsızlığı ve itibarı üzerinde
durmak çok geçtir. Ne evinde barışı koruyabilen, ne de borçlarını ödeyebilen hükümdar
bazı kabul edilmez sonuçlara razı olmalıdır.” David Harris, A Diplomatic History of
the Balkan Crisis of 1875-1878 The First Year USA 1969, s.206; Harbutt, Dawson,
“Forward Policy and Reaction 1874-1885”, The Cambridge History of British
Foreign Policy, 1783-1919, Cambridge 1923, s.97.
3 Dreyfus davası olarak da bilinen Dreyfus olayı, Fransız ordusunda topçu subayı olan
yahudi asıllı Alfred Dreyfus’un, 1894’te Fransız Genelkurmayındayken el yazısına
benzeyen bir belgenin Paris’deki Alman elçiliğinde bulunmasından dolayı vatan hainliği
suçlamasıyla yargılanmasına ve mahkum edilmesine neden olan bir davanın adıdır.
Dreyfus davası, Alfred Dreyfus’un 1906’da suçsuz bulunarak aklanmasına kadar
Fransız kamuoyunun gündemini işgal etmekle kalmadı, Fransız toplumunda açmış
olduğu tartışmalar ile de Fransa’da hukuksal ve siyasal alanda önemli değişikliklere
neden oldu.
4 R.T. Shannon, Gladstone and the Bulgarian Agitation 1876, London 1963, s.202.
5 M.E. Yapp, The Making of the Modern Near East 1792-1923, London and New
York 1987, s.79.

Hükümete yapılan temel suçlama, “katliamlar”ın
İngiliz kamuoyundan saklandığı ve Türklerin İngiliz hükümetinin desteği ile
cesaretlendirildiği veya “katliamlar” nedeniyle Türk hükümetine baskı
uygulanmadığı idi. Oysa; Bulgar olaylarının İngiltere’de duyulmasından önce
Doğu sorunu konusunda hükümetin takip etmiş olduğu geleneksel politika
İngiliz kamuoyunca başarılı bulunmakta ve tasvip edilmekteydi. Örneğin bu
dönemin Hindistan valisi Lord Lytonn’ın Disraeli’nin özel sekreteri Montagu
Corry’ye hükümetin dış politikası konusunda söyledikleri dikkat çekicidir:
“Bizim şu anki dış politikamız açık bir şekilde Palmerstone’un ilk günlerinden
beri İngiltere’nin sahip olduğu en büyük uluslararası başarıdır.” 6
Temmuz ve Ağustos aylarında Bulgar sorunu İngiltere’de ciddi bir
tartışma konusu haline geldi. Parlamentodaki görüşmeler hükümeti oldukça zor
duruma soktu. Tartışmalar ve gelişen kamuoyu hissiyatı hükümete zarar verici
boyuta ulaştı. Ancak parlamentonun kapanması hükümete ve Başbakan
Beaconsfield’e7 nefes aldırabildi. Ağustosun sonlarında ve Eylül başlarındaki
mitingler, özellikle liberal lider William Evart Gladstone’un hareketin
öncülüğünü almasıyla İngiliz halkını iyiden iyiye provake etti.8 29 Ağustosda
Hackney’de işçilerin başlattığı “Bulgar Vahşeti” kampanyası, Gladstone’un
ünlü kitapçığını yayınladığı 6 Eylül’e kadar, Nottingham, Stoke, Norwich,
Halifax,Woolwich, Sunderland, Birmingham, Rochdale, Sheffield, Mile end,
Brighton, Devenport, Hartlepool, Aston, Oldham, Dundee, Bangor, Burnley,
Leicester, Wolverhampton, Plymouth, Newport, Nework, Leeds, Southampton
6 Bakınız: Marvin Swarts, The Politics of British Foreign in the Era of Disraeli and
Gladstone, London 1985, s.35-36.
7 Başbakan Benjamin Disraeli 21 Ağustosta Beaconsfield kontu oldu.
8 Bulgaristan olaylarını hükümete karşı siyasi bir malzeme olarak kullanan
Gladstone’un belki de en önemli girişimi 6 Eylül’de “Bulgarian Horrors and the
East(Bulgaristan Vahşeti ve Doğu Sorunu)” adlı kitapçığı yayınlamasıdır. Bu kitap bazı
uzmanların belirttiği gibi “İngiltere’deki Türk yanlısı duyguların silinmesi için yüzyıl
boyunca yayınlanmış olanların hepsinden daha etkili” oldu. Orhan Koloğlu,
Avrupa’nın Kıskacında Abdülhamit, İstanbul 1998, s.21. Shannon’a göre;
Gladstone’un bu kitabı yazması onun kariyerinin en çarpıcı hareketlerinden biri idi.
Richard Shannon, The Crisis of Emperialism 1865-1915, s.128.Kitap üç-dört gün
içinde 40 bin adet sattı. John Morley, The Life of Gladstone, vol.II, New York 1903,
s.552. Üç ay içinde Gladstone bu kitaptan 12000 şilin kazandı. Walter G. Wirthwein,
Britain and the Balkan Crisis, 1875-1878, London 1935, s.86. Daha sonra kitapçık
Rusça ve Fransızca’ya çevirildi. Turan, Age,s.53. Gladstone’un Avrupa’da özellikle de
İngiltere’de büyük yankı uyandıran, Türk ulusuna ağır hakaretlerde bulunduğu
sözkonusu kitapçığı geniş bir şekilde Bulgar ve Rus kaynaklarına dayanıyordu. Ayrıca
onun İstanbul’daki liberal kaynaklarıyla, Amerikan misyonerleriyle ve bölgedeki kilise
mensuplarıyla irtibatı olduğu bilinmektedir. Kilisenin “Bulgar Vahşeti” konusundaki
rolü ve Canon Liddon, Malcolm Maccoll, Strossmayer gibi kilise din mensuplarının
Gladstone ile ilişkisi konusunda bkz: R.W. Seton-Watson, Disraeli, Gladstone and the
Eastern Question, USA 1971, s.73-85.
9 Mitinglerde ve özellikle liberal basında sık sık hükümetin geleneksel doğu politikasına eleştiriler
yöneltildi ve hükümet suç ortağı ilan edildi. Liberal liderler, Türk yanlısı İngiliz
dış politikasının terk edilmesini istediler. Gladstone “İstanbul’daki eski puta
secde edilmesine” karşı çıkarak kendisini “Doğu Hristiyanlarını çevreleyen
kalelerin yıkılmasından sorumlu” tek kişi görerek,10 hükümeti konuşmalarının
ana temalarından biri yaptı ve bu düşüncesini mitinglerde işledi. Aynı zamanda
“Bulgar Katliamı” hareketi İngiltere’de geniş bir şekilde, Bulgar mağdurlara
para toplamak amacıyla yardım örgütlerini organize etti. Bosna, Hersegovian
and Bulgarian Relief Fund, the League in Aid of Christians of Turkey Fund,
Viscountess Strangford’s Bulgarrian Peasant Relief Fund ve Fund of the
National Society for Aid to Sick and Wounded in War gibi örgütlere ek olarak
Turkish Missions Aid Society’ye bağlı bir Bulgarian Relief Fund, Universal
Aliance’ın himayesinde başka bir Bulgarian Relief Fund ve Greenwich
kasabası için Gladstone’un Shilling Bulgarian Relief Fund gibi örgütler ortaya
çıktı. Bu örgütlerin bünyesinde yüklü miktarda para toplandı.11
Bulgaristan olaylarının ciddi bir safhaya gelmesi hükümet üzerinde
adeta soğuk duş etkisi yapmaktaydı. Başbakan Beaconsfield bir taraftan “Doğu
Sorunu”nu Üç imparator Ligi devletlerinin tekelinden çıkararak İstanbul
üzerindeki Rus tehdidini uzaklaştırmak, diğer taraftan Gladstone’un
suçlamalarına karşı durmak zorunda idi. Aslında bu zorunluluk Beaconsfield
için İngiltere imparatorluğunun çıkarları ile ilgili idi ki, bir beyanatında bunu
şöyle ifade etmekteydi: “İngiltere’nin körü körüne ve en yüksek insanlık
hislerini taşımasından dolayı hep Türkiye’yi destekleyeceğini veya şu anda
Türkiye’yi desteklemekte olduğunu düşünenler yanılıyorlar... Biz (İngiltere)
İmparatorluğunun varlığını zarara uğratacak herhangi bir adımı kabul
etmeyiz.”
12 Bununla birlikte Beaconsfield, Bulgar olayları konusunda vahşet
haberlerini yalanlayarak tansiyonu düşürmeye çalışırken; Haziran ve Temmuz
ayları içinde basında ve Avam Kamarasında cereyan eden tartışmaların
hükümetin itibarını zedelediğini görmekteydi. Bu nedenle kamuoyu baskısı
karşısında ve 26 Haziranda Lordlar Kamarasında Duke of Argyll’in isteği
üzerine hükümet, tahkikat için önce İstanbul'daki İngiliz Büyük Elçiliğine
talimat verdi. Daha sonra; 19 Temmuzda özel bir elçi olarak Walter Baring'i
9 Seton-Watson, Age, s.72. Millman, Türk aleyhtarı kampanyaların başını çeken
Liberal liderlerin tarafsız olmadıklarını belirterek, onların Türk yönetimi üzerinde
amansız saldırılarda bulunduklarını ve hristiyanlar lehinde İngiliz hükümetinin aktif
müdahalesini istediklerini ifade etmektedir. Britain and the Eastern Question 1875-
1878, Oxford 1979, s.148.
10 Morley, Age, s.549-550.
11 Wirthwein, Age, s.93-94.
12 Millman, Age, s.158
13 Hatta Bakan Muavini Tenterden, muhalif görüşlere karşı daha iyi
hazırlanılması için Doğu sorunu konusunda bir Mavi Kitabı baskıya vermek
için çalışmalarını yoğunlaştırdı.
14 Başbakan sıkıntılardan uzak durmak için tatilini geçirmek üzere gittiği
Whitehall’da bile ardı arkası kesilmeyen telgraflar ve mektuplar aldı. Başbakan
Beaconfield gelişmeleri üzücü ve düşündüğü Avrupa barışı için büyük bir engel
olarak gördü. Bu nedenle 3 Eylülde Hindistan Bakanı Lord Salisbury’e şöyle
yazmaktaydı: “Eğer bu uğursuz ‘katliamlar’ olmasaydı İngiltere için çok şerefli
ve Avrupa’yı memnun edici bir barış yapmış olmamız gerekirdi.”15 Hatta O,
Rusya ve Avusturya’nın yada ikisinin birden ordularını Balkanlara sokarak bir
savaşa neden olabileceklerini ileri sürdü.16 Buna rağmen, Beaconsfield,
Balkanlardaki İngiliz etkisinin sürdürülmesi için statükonun devamında ve
kamuoyu baskısına boyun eğmemekte kararlı idi. Fakat bir nebze olsun halkın
heyecanını yatıştırmak amacıyla Türk hükümetini bir takım tedbirler almaya
zorlamaya başladı. Aslında İngiliz hükümetinin Türk tarafına ağır bir şekilde
baskı yapması İngiltere’nin dış politikasında ciddi bir değişim olarak
değerlendirilebilir. Derby’nin, 22 Ağustos ve 5 Eylül’de İstanbuldaki İngiliz
Büyükelçisi Elliot’a, 25 ve 28 Ağustos da Babıali’ye gönderdiği telgraflar17 bu
politikanın belirtileri olarak görülebilir. Telgraflarında Derby’nin “Bulgaristan
olaylarını bütün İngiliz toplum sınıflarında Türkiye’ye karşı öfke yarattığını”
ifade etmekte “Rusya’nın Türkiye’ye savaş ilan etmesi durumunda İngiliz
hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu’nun savunulmasında savaşı
önleyemeyeceğini” açıkça belirtmekteydi. Derby’e göre sorun, “Türkiye için
öldürücü sonuçlar” ortaya çıkabilirdi. Benzer şekilde Elliot da Türk bakanlarını
ikaz etti. Öyle ki Elliot, “benim için Bulgaristan’daki ‘katliamlar’dan dolayı
kullandığım dilden daha sert bir dil kullanmak imkânsızdır” diyebilmekteydi.
Osmanlı hükümeti, başlangıçta İngiliz Dışişlerini ayaklanma konusunda
bilgilendirmeye çalıştı. Türk Dışişleri Bakanlığının 17 Temmuzda Derby'e
iletmek üzere gönderdiği telgrafta,18 Daily News’e atfen olayların temelsiz ve
13 Bilal N. Şimşir, Rumeli'den Türk Göçleri, c.II, Ankara 1989, s.CXXVI-CXXVII.
İngiltere hükümeti 19 Temmuzda W. Baring’in soruşturma için Bulgaristan’a
gönderilmesine kadar Belgrad, Rugusa, Edirne ve Cettinje konsolos yetkilileri
tarafından bilgilendirildi. Onların hükümete gönderdiği yazılarda “katliam”a ilişkin
herhangi bir bilgi bulunmamaktaydı. Gordon Liewellyn Iseminger, Britain’s Eastern
Policy and the Ottoman Christians 1856-1877, Norman, Oklahama 1965, s.300.
14 Swartz, Age, s.337-338.
15 George Earl Buckle, The Life of Benjamin Disraeli, vol.VI, New York 1920, s.48.
16 Buckle, Age, s.52.
17 Seton-Watson, Age, s.62.
18 Musurus Paşa’ya, 17 Temmuz 1876, Doc.381, British Documents on Foreign
Affairs: Reports and Papers from the Foreign Office Confidential Print, The Ottoman
Empire: Revolt in the Balkans, 1875-1876, Part1, Series B, vol. 2, General Ed. Kenneth
Bourne and Cameron Watt, Ed. David Gilland, 1984, s.273-274.

Başıbozukların kullanılması ve katliam iddialarına şöyle cevap verildi: “Başıbozuklar asilere karşı
topraklarını, ailelerini ve mülkünü korumak için savaşmaktadır; çünkü
ayaklanmanın başında hükümet ayaklanmayı bastırmak için yeteri kadar
kuvvete sahip değildi. Gerçekte; katliam ve yağma her iki tarafça işlendi.” Aynı
zamanda telgrafta Bulgar komitecilerinin rolüne dikkat çekildi. Özellikle
Babıali’nin aldığı tedbirler anlatıldı. Babıali, daha sonra da almış olduğu
tedbirler –özellikle suçluların cezalandırılması- konusunda Derby’i
bilgilendirdi.19 Buna rağmen, İngiliz hükümeti muhalefetin baskısıyla durumu
soruşturmak için önce İstanbul’daki Büyükelçisi Elliot’u sonra da Walter
Baring’i görevlendirdi. Soruşturma Daily News gazetesinin bir kısım yalanlarını
ortaya çıkarmasına rağmen kimse bunlara itibar etmedi. Hatta soruşturma
raporlarının Türkler aleyhine olan kısımları ele alınıp işlendi.
Babıali, soruşturma yapmak üzere bölgeye gönderdiği Edip Efendi ve
Şakir Bey’in söylentileri abartılı bulan ve Türk hükümetini mazur gösteren
raporunu Fransızcaya çevirip Avrupa kamuoyunun, özellikle de İngiltere
kamuoyunun tansiyonunu düşürmeye çalıştı.
Bununla birlikte İngiltere’deki Osmanlı elçisi Musurus Paşa Türk
aleyhtarı harekete karşı geniş bir basım kampanyası düzenledi, muhalif
gazetelerdeki haberleri tekzip etmekle beraber başta Morning Post gazetesi
olmak üzere, dost gazete ve dergilerde makaleler yayınladı; broşürler ve kitaplar
bastırdı.
20 Fakat Türk tarafının bu tür girişimleri Türkiye aleyhine yaratılan kötü
imajı silmek için ciddi bir etki yapmadı. İngiltere’de kamuoyu Türkiye aleyhine
döndü. Türk yanlısı Stratford de Redcliffe (Stratford Canning) bile, bütün tabi
hristiyan toplumların yeterli korumayı elde etmelerine kadar barışın
olmayacağını tavsiye etti.21 Kamuoyunun etkisi altındaki İngiliz hükümeti
Babıali üzerindeki baskısını artırdı. Bir süre sonra İngiliz baskısı oldukça sert
bir boyut kazandı. Elliot’un 9 Ağustosdaki telgrafında telaffuz ettiği “benim
kullandığım dilden daha sert bir dil kullanılamaz” ifadesi bu baskının boyutunu
açıklar niteliktedir.
İngiltere hükümetinin baskısı, İngiltere’nin Bulgarları himaye etme ve
Bulgarlık davasının avukatlığını yapma politikasına dönüştü. Şimdi İngiltere
Rusya’dan daha fazla Bulgarların hamisi rolünü üstlendi. Bu baskılar
19 Elliot'tan Derby'e, 27 Temmuz 1876, Doc.403, 404, British Documents, vol.2, s.295-
296.
20 Sinan Kuneralp, “Bir Osmanlı Diplomatı Kostaki Musurus Paşa 1807-1891”,
Belleten, c.XXXIV, sa.133-136, Ankara 1970, s.434-435.
21 Paul Hayes, The Nineteenth Century 1814-80, New York 1975, s.263. Bu dönemde
imzasız yada bir Avrupalı imzasıyla Türkiye lehinde yazılmış broşür ve kitapların
Babıali tarafından profesyonel publicistelere yazdırılmış olabileceği konusunda bkz:
Koloğlu, Age, s.25-26.

10 Ağustos 1876 günü Dışişleri Bakanı Safvet Paşa, ayaklanmanın
“şefleri ve organizatörleri hariç” Bulgar isyancıları için af ilan edildiğini
bildirdi ve Filibe, Edirne ve Tırnova olağanüstü mahkemelerinde yargılanmakta
olan yüzlerce isyancı serbest bırakıldı.22 Bundan başka Bulgar asiler tarafından
yıkılan Bulgar köyleri Türk hükümetine yaptırıldı. Kış aylarına girmeden önce
evleri yakılıp yıkılan bütün Bulgarlar yeni yapılan evlerine yerleştirildiler.
Ayrıca zarar gören Bulgarlara bol para yardımında bulunuldu.23
Bu şekilde suçlu olan Bulgarlar korunurken, Avrupa devletleri özellikle
de İngiltere suçsuz olan, günahı sadece canlarını, mallarını ve namuslarını
korumak için silaha sarılıp ayaklanmanın bastırılmasına katılan Türk halk
gönüllülerinin (Başıbozuklar) cezalandırılmasını istedi. Baskılar karşısında
Babıali Temmuz ayından itibaren çok sayıda Başıbozuk’u idam ettirdi. Pek
çoğunu da ağır hapis cezalarına çarptırdı.24 İngiltere, 23 Aralık 1876 tarihinde
toplanan İstanbul konferansında bile Başıbozukların cezalandırılması için baskı
yapmaya devam etti.25 Bir araştırmacının ifadesiyle İngiltere’nin Bulgar sorunu
konusundaki tutumu Bulgar devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.26
Sonuç olarak Bulgar sorununun İngiltere’de uyandırdığı tepki,
Gladstone’u 1880’de iktidara taşımakla kalmadı, aynı zamanda İngiltere’nin
doğu politikasındaki görüşlerini değiştirmede önemli bir rol oynadı ve Osmanlıİngiliz
ilişkilerinde yeni bir dönem açtı.

KAYNAKÇA
Blaisdell, Donald C, Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa’nın Mali Denetimi, Çev.
Ali İhsan Dalgıç, İstanbul, 1979.
British Documents on Foreign Affairs: Reports and Papers from the Foreign Office
Confidential Print, The Ottoman Empire: Revolt in the Balkans, 1875-1876, Part1,
Series B, Vol. 2, General Ed. Kenneth Bourne and Cameron Watt, Ed. David
Gilland, 1984.
Buckle, George Earl, The Life of Benjamin Disraeli,Vol.VI, 1876-1881, New York
1920.
Dawson, Harbutt, “Forward Policy And Reaction 1874-1885”, The Cambridge
History of British Foreign Policy, 1783-1919, Cambridge 1923, S.72-148.
Gladstone, William Ewart, Bulgarian Horrors and the Question of East, London
1876.
22 Şimşir, Age, s.CXXXII-CXXXIII.
23 Şimşir, Age, c.II, s. CXXXIII.
24 Bakınız: Şimşir, Age, s.CXXXIV-CXXXVII. Baring’in 10 Temmuzda yazdıkları
sanırım Başıbozukların cezalandırılması konusundaki vehameti ortaya koymaktadır;
“Yenimahalle olayında... Bir çok Başıbozuk tutuklandı, bunların binbaşısı yargılanıp
mahkum edildi ve hepsi bir günde idam edildi.” Age, s.CXXXIV.
25 Bakınız: Mahmud Celaleddin Paşa, Mir’at-ı Hakikat, Haz.İsmet Miroğlu, İstanbul
1983, s.202-220.
26 Misha Gleny, Balkanlar 1804-1999 Milliyetçilik, Savaş ve Büyük Güçler, İstanbul
1999, s.108.
Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi Yıl:2002(2) Sayı:12
87
Gleny, Misha, Balkanlar 1804-1999 Milliyetçilik, Savaş ve Büyük Güçler, İstanbul,
1999.
Harris, David, A Diplomatic History of the Balkan Crisis of 1875-1878 The First
Year Usa 1969.
Hayes, Paul, The Nineteenth Century 1814-80, New York, 1975.
Iseminger, Gordon Liewellyn, Britain's Eastern Policy and the Ottoman Christians
1856-1877, Norman, Oklahoma, 1965.
Jelavich, Barbara/Charles, The Establishment of the Balkan National States 1804-
1920, Seattle 1977.
Koloğlu,Orhan, Avrupa’nın Kıskacında Abdülhamit, İstanbul, 1998.
Kuneralp, Sinan, “Bir Osmanlı Diplomatı Kostaki Musurus Paşa 1807-1897”, Belleten,
C.Xxxıv, Ankara 1970, Sa. 133-136,.
Mahmud Celaleddin Paşa, Mir’at-ı Hakikat, Haz.İsmet Miroğlu, İstanbul, 1983.
Mccarthy, Justin, Ölüm ve Sürgün, Çev: Bilge Umar, 3. Baskı, İstanbul 1998.
Millman, Rrichard, Britain and the Eastern Question 1875-1878, Oxford 1979.
Morawıts, Charles, Türkiye Maliyesi, Der: Maliye Tetkik Kurulu, Ankara, 1978.
Morley, John, The Life of Gladstone, Vol.II, New York 1903.
Seton-Watson, R.W., Disraeli, Gladstone and the Eastern Question A Study in
Diplomacy and Party Politics, Usa 1971.
Shannon, R.T., Gladstone and the Bulgarian Agitation 1876, London 1963.
Shannon, Richard, The Age of Disraeli, 1868-1881: Rise of Tory Democracy, London
And New York, 1992.
Shaw, Stanford-Ezel Kural, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Çev:
Mehmet Harmancı, C.2, İstanbul 1984.
Swartz, Marvin, The Politics of British Foreign in the Era of Disraeli and
Gladstone, London, 1985.
Şimşir, Bilal N., Rumeli’den Türk Göçleri, C.II, Ankara 1989.
Turan, Ömer, The Turkish Minority in Bulgaria (1878-1908), Ankara, 1998.
Wirthwein, Walter G., Britain and the Balkan Crisis, 1875-1878, London 1935.
Yapp, M.E., The Making of the Modern Near East 1792-1923, London And New
York 1987.
Yeniay, İ.Hakkı, Yeni Osmanlı Borçları Tarihi, İstanbul 1964.


----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: tihiya üzerinde Mart 01, 2009, 01:43:02---- Tebrikler çok güzel bir konuya deyinmişsin bu konu için gerçekten çok emeğine sağlık.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Nisan 15, 2009, 18:41:01---- BULGARİSTAN TÜRKLERİNE TARİHSEL VE GÜNCEL BAKIŞ

HISTORICAL & CURRENT VIEW TO THE TURKS OF BULGARIA

Kader Özlem

Özet: Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’dan çekilişiyle birlikte geride önemli oranda bir Türk azınlık kalmıştı. Bulgaristan’daki Türk azınlığın hakları ikili ve çok taraflı antlaşmalarla güvence altına alınmışsa da, 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile başlayan ve 1989’da Bulgaristan’daki sosyalist sistemin yıkılışına kadar geçen süre zarfında ülkedeki Türk azınlığa yönelik çeşitli asimilasyon politikaları uygulanmış ve Türk nüfus göçe zorlanmıştır. Soğuk savaş döneminin bitimiyle birlikte Bulgaristan’da bir dönüşüm süreci gerçekleşmiştir. Bu süreçte, Bulgaristan’da demokratik sistem tesis edilmiş ve Türk azınlık Bulgaristan siyasi yaşamına girmiştir. Bulgaristan Türkleri ülke siyasetinde kilit konumuna gelirlerken; geçen 20 yıla karşın Türk azınlığın sorunları genel anlamda çözülememiştir. Çalışmanın amacı, Bulgaristan’daki Türk azınlığın durumunu tarihsel ve güncel bir perspektiften ele almaktır.

  Tarihsel Alt Yapı

Osmanlı Devleti’nin bölgesel bir güç olmaktan çıkıp cihan devleti olma stratejisindeki en önemli parametreyi Balkan coğrafyası oluşturmaktaydı. Devlet otoritesinin bölgedeki etkisinin ve kalıcılığının sistematik olarak gerçekleşecek bir İskân Siyaseti’nin varlığına bağlı olması, Anadolu’dan Rumeli’ye kitlesel göç hareketlerinin temelini oluşturmuştu. Bu siyaset sayesinde bölgedeki demografik dengeler Türk ve Müslüman unsurların lehine çevrilirken; Bulgaristan örnekleminde de aynı sonuçla karşılaşılmaktadır.

Balkanların Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasıyla bölgedeki Evlad-ı Fatihân’lar bulundukları topraklarda azınlık durumuna düşmüşlerdi. 1878 Berlin Antlaşması ile Bulgaristan’daki Türkler de aynı kaderi yaşamışlar ve bir zamanlar yönettikleri topraklarda azınlık grubu olmuşlardı. Bulgaristan Türkleri için 1878’den günümüze gelinen süreçte değişmeyen tek olgu göç ve asimilasyon olmuştur.

  Tarihsel süreç içerisinde Bulgaristan Türklerini 4 ana grupta toplamak mümkündür:

— Bulgar Prensliği Döneminde Bulgaristan Türkleri (1877–1908)
— Krallık ve Çeşitli Parti İktidarları Döneminde Bulgaristan Türkleri (1908–1944)
— Komünist Yönetim Döneminde Bulgaristan Türkleri (1944–1989)
Demokratik Dönemde Bulgaristan Türkleri (1989-…)

93 Harbi’nde Ruslarla birlikte hareket eden Bulgarlar, savaş sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması ile birlikte özerk bir prenslik haline gelirken; bu tarihten itibaren Balkanlarda Rusya’nın uydusu haline gelmiş ve Panslavizm’in en hararetli savunucusu olmuştur.

“Irklar ve Yok Etme Savaşı” olarak da nitelenen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, McCarthy’nin tespitlerine göre, 1.253.500 kişiyi muhacir durumuna düşürmüştür.1 Bunun yanı sıra, çok sayıda Türk ve Müslüman sivil, çeşitli katliamların hedefi haline gelmiş ve 93 Harbi esnasında Balkanlar’daki Türk-İslam kültür mirasında önemli tahribatlar oluşmuştur. 93 Harbi sonrasında gerçekleşen göç ile birlikte Bulgaristan Türklerinin ileri gelenlerinin, aydın ve zengin kesiminin Anadolu topraklarına göç etmesi, geride cahil ve fakir bir Türk köylü nüfusu bırakmıştır. 2 Bu gelişmenin doğal bir sonucu olarak, Bulgaristan Türkleri başsız bir gövde olarak hareket etmek zorunda kalmıştı. Berlin Antlaşması Bulgar Prensliği’nin tescili olurken; söz konusu antlaşma içeriğinde ülkedeki azınlığı tanımlamaya yönelik “Türk” ifadesinin kullanıldığı görülmekte ve o dönem Bulgaristan Anayasasında Türklerin tıpkı Bulgarlar gibi her türlü medeni ve siyasal haktan yararlanmaları öngörülmüştür. Ancak antlaşma hükümleri sadece kâğıt üzerinde kalmıştır.

30 yıl Osmanlı Devleti’ne vergi veren özerk bir yönetimin ardından 1908 yılında bağımsızlığını ilan eden Bulgaristan, 1909’da Osmanlı yönetimi ile İstanbul’da bir protokol tesis ederek resmen tanınmış oluyordu. Söz konusu Protokol ve buna binaen imzalanan Sözleşme Bulgaristan’daki Türk azınlığın durumuna yönelik hususları da içermekteydi. Protokol ile birlikte, Bulgaristan’daki Türk azınlığın her türlü medeni ve siyasi haklardan faydalanabileceği, aynı şekilde hak eşitliğine, din ve mezhep hürriyetine sahip olabileceği teyit edilirken; Türklerin okullarını, cami veya mescitlerini koruyup yaşatabilecekleri vurgulanmıştır. Yine protokol kapsamında ülke sınırları içerisindeki Türk-İslam kültürüne ait eserler Bulgaristan’ın ulusal yetkisi dâhilinde çözebileceği bir sorun olmaktan çıkıp Devletler Hukuku ile güvence altına alınmıştır. Böylece Osmanlı yönetiminin, Bulgaristan’daki Türk azınlık ve Türk- İslam kültürüne ait eserler üzerinde hak sahibi olduğu açıklığa kavuşmuştur.3

1912–1913 Balkan Savaşları Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’la toprak sahibi olma bağlamında artık bir bağının kalmadığının tescili olmuş ve bölgedeki Türk nüfus açısından baskı, zulüm ve göç olgusu yeniden kendisini göstermiştir. Savaş sonunda Bulgaristan ile imzalanan İstanbul Antlaşması ile Kırcali, Koşukavak, Mestanlı gibi nüfusunun tamamına yakını Türk olan yerleşim yerleri Bulgaristan’a bırakılmıştır. Bölge halkının farklı devletlerin hâkimiyetine olan yabancılığından dolayı bu dönemde isyan ederek tarihteki ilk Türk Cumhuriyeti’ni (Batı Trakya Türk Cumhuriyeti 1913) kurmuşlardır.

1. Dünya Savaşı’nda aynı tarafta savaşan Osmanlı Devleti ve Bulgaristan arasındaki ilişkiler ülkedeki Türk azınlık üzerinde olumlu etkilere yol açmıştır. Savaşın sonunda Bulgaristan’ın kaybeden bir aktör olarak Neuilly Antlaşması’nı imzalaması Türk azınlığın durumuna ve haklarına ilişkin Bulgaristan’a ayrı bir yükümlülük getirmiştir.
Neuilly Antlaşması’nın IV. bölüm düzenlemelerine göre;
—Bulgar Devleti din, dil, ırk ve milliyet ayrımı gözetmeyecek,
—Topraklarında yaşayan azınlıklara tam eşitlik sağlayacak,
—Bulgaristan’daki azınlık grupları dini vecibelerini serbestçe yerine getirme hürriyetine sahip olurlarken; tıpkı bir Bulgar fert gibi medeni ve siyasal hakların kullanılması bağlamında ayrıma tabi tutulmayacak,
—Azınlıklar, devlet memurluğuna girebilecekler, istedikleri mesleği veya zanaatı seçebilecekler,
—Ayrıca, azınlıklar eğitim-öğretim kurumları, dini ve sosyal kurumlar açabilecekler, bunları denetleyip yönetebilecekler ve aynı zamanda bu kurum ve kuruluşlarda kendi dillerini özgürce kullanabileceklerdi. 4

İki savaş arasındaki 20 yıllık dönem Bulgaristan için şiddet ve darbelerle anılır hale gelmiştir. Alexandr Stambolyski zamanında altın çağlarını yaşayan Bulgaristan Türkleri, Neuilly, Lozan ve 1925 Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmalarıyla koruma altına alınmışlardır. Ancak, Çiftçi Partisi’nden sonra iktidara gelen Faşist hükümetler döneminde Türklere yönelik baskı unsurları artmıştır. Genel olarak denilebilir ki, farklı sebeplere dayanılarak 1913–1934 yılları arasında ortalama olarak her yıl 10–12 bin Türk Anadolu’ya göç etmiştir. Ağanoğlu’nun tespitlerine göre ise, 1923–1939 yılları arasında Bulgaristan’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen göç hareketine 198.688 kişi katılmış olup, ortalama olarak yıl başına 17.000 kişi etmektedir. 5

Bulgaristan Türklerinin egemenliğinde bulunan devlete bağlı kalma anlayışının en somut örneği, 2. Dünya Savaşı esnasında görülmüştür. “Sivil itaatsizlik” göstermeyen ülkedeki Türk azınlık, Bulgaristan’ın savaşa girdiği dönemlerde Türkler de “ordunun alt kademelerinde” yerini almıştır. Genel anlamda, Türk ve Bulgar halkları arasında Osmanlı döneminden beri dostluk, hoşgörü ve barış ortamı hâkim olurken; temel sıkıntı Bulgaristan’daki siyasi rejimlerden kaynaklanmıştır.

1944 yılında Bulgaristan’da komünist sistemin tesisi ile birlikte ülkedeki Türk azınlığın kaderini belirleyen Bulgarların milliyetçi emelleri ve etnik farklılıklar gibi hususların yanına bir de Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ideolojik çatışma eklenmiştir.6 Komünistlerin iktidardaki ilk on yılında etnik kimliklerin önemli olmadığı savı ön plana çıkarken; etnisite dışında öncelikle sosyalist bir sistem ardından da komünist bir toplumun oluşturulması işine girişilmiştir. Ne var ki, Bulgaristan’da yeni sistemin ilanından sonra çizilen pembe tabloların doğru olmadığı anlaşılmış ve 1950–51 yılında ilk büyük göç hareketi yaşanmıştır. 10 Ağustos 1950’de Bulgar Hükümetinin, Türkiye’den üç ay içerisinde 250.000 Bulgaristan Türkünü göçmen olarak kabul istemesiyle iki ülke arasındaki ilişkiler gerilmiş ve 1950–51 yıllarında 150.000 kişi Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmiştir. 7

Nisan 1956’da Todor Jivkov’un Bulgaristan Komünist Partisi (BKP) üzerinde nüfuzunu güçlendirmesiyle birlikte, 2. Dünya Savaşı sonrasında Bulgaristan’da yürütülmeye çalışılan etnik unsurların göz ardı edilmesi ilkesi terk edilmiş; yerine Türk-İslam karşıtı söylemler gündeme gelmiş ve Sofya yönetimi ülkedeki Türk azınlığı bu söylemlerle asimilasyon politikalarına tabi tutmak istemiştir. Bu kapsamda, Jivkov yönetiminin Bulgaristan Türkleri açısından bir dönüm noktası olduğu ileri sürülebilir. Bu faktörlerle birlikte ülkedeki Türk azınlığın genel durumunda bir değişkenlik ve gerileme söz konusu olmuştur. Örneğin, 1946’da çıkarılan bir kanunla Türk azınlık okulları ile bunlara bağlı bütün menkul ve gayrimenkul mallar devletleştirilmiştir. 1951–1952 ders yılında Türkçe okutulan derslerin oranı üçte bire indirilmiştir, aynı yıl azınlık okulu kavramı ortadan kalkarak Türk ve Bulgar okulları birleştirilmeye başlanmıştır. Bununla birlikte, 1959’da Türk azınlık okulları tamamen kapatılarak Türkçe seçmeli ders olarak haftalık 1 saate indirilirken; 1974’te ise bu uygulamaya tamamen son verilmiştir. 8

   1956 yılında Jivkov’un iktidara gelmesiyle birlikte gün ışığına çıkan asimilasyon hareketleri Aralık 1984-Mart 1985’e kadar sistematik bir şekilde sürdürülmüş ve bu dönemde doruk noktasına ulaşmıştır. Kısacası, Türkler geniş kapsamlı bir Bulgarlaştırma politikasına maruz bırakılmışlardır. Türk isimlerinin Bulgar isimleriyle değiştirilmesi, dini vecibelerin engellenmesi, komünizm gerekçesiyle camilerin kapılarına kilit vurulması vb uygulamalar kültürel asimilasyona; Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlere yatırım yapılmaması ve Türkçe konuşanlardan zorla para alınması ekonomik anlamda izole edilmişliğe; bu uygulamalara itiraz edip başkaldıranların işkenceye maruz bırakılmaları ise fiziki yaptırıma açık birer örnek teşkil etmektedir. Bulgaristan Türklerinin maruz kaldığı bu durum, komünist partinin hesapladığı sonucun aksine, azınlık grubu üyelerini dil, din ve aile bağları temelinde bir araya getirmiş ve çoğunluktan uzaklaştırmıştır. Diğer bir deyişle, izlenen asimilasyon politikaları Türk azınlığın etnik kimliğini güçlendirmiştir. 9

Bu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak çeşitli zaman dilimlerinde göç olgusu yeniden gündeme gelmiştir. 1968 yılında Türkiye ile Bulgaristan arasında Göç Anlaşması tesis edilirken, anlaşma kapsamında 1969–1978 yılları arasında 130.000 kadar Türk’ün göç ettiği anlaşılmaktadır.10 Bulgaristan’daki Türk azınlığın haklarını garanti altına alan ikili antlaşmaların yanı sıra Birleşmiş Milletler Kurucu Antlaşması, Jenosit Sözleşmesi, Irk Ayrımını Bütün Şekilleri ile Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Sözleşme, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Helsinki Nihai Senedi gibi birçok antlaşma ve sözleşmeyle Türk azınlığın hakları uluslar arası boyutta teminat altına alınmıştı. 11 Ancak nedense uluslar arası hukuk mekanizmaları söz konusu Türkler ve Müslümanlar olunca pek işlevsel olmamaktadır.

Aralık 1984’e gelindiğinde, Bulgaristan’daki komünist yönetim Türk azınlığı asimilasyona yönelik en somut girişimlerde bulunmuş ve ülkedeki Türklerin isimleri zorla değiştirilmeye çalışılmıştır. İlk olarak Güney Bulgaristan’dan başlanmış; söz konusu kampanya Kuzeydoğu Bulgaristan’daki Türklere de uygulanmak istenmiştir. Bu durum, Türkler arasında tepkileri artırırken; örgütlenme sürecinin de önünü açmıştır. Zorla isim değiştirme kampanyasını protesto etmek amacıyla geniş katılımlı yürüyüşler düzenlenmiştir. Bununla birlikte, yapılan gösterilerde sivil halka Bulgar güvenlik güçlerince ateşle karşılık verilmesi sonucu çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Diğer taraftan, ülkedeki Türk aydınlar hapishanelere mahkûm edilmiş ve türlü işkencelere maruz bırakılmışlardır. 1989’un başlarından itibaren protestoların sesi yükselişe geçerken; Kuzeydoğu Bulgaristan’da açlık grevleri düzenlenmiş ve bu kıvılcım Rodop bölgesine de sıçramıştı. Göstericilerin demokratik yollardan dini ve kültürel haklarının iadesini talepleri, Türkiye’den ve uluslararası kamuoyundan gelen baskılarla birleşince Sofya yönetimince geri adım atılmıştır. 29 Mayıs 1989’da Todor Jivkov medya aracılığıyla ülkedeki “Bulgar Müslümanlarının” istedikleri takdirde Türkiye’ye gidebileceklerini bildirmiş ve Türkiye’nin de bu doğrultuda sınırları açması talebinde bulunmuştur. 12 1989 yazında 310.000 Bulgaristan Türk’ü Türkiye’ye göç ederken13; yaşanan göç, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da gerçekleşen en büyük kitlesel göç hareketi olma özelliğini taşımaktadır.

Demokratik Dönemde Türk Azınlık ve Sorunlar

1989’un sonunda uluslar arası sistemin yapısında meydana gelen yapısal değişimlerin yanı sıra Bulgar iç siyasetinde bir takım gelişmeler yaşanmış ve 10 Kasım 1989’da Todor Jivkov istifa etmiştir. Bu istifanın ardından Bulgaristan’ın başına eski Dışişleri Bakanı Petar Mladenov geçmiştir. Mladenov yönetimi, öncelikli olarak asimilasyon politikalarını protesto gösterilerine önderlik ettiği gerekçesiyle hapse atılan Türk entelektüellerin serbest bırakılmasına yönelik hukuksal düzenlemelere girişmiştir. Bu çerçevede 14 Kasım’da başta Ahmet Doğan olmak üzere, Türk aydınlarla görüşme masasına oturulmuş ve yeni yönetim tarafından Türk azınlığın durumunun iyileştirilmesine yönelik gerçekleştirilmesi düşünülen reformlardan bahsedilmiştir. 29 Aralık’ta ise Mladenov yönetimi, eski hükümet tarafından zor kullanılarak değiştirilen isimlerin yerine Türkçe adların alınabileceğini, günlük hayatta dinsel yükümlülüklerin yerine getirilebileceğini ve Türkçe konuşmanın artık yasaklanmayacağını açıklamıştır. 14

İsimlerin iade edilmesine ilişkin kararlar alınırken; özellikle Bulgar nüfusunun çoğunlukta olduğu bölgelerde genel bir hoşnutsuzluk kendisini göstermiştir. Yaz döneminde çok sayıda Türk’ün Bulgaristan’dan göç etmesi, etnik Bulgarlar açısından vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylem olarak görülmüştür. Özellikle, Jivkov döneminde “Bulgarlaştırılan Türklerin” haklarının Mladenov idaresiyle birlikte geri verilmesi göz önünde bulundurulduğunda, yeni yönetimin söz konusu politikaları, Bulgar nüfusunun milliyetçi duygularını harekete geçirmiş ve çok sayıda protesto mitinginin düzenlemesine neden olmuştur.

Yeni dönemde ülkedeki Türk azınlık da demokratikleşen siyasi sistemden faydalanarak partileşme yoluna gitmişlerdir. Bu kapsamda, Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) kurulmuştur. 22 Aralık 1989’da Ahmet Doğan tarafından kurulan hareket, 4 Ocak 1990 itibariyle resmen tescil edilirken; başlangıç itibariyle bir siyasi parti değil; sadece hakları savunmak için kurulmuş bir oluşum olduğu iddia edilmiştir. Parti’nin Mart 1990’da gerçekleştirilen Kuruluş Konferans’ında çeşitli görüş ayrılıklarının ortaya çıktığı görülmektedir. Parti’nin izlemesi gereken politikalara ilişkin Türk azınlıkla ilgili her türlü sorunda taviz verilmeksizin çözüm taraftarı ve son tahlilde özerklik talep eden radikal bir kanat ortaya çıkarken; çözüm sürecinin anayasal çerçevede demokratik süreçte ortaya çıkması taraftarı olan ılımlı, pragmatik bir kanadın varlığından bahsedilebilir. Zamanla söz konusu radikal kanadın Ahmet Doğan tarafından tasfiye edilmiştir. Diğer bir deyişle, Bulgaristan Türk Halkının milliyetçileri, Türk partisinden dışlanmıştır. Bu kişilerin önemli çoğunluğu daha sonra Türkiye’ye göç etmiş ve davaya buradan hizmet etmişlerdir.

Parti’nin kurulmasından hemen sonra Bulgar Anayasası hükümlerine uygun olmadığı ve etnik kökenli bir parti olduğu tezi ortaya atılmıştır. Hakkında kapatma davası açılan HÖH, mahkeme kararıyla kapatılmamıştır. Bundan sonraki süreçte de parti etnik kökenli olmadığını; aksine Bulgaristan’ın partisi olduğu görüşünü savunmuştur. Günümüze kadar gelinen noktada söz konusu görüş değişmemiştir.

Bulgaristan siyasi dengeleri yeni dönemde Türklerin varlığına alışmaya çalışırken; Türk isimlerinin iadesiyle ilgili olarak başlangıç itibariyle mahkeme kararı şart koşulmuş olsa da, 1990 yılında yapılan seçimlerle parlamentoya giren HÖH’ün girişimleri sonucu, ‘mahkeme kararı’ şartı ortadan kalkmış, isimlerin iadesi basit bir idari işlem haline gelmiştir. Bulgaristan’ın Jivkov sonrası dönemde azınlık haklarıyla ilgili düzenlemelere girişmesi Türk azınlığın durumunu güçlendirmekle birlikte, Batı dünyası tarafından da takdirle karşılanmıştır. Türkçe isimlerin iade edilmesinin ardından sosyal hakların bir parçası olarak Türk azınlığın eğitim ve basın-medya haklarının durumu gündeme gelirken; konu üzerinde Bulgar hükümetince hayli ağır denebilecek bir tempoda da olsa gerekli ancak eks... adımlar atılmıştır.

Türk azınlığın eğitim haklarını alma konusunda dersleri boykot kararı, 1991–1992 eğitim-öğretim yılında sonuç verirken; bu yıldan itibaren Türklerin nüfusça yoğun olduğu yerlerde ders programı dışında Türkçe derslerin okutulmasına izin verilmiştir. Ancak, 1999’da Bulgaristan’da kabul edilen Milli Eğitim Kanunu’yla birlikte 1. sınıftan 12. sınıfın sonuna kadar anadili eğitiminin mecburi seçmeli ders programına alındığı görülmektedir.15 Türk öğrencilerin anadilde eğitim durumu ve hali hazırdaki uygulamanın eks...liği günümüz itibariyle Türk azınlığa ilişkin kırılma noktalarından birini oluşturmaktadır.

Türkçe basın ve medyaya ilişkin olarak, Hak ve Özgürlükler adı altında HÖH’ ün çıkardığı gazetenin yanı sıra, Filiz, Balon, Kaynak, Ümit ve Zaman gibi Türkçe ve/veya Bulgarca olarak yayımlanan gazete ve dergilerin varlığından bahsedilebilir. Bunlardan bazılarının yayın hayatı son bulurken; yakın zamanda Kırcali Haber isimli gazetede literatüre girmiştir. Bunun yanında, günlük düzenli olarak radyo ve televizyon programlarında Türkçe yayınlara yer verilmektedir. Ancak bütün bunların yeterli olduğunu söylemek güçtür.

Soğuk Savaş sonrası Bulgaristan siyasetinde sıkça iktidar değişikliklerine rastlanırken; Türk partisi HÖH’ün gün geçtikçe güçlenen bir ağırlığı vardır. Son seçimde 240 sandalyeli Bulgaristan Parlamentosu’nda 35 sandalye alan Parti, Bulgaristan siyasi yaşantısına entegre olmuş görünmektedir. Bulgaristan’daki bu durum Bulgar milliyetçilerini rahatsız etmekte ve ATAKA gibi yeni siyasi oluşumları tetiklemektedir. Açıkçası, HÖH’ün Bulgar milliyetçilerini rahatsız edebilecek, Türk azınlığın haklarını savunduğunu gösterecek delillere rastlamak epey güçtür. Bulgarlar sanal düşman üretme eğilimindedirler.

Demokratik dönem Bulgaristan’ında Türklerin azınlık haklarına ilişkin meydana gelen düzelmede Bulgaristan’ın Batı yolculuğundan (NATO ve AB üyelik perspektifleri) ziyade, Bulgar ulusal hukukunun etkisi olmuştur. Diğer bir deyişle, Türk azınlıkla ilgili sıkıntılar Bulgaristan’ın inisiyatifi doğrultusunda çözülmüştür. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte, iyiden iyiye yalnızlığa sürüklenen Bulgaristan, hemen yanı başında Türkiye gibi bir gücün varlığını hissetmiştir. Soğuk Savaş döneminin sonuna doğru Türkiye ile yaşadığı Türk azınlık krizi hatırlanacak olursa, Bulgaristan bu dönemde Türkiye ile ilişkilerini iyileştirme yoluna gitmiş ve Avro-Atlantik kurumlara üyelik hedefini dış politik önceliği yapmıştır. Bu durumdan Bulgaristan Türkleri önemli ölçüde yararlanmıştır. Ancak Bulgarların azınlık haklarına ilişkin yaptığı düzenlemeler Türklerin ağzına bal çalmaktan öteye gitmemiştir.

Günümüzde AB üyesi olan Bulgaristan’daki Türk azınlığın sorunlarına bakacak olursak;

Anayasal Tanımlama: Mevcut Bulgaristan Anayasası’nın 36/2. maddesinde Türk azınlık yerine “Anadili Bulgarca Olmayan Vatandaşlar” ifadesi bulunmaktadır. Diğer bir deyişle Bulgaristan’da Türk yoktur. Türk azınlığın statüsünü tesis eden ikili antlaşmalarda “Türk azınlık” veya “Müslüman azınlık” ifadesi kullanılırken; yine paralel doğrultuda AB kurumlarının hazırladığı çeşitli raporlarda “Türk azınlık” kavramı kullanırken; Bulgaristan Anayasa’sında azınlık kelimesine bile rastlanmamaktadır.
Türkçe Eğitim: Bulgaristan’da 1999 yılında kabul edilen Milli Eğitim Kanunu uyarınca, anadili eğitiminin mecburi seçmeli ders programına alındığı görülmektedir. Haftada 4 saat olarak verilen Türkçe derslerin, hafta sonlarında veya okuldaki normal ders saatleri sonrasında verilmesi, Türk öğrencilerin derslere olan talebini düşürmektedir. Bunun yanında Türkçe dersini alabilen öğrencilerin başka bir yabancı dili, ders olarak alamamaları mevcut uygulamanın eks... yönlerini oluşturmaktadır. Kanaatimizce, Türk azınlığın geleceğine ilişkin en acil çözüm bekleyen sorun, Türkçe eğitim konusudur. Ayrıca, gerek Türkçe eğitim konusunda öğretmen sıkıntısı gerek Türkçe ders kitabı tedarikinde Bulgaristan’ın çıkardığı zorluklar belirtilmelidir.
Türkçe Yayın: Türkçe yayın konusunda sınırlamaların kalkmış olmasına rağmen, bu konuda büyük bir boşluk oluşmuştur. Ülkede küçük azınlık gruplarının ulusal gazeteleri bulunmasına karşın, Türklerin ulusal bir gazetesi bulunmamakta ve hâlihazırdaki Türkçe gazeteler, belli ideolojiye hizmet eden bazı çıkar gruplarının tekelinde bulunmaktadır. Sorunla ilgili olarak, Avrupa Konseyi tarafından Bulgaristan’a çeşitli telkinlerde bulunulmuş olmasına karşın; Bulgar yetkililerin ve HÖH’ün konuya ilgisiz kalması, finansal zorluklar ve entelektüel birikime haiz insan gücü eks...liği Türkçe yayınlar konusundaki temel engellerdir. Ulusal kanalda Türkçe radyo ve TV yayını sembolik sürelere sahip olmasının yanında, Türk azınlığa hitap edecek bağımsız ve sürekli Türkçe yayın yapan bir radyo istasyonunun bulunmaması da bu konudaki ayrı bir sıkıntıdır. Bulgaristan Türklerine hitap eden radyo yayınları daha ziyade Türkiye’den internet üzerinden yapılmaktadır.
Ekonomik Sorunlar: Bulgaristan’da Türk azınlığın yoğun olarak yaşadığı yerlerde yatırım eks...liğine paralel olarak ortaya çıkan yüksek işsizlik oranı farklı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bulgaristan’a AB tarafından aktarılan finansal yardımlar daha ziyade Bulgar nüfusunun yoğun olarak yaşadığı bölgelerde yatırım aracı olarak kullanılmaktadır. Türklerin önemli bir bölümünün dağlık kesimlerdeki devlet arazilerinde tütün tarımı yaparak geçimlerini sağlamaya çalışmaları dışında farklı bir iş olanağı bulunmamaktadır. Tütün satışı konusunda ise alıcı firmaların düşük fiyat teklifleri, Türk azınlığın karlarının minimize edilmesine neden olmaktadır. Ekonomik eksende yaşanan sıkıntılar, Bulgaristan Türklerinin büyük şehirlere göç etmelerini ve göçmen işçi statüsüne dönüşmelerini kaçınılmaz kılmaktayken; son dönemlerde özellikle Türk gençleri arasında başta Batı Avrupa olmak üzere, AB üyesi ülkelere iş bulma amacıyla göç etmek yaygın bir durum haline gelmiştir.
Makamsal Sorunlar: Türk azınlık gerek yerelde gerek genel siyasette temsil açısından sıkıntı yaşamasa da kamu personeli olma hususunda birçok engelle karşılaşmaktadır. Özellikle ordu kategorisinde Türklere fırsat tanınmadığı ve yeterince temsil edilemedikleri görülmektedir. Bu durum Bulgaristan’ın AB üyelik aşamasında İlerleme Raporlarının önemli konularından olmuştu.
Dini Sorunlar: Osmanlı döneminden kalma vakıflar sorunu günümüzde halen mevcuttur. Öte yandan, Türkçe öğretmen konusundaki yetersizlik, Müslüman din adamı konusunda da kendisini göstermektedir.
Etnik Ayrıştırma Faaliyetleri: Son dönemde Bulgaristan’da etnik bir farklılaştırma süreci dikkatleri çekmektedir. Bu süreç özellikle milliyetçi ve popülist söylemler peşinde koşan belli odakların etkisiyle yönlendirilirken; yine bu çevrelerce Bulgaristan Türk azınlığı ötekileştirilmeye çalışılmaktadır. Osmanlı kültür mirasına yönelik saldırılarla kendisini gösteren süreç; siyaset mekanizmalarında da kendisini göstermektedir.
Sosyal Güvenlik Antlaşması: Hali hazırda Türkiye ile Bulgaristan arasında kapsamlı bir sosyal güvenlik anlaşmasının bulunmaması ayrı bir sıkıntıdır. Bulgaristan tarafı buna yanaşmazken; söz konusu durum Türkiye’ye göç etmiş olan Bulgaristan Türkleri için önemli bir sıkıntı olmuştur. Türkiye bu sorunu geçtiğimiz yıl Türk ulusal hukuku kapsamında çözme yoluna gitmiştir.
Vize İşlemlerine İlişkin Sıkıntılar: Bulgaristan’da 2008 yaz aylarında yürürlüğe giren yeni kanunla birlikte, vize alım işlemleri sıkılaştırılmış ve söz konusu prosedür oldukça zorlaştırılmıştır. Bu durum, çifte vatandaş olmayan ancak Bulgaristan’da yakınları bulunan kesimi olumsuz etkilemiştir. Yakın döneme kadar vize konusunda Türkiye ve Bulgaristan arasında tesis edilen kolaylıklara rağmen; yeni kanun bir dizi sıkıntıyı da beraberinde getirmiştir.


SONUÇ

Tarihsel süreç içerisinde azınlık hakları çeşitli uluslar arası antlaşmalarla garanti altına alınan Bulgaristan Türkleri son 130 yıldır göç ve asimilasyon politikalarına maruz kalmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde Bulgaristan’da meydana yapısal değişimler ve AB-NATO üyeliklerine rağmen Türk azınlık ile ilgili sıkıntılar tam anlamıyla çözümlenememiştir. Türklerin partisi olmaktan gittikçe uzaklaşan Hak ve Özgürlükler Hareketi, Bulgaristan Türklerinin haklarını yeterince savunamamakta ve Bulgar kamuoyundan gelecek tepkilerden çekinmektedir. O denli ki, Bulgaristan Türklerini Türk olarak tanımlamaya yanaşmamaktadır. Belirtmek gerekir ki, bizleri Bulgaristan’da “Türk” olarak tanımlayan tek grup, Bulgar milliyetçileridir.

Soğuk Savaş sonrası dönemde değişen uluslar arası sistemle birlikte asimilasyon politikaları da değişmiştir. Bulgarlar da bu değişimi benimsemiş ve Türkleri “entegre etmek suretiyle asimile etmek” niyetindedirler. Kısacası Bulgaristan Türkleri günümüzde gıdıklanarak öldürülmek isteniyor. Ben Türk’üm diyemeyen temsilciler tarafından yönetilen Bulgaristan Türklüğü büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Son olarak belirtmek gerekir ki, Bulgaristan Türkleri Bulgaristan’ın bir parçası olmadan önce, Anadolu Türklüğünün ve daha genel bir ifadeyle bütün Türk Dünyası’nın en doğal uzantısıdır.

Ne Mutlu Türk’üm Diyene!


KAYNAKÇA

Ağanoğlu, Yıldırım; “Osmanlı’dan Rumeli’ye Balkanlar’ın Makûs Talihi Göç”, İstanbul: Kum Saati Yayınları, 2001.
Coşkun, Birgül Demirtaş; “Bulgaristan’la Yeni Dönem”, Ankara: ASAM Yayınları, 2001.
Kamil, İbrahim; “Bulgaristan’daki Türklerin Statüsü”, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1989.
Kayapınar, Ayşe; “Türkiye-Bulgaristan İlişkilerinin Bulgaristan’daki Türkler Açısından Değerlendirilmesi”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, Yıl:1 Sayı:2, Eylül 2003.
Lütem, Ömer E.; “Tarihsel Süreç içinde Bulgaristan Türklerinin Hakları”, Erhan Türbedar (der.), Balkan Türkleri/Balkanlar’da Türk Varlığı, Ankara: ASAM Yayınları, 2003.
Mahon, Milena; “Turkish Minority Under Communist Bulgaria-Politics of Ethnicity and Power”, Journal of Southern Europe and the Balkans”, Volume 1, Number 2, 1999.
McCarthy, Justin; “Ölüm ve Sürgün”, 2.bas. (çev. Bilge Umar), İstanbul: İnkılâp Yayınevi, 1998.
Memişoğlu, Hüseyin; “Geçmişten Günümüze Bulgaristan’da Türk Eğitim Tarihi”, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002.
Özbir, Kamuran; “Bulgar Yönetimi Gerçeği Gizleyemez”, İstanbul:1986.
Şimşir, Bilal; “Bulgaristan Türkleri”, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1986.
Şimşir, Bilal; “Bulgaristan Türkleri Üzerine Araştırmalar ve Belgeler I”, Türk Kültürü, Yıl: XXIV, Sayı: 272, Aralık 1985.
Turan, Ömer; “Geçmişten Günümüze Bulgaristan Türkleri”, Erhan Türbedar (der.), Balkan Türkleri/Balkanlar’da Türk Varlığı, Ankara: ASAM Yayınları, 2003.
“Upheaval in the East: Bulgaria; Turks Win Right to Use the Muslim Names They Were Forced to Change”, The New York Times, 30 December 1989.
Vasilev, Rossen; “Bulgaria’s Ethnic Problems”, East European Quarterly, XXXVI, No.1, Mart 2002.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Nisan 30, 2009, 11:36:11---- Şumnu'da Türk Hattatları Ve Eserleri

Ord. Prof. Dr. A. SÜHEYL ÜNVER

Şumnu ve havalisi Romeli'nde büyük ve yerli Türk halkı en çok olan bir ilimiz, Kültürümüz noktasından da bütün incelikleriyle bugün de ele alınmağa layık bir yer,.. Şehir ve varoşları, yakın ve uzak ilçeleri noktasından da önemli. Sonra Şumnu tarihimiz boyunca sıhhî ve idarî teşkilâtı dolayısıyla askerî bir merkez... Kamil Kepecioğlu'nun incelemeleri­ne göre çok zengin ves...alara mâlik bulunuyoruz,

Sonra şehrin camileri, mescidleri, tekyeleri, bir kültür merkezimiz olan kütüphanesi; bilhassa üzerlerinde, birer birer eserleriyle birlikte durduğu­muz hattatları, müzehhif'leri, mücellidleri ve bunların çarşıları çok geniş bir teşkilata sahip[1]..

Romeli'nde adâletimiz sayesinde altı buçuk asırlık kültürel hayatımız­da oraları ne kadar benimsediğimiz ve ihmal etmediğimiz arşiv kayıtlarında en ufak ayrıntılarına kadar yer almıştır. Bunlar her zeman aradığımız nisbette bulunur. Rumeli'nde medeniyetimizin izleri hâlâ vardır. Adetleri­miz, sosyal çalışmalarımız tıbbî ve mistik folklorumuz çok zengindir.

Bugün ves...alarımız bize çok önemli bilgiler veriyor. Fakat bu raporumuz esasları şimdiye kadar, zamanımızda da olduğu gibi hiç ele alınmamış. Osmanlı­ Türk imparatorluğunun İslâm dininin kitabı olan Kur'an ihtiyaçlarını Şumnu dikkate değer bir teşkilatla temin etmesi noktasından yalnız bunun üzerinde durabileceğiz [2]. Diğer hususlarını yazımıza almayacağız [3].

Şehir mahalleleri ve köylerin isimleri üzerinde de durduk. Bunların Romeli'ye âit çok zengin bilgileri içine alan Baş Vekâlet Arşivi'mizde bütün teşkilâtıyla ayrıntılı mevcut olması. bu kaynakları herhalde böyle perakende çalışmalarımız gün ışığına ulaştıracaktır. Evliya Çelebi'nin Şumnu'su da şehirde bilhassa hattat olan ince zevk sahibi Halil Şerif Paşa camii ve imaret teşkilatı, kütüphanesi âdeta asırlar boyu kültür tarihimizi zenginleştirmektedir. Bunlarla şahsi dostum Bulgar müsteşriklerinden aziz “Boris Nedkof” bilhassa ilgilenmiş ve kitaplığında bulunan Türkçe, Arapça, Farsça yazma kitaplarımızı itina göstererek Sofya'daki Kültür Merkezi'ne nakledildiklerini ve üzerlerinde çalışıldığını, hükümetimizin davetlisi olarak Türkiyemizi ziyaretlerindeki devamlı temasımızda kendilerinden öğren­miştim. Aramızdan ayrılmasından çok üzgünüz. Hatırasını bu kadarcık olarak taziz etmeği bir borç sayarım. Keza Şumnu'lu üstad Osman Keskioğlu'ndan ve eşsiz Diyanet İşleri Başkanımız Tevfik Gerçeker de, bizzat resmini çıkardığı bir Şumnu Kur'an-ı Kerimini bize tanıttı. Kendisine teşekkür ederiz.

Şumnu Hattatlığı

Şumnu güzel yazı ekolünün iki devresi vardır. XIX. asırdan önce Kur'an-ı Kerim istinsahında ve bunları Osmanlı İmparatorluğunun yakın ve uzak illerine sipariş üzerine gönderilen mükemmel tezhibli ve nefis ciltli nüshalarını hattatları ve bunların kronolojisi yalnız yazdıkları eserlerden tesbit olunabilir. Fakat bunların hiçbiri toplu olarak bir yerde tesbit olunamadığından dünya yüzünde şark ve garbda dağılanların, Şumnu'da, yazılanların gösterilebilmesi bizim için mümkün olamamıştır.

Bir de Adli Sultan Mahmud'un Rumeli'ye, ilk Rus istilası tahribatını teftiş ve halkın maneviyatını düzeltme maksadıyla seyahati sırasında (sene 1808 -1839) uğradığı Şumnu'da, kendi de hattat olduğundan burada Kur'an yazanların gayretini görmüş, halkın ve hattatların isteği üzerine İstanbul'daki birinci sınıf hattatlardan İbrahim Şevki'yi gönderdikten sonra yazılarda beklenen üstünlük teminedilmiştir, Bu devre eserlerinden mümkün olabilenleri son yarım asırlık araştırmamızda görebilmişizdir.

Yalnız bu devre bile beklenenin üstünde çok zengindir. Ancak bundan bir özet takdim edebileceğiz..

İbrahim Şevki bir ara Silistre'de epi hattat yetiştirmiştir. Ancak Şumnu' faaliyeti hakkında bir yerde kayıtlı bilgi elde edemedik. 1210-1233 (1795 -1818) tarihleri arasında yazdığı mükemmel eserlerini görebildik.

İbrahim Şevki Efendinin öğrencilerinden Süleyman Vehbi de epi hattat yetiştirmiştir. Öğrencilerini eserlerin ketebe'lerinden öğreniyoruz. Bu iki üstadın yazı şivelerinde bir keskinlik vardır. Ancak yazdıkların­dan Kur'an'ların haricinde, celî levhalarından görmek mümkün olmadı. Bunlardan gördüklerimizin hattatlarından şöyle bir liste takdim edebiliriz.

-Ahmed Refik. Şumnulu. Sene 1267­-1268 (1851-1852 ) .Kur'an. 1266 (1850) tarihli bir diğerini gördük. Ahmed Zarifî talebesindendir.

-Ahmed Zarifî. Topçu Ahmed Şükrü öğrencisi. Ahmed Refik, Şumnulu Şaban ve yine oralı Ahmed Fuad'ı yetiştirmiştir. Bunların birer Kur'an'ı vardır. Tarihleri 1283 (1866) ve 1292 (1875)..

-Hafiz Osman Nazifî, 1276 (1859). Üstadı Ömer Vehbi’dir.

-Hafiz Osman Asım. 1291 (1874). Üstadı Hacı Hafız Ahmed Nazifî'dir.

Mehmed Nuri (Şumnulu) 1261 (1845). Üstadı Hüseyin Vehbi. Mehmed Nuri'nin birkaç Kur'an'ını daha görebildik. Bir de Delâil’i görüldü. 1262 (1846) tarihli diğer bir Kur'an'da 1256 (1840) tarihli bir Kur'an'ına 1967’de Ankara'da 3000 TL istediler. 1274 (1857) tarihli bir Kur'an'ını Üstad Tevfik Gerçeker görmüşler, bildirdiler.

-Abdurrahman. Şumnulu. Bir eserini gören hatırlıyor.

-Hafiz Mustafa Şevki. 1262 (1846). Hocası Mehmed Said Tab'i dir.

1270 (1854) tarihli diğer birini de gördük. Bir ara İstanbul'a gelerek Kadıasker Mustafa İzzet Efendi'den feyz almıştır. Şumnu tezhibli bir En'am nüshasını gördük.

Köse İmam. Bir eserini Baha Ersin görmüş.

-Topçu Ahmed Şükrü. Üstadı Şaban Reşad. 1273 (1856) tarihli Kur'an'ı var.

-Hasan Aşıki. Şumnulu..Üstadı Osman Şevki.. 1254 (1838) tarihli çok temiz Kur'an', ve 1256 (1840) tarihli Mevlid'i görülmüştür.

-Hüseyin Vassaf. Şumnulu. Ahmed Şükrü talebesinden. Çok sayıda Kur'an-ı Kerim yazmıştır. 100 tanedir.

-Hacı Hüseyin Hamdi. Şumnulu. Üstadı, Hattat İsmail Zühdü. 1248 (1832) tarihli Kur'an'ı görüldü.

-Osman Nuri, Şumnulu. 1296 (1879) da hayata. Üstadı Hüseyin Hilmi, Ali Osman Hilmi. 1271 (1854) tarihli büyük kıt'ada Kur'an'ından başka epey yazıları var .

-İbrahim Namık. Üstadı Mustafa ,Rıfat. Küçük kıt'ada 1277 (1860) tarihli Kur'an'ı görüldü.

-Hafiz Mehmed Hıfzı, Şumnulu. Bir Kur'an'ı görüldü. Üstadı Hacı Hüseyin Hamdi.,

-İbrahim Edhem, Şumnulu. Dayısı Mehmed Şerif’den yazı öğren­miş. 25 Kur'an yazmıştır. Çok yaşamıştır.

-İsmail Şevki. Üstadı Süleyman Vehbi. 1263 (1847) tarihli bir Kur'an'ını Tokat'ta gördüm.

-Salih Naili. Hafiz. Ali Ulvi'nin öğrencisi. 1273 (1856) tarihli bir Kur'an'ı İstanbul Üniversite Kütüphanesi A. 6647 de. ,

-Hasan Rıza. Üstadı Hacı Mehmed Şevki. 1275 (1858) tarihli Kur'an'ı Nafiz Paşa Ktp. N. 15 de.

-Mehmed Nureddin. 1241 (1825) tarihli Kur'an'ı Topkapı Sarayı Hazine K. N. 3 de.. Şumnu sakinlerinden..

-Mehmed Ali Ulvi. İsmail Şevki'nin talebesinden. 1238 (1822 ) tarihli Kur'an'ı Nafiz Paşa N. 6 da...

-Hafiz Ali Hamdi. 1255 (1839) tarihli 50. Kur'an'ı.. Mehmed isimli Bir tezhibçinin 1262 (1846) tarihli eseridir.

-Hasan Âşki. 1254 (1838) tarihli bir Delâili görüldü. Üstadı Hafız Osman Şevki..

-Hüseyin Hamid (Hafız). 1276 (1859) tarihli 37. Kur'an'ı. üstadı Terlikçi Mehmed Said tab'i'dir.,,

-İsmail Besim. 1275 (1858) tarihli Kur'an. Hafız Ahmed Nazili talebesinden. 1277 (1860) da ufak boyda Hizbü'l-Bahri'ye ait bir eseri görüldü.

-Hafiz Osman Raşid, 1246 (1830) tarihli Kur'an'ı var. Süleyman Vehbi öğrencisi.

-Ahmed Fuad. 1292 (1875) tarihli Kur'an’ı, Üniversite Kütüphanesi A. 6591

-Şaban Şumnuludur. Yazı hocası Ahrned Zarifi'dir. Ufak bir Kur'an'ını gördük.

-Hafız Ahmed Nâib. Silistrelidir. Şumnulu Abdurrahman Tevfik öğrencilerindendir. 1261 (1845) tarihli Kur'an'ını gördük.

-Hasan Aman. 1260 (1844) tarihli Kur'anı var. Üstadı Hüseyin Vehbi'dir.


Şumnu Tezhibi ve Ciltçiliği

Yazı ve süsleme san'atımız üzerine, bulundukları ve yaşadıkları Şumnu'da bir ekol yaratan ve en azından iki asır bunu yaşatan, kısmen isimlerini öğrenemediğimiz sanatkarlar kendi olgun usulleriyle dikkate, değer eserler vermişlerdir, Bunların yaptıklarına Şumnu işi derler. Ciltlerinde bile zilbahar tarzını benimsemişlerdir,

Bunu tarif güçtür. Bunları bulundukları yerde görmeğe dikkat olunursa bunun vereceği alışkanlıkla ayırabilmek mümkündür. Şumnu işlerini biz hattatların Şumnu'lu veya Şumnu'da bulunmaları kaydını koymalarından bulabiliyoruz,

Bunların en mühimlerini hususi ellerde ve birkaçını müze ve kütüpha­nelerimizde bulabildik. Bunlardan sanatkarlarının, bilhassa sahifelerinin altın cetvellerini titizlikle hazırlayan cetvelkeş denen ince çalışan ustaların mahâretlerini bilhassa belirtmek lazımdır.

Tezhipçilerinde bilhassa tarihi klas... yoldan ziyade garbın rökoko süslemelerinin yapıla yapıla bize mahsus karma örnekler esastır; lâkin bunlar çok çeşitli ve değişiktir. İşin ince sanat tarafı da buradadır.

Bu çeşit Kur'anları ve süslemeleri çok gören kolleksiyon sahiplerinden Baha Ersin Şumnu işleri ve değerlerini iyi bilenlerdendi. Eskiden normal fiyatlarla bulunabilirse satın alınabilen bu eserler tahminin üstünde yükselmiştir,

Şumnu'da bu sanâtkarların bulundukları çarşıda pek çok sayıda dükkanları varmış. 60 kadar tahmin ediliyor, Hattatlar Kur'anları evlerinde, köşelerinde itina ile yazarlar ve buradaki sanatkarlar , bunları idare edenlerce taksim olunurmuş. Burada bir günde muhtelif hattatlar tam bir buçuk Kur'an yani 900 sahife kadar yazarlar ve bunları cetvelcilere ve tezhibçilere ve sonra ciltçilerine verirlermiş.

Bunlar hazırlanınca cetvelleri tezhib ve noktaları zaruri işaretleriyle tamamlanınca ciltletilir ve bunlar, buna memur birisiyle katır sırtına yüklenerek pazarlama yeri olan İstanbul'a getirilir. Vezir Hanı'n da bunları bekleyenlere tevdi edilir, yapılan sipariş üzerine getirilen bu Kur'an’ların bedelleri ödenir.

Buna karşılık Şumnu'da bulunmayacak yeni istenenler için lazım gelen aharlı yahut daha ucuz olsun, kendilerinin temin edecekleri Kur’an kağıtları, kalemler, cetveller, sair aletler dediğimiz avadanlıklar, siyah is mürekkepleri, kırmızı mürekkepler, çeşitli kağıtlar, cilt için deriler vesaire satın alınarak götürülür; bu yeni malzemeyle bu işler yürütülür, yalnız buradan cilt derisi götürmezler; zira Şumnu'da bunun â1âsı çıkar.

Ne yazık ki bütün bunlar her işimizde olduğu gibi şifahi olarak yürütülmüş, elimize yazılı bir defter veya not geçmemiştir. Bazı Kur'an-ı kerimlerdeki fiyat farkları yazan ve İmzasını atan hattata göre değişir. Mesela: Ahmed yazısıyla olan 120 kuruş ise Mehmed Efendinin büyükçe olanı 150 kuruşa gidiyor.

Yeni siparişler için bunlardan örnek sahifeler ve ayrıca tezhiplerine , örnekler gösterilirmiş ki bunlardan kitapçı Raif Bey'den elde edebildiğimiz bir kaç örneği misal olarak gösterebiliriz.,

Yine teessürle bildiririz ki biraz da olgun sanatkarlarının itinalarından ve elden ele süslenmesi dolaşmış olanlarınkinde olduğu gibi tezhipçilerinin isimlerini bilemiyoruz. Bunların çoğu kollektif çalışmışlardır. İstanbul'da da böyle olmasından anlıyoruz.

Şumnu'da hattatlar ve müce1lidler çarşısında çalışan 1255 (1839) de Ali Hamdi yazısıyla Kur'an'ı tezhib eden Mehmed isimli bir sanatkarın ismini verebiliyoruz.


Belleten, sayı 185.



[1] Bütün bunlar için İstanbul'da Süleymaniye Kütüphanesinde Dr. Süheyl Ünver Türk Kültür Tarihi Arşivinde Şumnu dosyasına her zaman başvurulabilir, Bu arada Romeli'nde bıraktığımız eserlerimiz üzerine Kâmil Kepelioğlu defterlerini incelemek lazımdır.


[2] İmparatorluğumuzun Kur'an ihtiyacı yalnız. Şumnu değil Erzurum, Sarranbolu, Amasya, Afyon, Edirne, Isparta, Tokat, Larende, Kastamonu, Bolu ve şüphesiz en fazla İstanbul'da yüzlerce hattatın yazdıkları şaheserlerle karşılanmaktaydı, Ama bunlar arasında Şumnu en önemli yeri alır, Matbaanın memleketimize bundan 250 yıl önce gelmesinden beri de Kur'an-ı Kerim yazmaları yanında Tab'ları menedilmiştir. Bunun tarihi 11'i asra ulaşmaktadır.

[3] 1286 (1869) tarihleri Tuna Vilayeti salınamesi'ne göre (İ.Ü.K) Şumnu civarıya bir sancağımızdır ve mutasarrıllıktır. Hududu içinde 40 büyük cami ve mescit, 5 büyük hamam, 34 koltuk meyhane, 2 Koğuşlu karakol, 1 Telgrafhane, 1 Hastahane, 1 memleket meydan saati, 6 medresesiyle imaret, 22 mektep, 6 kilise havra ve manastır ve türbeleriyle 10 tekke... Kamil Kepecioğluna göre yalnız Şumnu'da 27 cami, 9 tekke ve zaviye, 2 şehir hamamı, 5 den fazla tarihi kitabeleriyle çeşme, köprü, 1 taşhan ve sayılamıyaeak derecede çok vakıf tesisler bu arada yer almaktadır ..
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Temmuz 21, 2009, 12:39:31---- Günümüz iktidar kitlesinin ve söylemlerinin temelini çok uzaklarda aramamak gerekir. Mücahit Bilici (http://yenisafak.com.tr/yorum/?q=1&c=12&i=36163 , http://www.balkanlar.net/forum/index.php?topic=4588.msg45722 ) gibilerinin ağababaları(!) -mlletimiz kurtuluş için canını veda ederken- Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Rumeli göçmeni olmasını sanki bir sorunmuş gibi göstermeye çalışıyorlardı.
Sn. Dr. Osman DEMİRBAŞ ‘ın araştırması , bu konuda geniş bir bilgi kaynağıdır diye düşünüyorum…


BİRİNCİ TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NDE II. GRUP’UN “MİLLETVEKİLİ SEÇİM YASASI”NIN DEĞİŞTİRİLMESİNE İLİŞKİN ÖNERGESİ VE MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN YURTTAŞLIK HAKLARI

Dr. Osman DEMİRBAŞ- İ.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi

No: 23-24 (Ekim 2000-Mart 2001)


1.GİRİŞ


               Türk siyasal hayatının çok kritik bir döneminde önemli bir görev üstlenen ve üstlendiği bu görevi başarıyla yerine getiren Birinci  Türkiye Büyük Millet Meclisi, üyelerinin tamamının Müdafaa-i Hukuk hareketinden gelmesine karşın, homojen bir yapıya sahip değildir. Ancak sözkonusu bu yapı, Milli Mücadelenin hedefinde herhangi bir sapmaya yol açmamaktadır. Çünkü önce Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin ve daha sonra da Meclis’in birinci varlık nedeni Milli Mücadeleyi başarıya ulaştırmaktır. İlk Meclis’in üyeleri, sözkonusu hedefe varabilmek için özellikle siyasal fikirlerini ve daha önceki siyasal aidiyetlerini önemli ölçüde bir yana bırakarak her türlü ayrılığa karşı set çekmek istemişlerdir. Bu amaçla yapacakları yeminde bile, daha önce de Sivas Kongresi’nde olduğu gibi particiliğin reddedilmesi ifadesine yer verilmesi yönünde önergeler vermişlerdir.[1] Buna rağmen Meclis içinde grupların oluşmasına engel olunamamıştır.


               Mustafa Kemal Paşa, ilk gruplaşmaların, 1920 yılının ortalarında başladığını ve bu grupların amacının Meclis görüşmelerinde düzeni sağlamak ve oyların dağılmasını önlemek olduğunu, ancak tersine bir sonuç verdiğini belirtmektedir.[2] Bu nedenle güçlü bir grup kurmak suretiyle Meclis’ten istediğini elde etmeyi hedefleyen Mustafa Kemal Paşa, 10 Mayıs 1921 tarihinde daha sonra kısaca Birinci Grup olarak anılacak olan, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu kurmuştur.


               Grubun kurulmasına ilk tepki, çok sonraları kurulacak olan İkinci Grup’un  lideri konumundaki Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey’den gelmiştir. Hüseyin Avni Bey, kurulan grubun programının esas maddesinde Meclis’in tümünün birlik olduğunu, oysa şimdi bir grubun bunu sahiplenmesiyle, bu gruba dahil olmayanların sözkonusu amaca muhalif bir duruma düşürüldüğünü belirtmiştir.[3] Hüseyin Avni Bey’in daha Birinci Grup’un kuruluşunun hemen ertesinde başlattığı muhalefet, 1922 yılının Temmuz’unda İkinci Grup’un kurulmasına neden olmuştur. Aradaki bir yılı aşkın sürede de İkinci Grup mensupları örgütsüz bir şekilde muhalefetlerini sürdürmüşlerdir.[4]


II. İKİNCİ GRUP VE HAKİMİYET-İ MİLLİYE

               Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın kurduğu Birinci Grup’a karşı muhalefet yapanlar, özellikle hakimiyet-i milliye ilkesini öne çıkarmış ve sık sık bu ilkeye bağlılıklarını dile getirmişlerdir. İkinci Grup, hakimiyet-i milliye ilkesinin tam olarak hayata geçirilmesini istemekte, kişi egemenliğine yol açacağını düşündüğü uygulamalara karşı çıkmaktadır. Ancak kişi egemenliği kurmakla suçlanan, Meclis’in başkanı ve dolayısıyla yürütmenin de başkanı olan Mustafa Kemal Paşa’dır. İkinci Grup’un, güçler birliğini benimseyen Meclis’in en yetkili organ olarak, her konuda Meclis’i egemen kılma çabası, yürütmeyi, dolayısıyla da yürütmenin başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa’yı zaman zaman zor duruma düşürmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın tarafsız kalması yürütmenin içine düştüğü durumdan kurtulmasına yardımcı olamayacağı gibi, aksine daha da güç durumda kalmasına, hatta iş yapamaz hale gelmesine neden olabilecektir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, herhangi bir gruba katılmayıp tarafsız kalmasını isteyen Kazım Karabekir Paşa’ya verdiği cevapta, “İstanbul’daki Millet Meclisi niteliğinde bir meclisin başkanı değilim. Böyle de olsa bir partinin üyesi bulunmak doğaldır. Oysa, Büyük Millet Meclisi’nin yürütme yetkisi de bulunduğundan, bir bakıma, hükümet niteliğindeki bir meclisin başkanı bulunmaktayım”[5] diyerek bu noktanın önemine değinmiştir.


               İkinci Grup, yasama ve yürütme güçlerini Meclis’in kullanması yönünde hareket etmekle birlikte, aslında sözkonusu güçlerin ayrılmasını istemekte, dolayısıyla güçler ayrılığı ilkesini savunmaktadır. Bu düşüncesi zaman zaman basında İkinci Grup’un hakimiyet-i milliye yanlısı olmadığı şeklinde değerlendirilmiştir.[6]


               İkinci Grup’un muhalefeti olağan dönemler için anlaşılır bir muhalefettir. Güçler ayrılığını savunması, meclisin üzerinde herhangi bir gücün oluşmasını engellemek istemesi, ayrıca İttihat ve Terakki döneminin bilinen yöntemlerini çağrıştırabilecek uygulamalar ve sonunda yönetimin bir kaç kişinin eline geçmesi tehlikesi gibi konularda İkinci Grup gerçekten hassas davranmıştır. Ancak sözkonusu dönem aynı zamanda bir mücadele dönemidir ve şu anda milli hakimiyetin tecessüm ettiği meclis, kişi hakimiyeti kuracağından endişe edilen Mustafa Kemal Paşa’nın, kurulması için büyük çaba harcadığı organdır. O halde Mustafa Kemal Paşa’nın milli hakimiyete ve dolayısıyla Meclis’e karşı olması gibi bir durum sözkonusu olmadığı gibi, milli hakimiyet aleyhine olarak kişisel egemenlik peşinde koşması gibi bir durum da sözkonusu değildir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, başkomutanlık yasasının kabulü sırasında TBMM yetkilerinin geçici bile olsa bir kişiye devredilmesine “itiraf etmek lazımdır ki, bu yetki büyük bir yetkidir. Meclis’in yetkisidir ki bana veriyor. Böyle olmakla beraber, üç ay sonra elbette ya yenilersiniz veya yürürlükten kaldırırsınız. Böyle bir yetki vermek doğru değildir. Bunun için üç ay gibi kısa bir zaman ile sınırlayınız” diyerek  karşı çıkmıştır.[7]


İkinci Grup Meclis’te liberal bir görüntü çizmiştir. Hemen her konuda Meclis’in bilgilendirilmesi, bazı gizli oturumların –örneğin Başkomutanlık Yasasının uzatılması konusunda olduğu gibi- açık yapılmasını istemesi, Meclis’ten yetki alınmadıkça hiç kimsenin kendini yetkili kılmaması ya da kılınmaması gibi bir takım  talepleri, İkinci Grup’un liberal muhalefetinin örnekleri arasındadır. Ancak İkinci Grup’un lideri Hüseyin Avni Bey’in “Meclis isterse padişahı da getirir” sözü, gerçekten de Meclis’in her şeyi yapmaya muktedir olduğuna ilişkin vurucu bir örnek oluşturmakla birlikte,[8] İkinci Grup’un hakimiyet-i milliye anlayışının nereye kadar uzandığını göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Dolayısıyla İkinci Grup, basit bir çoğunluk anlayışı içinde Meclis’in alacağı her kararın, milli hakimiyetin bir sonucu imiş gibi kabul edilmesini önermektedir.


               İkinci Grup’un bu tarz muhalefeti aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına karşı da yönelmiş, dolayısıyla sözkonusu grubun muhalefetinin hakimiyet-i milliye prensibi doğrultusunda mı yoksa kişisel bir muhalefet mi olduğu noktasında tartışmalar hiç eks... olmamıştır.


III. İKİNCİ GRUP’UN SEÇİM YASASINDAKİ DEĞİŞİKLİK ÖNERGESİ


               2 Aralık 1922 günü, Erzurum mebusu Süleyman Necati Bey, Mersin mebusu Selahattin Bey ve Canik mebusu Emin Bey’in verdiği “Milletvekili Seçim Yasası”nın değiştirilmesi yönündeki önergeleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde sert tartışmalara yol açmıştır. Önerge üzerine söz alan Mustafa Kemal Paşa, sözkonusu değişiklik önergesinin ondördüncü maddesinin doğrudan kendisini hedef aldığını belirtmiştir.[9]


               Değiştirilmesi teklif edilen ondördüncü madde şöyledir: “Millet Meclisi’ne aza intihabolunabilmek için Türkiye’nin bugünkü hudutları dahilindeki mahaller ahalisinden olmak veya mebus intihabolunacağı daire-i intihabiye dahilinde mütemekkin bulunmak meşruttur. Muhacereten gelenlerden Türk ve Kürtler tarihi iskanlarından itibaren beş sene mürur etmiş ise intihabolunabilirler. Diğer bilumum anasırın Türkiye’de doğmuş evlatları bu haktan müstefid olurlar.”[10]


               Önergenin veriliş tarihi 25 Kasım 1922’dir. Bu tarih, Mustafa Kemal Paşa’nın yeni bir fırka kurma tasarılarının olduğu döneme rastlamaktadır. Ancak Mustafa Kemal Paşa, henüz bu tasarısını kamuoyuna açıklamamıştır. Yine bu dönem, Meclis’in yenilenme ihtiyacının hissedildiği dönemdir. Dolayısıyla böyle bir zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın yurttaşlık haklarını elinden alarak, onun mebus seçilmesini önleyecek bir mahiyet arzeden böyle bir önergenin, Mustafa Kemal Paşa’nın şiddetli tepkisine yol açacağı kesindir.


1922 yılının başından beri Milli Mücadelenin başarıya ulaşmasından ve barışın sağlanmasından sonra yeni bir seçimin yapılacağı herkes tarafından bilinmektedir ve bu konuyla ilgili olarak Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa, 18/19 Şubat 1922 tarihli telgrafla Mustafa Kemal Paşa’ya görüşlerini

bildirmektedir. Kazım Karabekir Paşa, telgrafında “Barışın sağlanmasından sonraki seçimlerde bir çok değerli kişiler yerine birtakım tutucuların toplanmasına karşı şimdiden alınacak önlemi en önemli bulurum” diyerek, bunun sağlanması için de Büyük Millet Meclisi’nin yanısıra bir de “Uzmanlar Meclisi” kurulmasını önermiştir.[11] Ancak Mustafa Kemal Paşa, 4 Mart 1922’de verdiği cevapta, yetkisini aynı kaynaktan alan iki meclisin varlığının ikilik oluşturabileceğini belirterek Kazım Karabekir’in bu düşüncesine karşı çıkmıştır.


Mustafa Kemal Paşa’ya göre Meclis, Milli Mücadele başarıya ulaşana dek milletten yetki almıştı ve şimdi bu başarı sağlandığına göre Meclis’in kendini yenilemesi zorunluydu.[12] Ancak bu yenileme sırasında Kazım Karabekir’in de işaret ettiği tutucuların ve Mustafa Kemal Paşa’ya muhalif olabilecek isimlerin Meclis’e girmesini önleme gereği vardı. Oysa İkinci Grup’un seçim yasasındaki değişiklik önergesinin ondördüncü maddesinin kabulü, ilk başta Mustafa Kemal Paşa’nın seçilmesini önleyebilecek mahiyet taşıyordu. Bu nedenle Mustafa Kemal Paşa’nın sözkonusu maddeye karşı tepkisi çok sert olmuştur.


“Milletvekili Seçim Yasası”nda değişiklik önergesi Meclis gündemine geldiğinde, sözkonusu önergenin amacının doğrudan kendi şahsına yönelik olduğunu ileri süren Mustafa Kemal Paşa söz almış ve değişiklik önergesini okuduktan sonra şöyle devam etmiştir: “Maalesef mahalli tevellüdüm bugünkü hudutlar haricinde kalmış bulunuyor. Saniyen herhangi bir dairei intihabiyenin beş sene mütemekkini dahi değilim. Mahalli tevellüdüm bugünkü hududu millimizin haricinde kalmıştır. Fakat bu böyle ise bunda benim katiyen bir kasıt ve kabahatim yoktur. Bunun sebebi, bütün memleketimizi, milletimizi mahv ve muzmahil etmek isteyen düşmanların harekatında muvaffak olmaktan kısmen menedilememiş olmasıdır. Eğer düşmanlar tamamen maksatlarına muvaffak olmuş olsalardı; Allah muhafaza etsin, buraya vazıülimza olan efendilerin dahi memleketleri hudut haricinde kalabilirdi.”[13]


Beş yıl bir yerde ikamet edememesinin nedeni olarak, çeşitli cephelerde yurt savunması ile görevli olmasını gösteren Mustafa Kemal Paşa, bu hizmetlerinden dolayı milletinin ve tüm İslam aleminin saygınlığını kazandığını, oysa şimdi Meclis’te iki üç kişi de olsa bazılarının, tıpkı düşmanlarının istediği gibi, milletine ve ülkesine hizmetten yoksun bırakmak için vatandaşlık hakkını elinden almaya çalıştıklarını belirterek, bu kişilerle, seçim bölgelerindeki halkın düşüncelerinin aynı olup olmadığını sormuş ve sözlerini şöyle tamamlamıştır: “…Beni vatandaşlık hukukundan ıskat etmek selahiyeti bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden resmen Heyeti Aliyenize bu efendilerin daireleri intihabiyeleri halkına ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum.”[14]


Mustafa Kemal Paşa’nın bu şiddetli tepkisi üzerine söz alan Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey, bu önergeden Mustafa Kemal Paşa’nın, vatandaşlık hakkını engelleyen bir anlam çıkarmasına şaşırdığını belirterek, “Türkiye milleti Paşa Hazretlerini kendilerinin timsali yaptıktan sonra, Paşa’nın vatanı her yer ve herkesin kalbidir. Fakat Paşa Hazretleri de bu kalplere hürmet etmelidir ki; rica ederim, Türkiye’de artık Arnavut mebus, Arap mebus bulunmayacaktır” demiştir.[15] Mustafa Kemal Paşa’nın sözkonusu maddenin açık olduğunu ve yoruma gerek olmadığını belirtmesine karşılık Hüseyin Avni Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın bunun içersine dahil olmadığını ifade etmiş, ancak, “eğer Mustafa Kemal Paşa’yı Meclis feda ederse o da feda edilsin” diyerek bir önceki sözünü kendisi geçersiz kılmıştır. Dolayısıyla yasa teklifinin, Mustafa Kemal Paşa’nın da belirttiği gibi, kendisine ayrıcalık sağlayacak bir hükmü bulunmadığını Hüseyin Avni Bey de itiraf etmektedir. O halde Mustafa Kemal Paşa’nın bunun içersine girmediği şeklindeki sözün samimiyetinden kuşkulanılması kadar doğal bir şey yoktur. Ayrıca, Mustafa Kemal Paşa’nın şimdiye kadarki istikametinden sapma meydana gelirse, onu Meclis’ten atmayı kendisine görev addeden Hüseyin Avni Bey’in, riyakar olmadığını, insanların hata yapabileceğini ileri sürerek böyle bir olasılığı düşünmesi, en hafifinden Mustafa Kemal Paşa’yı şimdiye değin tanıyamamış ve hedeflerini anlayamamış olması olarak değerlendirilebilir.


Hüseyin Avni Bey’den sonra söz alan önerge sahiplerinden Erzurum mebusu Süleyman Necati Bey, önergenin amacını açıklayan bir konuşma yapmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nda bir bütün halinde Türk milletinden sözedilemeyeceğini, bu yasa teklifi ile yabancıların elinde mahvolan Türklüğün kurtarılabileceğini ileri sürmüştür. Konuşmasında Mustafa Kemal Paşa’yı en önce takdir edenlerden biri olarak, onu düşünerek bu önergeyi hazırlamadıklarını dile getirmiş ve Mustafa Kemal Paşa’nın kendi nazarında çok arkadaşından ziyade mevkii olduğunu ifade etmiştir.[16] Ancak Süleyman Necati Bey, bundan kısa bir süre önce Başkomutanlık Yasası’nın uzatılması tartışmalarında “daha Mustafa Kemal Paşa meydanda yokken Hüseyin Avni vardı”[17] demek suretiyle nazarında kimin ne kadar mevkii olduğunu daha o zamandan belirtmişti.


Önerge sahiplerinden Canik mebusu Emin Bey de söz alarak, teklifi hazırlarken Mustafa Kemal Paşa’yı hatırlarına dahi getirmediklerini, sözkonusu maddeden de böyle bir anlam çıkarılamayacağını belirterek, “eğer biz muhalefette bulunduğumuzdan dolayı böyle bir şey hatıra geliyorsa ki, rica ederim, biz şimdiye kadar bu memleketin saadetini muhil hiçbir muhalefet göstermedik zannındayım” demiştir.[18]


IV. ÖNERGEYE KARŞI KAMUOYUNDA OLUŞAN TEPKİLER

               İkinci Grup’un “Milletvekili Seçim Yasası”nda değişiklik öneren teklifi basına da yansımış, 3 Aralık 1922 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de Meclis’teki görüşme ve tartışmalar yer almıştır. İstanbul basını da sözkonusu oturumu 8 Aralık 1922’de ayrıntılı olarak aktarmıştır.


               Mustafa Kemal Paşa, önerge hakkında Meclis’teki konuşmasının sonunda, Meclis’e ve önergeyi veren mebusların seçim bölgelerindeki halka, kendisini yurttaşlık haklarından yoksun bırakma yetkisini, bu kişilerin nereden aldıklarını sormuş ve cevap istemişti.


Meclis’teki tartışmalar kamuoyuna yansıyınca, Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısına uyan bir çok kimse telgraf çekerek tepkilerini dile getirmiş ve kendisinin yanında olduklarını bildirmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa, önemli bulduğu bu tepkilerden yalnızca birine, Rize’den çekilen telgrafa, Söylev’de yer vermiştir:[19]


“Üç mebus beyin, İntihap Kanunu hakkındaki takriri malumuna, livamız mensuplarının iştirak etmeyeceği kanaatiyle bir şey yazmaya lüzum görmemiştik. Şimdi mebus Osman Efendi’den aldığımız mektupta, kendisinin o takrirle alakadar ve muhalif gruba mensup olduğunu makamı iftiharla bildirmesi üzerine hususatı âtiyenin arzına mecburiyet hasıl olmuştur:

1- (Takdirane ve samimi sözlerden sonra) Şahsınız ve muhterem kıymettar rüfekayi mesainiz aleyhinde, livamız namına söz söyleyen ve fikri muhalefet besleyen ve bizce hiçbir şahsiyet ve mevkii olmayan mebusu tel’in ederiz. O, livamızı temsil hakkını da haiz olamaz.

2- Şu zamanda, vatansızların bile iştirak etmeyeceği fikri muhalefet ve mefsedeti bize tavsiye eden mebus efendinin fikrine iştirak edecek, livamızda bir fert dahi mevcut olmadığını maaşşükran ihtiramatı tazimkaranemize terfiden arz eyleriz efendim.

                                                                                                            İmzalar


               Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Mustafa Kemal Paşa’ya çekilen telgraflar, 8 Aralık 1922 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de ve 12 Aralık 1922 tarihli İkdam’da yer almıştır. Sivas heyet-i  merkeziyesi adına çekilen telgrafla, yine Sivas’tan Müftü, Ticaret Odası Reisi, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi ve Belediye Reisi tarafından çekilen telgrafta, sözkonusu önergenin kişisel siyasi ihtiraslardan kaynaklandığı, Mustafa Kemal Paşa’nın seçim bölgesinin tüm milletin kalbi olduğu belirtilmiştir.[20] Elaziz telgrafçıları da, Mustafa Kemal Paşa’nın ülkenin ve milletin kurtarıcısı olduğunu ve onun sayesinde yaşadıklarını ve işlerini yapabildiklerini belirtmişlerdir.[21]


               Aynı gazeteler, Anadolu’dan çekilen telgraflarla aynı sütunda, Japonya’dan Mustafa Kemal Paşa’ya Japon gazeteleri adına gönderilen takdir mektubunu yayınlamak suretiyle, Mustafa Kemal Paşa’nın yurt dışında da çok iyi tanındığını ve Türkiye’nin kurtarıcısı olarak görüldüğünü anlatmak istemişlerdir.


               Gazetelerde, Mustafa Kemal Paşa’ya çekilen telgrafların yayınlanması, önergenin görüşüldüğü 3 Nisan 1923 günlü oturumda söz alan Hüseyin Avni Bey tarafından eleştirilmiştir. Hüseyin Avni Bey’in, sözkonusu telgrafların düzenlenişi ile ilgili şüpheleri olduğunu ima eden konuşması, İkinci Grup’tan Siverek mebusu Mustafa Lütfi Bey ve Erzincan mebusu Hüseyin Bey tarafından “sipariş” ve “ısmarlama” sözleri ile desteklenmiştir.[22]


               İkinci Grup’un Milletvekili Seçimi Yasası’ndaki değişiklik teklifi basında da tartışılmıştır. 13 Aralık 1922 tarihli İkdam’da yer alan “İntihabat Kanunu” adlı başyazıda, seçim yasasının tadil ve ıslahına ihtiyaç olduğu, ancak bu ihtiyacın bir maddenin değiştirilmesi ile giderilemeyeceği, dolayısıyla çok daha köklü değişikliklere gidilmesi gerektiği dile getirilmekte; iki dereceli seçimin kaldırılarak ikinci seçmenlerin ilgası ve mebusların doğrudan seçilmesi ve tüm siyasal düşüncelere temsil hakkının sağlanması gerektiği belirtilmektedir. Böylece seçim yasasının daha demokratik olacağı savunulmakta ve söz Mustafa Kemal Paşa’nın yeni kuracağı partiye getirilerek, bu partinin yukarıda belirtilen ilkeleri gerçekleştirmeye çalışacağı ifade edilmektedir.[23]


               İki dereceli seçimin kaldırılması konusu önergede de olmakla birlikte, önerge sahipleri, toplumun henüz tek dereceli seçim sistemine geçişe hazır olmadığı gerekçesiyle bir süre daha iki dereceli sistemin uygulanmasından yana tavır almışlardır.[24]


               Aynı tarihli Tanin’de yer alan “Bir Kanun Layihası Münasebetiyle” adlı başyazıda da bu konuya değinilmiş ve özet olarak yasaların zamana ve ihtiyaca göre değişebileceği belirtilmiş, ancak “en güzel kanunlar yalnız ihtiyaçları en iyi kavrayabilenler değil, aynı zamanda en müsait fırsat yakalayarak saha-i tatbike çıkabilenler olduğunu meşrutiyetin şu ondört senesi kafi derece ispat edebilmiştir sanırız” diyerek, sözkonusu değişikliğin zamanlamasının da önemine vurgu yapılmıştır. Ayrıca, böylesine önemli bir konuda çıkarılacak yasanın uzun ömürlü olması isteniyorsa, bunun daha önceden bilim çevrelerinde ve basında tartışılması gerektiği dile getirilmiştir.[25]   


V. SONUÇ

               İkinci Grup, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hakimiyet-i milliye fikri doğrultusunda muhalefet yaptığını, saltanata olduğu kadar, kişi egemenliğine de karşı olduğunu ileri sürmüştür. Dolayısıyla İkinci Grup’un muhalefeti bir anlamda Mustafa Kemal Paşa’ya yönelmiş durumdadır. Meclis’te her konuda alınan kararda İkinci Grup’un aynı muhalif tavrı sürdürmesi, Mustafa Kemal Paşa’da bu grubun samimiyeti konusunda kuşkulara neden olmuştur. O yüzden İkinci Grup tarafından Milletvekilliği Seçim Yasası’nda değişiklik önergesi verildiği zaman Mustafa Kemal Paşa, bu önergenin ondördüncü maddesinin doğrudan kendisini hedef aldığını düşünmüştür. Nitekim önerge sahiplerinden Canik mebusu Emin Bey’in muhalefette olduklarından dolayı mı böyle anlaşıdıklarını sorması, İkinci Grup’un muhalefetinin nasıl algılandığının kendileri tarafından da hissedildiğini göstermektedir.


               Gerek önerge sahiplerinin ve gerekse Hüseyin Avni Bey’in, tartışma konusu olan maddenin Mustafa Kemal Paşa’yı hedef almadığını belirtmesine karşın, şimdiye değin yapmış oldukları muhalefet ve Hüseyin Avni Bey’in Mustafa Kemal Paşa için her anlama gelebilecek olan “Meclis isterse Mustafa Kemal Paşa da feda edilsin” şeklindeki sözleri, İkinci Grup’un samimiyeti konusunda haklı kuşkulara yol açmaktadır.


Tartışma yaratan maddenin gerekçesi önergede “Türkiye’nin artık hayat, menfaat, fikir ve emelde müşterek bir millet vatanı olması ve bunu temine çalışmanın en mukaddes vazaifi milliyemizden bulunması dolayısıyla memleketimizi rasgelen kozmopolit tufeylatın istilasına maruz bırakmamak lüzumu katiyetle derpiş edilmiş ve bu ciheti teminen bir maddei mahsusa ilave kılınmıştır” şeklinde ifade edilmiştir.[26] Ayrıca önerge sahipleri Türkiye’de artık Arap mebus, Arnavut mebus görmek istemediklerini, Türkiye sınırları içinde bir vatandaşlık tesis etme zorunluluğundan sözetmişlerdir. Ancak seçim yasasında bu şekilde yapılacak bir değişiklikle yeni bir yurttaşlık hukukunun oluşturulamayacağı açıktır. Bunun için daha kapsamlı değişikliklere ihtiyaç vardır. Bundan başka yeni bir yurttaşlık hukukunun oluşturulması için zamanın ne kadar elverişli olduğu da ayrıca bir tartışma konusudur.


İkinci Grup’un tartışmalara neden olan “Milletvekili Seçim Yasası”ndaki değişiklik önergesi, son ciddi girişimi olarak değerlendirilebilir. Çünkü bundan kısa bir süre sonra Meclis’in yenilenmesi yönündeki karar İkinci Grup’un da katılımıyla çıkmış, yapılan seçimler sonucunda Mustafa Kemal Paşa’ya karşı sert bir muhalefet yürüten İkinci Grup üyelerinden hiç biri İkinci Meclis’te yer almamıştır.




  • İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Okutmanı.

[1] Tarık Zafer Tunaya, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin Kuruluşu ve Siyasi Karakteri,” İ.Ü.H.F. Mecmuası, Cilt XXIII, Sayı 3-4, 1958, s. 237.

[2] Mustafa Kemal Atatürk, Söylev(Nutuk), Cilt II, Ankara: TDK yay., 1978, s. 436.

[3] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 10, Ankara: TBMM Matbaası, 1958, s. 297.

[4] Ahmet Demirel, Birinci Meclis’te Muhalefet, 2.b. İstanbul: İletişim yay., 1995, s. 229.

[5] Söylev, Cilt II, s. 441.

[6] İleri, 23 Nisan 1923. Aktaran: Demirel, s. 557.

[7] Demirel, s. 262.

[8] Demirel, s. 499.

[9] Önergede sözkonusu maddenin onbeşinci madde olduğu görülmektedir. TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 28, s. 324.

[10] Hakimiyet-i Milliye, 3 Aralık 1922.

[11] Söylev, Cilt II, s. 469.

[12] İsmail Arar, Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı (16/17 Ocak 1923). İstanbul:Burçak yay.,1969, s.58.

[13]TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 25, s.159-160.

[14] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 25, s. 160.

[15] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 25, s. 160.

[16] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 25, s. 162.

[17] Demirel, s. 272.

[18]TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 25, s. 163.

[19] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt II, 14.b., İstanbul: TDTE yay., 1982, s. 727.

[20] Hakimiyet-i Milliye, 8 Aralık 1922.

[21] İkdam, 12 Aralık 1922.

[22] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 28, s. 328.

[23] İkdam, 13 Aralık 1922

[24] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 28, s. 322.

[25] Tanin, 13 Aralık 1922.

[26] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 28, s. 322.


----

Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ağustos 12, 2009, 12:02:00---- 1923-1953 Arası Türk-Bulgar İlişkileri ve 1950-51 Yıllarında Muğla Vilayetine İskan Edilen Bulgaristan Muhacirleri

Yrd. Doç. Dr. Bayram Akça
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 52, Cilt: XVIII, Mart 2002

ÖZET

Bu çalışmada Türkiye’nin Cumhuriyet döneminde en fazla sorun yaşadığı Türk-Bulgar ilişkileri ele alınmıştır. Burada Türk-Bulgar ilişkileri giriş bölümü dışında iki kısma ayrılmıştır. Giriş kısmında; Bulgaristan’ın Türk hakimiyetine girişinden 1908’de bağımsızlığını kazanmasına ve 1908’den 1923’e kadarki Türk-Bulgar ilişkileri ele alınmıştır. Birinci kısımda; 1923-1944 arası Türk-Bulgar ilişkileri ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. İkinci ve son kısımda ise; 1944-1950 arası Türk-Bulgar ilişkileri ve 1950-1951’de Bulgaristan’dan Türkiye’ye ve burada da Muğla Vilâyeti’ne iskân edilen Bulgar-Türkleri’nin iskân durumları ayrıntılı bir şekilde ortaya konulmuştur.

Anahtar Kelimeler
Türk-Bulgar İlişkileri, Muğla Vilâyeti, Muhacirler, Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması, Göçmen.

ABSTRACT

In this study, we have concentrated on Turkish-Bulgarian relations,which led to the greatest dispute during the Republican period of Turkey.Apart from the ındroduction section, in this paper Turkish-Bulgarian relatio ns are Worked out in two seperate chapters:In the Indroduction section we have examined the Turkish-Bulgarian relations starting the begining of the occupation of Bulgaria by Turks to the independance of Bulgaria in 1908 and then the period between 1980 and 1923. In the first chapter,Turkish-Bulgarian relations between 1923-1944 and 1944 have been described in detail.In the second chapter, Turkish-Bulgarian relations between 1944 and 1952, The situation of Bulgarian-Turks who migrated from Bulgarian to Turkey and sttled in Muğla province in the years 1950-1951 have been examined.

Key Words
Turkish-Bulgarian Relations, Muğla Province, Refugees, Turkish Rebuplic, Lausanne Traty, Migration.

Giriş

1393 yılında Yıldırım Bayezit döneminde feth edilen Bulgar toprakları Osmanlı Devletine bir eyalet olarak katıldı1. Bu tarihten 1867 yılına kadar Osmanlı tebaası olarak huzur içinde yaşamlarını sürdüren Bulgarlar 19. yy ikinci yarısında diğer Balkan Milletleri gibi çeşitli sebeplerle Osmanlı devletine karşı isyan ederek bağımsızlık hareketlerine kalkıştılar. Bunun üzerine 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı sonrası 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Antlaşması ile bir Bulgar Prensliği kuruldu. Bu prenslik 1908’de ilân edilen II. Meşrutiyet’in belirsizlik ortamında bağımsızlığını ilân ederek Osmanlı Devletinden tamamen ayrıldı.2

Bulgaristan’dan ilk büyük Türk göçü 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası gerçekleşti. 1886-1902 yılları arasında Bulgaristan’dan Türkiye’ye 145.356 kişi göç etti.3

1912-1913 Balkan Savaşları tıpkı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı gibi Rumeli Türkleri için bozgun oldu. Bunun sonucu Bulgar komitecileri Trakya’da ve Makedonya’da katliamlar yaptı. Bu katliamlardan kaçan Balkan Türkleri yeniden Anadolu yollarına düştüler. Bazı kaynaklara göre Bulgar işgaline düşen Batı Trakya’dan 200.000 ve Makedonya’dan 240.000 kişi Anadolu’ya sığındı.4

II. Balkan Savaşı sonrası 29 Eylül 1913’de Osmanlı Hükümeti ile Bulgar Hükümeti arasında İstanbul’da bir dostluk ve iyi komşuluk antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile iki devlet II. Balkan Savaşı sonrası sınırlarını karşılıklı olarak onaylıyor ve dostluğun karşılıklı olarak devam etmesini amaçlıyordu.5

Milli Mücadele döneminde Ankara Hükümeti, Yunanlılarla savaş halinde olduğu için Bulgaristan’da dahil diğer komşu devletlerle iyi geçinme politikası güttü. Buna bağlı olarak da 1920 yılında Mustafa Kemal Paşa Trakya’daki Kolordu’ya bir telgraf çekerek; Bulgaristan’ın menfaatlerinin Kemalistler tarafından göz önünde bulundurulacağını ve kendilerine karşı bir hareketin söz konusu olmayacağı konusunda Bulgarlara güvence verilmesini istedi.6

A. 1923-1944 Yılları Arasında Türk-Bulgar İlişkileri

Lozan Konferansı’nda Bulgaristan ancak kendini ilgilendiren belirli konularda görüşmelere katıldı. Bunun sonucu olarak da Bulgaristan Lozan Konferansı’nda Boğazlar rejimi ve Trakya’nın silâhsızlandırılmasına ilişkin sözleşmelere imza attı. Lozan Antlaşması sonrası 1924 yılı boyunca Türkiye ile Bulgaristan arasında dostluk ilişkilerini yeniden kurmak ve iki ülke arasındaki sorunları ivedilikle çözmek için görüşmeler devam etti. Bu konuda Bulgaristan’ın İstanbul elçisi M.Radew Ankara Hükümeti ile görüşmeleri sürdüren kişi oldu. Ancak bu görüşmelerde Doğu Trakya’daki Bulgar Kilisesi ve Bulgar okulları iki ülke arasında devamlı sorun oldu. Daha sonra da Bulgar Hükümeti ile Ankara Hükümeti arasındaki görüşmeleri Bulgaristan’ın Washington’daki Orta Elçisi Simeon Radeff sürdürdü. Bu görüşmeler sonucu iki devlet arasında 18 Ekim 1925 tarihinde Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması ve Oturma Sözleşmesi imzalandı. Bu antlaşma 30 Mayıs 1926 tarihinde TBMM tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Bu antlaşma iki ülke arasında bozulmaz bir dostluk ve devletler hukuku ilkelerine uygun bir diplomatik ilişkinin kurulacağı, bir ticaret, bir oturma ve bir hakem antlaşması yapılacağı gibi konuları içeriyordu. Bu antlaşmayı diğer antlaşmalardan ayıran yanı, onun ekinde saklıydı.

Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasının Eklerinde:

Türk Hükümeti Lozan Antlaşması’nın 37-45 maddeleri gereğince Türkiye’deki Bulgar azınlığın haklarının korunacağı garantisini, Bulgar Hükümeti de Neuilly Barış Antlaşması gereğince Bulgaristan’daki Müslüman-Türk azınlığın haklarının korunacağı garantisini verdi. O sırada Türkiye’de iki, üç bin Bulgar azınlığa karşılık Bulgaristan’da yarım milyondan fazla Müslüman-Türk mevcuttu.

Ayrıca protokolde taşınmaz malların hak sahiplerine geri verilmesi işinin kolaylaştırılacağı belirtiliyordu.

Bundan başka Bulgaristan’da bir yasa gereğince kamulaştırılan Türklerin taşınmaz malları için Sırp, Hırvat ve Sloven Devletleri ile yapılan antlaşmanın hükümlerinin aynısının Türklere de uygulanacağı belirtildi.

Oturma ve yargıya ilişkin sözleşmede eşitlik ilkesi sözleşmeye temel teşkil etti Serbest göç ve göç sırasında göçmenlerin mallarını serbestçe geçirme hakkının antlaşmada belirtilmesi Bulgaristan’daki yüz binlerce Türk için bir güvence oldu..7

1925 yılında imzalanan Türk-Bulgar Antlaşması’nın Ağustos 1926’da karşılıklı olarak onaylanmasından sonra iki devlet arasındaki ilişkiler normale döndü. Ancak 1926 yılında Bulgaristan Harbiye Nazırı’nın Roma’yı ziyareti diğer Balkan ülkeleri kadar Türkiye’yi de endişelendirdi. Çünkü Bulgaristan İtalya’nın nüfuzu altına girebilirdi.8

1927 yılında Türk-Bulgar ilişkilerini etkileyen birinci unsur Türk-Bulgar Ticaret Antlaşması müzakerelerinin devam etmesi, ikinci unsur da Güney Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç edecek olanların durumu idi. Bulgaristan kendi ekonomik çıkarları nedeniyle bu göçe sıcak bakmadı. Ancak daha sonra gerçekleşen göçle Türkiye’ye gelenler ekonomik durumları en kötü olanlardı. Türk Hükümeti bu gelenlere çeşitli yardımlar yapmak zorunda kaldı.9

1928 yılı Türk-Bulgar ilişkilerinin gelişme yılı oldu. Bu yıl içinde Türkiye komşuları içinde Bulgaristan ile ilk resmî ticaret antlaşmasını imzaladı. Ardından da Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey Mart ayında Cenevre’ye giderken Sofya’ya uğrayarak burada Bulgar Dışişleri Bakanı M.Bauraff’la görüştü. Bu görüşmede Tevfik Rüştü Bey meslektaşına 1925 yılında imzalanan dostluk antlaşmasında öngörülen uyuşmazlık ve saldırmazlık antlaşmasının hazır olup-olmadığını sordu. Bulgar Bakan bu soruya olumsuz cevap verdi. Tevfik Rüştü Bey Cenevre’den Türkiye’ye dönerken bu antlaşma için tekrar Sofya’ya uğradı. Bu defa Bulgar Bakan antlaşma metninin hazır olduğunu belirtti. Ancak bu antlaşma siyasî konjoktür gereğince 1929’da imzalanabildi. 1928 yılında iki ülke ilişkilerini olumsuz etkileyen bir diğer neden Bulgaristan’daki Türklerin kendilerine kötü muamele yapıldığını iddia ederek Türkiye’ye göç etmek istemeleri oldu.10

1930 yılında Türk-Bulgar ilişkileri oldukça iyi düzeydeydi. Bu yılın yaz aylarında Bulgaristan Gazeteciler Cemiyeti bir kısım Türk gazetecileri Bulgaristan’a davet etti. Türk gazeteciler bu daveti kabul ederek Falih Rıfkı (Atay) Beyin başkanlığında bir heyetle Sofya’ya gittiler. Yılın ikinci yarısında da Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey Cenevre’den dönüşte Sofya’yı ziyaret etti.11

1931 yılında Bulgar Başbakanı Mauchanoff’un Ankara’yı ziyareti ile başlayan Türk-Bulgar ilişkilerindeki balayı dönemi12 Ocak 1932’de Atatürk’ün yakın arkadaşlarından ve Balkan Birliği tasarımcılarından Ruşen Eşref Beyin Sofya’yı ziyaretinin hemen ardından sona erdi. Bu yılın bahar aylarında Bulgaristan’da Türkiye aleyhine bir çok olay çıktı. Bunlar arasında en önemlisi Haskova katliamı idi. Ayrıca Bulgaristan’da Trakya Cemiyeti, Ekim ayında yıllık kongresini Sofya’da yaptı ve burada Türkiye aleyhine bir karar çıkarttı. Bu kararda, Bulgar Hükümetinin 1925 yılında Ankara’da imzalanan Dostluk Antlaşmasını fesh etmesi ve Bulgar Türkleri arasında yapılan Türk propagandasına kısıtlama getirmesi isteniyordu. Fakat bu istekleri Bulgar Hükümeti kabul etmedi.13

1933 yılının Ocak ayında Cumhuriyet Gazetesi’nde; Bulgaristan’daki Müslüman-Türklerin Hristiyanlaştırıldığı iddia edilerek Bulgaristan’ı suçlayan bir makale yayınlandı. Bu makaleye rağmen Türk-Bulgar ilişkileri normal seyrinde devam etti. Bu yılın Nisan ayında ise Razgard’daki Türk mezarlığı bir kısım Bulgarlar tarafından talan edildi. Bunun üzerine Türkiye’de üniversite öğrencileri Bulgaristan’ı protesto eden mitingler yaptılar. Ancak Ankara’ya yeni atanan Bulgar elçisi olayın elem verici olduğunu belirterek durumu sakinleştirmeye çalıştı.14 Bu yılın Ekim ayında da İsmet Paşa ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey Balkan Paktı’nın müzakeresi için Sofya’ya gittiler. Ancak bu ziyaretten kısa bir süre önce 14 Eylül 1933’de Ankara’da Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan bir antlaşma ile ortak sınırların dokunulmazlığı güvence altına alındı. Bu antlaşma ile Yunanistan, Bulgaristan’a karşı Türkiye’den bir güvence sağlamıştı. İşte Sofya’daki Türk-Bulgar müzakeresi yukarıda belirtilen antlaşmanın gölgesinde geçti.15

1934 yılı Türk-Bulgar ilişkileri için kötü bir dönem oldu. Bu durum 1935’te de devam etti. Sofya’daki İngiliz Elçiliği Maslahatgüzarına göre bu durumun nedenleri; iki devlet arasındaki gayrimenkul sorunu, Bulgaristan’daki Türk azınlığa yapılan kötü muamele, Türkiye’ye göç etmek isteyen Pomaklara izin verilmemesi ve İstanbul’da çıkan Vakit ve Sofya’da çıkan Bulgarya Gazetelerinin karşılıklı giriştikleri polemiklerdi.16

1936 ve 1937 yılları Türk Bulgar ilişkileri için iyi bir dönemdi. 10 Nisan 1937’de TBMM Başkanı Kazım Karabekir ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Bulgar Hükümeti’nin davetlisi olarak Sofya’yı ziyaret ettiler. 14 Haziran 1937’de İsmet İnönü Başbakanlık’tan ayrılmadan önce Türk dış politikasını değerlendirirken; Bulgaristan’ın Balkanlarda iyi dostluk ilişkileri kurması en büyük isteğimizdir, diyerek bu devlete sıcak mesajlar gönderdi.17

1938 yılı Türk-Bulgar ilişkilerinin daha iyiye gittiği dönem oldu. İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi P.Lorain Sofya’dan geçerken Bulgar Kralı Boris’i ziyaret etti. Kral bu ziyaret sırasında, Türk-Bulgar ilişkilerini geliştirmeyi amaçladıklarını söyledi. Bu ifade Ankara’da memnuniyetle karşılandı. 1938 yılının sonbaharında Bulgar Dışişleri Bakanı Ankara’yı ziyaret etmeyi planlarken Türkiye’de Atatürk’ün vefatı bu ziyareti engelledi. Bunun üzerine Türkiye iç politikayla meşgul olurken Bulgaristan’da önemli değişiklikler oldu.18

26.05.1939 tarihinde Bulgaristan’daki Türklerin zorla sınır dışı edildikleri haberinin duyulması üzerine iki ülke ilişkileri tekrar gerginleşti.19

1939 yılında II. Dünya Savaşı’nın çıkması ve ardından da Almanya’nın Balkanlarda ilerlemesi karşısında Türkiye İstanbul ve bazı vilâyetlerinde sıkıyönetim ilân edip sınır boylarında bazı güvenlik tedbirleri aldı. Ancak Bulgaristan Türkiye’nin aldığı bu tedbirlerin kendine karşı alındığı hissine kapıldı. Bunun üzerine Türkiye Bulgaristan’ın bu endişesini gidermek ve savaşta tarafsızlığını koruduğunu belirtmek için Bulgaristan’la 17 Şubat 1941 tarihinde Ankara’da bir beyanname imzaladı.Bu beyanname ile Türkiye ve Bulgaristan birbirlerine saldırmamayı taahhüt ettiler.20

27.04.1943 tarihinde Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Bulgaristan’daki 7. dönem milletvekili seçimleri münasebetiyle yayınladığı beyanname Bulgaristan’da takdirle karşılandı ve iki komşu ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesine katkıda bulundu.21

B. 1944-1952 Arası Türk-Bulgar İlişkileri ve 1950-1951 Yıllarında Muğla Vilâyetine İskân Edilen Bulgaristan Muhacirleri

1944 yılında Bulgaristan’da Kominist rejimi işbaşına geldi. Bu rejim Bulgaristan Türklerine Türkiye’ye göç konusunda pasaport vermeyerek göçü engelledi. Ama aynı zamanda Bulgaristan Türkleri’nin ileri gelenlerini ve eğitim görmüş aydınlarını hiç yoktan sebeplerle tutuklayarak,tarlalarını kooperatifleştirme gerekçesiyle ellerinden alarak, okullarını ve vakıflarını devletleştirip eğitim haklarını engelleyerek, yani kısacası Türk azınlığa karşı Bulgarlaştırma politikası güderek ve onların gelecek kaygılarını artırarak Türkiye’ye göç isteklerini kamçıladı. 1950 yılına gelindiğinde Bulgaristan Türk azınlığı bir yandan Bulgar makamlarından Türkiye’ye göç için pasaport isterken diğer yandan da Türk Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye Türkiye’ye kabulleri konusunda dilekçeler yazarak her iki devleti de bu konuda zorlamaya başladılar.22

Bunun üzerine 10 Ağustos 1950’de Bulgar Hükümeti Türkiye’ye uzun bir nota vererek Türkiye’ye göç etmek isteyen 250.000 Bulgaristan Türkünün üç ay içinde Türkiye’ye kabul edilmelerini istedi. Bulgar Hükümeti notanın yazıldığı 10 Ağustos 1950’den 10 Kasım 1950 tarihine kadarki üç ay içinde 250.000 göçmenin Türkiye’ye kabul edilmelerini ve bu tarihten sonra bu işin kapatılmasını istiyordu. Bulgar Hükümeti notayı verdikten sonra Türk sınırına göçmenleri yığdı. Bulgaristan Türk Konsoloslukları vize vermeğe yetişemiyordu. 10 Ağustos 1950 tarihli Bulgar notası sonucu Türkiye ile Bulgaristan arasında göç sorunu ciddi bir döneme girdi. Bunun üzerine Türk Hükümeti 28 Ağustos 1950 tarihli Bulgar notasına sert bir cevap vererek; Bulgar notasının Devletler arası yazışma nezaketinden uzak olduğunu üzüntüyle belirtti. Sonra da Bulgar Hükümeti’ne bir çağrıda bulunarak Türk göçmenlerin taşınabilir mallarını yanında Türkiye’ye getirmelerine izin verilmesini ve Bulgar Hükümeti ile Türk azınlığın Türkiye’ye geçişi konusunda 1925 Tarihli “İkamet Sözleşmesi” çerçevesinde müzakereye oturmak istediğini belirtti.23

Bunun üzerine Bulgar Hükümeti 22 Eylül 1950 tarihinde Türkiye’ye ikinci bir nota vererek Bulgaristan’daki Türk azınlığa kötü davranıldığını ret ederek Bulgaristan Türk azınlığın Türkiye’ye kayıtsız şartsız kabul edilmelerini istedi. Bulgaristan’ın bu notasına Türkiye 16 Ekim 1950 tarihinde, 1925 tarihli “İkamet sözleşmesi” çerçevesinde sert bir cevap verdi. Karşılıklı nota alış-verişi devam ederken Bulgar Hükümeti bazı vizesiz çingeneleri de Türkiye’ye sokmaya kalkıştı. Bunun üzerine Türkiye 7 Ekim 1950 tarihinde Türk-Bulgar sınırını kapattı. Bulgar Hükümeti sınırın tekrar açılmasını istedi. Ancak Türkiye vizesiz gönderilen çingenelerin geri alınması şartıyla Türk-Bulgar sınırını yeniden açabileceğini belirtti. Bunun üzerine iki ay kadar süren diplomatik görüşmeler sonucu Bulgar Hükümeti Türkiye’nin şartlarını kabul etti ve 2 Aralık 1950 tarihinde Türk-Bulgar sınırı tekrar açıldı. Sınırdan Türkiye’ye 1950 yılı içinde 12.233 aile ve bunların oluşturduğu toplam 52.185 kişi göç etti.24

1951 yılında sınırdan göç akını devam etti. Bu kez Bulgar Hükümeti tekrar Türk göçmenler arasına sahte vizeli çingeneleri sokmaya kalkıştı. Bunun üzerine Türk Hükümeti 8 Kasım 1951 tarihinde sınırı ikinci kez kapattı ve böylece Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç durdu. 1951 yılında Bulgaristan’dan Türkiye’ye 25.118 aile ve bunların oluşturduğu 102.208 kişi göç etti.25 Sınır bir yıl kadar kapalı kaldıktan sonra Bulgaristan Türkiye’ye gönderdiği çingeneleri geri almayı kabul etti. Bunun üzerine Türkiye 26 Şubat 1953 tarihinde Türk-Bulgar sınırını tekrar açtı. Türkiye makul ölçüde Bulgaristan’dan gelecek Türk göçmenleri kabul edecekti. Ancak bu defa Bulgar Hükümeti Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçe izin vermeyeceğini açıkladı. Bu durum 1968 yılında Türkiye ile Bulgaristan arasında imzalanan “Yakın Akraba Göçü” antlaşmasına kadar devam etti.26

İşte 1944-1952 yılları arasında Türk-Bulgar ilişkilerinin gerginleştiği ve sonuçta 1950-1951 yıllarında yüz binlerce Bulgaristan Türkünün Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldığı bu dönemde gelen muhacirlerin bir kısmı Muğla Vilâyeti dahiline iskân edildiler.

1950-1951 yıllarında Bulgaristan’dan Muğla-Merkez İlçeye gelen iskânlı göçmenlere ait Liste:27

1950
Bulgaristan
1 7 Muğla-Merkez Şehirsel
1951 Bulgaristan 1 6 Muğla-Merkez Şehirsel
1951 Bulgaristan 1 2 Muğla-Pisi Şehirsel


Yukarıdaki istatistiklerden de anlaşılacağı üzere 1950 yılında Bulgaristan’dan Muğla-Merkez İlçe’ye 1 aile ve onun 7 nüfusu geldi ve bu aile şehir merkezine iskan edildi. 1951 yılında ise Merkez İlçe’ye 2 aile ve onun 8 nüfusu geldi. Bunların 1’i şehir merkezine ve diğeri de Pisi (Yeşilyurt) Köyü’ne iskân edildi.

1950-1951 yıllarında Bulgaristan’dan Muğla’nın Fethiye İlçesine gelen iskânlı göçmenlere ait Liste:28

1950  Bulgaristan   4 15   Fethiye-Merkez  Tarımsal

1951 Bulgaristan 13 19 Fethiye-Merkez Tarımsal
1951 Bulgaristan 2 11 Fethiye-Çaykenarı Tarımsal
1951 Bulgaristan 1 5 Fethiye-Çobanlar Tarımsal
1951 Bulgaristan 1 5 Fethiye-Demirler Tarımsal
1951 Bulgaristan 11 58 Fethiye-Girdev Tarımsal
1951 Bulgaristan 4 21 Fethiye-Kabaağaç Tarımsal
1950 Bulgaristan 2 9 Fethiye-Karadere Tarımsal
1951 Bulgaristan 8 17 Fethiye-Karadere Tarımsal
1951 Bulgaristan 3 10 Fethiye-Karaköy
Tarımsal
1950 Bulgaristan 1 5 Fethiye-Kıncılar Tarımsal
1951 Bulgaristan 1 4 Fethiye-Kestep Tarımsal
1951 Bulgaristan 3 13 Fethiye-Ortaköy Tarımsal
1950 yılında Muğla İli’nin Fethiye İlçesi’ne 7 aile ve onun 29 nüfusu geldi. Bunların 15’i Fethiye ilçe merkezine ve 9’u İlçenin Karadere ve 5’i de Kıncılar Köylerine tarımsal amaçla iskân edildiler. 1951 yılında ise Bulgaristan’dan Muğla’nın Fethiye İlçe merkezine 13 aile ve bunların 19 nüfusu geldi. Bu gelenlerin hepsi tarımsal amaçla yerleştirildiler.Yine aynı yıl Fethiye İlçesi’nin Çaykenarı, Çobanlar, Demirler, Girdev, Kabaağaç, Karadere, Karaköy, Kestep, Ortaköy köylerine 34 aile ve bunların 141 nüfusu iskân edildi.

1950-1951 yıllarında Bulgaristan’dan Muğla’nın Köyceğiz İlçesine gelen iskânlı göçmenlere ait Liste:29

 1951  Bulgaristan   14  54  Köyceğiz-Dalyan  Tarımsal

1951 Bulgaristan 62 254 Köyceğiz-Karaçalı Tarımsal
1950 Bulgaristan 7 39 Köyceğiz-Ortaca Tarımsal
1951 Bulgaristan 13 44 Köyceğiz-Ortaca Tarımsal
1951 Bulgaristan 5 22 Köyceğiz-Toparlar Tarımsal

1950 yılında Bulgaristan’dan Muğla’nın Köyceğiz İlçesi’ne 7 aile ve bunların oluşturduğu 39 nüfusu geldi. Bu gelenler de Ortaca’ya tarımsal amaçla yerleştirildiler.1951 yılında ise Köyceğiz’e 94 aile ve bunların oluşturduğu 374 nüfus geldi. Bu gelenlerden 14 aile Köyceğiz-Dalyan’a, 62 aile Köyceğiz-Karaçalı’ya, 13 aile Köyceğiz-Ortaca’ya ve 5 aile de Köyceğiz-Toparlar’a iskân edildiler.

1950-1951 yıllarında Bulgaristan’dan Muğla’nın Milas İlçesi’ne gelen iskânlı göçmenlere ait Liste:30

1950  Bulgaristan  1   4  Milas-Merkez   Tarımsal
1951 Bulgaristan 35 153 Milas-Merkez Tarımsal
1951 Bulgaristan 12 59 Milas-Akyol Tarımsal
1951 Bulgaristan 5 22 Milas-Bafra Tarımsal
1951 Bulgaristan 2 6 Milas-Çandır Tarımsal
1951 Bulgaristan 3 13 Milas-Danişment Tarımsal
1951 Bulgaristan 1 6 Milas-Derince Tarımsal
1951 Bulgaristan 2 11 Milas-Mersinet Tarımsal
1951 Bulgaristan 5 23 Milas-İçme Tarımsal
1951 Bulgaristan 7 32 Milas-Varvil Tarımsal

1950 yılında Muğla’nın Milas İlçesi’ne 1 aile ve onun oluşturduğu 4 nüfus geldi ve bunlar da tarımsal amaçla şehir merkezine iskân edildi. 1951 yılında ise Milas’a 72 aile ve onun oluşturduğu 325 nüfus geldi. Bu gelen ailelerden 35’i Milas- Merkez’e, 12’si Milas-Akyol’a, 5’i Milas-Bafa’ya, 2’si Milas- Çandır’a, 3’ü Milas-Danişment’e, 1’i Milas-Derince’ye, 2’s, Milas-Mersinet’e 5’i Milas-İçme ve 7’si de Milas-Varvil Köyüne tarımsal amaçla iskan edildiler.

1950-1951 yıllarında Bulgaristan’dan Muğla’nın Ula İlçesine gelen iskanlı göçmenlere ait Liste:31

1950  Bulgaristan   2 8  Ula-Merkez 
Tarımsal

1950 Bulgaristan 1 6 Ula-Kızılağaç Tarımsal

1950 yılında Bulgaristan’dan Ula-Merkezi’ne 2 aile ve onun 8 nüfusu ve Ula-Kızılağaç Köyüne 1 aile ve onun 6 nüfusu iskân edildiler.

1950-1951 yıllarında Bulgaristan’dan Muğla’nın Yatağan İlçesine gelen iskânlı göçmenlere ait Liste:32

1950  Bulgaristan  10 35   Yatağan-Bozüyük   Tarımsal
1951 Bulgaristan 2 8 Yatağan-Bozüyük Tarımsal
1951 Bulgaristan 2 11 Yatağan-Bahçeyaka Tarımsal
1950 Bulgaristan 4 23 Yatağan-Eskihisar Tarımsal
1950 Bulgaristan 1 8 Yatağan-Şahinler Tarımsal


1950 yılında Muğla’nın Yatağan İlçesi’nin Bozüyük Köyü’ne 10 aile ve onun 35 nüfusu, Eskihisar Köyü’ne 4 aile ve onun 23 nüfusu ve Şahinler Köyü’ne 1 aile ve onun 8 nüfusu tarımsal amaçla iskân edildiler. 1951 yılında ise Bozüyük Köyü’ne 2 aile ve onun 8 nüfusu, Bahçeyaka Köyü’ne 2 aile ve onun 11 nüfusu tarımsal amaçla yerleştirildiler.

Sonuç

Osmanlı Devletinin son dönemi ve Cumhuriyet döneminde Türk-Bulgar ilişkileri Bulgaristan’da yaşayan Müslüman-Türk azınlık nedeniyle hep sorunlu olmuştur. Bu sorun 18 Ekim 1925 tarihinde imzalanan Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması ve Oturma Sözleşmesi ile giderilmeye çalışıldı. Ancak Bulgar Hükümeti’nin zaman zaman olumsuz tutumu nedeniyle sorun tam olarak giderilememiş ve hatta günümüze kadar da gelmiştir.
1950 yılında Bulgaristan’dan Türkiye’ye 12.233 aile ve bunların oluşturduğu 52.185 kişi göç etti. Bunlardan 16 aile ve bunların oluşturduğu 159 kişi Muğla Vilâyeti ‘ne iskân edildiler. 1951 yılında ise Bulgaristan’dan Türkiye’ye 25.118 aile ve bunların oluşturduğu 102.208 kişi göç etti. Bunlardan da da 215 aile ve onların oluşturduğu 889 kişi Muğla Vilâyeti’ne iskân edildiler. 1950 ve 1951 yıllarında Bulgaristan’dan Türkiye’ye toplam 37.351 aile ve onların oluşturduğu 154.393 kişi göç etti. Bunlardan 231 aile ve onların oluşturduğu 1048 kişi Muğla Vilayeti’ne iskân edildiler.



1 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt.I, TTK, Ankara, 1988, s.193.
2 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt.VII, Ankara, 1988, s.83-101; Ömer E.Lütem, Türk-Bulgar İlişkileri, 1983-1989, Cilt.I, Ankara, 2000, s.19-23.
3 Bilal Şimşir, Bulgaristan Türkleri ve Göç Sorunu, Bulgaristan’da Türk Varlığı, Bildiriler, (7 Haziran 1985), TTK, Ankara, 1992, s.52.
4 Tevfik Bıyıkoğlu, Trakya’da Milli Mücadele, Cilt.I, Ankara, 1955, s.92-93.
5 Ahmet Özgiray, Türk-Bulgar Siyasi İlişkileri (1920-1938), Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı. X, İzmir 1995, s.55.
6 Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, İstanbul, 1976, s.395
7 Ahmet Özgiray, “Türk-Bulgar Siyasi İlişkileri (1920-1938)”, Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı. X, İzmir 1995, s.55-57.
8 Özgiray, a.g.m, s.58.
9 Özgiray, a.g.m, s.58-59.
10 Özgiray, a.g.m, s.59-60.
11 Özgiray, a.g.m, s.61.
12 Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030.10, 240.619.28.
13 Özgiray, a.g.m, s.61-62.
14 Ahmet Mumcu, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Cilt.II, Ankara, 1985, s.72.
15 İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları (1920-1945), C.I, Ankara, 1989, s.435-436.
16 Özgiray, a.g.m, s.65.
17 Özgiray, a.g.m, s.67.
18 Özgiray, a.g.m, s.67-68.
19 Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030. 10, 243.642.10.
20 Olaylarla Türk Dış Politikası, Haz. Mehmet Gönlübol v.d, Ankara, 1996, s.152, Bu beyannamenin tam metni için bak. Soysal, a.g.e, s.631-633.
21 Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030. 10, 243.645.3.
22 Bilal Şimşir, Bulgaristan Türkleri, İstanbul, 1986, s.212-216.
23 Şimşir, Bulgaristan Türkleri ve Göç Sorunu, s.58-59, Eric Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993, s.344.
24 Şimşir, Bulgaristan Türkleri ve Göç Sorunu, s.60.
25 Şimşir, Bulgaristan Türkleri, s.227.
26 Şimşir, Bulgaristan Türkleri ve Göç Sorunu, s.61.
27 Köy Hizmetleri Muğla İl Müdürlüğü Arşivi, Muğla-Merkez İlçe İskan Esas Defteri.
28 Köy Hizmetleri Muğla İl Müdürlüğü Arşivi, Muğla-Fethiye İlçesi İskan Esas Defteri.
29 Köy Hizmetleri Muğla İl Müdürlüğü Arşivi, Muğla-Köyceğiz İlçesi İskan Esas Defteri.
30 Köy Hizmetleri Muğla İl Müdürlüğü Arşivi, Muğla-Milas İlçesi İskan Esas Defteri.
31 Köy Hizmetleri Muğla İl Müdürlüğü Arşivi, Muğla-Milas İlçesi İskan Esas Defteri.
32 Köy Hizmetleri Muğla İl Müdürlüğü Arşivi, Muğla-Milas İlçesi İskan Esas Defteri.
----------------------
* Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi -
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 52, Cilt: XVIII, Mart 2002
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ağustos 25, 2009, 23:18:01---- RUMELİ VE ANADOLU MUHACİRLERİNDE KİMLİK VE VATAN ALGISI

Yrd. Doç. Dr. İbrahim ERDAL - Bozok Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi


Milletlerde vatan duygusunun oluşumu ve millet mensuplarının bir coğrafyayı
vatan olarak belleklerine yerleştirmeleri uzun bir süreci gerektirmektedir.
Bu süreçte yaşanan ortak hatıralar, afetler, bayramlar, zaferler gibi belleklerde
iz bırakan olaylar coğrafyanın vatanlaşması oluşumunu hızlandırmıştır. En
eski Türk kaynaklarında bozkırları yurd olarak kabul eden Türk boylarının “ötüken”
ismini verdikleri bölgeyi güçlerinin merkezi olarak kabul ettikleri görülmektedir.
Ortak kültüre sahip bu boyların savaşlardan önce veya sonra ataların
mezarlarında yaptıkları törenler ve yine bu mezarlarda yaptıkları Balballar bölgenin
vatan olarak kabulünün işareti olmuştur.
Türklerin Orta Asya’dan, Moğol akınlarının sonucu, Anadolu’ya akmasıyla
başlayan yoğun göç sosyolojik anlamda yeni bir yurd oluşumunun başlangıcı
olmuştur. İslam ile tanışma; fethedilen toprakların gaza ve cihat anlayışı ile
Türkler tarafından şenlendirilmesi sonucunu doğurmuştur. Anadolu’da kurulmuş
olan Türk soylu devletlerin hemen hemen hepsi Orta Asya’yı atayurt olarak
kabul etmiştir. Ortak kültür, boy, inanç ve yaşam tarzı bu görüşün kabulünü de
güçlendirmiştir. Anadolu bir noktada Orta Asya’dan kopup gelen boyların ana
vatanı olmuştur. Bölgede kurulmuş olan İslam devletlerinin yoğun Türk göçlerini
Bizans sınırlarına yönlendirmesi, daha sonra Anadolu’da kurulmuş olan Selçuklu
ve Osmanlı devletlerinde de kullanılan bir sistem olmuştur. Selçuklular
döneminde Anadolu’ya yoğun bir şekilde yerleşen Türkler, özellikle Osmanlı devleti
döneminde Rumeli’nin nüfusça şenlendirilmesinde bir iskân ve kolonizasyon
metodu dâhilinde kullanılmıştır.
Anadolu’nun Türk yurdu olmasına tarihi bir dönüm noktası olarak kabul edilen
Malazgirt savaşından sonra yaşanan seferler ve zaferler Anadolu’daki Türk
nüfus yoğunluğunun temelini oluşturmuştur. Benzer bir süreçte Anadolu’dan
çeşitli özendirici teklifler ile vergi indirimleri ve sürgün yoluyla daha 1400’lü
yıllarda birçok Türk boy ve aşiretleri Balkanlara iskân edilmiştir. Bölgenin
ekonomik getirisinin olması için nüfusça zenginleşmesine inanan Osmanlı, feth
edilen toprakları ekilebilir hale dönüştürmek amacıyla Anadolu’nun çeşitli
bölgesinden yeni iskân bölgesine göç uygulaması devam ettirmiştir. Ancak
1800’lü yıllara kadar neredeyse 400–500 yıl Balkanlarda yaşayan, oraya kök salan,
hatıralarını bırakan, mimarisiyle iz bırakan Türklerin (Balkanlar) Rumeli
bölgesinden daha ziyade Anadolu’yu vatan olarak kabul ettikleri görülmektedir.
Sosyolojik verileri alt üst eden bu sonucun düşünülmesine sebep de 1850 yılından
itibaren başlayan ve 1925 yılına kadar devam eden Rumeli’den Anadolu’ya
göçlerde göçmenlerin zihnindeki vatan algısı olmuştur. Özellikle 1900–1925
yıllarında resmen göç antlaşmalarının imzalanması (Erdal 2006: 32–33) ve
yerlerini yurtlarını terk eden Rumlar ve Bulgarlar arasında yapılan değerlendirmeler
bu sendromun Türklerde daha bariz olduğunu ortaya koymuştur.

Türk Muhacirlerde Vatan ve Kimlik Algısı

Türk muhacirlerdeki mübadil tanımı incelendiğinde Osmanlının Balkan
coğrafyasından olup, çeşitli kültür,inanç ve etnisiteye bağlı unsurlar ile şehirli
veya köylü olmak üzere Anadolu’ya doğru Müslüman kimlikleri ön planda
olmak üzere gelenler anlaşılmaktadır.
Anadolu’ya doğru olan bu göç; kaybedilen bir savaştan sonra yaşanan bir göç
veya elden çıkmış topraklardan yapılan bir göç değil, kargaşa ve çatışma
ortamından daha sakin kabul edilen ve anayurt olarak bilinen topraklara gidiş
mahiyetindedir. Anadolu ile kopmayan ilişkilerin daha önce sürgün, iskân ve diğer
yollarla giden Türklerin belleklerinde kalmış olan vatana sığınış olarak yer
etmiştir. Zorunlu göçü karşı koymadan kabulleniş Türk mübadillerin zihninde
“ bize gidiyorsunuz dediler biz de alabildiğimiz eşyalarımızı aldık yola düştük..”
sözlerinden de anlaşılabilmektedir. Türkiye’de özellikle Makedonya’dan
gelip de kendisini Selanikli kabul eden mübadiller geldikleri şehri Atatürk’ün
şehri adıyla anmışlardır. Bu düşünce üzerinden Anadolu’dan Rumeli’ye geldikleri
görüşünü savunan Türk mübadiller vatana dönüş havasında genç
cumhuriyetin kazanımlarına daha sıkı bağlanmış ve kabullenmişlerdir. Bu kabulleniş
Denizliye iskân edilen mübadillerin;“…buraya geldik dediler ki burası
Rumlardan kaldı siz oturacaksınız! Sonra buraya muhacir mahallesi dediler
oysa biz de Türk’üz..” (Hasan Akşit 2007Denizli) sözlerinde görüldüğü üzere
kimlik ve vatan konusunda en önemli vurguyu yapmışlardır. Cumhuriyet’in
yenilikçi yönünü benimseme ve harf inkılâbıyla yeni harfleri öğrendiklerini ve
kız çocuklarının da kendileri tarafından okutulduğu görüşünü sıklıkla ifade etmeleri
muhacirlerin bilinçaltındaki vatan algısının veya aidiyet duygusunun
önemli bir delilidir. Türk mübadillerdeki aidiyetin bir diğer örneği Rumca bilmelerine
rağmen bunu ikinci ve üçüncü kuşaklara aktarmamalarıdır. “ Denizliye
geldiğimizde Rum mahallesine yerleştirildik. Burada Ermenilerin Rumların
Türklerin Mahallesi ayrıydı. Bizi de ayrı mahalleye koydular, yerliler mahallemize
girmezdi. Oysa onlarda Türk idi, bizde! Rumca bilip de Türkçe’yi az konuşanlarımız
bile çocuklarına öğretmediler.” (Mustafa Akan 2007 Denizli) Her
ne kadar yerliler tarafından muhacir ve Mübadil tanımlamalarıyla yerli ahali
tarafından ötekileşmeye maruz kalsalar da mübadillerin kendi aralarında Rumca
konuşmaya gerek duymamışlar Türkçe konuşmuşlardır. Yunanistan’da Rum
çoğunluğun çoğunluk olduğu yerlerden gelen Türkler çok az veya bozuk Türkçe
konuşmalarına rağmen diğer mübadillerin onlara yardım ettikleri görülmüştür.
Anadolu’ya iskân edildikten sonra bölgelerindeki sosyal ve ekonomik değişim
ve gelişimin de öncüleri olan mübadiller cumhuriyetin şehirli sınıfının
temelini oluşturmuşlardır. “ .. Bize şehirdeki Un fabrikasını ve susam ve buğday
değirmenleri işletin diye verdiler, yerliler işletmesini bilmiyordu…” diyerek şehrin
ticari sınıfının bir süre sonra mübadillerce doldurulduğu “toprak evlere alışık
değildik, o yüzden kendi evlerimiz yaptık badanaladık, bahçelerini düzenledik yerliler
bunu ilk defa görmüşlerdi” (Hasan Akşit 2007 Denizli) sözüyle de sosyal ve
ekonomik değişimdeki rollerini belirtmişlerdir.
Honaz’da yerleşen mübadiller de Honaz Müftüsünün ahaliyi kendilerinden
bahçıvanlığı öğrenmeler için “Gidin de muhacirlerden bahçıvanlığı
öğrenin, onların çapaları dahi sizinkilerden değişik.” dediğini, ayrıca İzmir’e
çalışmaya gidenlerin geldiklerinde dokumacılık gibi yeni çalışma sahalarını
da bölgeye getirdiklerini belirtmişlerdir. Sosyal hayattaki bir diğer etkilenme de
kılık kıyafette olmuş bunu da “ Biz ceket ve pantolon giyerdik, yerliler şalvar
giyerdi. Biz Mustafa Kemal’in ilkelerine hep uyduk,” (Necdet Karabenli 2007
Denizli; Kamile Karabenli 2007 Denizli) sözleriyle ifade etmişlerdir...

Rum Muhacirlerde Vatan ve Kimlik Algısı

Yunanistan’da ise mübadil tanımını; Türklere karşı yapılan savaşta uğranılan
yenilgi sonucu Anadolu’dan gelenler oluşturmaktadır. Yunanistan halkının
belleğinde ve bazı Yunanlı akademik çevrelerde Anadolu; “Kaybedilmiş” veyahut
“Unutulmayan topraklar” olarak adlandırılmıştır. (Baltsiotis 2005:403)
Anadolu’da ve başka yerlerdeki Yunanlı topluluklar ile Balkan Savaşlarına kadar
var olan Yunan halkı arasında bir mukayese yapıldığında Anadolu’dan gelen bu
toplulukların Yunan halkına nazaran daha kent soylu ve şehir kültürüyle yoğrulmuş
olduğu görülmektedir. Yunanistan mübadilleri arasında “Küçük Asya
ve Pontuslu” farklılığı yaşanmakta ve Trabzon ile İzmir şehirleri öne çıkmıştır.
Yunanistan’da mübadillerin yoğun olarak bir arada kalmaları onların kendi
aralarında bir birlik duygusunun gelişmesine aynı zamanda da yine kendi aralarında
daha homojen bir yapıya bürünen Pontuslu ve Anadolulu sınıflanmasına
doğru götürmüştür. Bu güçlü birliktelik ise siyasi ve diğer alanlarda bir kimlik
dayanışmasına sebep olmuş ayrı futbol takımları dahi kurulmuştur.(Baltsiotis
2005:412–413) Oysa Yunanistan’da ülkeye gelen Rum-Ortodoks nüfus 100 yıldır
süren ulusçu Helen ideolojisine uyum süreciyle karşı karşıya kalmıştır. Yunan
Megalo İdeası ve millî homojenleşme düşüncesi Rum mübadilleri Anadolu’dan
Ortodoks Rumların göçünü millî bir trajedi olarak algılamış (Anagnostopoulu
2005:76), mübadillerin uyum sürecinde bu her zaman temel bakış açısını oluşturmuştur.
Yunanistan’a göç eden Rum mübadillerin ekseriyetinin Türkçe konuşması
onların yeni yaşam alanlarına uyum süreçlerini de aksatmıştır. “Bizim evin
iki odasını Rumlara verdiler, Türkçe konuşuyorlardı, 5-6 ay kardeşçe kaldık,
yemeğimizi paylaştık..” (Zeynep Davran 2007 Denizli) sözü de Rumlardaki hiç
olmazsa dilde ötekileşmeyi özet olarak ifade etmektedir. Devlet ve Patrikhane
okullar kurmasına rağmen dil öğretiminde zorluk yaşamış, bir mübadil olan
Epeoglou-Mpalakinin “…dinî hikâyeleri ise papağan gibi ezberlemeye çalışıyorduk.
Bayanın söylediklerini tekrar etmeye çabalıyorduk. Hepimiz Türkçe konuştuğumuz
için söylenenleri anlamıyorduk ve ezberlememiz bir hayli zor oluyordu”
sözleri bu yaşanan sıkıntıyı net açıklamaktadır. Bu durum Türkçe konuşan
Rumların daha fazla dine bağlanmalarına sebep olmuş “Dilim Türkçe ama yüreğim
Yunan” anlayışı uyum sürecinde önemli katkı yaratmıştır. (Marantzidis
2005:98–99) Anadolu’dan zorunlu göçe tabi tutulan Rum mübadillerin bilinçaltındaki
vatan algısının bir diğer tezahürü de “ihtida” yani din değiştirme ile
olmuştur. 1923’te gerçekleşen ihtidalar daha çok bireysel düzeyde ve zorunlu
mübadeleye tabii tutulmaktan kurtulma amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Mübadele sözleşmesinde, kimlerin mübadeleye dâhil edileceği, kimin hariç
tutulacağı açıklanmaktadır. Zorunlu mübadele, Türk topraklarında yerleşmiş
Rum Ortodoks dininden Türk uyruklarıyla ve Yunan topraklarında yerleşmiş,
Müslüman dininden Yunan uyruklarını kapsadığından kanunun yürürlüğe girmesi
ile birlikte Türkiye’de yaşayan Ortodoks Rumlar mübadeleden kurtulmak
amacıyla ihtidâ yoluna başvurmuşlardır. Mübadelenin başlamasıyla Muğla’dan
mübadele Rumlarını taşıyan Kazım Toprak olayı şöyle anlatmakta: “Neleri vardı
neleri. Mübadelede gelinlik Rum kızları “Biz Müslüman oluyoruz, bizi kaydet”
dediler dayıma. Dayım da “olmaz “dedi. Nedenini sorduklarında, ‘Defter kapandı
da ondan’ deyiverdi dayım. Zaten bazıları Müslüman olmuştu. Bakiye, Müslüman
oldu, Felek’te kaldı. Kardeşinin kızı Dudu da döndü. Muğla’da kaldı…
Türkler ile Rumlar arasında kavga dövüş yoktu. Çok iyi geçinirlerdi. Zor Ayrıldılar”.
(Aladağ 1995:72) Bu tip olayların gündeme gelmesiüzerine, Yunanistan’a gidecek Rumların
gayr-ı menkullerinin olduğu gibi korunmasını öngören ve Yunanistan’dan gelecek
Müslümanların bu gayr-ı menkullerden yararlanabilmesine imkân tanıyan
20 Ocak 1924 tarihli bir kararname yayımlanmıştır. Burada genelde kaynaklarda
Rumların mallarını muhafaza için böyle bir evliliğe başvurdukları ifade
edilse de ihtida gibi bir yola Rumeli’den gelen Türklerin başvurmadığı gerçeği
bu ihtidaların arkasında vatandan ayrılmama ve bir gün geri dönebilme
amacının yattığı söylenebilir. OrtodoksHıristiyanlar, mübadeleyi zorunlu bir
sürgün olarak yaşadılar ve Yunanistan’a yerleşmelerinden uzun yıllar sonra dahi
“kayıp vatanlara” duydukları özlemi ifade etmeyi sürdürdüler. (Aladağ 1995:12)
Çünkü bütün hatıralarının, çocukluklarının, atalarının mezarlarının olduğu bir
yerden ayrılmak ve yeni bir vatan kurmanınzorluğu Rumları ihtidaya sürüklemiştir.
Her iki toplumda trajik etkiler bırakan göçün Yunanistan’a yerleştirilen
mübadillerde daha derin bir yara oluşturduğuaşikârdır. Rumeli mübadillerinin
Anadolu’ya göçleri bir nevi ana yurduna geri dönüş olmuştur. Her iki toplumsal
yapıda dinî ve etnik aynılık olmasına rağmen her iki toplumun mübadillerinin
bilinçaltındaki vatan algısı ve kimlik problemi farklılık arz etmiştir. Bugün
Yunanistan toplumunda Anadolu’dan giden toplumun bunu bir aidiyet duygusu
haline getirerek siyasi, sosyal ve spor gibi hayatın geniş alanlarında
kullandıklarını görmekteyiz. Ayrıca bu aidiyet duygusunu bir sonraki nesillere
sosyalizasyon sürecinde diğer nesillere aktarmak için çocuklarına Türkçe öğrettikleri
de bir gerçektir. Yunanistan’daki Ortodoks Türklerin varlığını da bu arada
belirtmekte fayda vardır. Türkiye’ye yerleşmiş olan Rumeli muhacirlerinde
ise Selanikli, Makedonyalı veya geniş anlamda Rumelili kimliğine sahip olmak
bütün Türk toplumunda görülen Erzurumlu, Mersinli veya Bandırmalı olmak
gibi herhangi bir şehir aidiyetini muhafazaetmek ve dayanışma içinde olmak
duygusuyla paralel gelişmiştir.

KAYNAKLAR

Anagnostopulu, Athanasia, “Göçmen Yerleşiminin
Toplumsal ve Kültürel Etkileri”, 2005 Yeniden
Kurulan Yaşamlar 1923 Türk-Yunan Zorunlu
Nüfus Mübadelesi, Der: Müfide Pekin, İstanbul, Bilgi
Üniversitesi yayını
Aladağ, Ertuğrul, Andonia Küçük Asya’dan
Göç, İstanbul, Belge Yayınları, 1995.
Erdal İbrahim, Mübadele, Uluslaşma Sürecinde
Türkiye ve Yunanistan (1923–1925), İstanbul; IQ
yayınevi 2006.
Baltsiotis, Lambros, “Yunanistan ve
Türkiye’de Muhacirlik ve Nüfus Mübadeleleri, İki
Farklı Anlatım ve Yorumun Oluşma Şartları ve Sonuçları”,
Çev: Halil Mustafa, 2005, Yeniden Kurulan
Yaşamlar 1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi,
Der: Müfide Pekin, Bilgi Üniversitesi yayını,
s.403
Marantzidis, Nikos, “Yunanistan’da Türkçe
Konuşan Pontuslular ve Uyum Sorunları”, 2005 Yeniden
Kurulan Yaşamlar 1923 Türk-Yunan Zorunlu
Nüfus Mübadelesi, Der: Müfide Pekin, İstanbul, Bilgi
Üniversitesi yayını

Sözlü Kaynaklar:
1- Grebene kazası Vraşno köyü 1919 doğumlu
Hafız Mehmet Emin kızı Kamile (Karabenli) Yeşilpınar,
(Yrd. Doç. Dr. Ercan Haytoğlu’ndan yararlanılmıştır.)
2- Grebene kazası Kastro köyü 1916 doğumlu
Bilö oğullarından Zekeriya oğlu Mustafa Akan, (Yrd.
Doç. Dr. Ercan Haytoğlu’ndan yararlanılmıştır.)
3- Grebene kazası Vraşno köyü 1920 doğumlu
Sabri kızı Zeynep Davran (Yrd. Doç. Dr. Ercan
Haytoğlu’ndan yararlanılmıştır.)
4- Kavala’nın Samakol köyü 1915 doğumlu
Hasan Akşit.

http://www.millifolklor.com/tr/sayfalar/81/78-82.pdf
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Ağustos 29, 2009, 22:41:47---- BULGARİSTAN TÜRK MASALLARI İLE YOZGAT (KARAKUYU) MASALLARININ KARŞILAŞTIRILMASI Dr. Ahmet ÖCAL
Erciyes Üniversitesi Türk Dili Bölümü Okutmanı


ÖZET
Masallarla ilgili kısa bilgiler verilerek; masalın genel tarifi yapılmıştır.
Bulgaristan Bölgesi’nden derlenen beş masal ile tip ve motif benzerliği içinde
olan ve Yozgat Karakuyu çevresinden derlenen beş masalın (Anti Aarne – Stith
Thompson’un masal inceleme metodu kullanılarak) incelemesi yapılmıştır.
Yapılan inceleme neticesinde masalların aynı kaynaktan çıkmış olacağı kanaati
uyanmıştır.

GİRİŞ
Masal, dünya edebiyatında ortak sözlü anlatım türlerinin başında gelir.
Masalların bölgesel özellikleri, farklı kültürel yapıları bünyesinde taşıdığını
da biliyoruz.
Bu yazımızda Bulgaristan Bölgesi’nden Nimetullah Hafız tarafından
derlenen beş masal ile, Yozgat’a bağlı Karakuyu Köyü’nden tarafımızdan
derlenen beş masalı karşılaştırmaya çalışacağız.
Yaklaşık yüzelli yıldan beri üzerinde çalışmalar yapılan masalın tarifi
netlik kazanmamıştır.
Türk Dünyasında değişik kelimeler olarak karşımıza çıkan masal, Anadolu
ve Balkan Türklerinin diline Arapça mesel kelimesinden girmiştir.
Azerbaycan’da nagıl, Kazak Türkçesinde sabuv veya ertegu, Özbek
Türkçesi’nde ertâk şeklinde ifade edilmektedir.
Ayrıca dâsitân, kıssa-i meşhure gibi adlarla da anıldığı görülür.
Masallar önceleri çocukları eğlendirmek için, dinleyenlere hoşça vakit
geçirmek için ortaya konan ifadeler olarak tarif edilmeye çalışılıyordu. Halbuki
masallar üzerinde yapılan ilmi çalışmalar bunun böyle olmadığını göstermiştir. Öyle güzel masallar vardır ki çocuk yaştaki insanların anlaması mümkün değildir.
İlhan Başgöz’ün “Türk Folkloruna Giriş” başlıklı yazısında “Her tarif
biraz keyfe göredir. Ne tümden doğru, ne tümden yanlıştır. Tarifler konuyu
değişmez kalıpların içine hapseder ve bu tarif kalıbı donmuş olarak kalır.
Mitler ve masallar gibi en belirli türleri tarif etmek için koca bir kitap yazmak
gerekir” demektedir.
Bizce masal: Bir takım olağanüstülükleri içine alarak insanları eğlendiren,
insanlara ders veren, öğüt veren, geçmişin tecrübelerini tatlı bir dille
gelecek nesillere aktaran, bütün bu özelliklerini bir kalıp içerisinde sunan
anlatım türüdür.
Bir masalın oluşması için üç evreden geçmesi gerekir. Bunlardan birincisi,
bir dinleyici karşısında anlatılırken insan zihninde düşünülerek meydana
getirilmesi. İkincisi; meydana gelen bu ürünün dilden dile, insandan
insana sözle aktarılması, Üçüncüsü ise, sözlü olarak anlatılan masalın halka
sunulması, halkın ağzında dolaşır olmasıdır.
Bunların üçü de ilerleyen zaman içerisinde değişim gösterir. Bir masal
her söylenişinde az veya çok değişikliğe uğrar.
Masalı anlatan anlattığı masalı ya birinden öğrenmiştir ya da zihninde
tasarlamıştır. Masalın çerçevesi masalcının zihninde tam olarak biçimlenmemiş
olsa da taslak olarak yer etmiştir. Masalın son şekli anlatılırken ortaya
çıkar.
Masalın sözlü olarak yayılması onu değişime iter. Bu değişim sebebiyle
masal, yeni devirlerin, değişik çevrelerin, yeni anlatıcıların isteklerine
göre değişir. Masalın devamı da böylece sağlanmış olur.
Masal varlığını sürdürürken, anlatıcının kendi isteği ile veya hafızasının
yanılması sonucu ya da dinleyenleri memnun etmek için belli değişimlere
uğrar. Ancak masal tümden bozulup tanınmaz hale getirilemez. Böylece
her anlatılışında anlatıcının ve sosyal çevrenin şartlarından kaynaklanan
bazı değişikliğe uğramış olur.
Bulgaristan Türkleri arasından Nimetullah Hafız tarafından derlenen
beş masal ile, Yozgat Karakuyu bölgesinden tarafımızdan derlenen ve birbirinin
benzeri olan beş masal bu düşüncelerimizi ortaya koymaktadır.
Önce Bulgaristan Türk masallarını sırasıyla özet olarak veriyoruz.

1. ALTINBAŞ’LA GÜMÜŞBAŞ1
1. Beyin oğlu ile evlenmeyi düşünen üç kız kardeş vardır.
2. Kızlar beyin oğlu ile evlenmek için vaatlerde bulunurlar.
3. Kızlardan iki büyükleri vaatlerini yerine getiremez. Küçük kız
vaadini yerine getirir. İki çocuk doğurur.
4. Küçük kızı kıskanan ablaları bir cadı vasıtasıyla çocukları alarak
yerine it eniği bırakırlar.
5. Beyin oğlu küçük kıza sinirlenerek işkence yapar.
6. Küçük kızın doğurduğu çocukları cadı karı sandıkla denize atar.
7. Bir balıkçı sandığı denizden çıkarır, fakat ağzını açamaz, sandığı
bir dağda bırakır.
8. Bir çobanın keçisi sandıkta bulunan çocukları besler.
9. Çoban keçiyi takip edip; çocukları bulur. Evine götürür, evlat edinir.
10. Çocuklar bir dere kenarında gezerken bir ihtiyara yardım ederler.
İhtiyar da çocuklara gerçek annelerini söyler.
11. Cadı karının muhalefetine rağmen, Altınbaş anasını bir çuval altın
verip kurtarır.
12. Altınbaş, Gümüşbaş kardeşini de bulup anneleriyle mutlu bir hayata
dönerler.

2. ÜVEY KIZ 2
1. Bir adamın karısı ölür, kızıyla yaşamaya başlar.
2. Bir müddet sonra adam evlenir. Bir kızı daha olur.
3. Üvey ana birinci kızı istemez, babasına kızı bir yere terketmesini
söyler.
4. Baba kızı götürüp ulu bir dağa bırakır.
5. Kız dağda bir ağaca sığınır. Ağlamaya başlar.
6. Kızın sesini duyan ihtiyar bir kadın kızı alıp evine götürür. Birlikte
yaşarlar.
7. Birgün ihtiyar kadın kızı dereye gönderir. Derede su üç renk akmaktadır.
Su berrak akınca suyla gelen sandığı evine götürmesini söyler.
8. Kız içi altın dolu sandıkla babasının evine dönünce üvey anne yine
kıskanır. Öz kızını dağa gönderir.
9. Bu kızda ihtiyar kadına rastlar. İhtiyar kadın bu kıza sarı suyla
gelen sandığı tutmasını söyler.
10. Öz kızı sarı suyla gelen sandığı tutup eve getirir.
11. Sarı suyla gelen sandıktan yılan çıkar. Üvey anneyle kızını yer.
12. Baba-kız tekrar mutlu bir hayata dönerler.

3. BEYİN OĞLU İLE GÜZEL KIZ
1. Güzel bir kızla evlenmek isteyen beyin oğlu, kısmetini ararken bir
kadına rastlar.
2. Kadın beyin oğluna üç kutu verip, su kenarına varana kadar açmamasını
söyler.
3. Beyin oğlu su kenarına varmadan iki kutuyu açar. Kutuların içinden
gül çıkar.
4. Üçüncü kutuyu su kenarında açar. İçinden dünya güzeli bir peri
kızı çıkar.
5. Beyin oğlunun peri kızından iki oğlu olur.
6. Bir çingen kızı, peri kızının sihrinden faydalanıp, peri kızının yerine
geçer.
7. Sihri bozulan peri kızı kuş olup uçar. Ancak bir ihtiyar kadına yakalanır.
8. İhtiyar kadına beyin oğlunun konağında başından geçenleri anlatır.
9. Konakta incirleri ipe dizen kadınlar meseleyi öğrenir. Çingen kızını
dövüp kovarlar.
10. Peri kızı oğullarına ve kocasına tekrar kavuşur. Mutlu bir hayat
sürerler.

4. ALTIN ELMA
1. Bir padişahın bahçesinde her sene bir adet meyve veren bir ağaç
vardır.
2. Elma olgunlaşınca ortadan kaybolur.
3. Padişahın oğulları elmayı beklerler. Ancak büyük ve ortanca oğlan
uyur. Küçük oğlan elmayı çalan ejderhayı vurur.
4. Ejderhanın kanını takip edip, bir pınara varırlar. Küçük oğlan cesaret
gösterip pınara girer.
5. Pınarda üç kız vardır. Oğlan ejderhayı öldürüp kızları kurtarır.
6. Büyük kızları ağalarıyla evlendirmeyi, küçük kızla da kendisi
evlenmeyi ister.
7. Pınardan çıkmadan küçük kız küçük oğlana, içinden elbise çıkan
bir fındık verir.
8. Küçük oğlan pınarın içinden çıkarılmaz. Yedi kat yerin altına gider.
9. Bir kasabada padişahın kızını devin elinden, Baba Kuşu’nun yavrularını
da bir yılandan kurtarır.
10. Padişahla Baba Kuşu oğlana yardım ederler. Oğlan ak dünyaya
yeniden çıkar. Fındıktaki elbise yardımıyla, babasını ve ağalarını öldüren
küçük oğlan, kızla evlenip mutlu bir hayat sürer.

5. KÖSE
1. Çok fakir bir köse değirmene un öğütmeye gider.
2. Yolda tilkiden kurtulur, değirmende devden kurtulur. Hüneri olduğunu
söyler.
3. Bir dev köseyi alır kendi memleketine götürür.
4. Devler köseyi yemek isterler, beceremezler.
5. Bir dev anası köseye iki deve yükü altın verip, köseyi evine getirir.
6. Köse tilkinin hilesinden kurtulup çocuklarıyla mutlu yaşar.
Şimdi de beş Bulgaristan Türk masalının benzeri olan beş Yozgat masalının
özetlerini veriyoruz.

6. ALTIN SAÇLI OĞLAN GİLABORU SAÇLI KIZ
1. Bir padişahın oğluyla evlenmek isteyen üç kız vardır.
2. Bu kızların vaatlerini duyan padişahın oğlu kızlarla evlenir.
3. Aradan zaman geçer, iki büyük kız vaadini yerine getiremez. Küçük
kız iki çocuk doğurur.
4. Küçük kızı kıskanan ablaları, bir kocakarı vasıtasıyla çocukları
alarak yerine it eniği koyarlar.
5. Bir dağa terkedilen çocuklar bir kuş tarafından beslenip büyütülür.
6. Padişahın oğlu gördüğü rüya üzerine çocukları bulur. Onlarla görüşmeye
başlar.
7. Padişahın oğlunun çocukları bulduğunu öğrenen ablaları, onlardan
kurtulmak için çeşitli hilelere baş vururlarsa da başaramazlar.
8. Gerçeğin anlaşılması üzerine büyük kızlar cezalandırılırlar. Çocuklar
anne ve babalarına kavuşurlar.

7. GEYİK KARDEŞ İLE GÜZEL AYŞE
1. Üç oğlanla bir kızın anneleri ölünce, babaları üvey anne getirir.
2. Üvey anne bir bahane ile çocukların evden uzaklaşmalarını sağlar.
3. Bir dağa terkedilen çocuklar tesadüfen bir kulübede birleşirler.
Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı : 13 Yıl : 2002 (113-123 s.)
118
4. Bacılarını yemeye gelen devi takip edip, üç erkek kardeş üç devi
öldürür.
5. Sihirli bir yemekten yiyen erkek kardeşler bir hayvana (geyiğe)
dönüşürler.
6. Büyük kardeşler dağa giderken küçük kardeş kızla birlikte evde
kalmaktadır.
7. Kız, kendisini seven bir padişahın oğluyla evlenir. Şehzadenin analığı
kızı kıskanır, onu bir suya attırır.
8. Hamile olan kızı bir balık yutar. Kız balığın karnında doğum yapar.
9. Analık kendi kızını, kızın yerine şehzadenin yatağına sokar.
10. Kızın geyik olan kardeşi de kestirilecekken, şehzade durumu anlar.
Karısını balığın karnından çıkarıp, analığını ve çirkin kızını cezalandırır.
11. Tekrar düğün kurarlar, mutlu olurlar.

8. DÜNYA GÜZELİ
1. Halkacılık yapan bir ailenin çok güzel bir kızı vardır.
2. Halkacının kızıyla padişahın oğlu evlenmek ister. Padişah karşı
çıkar. Halkacı kızı alıp kaçar.
3. Halkacı kızını vezirin oğluna vermek ister. Vezirin ve padişahın
oğlu birlikte askerlik yapmaktadırlar. Askerden dönünce kız vezirin evinden
ayrılır.
4. Vezirin oğlu karısını, padişahın oğlu da sevdiğini aramaya çıkar.
Bir gün padişahın oğlu bir vesileyle evlerindeki hizmetçinin sevdiği kız olduğunu
anlar. Eve geldiğinde kızın bir çete tarafından kaçırıldığını görür.
5. Çetenin reisi çetedeki bir kadın tarafından öldürülür. Çeteyi bulan
padişahın oğlu ile çetedeki kadın kaçırılan kız için güreşirler.
6. Padişahın oğlu güreşi kazanır. Sevdiği kızı çetenin başı olan kadını
ve onun çok güzel kölesini alır. Babasının evine döner mutlu olurlar.

9. SİHİRLİ ELMA
1. Bir padişahın üç oğlu ve bahçesinde bir elma ağacı vardır.
2. Bu ağaç her sene bir elma verir. Fakat bu elma çalınır.
3. Padişahın oğlu bu elmayı bir devin çaldığını anlar. Yaraladığı devi
girdiği kuyuya kadar takip eder.
4. Üç kardeşin en küçüğü kuyuya iner. Orada karşılaştığı devlerle
çeşitli serüvenler yaşar.
5. Güzel bir kızı devin elinden kurtarır. Kızın ablalarını da alarak
babasının yanına döner.
6. Padişahın oğulları bu kızlarla evlenirler. Mutlu olurlar.

10. HEZER
1. Hanımından çok korkan bir adam vardır. Bu adamı bir gün karısı
evden kovar.
2. Adam evden ayrılırken beraberinde biraz un, biraz yumurta, biraz
da ip alır. Yolda bir yerde toplanan sineklerden binini öldürür. Bu kahramanlığını
da bir yere yazar.
3. Bu yazıyı gören dev bundan korkmaya başlar.
4. Korkak adam çeşitli hilelerle devi, kendisinin daha güçlü olduğuna
inandırır.
5. Yalancı kahramanın yaptıklarından usanan devler onu evine bırakırlar.
Bu arada da korkak adam hanımına kahramanlığını ispat eder.

11. MASALLARIN KARŞILAŞTIRILMASI
Özetlerini tek tek verdiğimiz bu masallar Antti Aarne-Stith
Thompson11 tarafından hazırlanan masal inceleme metoduna göre karşılaştırılmıştır.
Bu tasnifine göre incelemesi yapılan masalların, asıl halk masalları
bölümünün olağanüstü masallar şubesinden olduğu görülmektedir.
Karşılaştırmaya çalıştığımız beş masalın kaynakları da aynı gibidir.
Çok az farklılıklar gözüküyor olsa da, yazımızın baş tarafında da belirttiğimiz
gibi, masal daima değişim içindedir. Ancak masalların çatısı aynıdır.
Çünkü ne kadar değişiklik olursa olsun tümden değişimi mümkün değildir.
Bu sebeple karşılaştırılan beş masalda da bir takım değişikliklerin olması
doğaldır.
Meselâ, öncelikle masalların isimleri anlatıcının söylediğine göre belirlenmektedir.
Birinci masalı anlatıcı Bulgaristan yöresinde “Altınbaşla, Gümüşbaş”
şeklinde ifade ettiği halde, Yozgat yöresinde “Altın Saçlı Oğlan-Gilaboru
Saçlı Kız” şeklinde ifade etmiştir.
Diğer dört masalda da çatı aynı olmasına rağmen isimler farklıdır.
Üvey Kız / Geyik Kardeş ile Güzel Ayşe,
Beyin Oğlu ile Güzel Kız / Dünya Güzeli
Altın Elma / Sihirli Elma
Köse / Hezer
şeklinde isimlendirilmişlerdir.
Masallarda sayı ve şahıs motifleri de anlatana ve sosyal çevreye göre
değişiklik göstermektedir. Başlangıç, geçiş ve bitiş formelleri de aynı özellikten
kaynaklanan bir değişim içersine girmiştir. Bu değişiklikleri masallar
üzerinde göstermeye çalışalım.
Altınbaşla Gümüşbaş masalının giriş formeli: “Bir zamanlar üç abla
varmış”, geçiş formelleri, “Kızcağız ağlayadursun”, “Gel zaman git zaman”,
“Az gitmişler, uz gitmişler”, Gelelim Bey’e çıraklık eden Altınbaş’a”. Bitiş
formeli ise “Böylelikle Altınbaş, Gümüşbaş ve anaları yeniden bahtiyar yaşamaya
başlamışlar.” Şeklinde ifade edilmiştir.
“Altın Saçlı Oğlan, Gilaboru Saçlı Kız” başlıklı masalda ise giriş
formeli: “Bir varmış, bir yokmuş, Allahın kulu çoğumuş. Çok demesi günahmış,
az demesi sevabımış.” Şeklinde bir tekerlemeden sonra, vaktin birinde
bir adamın üç kızı varmış” şeklinde başlamaktadır. Geçiş formeli “O
sırada padişahın oğlu rüya görüyor”. Bitiş formeli ise “Yiyor, içiyor muradına
eriyorlar. Siz de yiyin için muradınıza erin.” Şeklinde ifade edilmektedir.
Üvey kız adlı masalda giriş formeli çok daha değişik olarak ortaya çıkar.;
“Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken eski
hamam içinde, hamamcının tası yok, hamamının kubbesi yok, içinde yıkanacak
suyu yok. Çarşıda bir tazı gezer boynunda haltası yok. Saraca gittim
dedim; “Bir halta yapar mısın? Üç beş para kapar mısın?” Dedi “Hay hay,
yaparım, kaparım istersen masala başlarım.” Dedim, “başla başla, o da başladı
masala” şeklinde bir tekerlemeden sonra “Bir zamanlar bir adamın karısı
ölmüş” şeklinde ifade edilmektedir. Geçiş formeli; “Bir gün, beş gün derken”
bitiş formeli ise “Güle güle geçinmelerine yeniden devam etmişler”
şeklindedir. Bu masalın benzeri olan Geyik Kardeş ile Güzel Ayşe adlı masalda
giriş formeli: “Bir varmış bir yoğumuş. Bir evde bir ailenin üç oğlu bir
kızı varmış” şeklindedir. Geçiş formelleri “Aradan zaman geçmiş, gel olmuş,
git olmuş, gelelim eve, “bir gün böyle, beş gün böyle” bitiş formelleri
“Yiyor içiyor, hoş muradına göçüyor” şeklinde ortaya konmaktadır.
Beyin oğlu ile Güzel Kız başlıklı masalda giriş formeli: “Bir varmış
bir yoğumuş bir beyin bir oğlu varımış. Geçiş formeli: Her neyse, bitiş
formeli de “Güzel kız kocasına, kızlarına ulaşmış. Şimdide yaşıyorlar” şeklindedir.
Benzeri durumunda olan Dünya Güzeli adlı masalda giriş formeli:
“Bir varmış, bir yoğumuş, Allahın kulu dağdan taştan çoğumuş. Çok demesi
günahmış, az demesi sevabımış. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde.
Bit tellal iken, pire berber iken bir ananın bir babanın dünya güzeli bir kızı
varmış.” Geçiş formeli: “Neyse, o sırada” bitiş formeli “Onlar ermiş muradına,
biz çıkalım kerevetine” şeklinde söylenmiştir.
Altın Elma başlıklı masalda giriş formeli: “Bir varımış, bir yokmuş.
Bundan çok çok eski zamanda bir padişahın bahçesinde bir elma ağacı varmış.
Geçiş formeli; “Şimdi bu çocuğu nasıl bulsunlar. Gelelim ağalarına”,
bitiş formeli: “Sonra kardeşlerini bularak onları da kesmiş. Düğün yapmış
ve karısı ile mesut olarak bu güne kadar yaşamış.” Benzeri durumunda olan
Sihirli Elma adlı masalda giriş formeli: “Bir varımış bir yoğumuş Allahın
kulu çoğumuş. Çok demesi günahmış az demesi sevabımış. Zamanın birinde
bir padişah varımış”. Geçiş formelinde; “Bu arada az gitmiş, uz gitmiş”,
bitiş formelinde: Kırk gün kırk gece toy düğün yapılır. Yeyip içip muradına
ererler. Darısı muradı koynunda kalanlara olsun” şeklinde ifade edilmiştir.
Köse başlıklı masalın giriş formeli: “Bir varmış bir yokmuş. Vaktin
birinde bir köse varmış.” Geçiş formeli: Bu masalda geçiş formeli kullanılmamıştır.
Bitiş formeli: “Köse ise bu güne kadar yaşarmış” şeklindedir.
Benzeri olan Hezer adlı masalda giriş formeli: “Bir varmış bir yokmuş.
Allahın kulu çokmuş. Çok demesi günahımış. Bir adam varmış.” Geçiş
formeli: Benzerinde olduğu bu masalda da geçiş formeli kullanılmamıştır.
Bitiş formeli ise: “El yiyor, yere geçiyor. Biz daha buradayız.” şeklinde ifade
edilmiştir.
Görüldüğü gibi sosyal çevreye, anlatıcıya göre başlangıç, geçiş ve bitiş
formelleri değişiklik arzetmektedir. Ancak beşinci sırada incelemeye
aldığımız Köse / Hezer adlı masalların her ikisinde de bir motif ve bir tip
ortaya konduğu için geçiş formeli kullanılmamıştır.
Yozgat bölgesinden derlediğimiz masallar hacim itibariyle daha geniş
gözükmektedir. Bizce bunun sebebi masal anlatıcısının birden fazla masalı
birleştirerek bir masal gibi anlatmasındandır. Temelde masalların çatısı aynıdır.
Bütün bunlara rağmen karşılaştırmaya çalıştığımız beş masalın EB ve
AaTh kataloglarındaki tip numaraları aynı olup aşağıda görüldüğü gibidir.
1. Altınbaşla Gümüşbaş /Altın Saçlı Oğlan Gilaboru Saçlı Kız: EB:
239, AaTh: 707
2. Üvey Kız / Geyik Kardeş ile Güzel Ayşe: EB: 90, AaTh: 425
3. Beyin Oğlu ile Güzel Kız / Dünya Güzeli: Bu masallar sadece
Türk dünyasına ait olup, masallarda geçen tip kataloglarda bulunmamaktadır.
Bu sebeple tip numaraları yoktur.
4. Altın Elma / Sihirli Elma: EB: 72, AaTh: 301
5. Köse / Hezer: EB:162, AaTh: 1049

SONUÇ
Sonuç olarak incelemeye aldığımız beş masalın hemen hepsinde görülen
değişiklikler, masal dünyasında görülen tabii değişikliklerdir.
Masalların tip numaraları, motifleri ve benzeri özelliklerine dikkat edildiğinde
aynı kaynaktan geldiği intibaını uyandırmaktadır. Bu da bize
Yozgat (Karakuyu) Bölgesi ile Balkan Türklerinin ortak kültür değerlerine
sahip olduğunu göstermektedir.
Tarafımızdan derlenen masalların masal derleme (Karakuyu) bölgesinde,
Balkanlardan göçerek gelen Türk asıllı aileler bulunmamaktadır. O
halde bu kadar benzerlikler gösteren masalların oluştuğu toplumları yıllar
öncesinde birlikte yaşamış, aynı kültürü paylaşmış, aynı kökten gelen insanlar
olarak görebiliriz.
Doğrusu da budur.

KAYNAKÇA
A. Yazılı Kaynaklar
1. Alptekin Ali Berat ; Taşeli Platosu Masallarında Motif ve Tip Araştırması,
Erzurum 1982.
2. Elçin Şükrü ; Halk Edebiyatına Giriş, Ankara 1981.
3. Hafız - Nimetullah ; Bulgaristan Türk Halk Edebiyatı Metinleri II. Kültür
Bakanlığı, Ankara 1990.
4. Öcal Ahmet ; Karakuyu Köyü (Boğazlıyan – Yozgat) Çevresi Masalları,
Erzurum 1999.
5. Seyidoğlu Bilge ; Erzurum Halk Masalları Üzerine Bir Araştırma, Ankara
1975.
B. Sözlü Kaynaklar
1. Filiz İşgüzar ; Boğazlıyan 1930, Ümmi
2. Hatice Hasgül ; Boğazlıyan 1946, Ümmi
3. Maviş Aslandoğan ; Boğazlıyan 1929, Ümmi
4. Yasemin Ok ; Boğazlıyan 1963, Okur-Yazar
DİPNOTLAR
1 Nimetullah Hafız, Bulgaristan Türk Halk Edebiyatı Metinleri II. Kültür Bakanlığı Yayınları Ankara
1990 s.189-192
2 Nihetullah Hafız Age s. 205-206
3 N. Hafız Age s. 177-179
4 N. Hafız Age s. 168-174
5 Nemitullah Hafız Age s. 162-164
6 Ahmet Öcal, Karakuyu Köyü (Boğazlıyan-Yozgat) Çevresi Masalları A.Ü. Sos.Bil.Ens.
TDE. ABD. (Yayınlanmamış Doktara Tezi) Erzurum 1999 c.2 s.198-200
7 Ahmet Öcal, Age, s. 347-356
8 Ahmet Öcal Age. s. 367-372
9 Ahmet Öcal Age. s. 343-346
10 Ahmet Öcal, Age. s. 391-393
11 Antti Aarne-Stith Thomson The Types O

http://sbe.erciyes.edu.tr/dergi/07_Ocal.pdf
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Eylül 04, 2009, 18:51:36---- BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN EĞİTİM VE KALKINMASINDA HİZMETLERİ GEÇEN AZERBAYCAN AYDINLARI

Prof. Dr. Hayriye Süleymanoglu YENİSOY

1

Bulgaristan sınırları içerisinde bir azınlık olarak yasamaya mahkûm edilmis Türklerin
tam 130 yıllık bir azınlık tarihî geçmisleri vardır. Bulgarlardan sonra en büyük nüfus oranını
olusturan bu topluluk 1877-1878 Osmanlı-Rus Savasından bu yana kendi millî benligini
koruyabilmek için egitime canla basla sarılmıs ve kültür mirasına sahip çıkmayı, kültürünü
gelistirmeyi bir borç bilmistir. Bulgaristan'ın prenslik (1879-1908) ve çarlık (1908-1944)
dönemlerinde Bulgaristan Türklerine Türkiye'den az sayıda ögretmen, belirli sayıda da ders
kitabı, gazete ve dergi gönderilmis, bazı gençler Türkiye'de ögrenim görmüs ve ikinci Dünya
Savasına kadar Bulgaristan Türklerinin Türkiye ile bagları kopmamıstır.
ikinci Dünya Savasından sonra dünya ikiye bölünür ve Bulgaristan Dogu Blokunda,
Türkiye de Batı Blokunda yer alır. Türk-Bulgar devlet sınırı da iki süper gücün "cephe
hattı"nı olusturur.
Baslangıçta (NATO'nun 1949’da, Varsova Paktı'nı da 1955 yılında kuruluslarından
önce) Müttefikler Kontrol Komisyonunun Bulgaristan'da bulundugu dönemde SSCB'nin
Bulgaristan'a dogrudan diktesi, bu ülkede millî meselenin, yani azınlıklar sorununun Yosif
Visarionoviç Stalin'in Millî Mesele Teorisi dogrultusunda çözümlenmesiyle ilgili olmustur.
Müttefikler Kontrol Komisyonunda Sovyetler Birligi'nin temsilciligini yapanlardan
biri de A.D. Noviçev'dir. Leningrat (Petersburg) Üniversitesinde Türkiye tarihi profesörü olan
A. Noviçev'in baslıca görevi, Bulgaristan Türk azınlıgının sorunlarını Sovyet modeline uygun
bir sekilde halletmekten ibarettir. Y. V. Stalin'in M_LLÎ MESELE ÖGRET_S_'nin
uygulanması demek, bu toplulugun İslâm dinine baglılıgının asılmasını, İslâm dininden
uzaklastırılmasını saglamak demektir. Bu amaçlara ulasabilmek için de ilk adım olarak özel
statüde bulunan Türk ilk ve ortaokulları (iptidai ve rüstiye mektepleri) "resmî okul" statüsüne
alınmalıydı. Bulgaristan Ulusal Meclisi 27 Eylül 1946 tarihli toplantısında Türk özel
okullarının devletlestirilmesiyle ilgili yasa tasarısını kabul etti. Bundan sonra da bir-iki yıl
içerisinde tüm Türk okulları devletlestirilerek egitim ve ögretim Bulgaristan Egitim
Bakanlıgının denetimi altına alınmıstır. Bu tarihe kadar lise veya lise düzeyli Türk okulları
yoktu. 1918/19 egitim-ögretim yılında Sumnu'da açılan Türk Devlet Ögretmen Okulu (Dar'ul Muallimin) 1928'de hükümet tarafından kapatılnustı. Dinî içerikte egitim veren tek bir "Nüvvab" Okulu kalmıstı, bu okul da 1947'de lâik devlet lisesine dönüstürülmüstür.
Türk okulları devletlestirilince zorunlu ilk ögretim (ilk ve ortaokul) yasası Türk
çocuklarına da daha titizlikle uygulanmaya baslanmıstır. Bu yeni durum burjuva, fasist Bulgar
hükümetlerince kapatılmıs Türk okullarının açılmasını gerektirmistir. 1921 - 1922 egitim ögretim
yılında sayıları 1720’lere ulasan Türk okulları 1943-1944 egitim-ögretim yılında 413'e
düsürülmüstü. Türk okullarının açılması ve ögrenci sayısının artması ögretmen ve ders
kitapları ihtiyacını da beraberinde getirmistir. İste o zaman Bulgaristan Millî Egitim Bakanlıgı
Azerbaycan Egitim Bakanına (Maarif Nazırına) basvurarak yardım istemistir. Devletin
denetiminde bulunan Türk okullarına ögretmen yetistirmek için 1947-1948 egitim-ögretim
yılında Eski Zagra'da (Stara Zagora'da) dört yıllık bir Türk Ögretmen Okulu açılır ve bazı ders
kitaplarının hazırlanmasına baslanır. Bundan böyle okul kitapları hazırlatma ve bastırma isini
Bulgaristan Millî Egitim Bakanlıgı üstlenir.
Bulgar komünistleri bir yandan okul açmakla ve bazı baska kültürel olanaklar
saglamakla Türkleri kendilerine ısındırma ve kazanma yoluna giderken, öte yandan da eski
devlet politikalarından vazgeçmeyerek Türkleri göçe zorlamaya devam etmislerdir. Agustos
1949 yılında Politbüronun almıs oldugu kararı yürürlüge geçirerek 1950 yılında Türkiye'ye
bir göç baslatıldı. Bu göçü Bulgar hükümeti hazırlamıs ve gerçeklestiriyordu. Ülkede zorunlu
olarak topragın kooperatiflestirilmesine geçilmisti. Yüzde seksen besi (%85) köylü ve
topragına baglı olan Türk halkından tepki beklenebilir iddiaları ileri sürülerek, kitle hâlinde
bir göç ile hem Türklerin sayısı azaltılacaktı, hem de toprak ve öteki gayrimenkuller
Bulgarlara kalacaktı.
Türkler de Türk okullarının devletlestirilmesi, bu okullarda ateistik egitime geçilmesi,
dinî âdet ve geleneklerin giderek kısıtlanması, gayrimenkullerin ellerinden alınmasıyla islerin
nereye varabilecegi bilincinde olarak, çocuklarını gelecek karanlık günlerden kurtarmak için
kitle hâlinde göç ediyorlardı. Göç etmeye niyeti olmayan Türk aydınlarını da Bulgar
makamları 15 gün içerisinde Türkiye'ye zorunlu olarak gönderiyordu. Böyle aydınlara onbes
günlükler adı verilmisti. 1950-1951 yıllarında 154.000’in üzerinde Türk Türkiye'ye göç etmis,
60.000 Türk de Bulgar makamlarından çıkıs vizesi almıs, daha on binlerce Türkün de elinde
göç pasaportları vardı.
Y. V. Stalin, Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye göçünü durdurmak için Bulgaristan
Devlet Yönetimi Baskanı Vılko Çervenkov'a göçün bir an önce durdurulmasını emreder ve
gelecekte Türkiye'de gerçeklestirilecek bir sosyalist devrim için Bulgaristan Türklerinden
devrimci elemanlar yetistirilmesini ister. O dönemde dısarıda hazırlanarak, stratejik önemi
olan ülkelerde sosyalist devrimi yapmak, ihtilâl ihraç etmek Sovyet politikasının baslıca
amacıydı.
Y. V. Stalin'in emri gerçeklesmeliydi. Bir sosyalist ülkeden kitle hâlinde insanların
kaçması, dünyada Dogu Bloku için kötü imaj yaratabilirdi. 1951 'de göç durduruldu, evlerini
satmıs bazı ailelere devlet yardımıyla evleri iade edildi. Ancak aileler parçalanmıs, kalpler
yaralanmıstı. Buna bakmayarak "Giden gitti, kalan kaldı. Bundan böyle Bulgaristan
Türklerinin bir gerici, tutucu Türkiye ile hiçbir baglantısı olmayacak" dendi. Türkiye ile
Bulgaristan arasındaki iliskiler de günden güne kötüye gidiyordu.
1951'de göç durdurulunca Moskova'nın direktifiyle Bulgaristan Türklerine okul
kapıları biraz daha genis açılmaya basladı. Türklerin temel insan haklarından, ana dillerinde
egitim görmekten fasist Bulgar hükümetlerince mahrum bırakıldıkları, ancak bundan böyle
egitimlerinin ana dillerinde yapılacagı, "sosyalist" kültürlerini de gelistirebilmeleri için
olanaklar saglanacagı, Türklerin yasamında yeni bir dönem basladıgı resmen bildirildi. Ancak
gereken hazırlıklı elemanların bulunmadıgı bir ülkede Türk dilinde egitim-ögretim nasıl
yapılırdı? Sekil bakımından millî ve içerik bakımından sosyalist bir kültür nasıl
gelistirilebilirdi? Gelecegin sosyalist Türkiye' sinde önderlik yapabilecek hazırlıklı elemanlar
Türk kültürü hakkında bilgi sahibi nasıl yapılabilirdi?
- Dil ve kültür bakımından en yakın Azeri lehçesi ve Azeri kültürüydü. Bununla
birlikte Azerbaycan'ın egitim, bilim ve kültür alanında yüksek düzeyde hazırlıklı elemanları
da vardı. Y. V. Stalin'in emri üzere Bulgaristan ile Azerbaycan arasında yogun bir kültürel
isbirligi basladı. Azerbaycan Komünist Partisi Birinci Sekreteri akademi üyesi _.
Mustafayev'in baskanlıgında Moskova'dan Sofya'ya en yüksek düzeyde bir heyet geldi.
Bulgaristan Türklerinin egitim ve kültürel sorunları en üst düzeyde görüsüldü. Bundan sonra
da Azerbaycan'dan heyetler, komisyonlar sık sık Bulgaristan' a gelerek, Türklerle yogun
bölgeler ziyaret edildi. Gerçek durumun çok üzücü oldugu tespit edildi ve Türklerden de
eleman yetistirilmesi için somut önerilerde bulunuldu. Nereden baslanmalıydı?
- Resmî statüye geçmis Türk okullarına ögretmen yetistirilmesi sorunu yapılması
gereken islerin basında bulunuyordu. 1950-1951 yılları göçü birçok ögretmeni ve Eski Zagra
Türk Ögretmen Okulundan ilk mezunları alıp Türkiye'ye götürmüs, okullar ögretmensiz
kalmıstı. Bakanlar Kurulunun 10 Agustos 1951 tarihli Kararnamesi dogrultusunda 1 Eylül
1951'de Kırcaali ve Razgrat sehirlerinde Türk okullarına ögretmen hazırlayacak üç yıllık birer
Türk ögretmen okulu (Türk pedagoji mektebi) açıldı ve aynı yıl kapatılan Eski Zagra Türk
Ögretmen Okulundan ögrenciler yeni açılmıs bu iki okula dagıtıldı. Okulların ikisi de yatılı
okuldu, harçlar devlete aitti.

1952 yılı Bulgaristan Türklerinin egitiminde önemli bir yıl oldu. 5 Agustos 1952'de
Bakanlar Kurulunda Türk okullarının durumu konusu görüsüldü. Türkler arasından da aydın
yetistirmek için söyle kararlar alındı:
- Sofya'da bir Türk ögretmen okulu (Türk pedagoji mektebi) açılacak ve bu okul Vılko
Çervenkov'un adını tasıyacaktır. Burası yatılı okul olacak ve yemek, giyim, kitap, araç ve
gereç devletten olacaktır.
- Rusçuk'ta (Ruse'de) bir Türk kız lisesi açılacaktır. Kabul edilecek 100 ögrencinin
yarısına Bulgar Devleti burs saglayacaktır. Tüm ögrenciler yurtlarda kalacaklardır.
- Sumnu Yarı Yüksek (Önlisans) Ögretmen Enstitüsüne baglı Türkçe sınıflar açılacak
ve burada Türk ortaokullarına (rüstiyelerine) ögretmen yetistirilecektir.
- Sofya Üniversitesinin Filoloji, Felsefe-Tarih ve Fizik-Matematik Fakültelerinde
Türkçe egitim veren Bölümler açılacaktır. Bu bölümlere her yıl otuzar (30) Türk genci
alınacak ve Türk ögretmen okullarına, liselerine ve ögretmen enstitülerine ögretmen
yetistirilecektir. Türk dili ve edebiyatı, tarih, fizik, matematik vb. dersler Türkçe olarak
okutulacaktır. Üniversiteye kabul edilecek Türk kız ve erkek ögrencilere burs ve yurt
saglanacaktır. (Burada bir parantez açarak sunu belirtmek çok önemlidir: O yıllarda, herkesin
mal varlıgı devletlestirilmis bir dönemde üniversitelerde de egitim devlet hesabına idi, Bulgar,
Ermeni, Yunan, Yahudi, Türk ve öteki azınlıklardan üniversite ögrencilerinin tümü devlet
bursu alıyor, aynı yurtlarda kalıyordu. Yani burs ve yurt sorunu sadece Türk gençlerine bir
imtiyaz degildi).
Bakanlar Kurulunun aldıgı kararlar Eylül 1952'de uygulanmaya basladı. Sofya Türk
Ögretmen Okulu (ilkokul ögretmenleri yetistirecek Türk Pedagoji Mektebi), Rusçuk Kız
Lisesi Eylül ayında törenlerle açıldı. 10 Ekim tarihinde Sofya Üniversitesinde Türk gençlerine
ait sözü geçen üç bölümün açılıs töreninde Millî Egitim Bakanı Demir Yanev bir konusma
yaparak Türk halkı arasından yetistirilecek üniversite mezunlarının, bu halkın egitim ve
kültürel gelismesinde birer ısık olacaklarını vurguladı.
Bu arada Vladimir _liç Lenin'in adını tasıyan Bakü'deki Azerbaycan Pedagoji
Enstitüsü (hâlen H. Tusi adına Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi) Rektörü ve daha
sonraları Azerbaycan Egitim Bakanı olan akademi üyesi A. Aleskerov Sofya'ya gelmis ve
Bulgaristan Millî Egitim Bakanının Türk halkının egitim-ögretim ve kültür konularında
danısmanı olarak görevine baslamıstır. Her istedigini Bulgar devlet görevlilerine yaptıran,
Prof. A. Aleskerov'un Bulgaristan Türklerinin egitim ve kültürel kalkınmasında hizmetleri
çok büyüktür.

1953 yılında bir Azeri bilim adamları ekibi Bulgaristan'a gelerek Türklerin bilim,
egitim ve kültürel alanda yükselmelerinde önemli rol oynamıslardır. Sofya Üniversitesinin
yeni açılmıs Türk Filolojisi Bölümünde Prof. M. Siraliyev ve Doç. M. Mirzazade ders vermis,
Bulgaristan'da Türkolojinin gelistirilmesinde büyük katkıda bulunmuslardır. M. Siraliyev
Türk diyalektolojisinden ders vermekten baska, Bulgaristan Türk agızları üzerinde de
arastırmalar yapmıstır. Kuzey Bulgaristan Eski Cuma (Tırgoviste) bölgesinde Opaka köyü
Türk agzını incelemis, Güney Bulgaristan'da da Kırcaali 'ye baglı Komuniga köyü Türk agzını
arastırmıstır. Güney Bulgaristan ve özellikle Dogu Rodoplar Türk agızları üzerinde ilk
arastırmaları Prof. M. Siraliyev yapmıstır. Doç. M. Mirzazade de çagdas Türk dili dersleri
vermistir. Bulgaristan' da Türk filolojisinin temellerini atan degerli bu iki bilim adamı asistan
yetistirmekte de yardımcı olmuslardır. Tarih bölümünde Doç. Gafarlı, Fizik-Matematik
bölümünde fizikçi Doç. Y. Mamedov ve matematikçi Doç. H. Agayev ders vermislerdir.
Dersler Türk dilinde verilmis, bilim dallarıyla ilgili terimler ögrencilere Türkçe olarak
ögretilmistir. Bu üç Azeri bilim adamı da Türk asistanlarının hazırlıklı birer uzman olarak
yetistirilmeleri için gerekeni yapmıs ve onları her alanda desteklemislerdir. Ögrencileri de
bilim alanında çalısmaya sevk etmeleri, iyi hazırlıklı birer uzman olarak yetistirilmeleri çok
sevindirici olmustur. Türk gençlerine ait bölümlerde ilmî dernekler kurarak ögrencilere bilim
arastırmalarında ilk adımların atılmasında yardımcı olmuslardır.

Azeri üniversite hocalarının Sofya Üniversitesinde kaldıkları sürece her türlü
zorlukları asarak Türk ögrencilerin hazırlıklı birer uzman olarak yetistirilmesi için canla basla
çalıstıkları, okudukları derslerle, yönettikleri derneklerle sevindirici basarılar elde edildigi,
Sofya Üniversitesi Rektörü akademi üyesi Vl. Georgiev ve Fakülte Dekanları tarafından
kendilerine verilen Sükran Belgelerinde de belirtilmistir.

Azeri bilim adamları ülkelerine döndükten sonra da ögrencileriyle iliskiyi kesmemis
ve bu gençlere yardımı esirgememislerdir. Gençlerden birkaçı yine aynı hocaları yanında
Bakü'de ihtisas yapmıs, doktora tezlerini savunmuslardır.
1951-1956 yıllarında 30 dolayında Bulgaristan Türk genci Bakü'ye ögrenime
gönderilmistir. Azerbaycan Devlet Üniversitesi ve Azerbaycan Pedagoji Enstitüsünde okuyan
bu gençler de Bulgaristan Türk liselerinde, Türk ögretmen okulları ve ögretmen enstitülerinde
ögretmenlik yapmak için hazırlık görmüslerdir. Bunlardan birçogu Türk Dili ve Edebiyatı
Bölümlerinden mezun olmuslardır. Bu gençler ve daha sonraki yıllarda doktora yapmaya,
ihtisasa gönderilmis olan dilci Türkologlardan E. Demircizade, M. Hüseyinzade, Z. Tagızade,
S. Caferov, A. Ahundov; tarihçi _bragimov; edebiyatçı S. Sadıkov; felsefeci M. Sattarov;
Arapçadan Y. Sirvan gibi anılmıs Azeri bilim adamlarının ögrencisi olmak mutlulugunu
yasamıslardır. Azerbaycan Devlet Konservatuvarında ünlü üstad Prof. Kara Karayev'in
sınıfında bestecilik ögrenen de olmustur. Mezun olduktan sonra keman ve piyano için güzel
Türk sarkıları bestelemislerdir. Örnegin Kara Karayev'in ögrencisi Nihat Osmanov Nazım
Hikmet'in "Bir Ask Masalı" adlı eserini bestelemistir. Bu senfonik eser Azerbaycan' da ve
Bulgaristan'da da takdir kazanmıstır. Sami Hatiboglu da Bakü Devlet Konservatuvarı’ndan
mezun olmus, hâlen Türkiye üniversitelerinde ögrenci yetistirmektedir. Rüstü Sükrü de
Filibe’de müzik egitimini tamamladıktan sonra Bakü’de ünlü besteci Süleyman Aleskerov
yanında ihtisas yapmıstır.
Ellilerin basından baslayarak 1956 yılına kadar Bulgaristan'da 16-17 Türk lisesi
açılmıstır. Bunlardan yaklasık yarısı müstakil Türk lisesi, yarısı da Bulgar liseleri yanında
Türk subeleri (sınıfları) olmustur. Söz konusu müstakil lise ve sınıflar Türklerin yogun
yasadıgı su yerlesim yerlerinde açılmıstır: Kırcaali, Mestanlı (Momçilgrat), Egridere
(Ardino), Kosukavak (Krumovgrat), Karagözler (Çernoçene), Filibe'nin Pırvomay kasabasına
baglı Karacalar (İskra) köyünde, Sumnu, Razgrat, Yenipazar (Novi Pazar) Varna,
Osmanpazarı (Omurtag), Hacıoglu Pazarcıgı (Tolbuhin-Dobriç), Balpınar (Kubrat), Kemallar
(İsperih), Silistre, Akkadınlar (Dulovo), Aydos, Rusçuk (Ruse).
Devlet tarafından Türk pedagoji mekteplerine yapılan yardım Türk liseleri ve Türk
sınıflarına yapılmamıstır. (Rusçuk lisesi hakkında ise yukarıda bilgi verilmistir). Bu dönemde
ayrıca Kırcaali'nin Komuniga kentinde bir meslek okulu, 1956'da Hasköy'de (Haskovo'da)
Yarı Yüksek (Önlisans) Ögretmen Enstitüsü yanında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü açılmıs
ve burada ögrenim yapan Türk gençleri Türk ortaokullarında ögretmen olmak için hazırlık
görmüslerdir.
Türk ögretmen okulları ve liselerine yardımcı olmak için Azerbaycan Egitim
Bakanlıgı(Maarif Nazırlıgı) deneyimli pedagoglar göndermis ve özellikle Sofya, Sumnu,
Razgrat, Kırcaali Türk okullarında egitimden sorumlu (Zavuç- egitimi yöneten, egitim
islerinden sorumlu) müdür yardımcıları olarak çalısan bu pedagoglar çok yararlı isler
basarmıslardır. Mehtiyev, Kadimov, Gafar, Agayev ve Gafarzade gibi pedagogların adları
saygıyla anılmaktadır.
Ders planları ve müfredat programları Bulgaristan Egitim Bakanlıgı Türk Subesinde
Prof. Aleskerov'un baskanlıgı ve denetiminde hazırlanıp adı geçen pedagoglar ve Türk
ögretmenler okullarda bunları uygulamaya geçiriyordu. Esas dersleri olusturan Türk dili ve
Türk edebiyatına büyük önem verilmis ve Tanzimattan bu yana Türk edebiyatı okutularak
_brahim Sinasi, Ziya Pasa, Namık Kemal gibi sanatçıların hayatı, kisilikleri ve eserlerinden
baslayarak XX. yüzyılın altmıslı yılları Türk edebiyatı temsilcilerine kadar sanatçılar
hakkında ögrencilere bilgi verilmistir. Bunun yanısıra Azerbaycan edebiyatından da Nizami
Gencevi (XII yy.), Fuzuli (XVI yy.), Vakıf (XVIII yy.), Mirza Feteli Ahundov (XIX yy.),
Sabir (XX yy. basları), Samet Vurgun (1906-1956 y.), Mirza _brahimov (1912-1992 y.) gibi
sanatçıların hayatı ve eserleri okutulmus, bu sanatçıların eserleri edebiyat ders kitaplarında
yer almıstır.
Tarih, cografya, fizik, matematik, kimya, astronomi, biyoloji, Darvinizmin esasları,
mantık vb. dersler Türkçe olarak okutulmus, ders kitapları hazırlanırken Azerbaycan okul
terminolojisinden de kısmen yararlanılmıstır.
Daha önceleri Bulgaristan Türk okullarında ve okul dısında resmî selâmlama "gün
aydın" iken, geçen yüzyılın ellili yıllarında Azeri Türkçesi etkisiyle "selâm" denmeye
baslanmıs ve bu selâmlama resmen kabul edilmistir. "Yoldas" kelimesinde de yine Azeri
Türkçesi etkisi olarak bir anlam genislemesi olmus, özel ad ve soyadların sonunda çok sık
kullanılmıstır: Stalin Yoldas, Dimitrov Yoldas, Mehmet Yoldas gibi. Sosyalist sistemde
bireyler arasında esitlik ifadesi olarak kullanılan, ancak hiçbir zaman esitlik olmayan bu
rejimde "yoldas" kelimesi ad ve soyadların ayrılmaz bir unsuru olmus Azeri Türkçesinde
genellikle ad ve soyadlardan önce gelmistir: Yoldas Stalin, Yoldas Malenkov, Yoldas
Mirzayev gibi. "Yoldas" kelimesi Bulgarca ve Rusçadaki "arkadas" kelimesinin bir özdesi
olarak kullanılmıs ve en sık kullanılan kelimeler listesinin baslarında yer almıstır.
Bulgaristan Türkleri, kültürel kalkınmalarındaki basarıyı da Azeri kardeslerine
borçludur. _kinci Dünya Savasından sonra Türkçe çıkmaya baslayan ilk gazetelerden birini de
bir Azeri Türkünün çıkardıgını görüyoruz. 5 Nisan- 12 Aralık 1947 tarihleri arasında Sofya'da
bulunan Kızılordu grubu siyasî idaresinin "Drujba" gazetesi tarafından Türk halkı için
"Dostluk" gazetesi çıkarılmıstır. Bu gazeteyi haftada bir kez Türkçe olarak çıkaran A. Kerim
adında bir Azeri Türk yüzbasısı olmustur.
Ortak kültür mirasımız olan halk edebiyatı eserlerinden "Tahir ile Zühre". "Leylâ ile
Mecnun", "Asık Garip", "Kerem ile Aslı", "Köroglu" gibi halk efsanelerini dile getiren
kitaplar da Sofya'da yayımlanmıstır.
Okullarda ögretim ihtiyaçları için yapılan aktarmalardan baska, genis okuyucu kitlesi
için de en yeni Azerbaycan edebiyatı temsilcilerinin eserleri Türkçeye aktarılmıs ve bunların
basında okuyucuların çok sevdigi Samet Vurgun'un eserleri bulunmustur. Öteki Türk
cumhuriyet ve topluluklarının sanat eserlerinin Türkçeye aktarılması da Azeri Türkçesi
aracılıgı ile yapılmıstır.
Azeri Türklerinden Ekber Babayev Nazım Hikmet Borzecki'in hayatı, kisiligi ve yaratıcılıgı
üzerinde arastırmalar yapmıs, eserler yazmıstır. E. Babayev, Nazım Hikmet Borzecki'in bütün eserlerini
toplamıs ve bu eserler Sofya'da "Narodna Prosveta" (Halk Egitimi) Yayınevi tarafından 8 cilt
olarak basılmıstır.

Bulgaristan Türkleri kendi âdet ve geleneklerine baglı kalarak, tiyatro, koro ve müzik
sanat kollarının gelismesine de büyük özen göstermistir. Sanat grupları Türkler arasında
çesitli bölgelerde halkın ilgisini çekerek müsamereler düzenlemisler ve basarılı olmuslardır.
Sahneledikleri "Vatan Yahut Silistire", "İki Ahbap Çavuslar" vb. piyesler ve komedilerle
halkın kültür ihtiyacını bir dereceye kadar karsılamaya çalısmıslardır. Ancak bu olumlu
gelismelere 1930'lu yılların ortasından sonra son verilmis ve böyle faaliyetler yasaklanmıstır.
İkinci Dünya Savasından sonra ve özellikle ellilerde Moskova'nın direktifiyle Bulgaristan
Türklerine saglanan (kısıtlı da olsa) bazı kültürel haklar dogrultusunda Bulgaristan Bakanlar
Kurulunun kararıyla Sumnu, Hasköy ve Rusçuk'ta birer Devlet Estrat (müzikal) Türk
Tiyatrosu açılması seklinde gerçeklesmistir. Daha sonraları Hasköy Türk Estrat Tiyatrosu
Kırcaali'ye, Rusçuk Tiyatrosu da Razgrat'a tasınmıslardır. Bulgaristan'daki bu üç Türk
tiyatrosu Azerbaycan tiyatro sanatından, özellikle Azerbaycan komedilerinden çok
yararlanmıslardır. Birçok Azeri opereti Türkçeye aktarılıp sahneye konmustur. Bunlardan biri
de besteci Süleyman Aleskerov’un “Yıldız” operetidir.
Söz konusu eser Sumnu, Smolyan (Pasmaklı) ve baska sehirlerde sahneye konmustur.
Azerbaycan millî dansları, "Canım Azerbaycan", "Sumgayit" gibi sarkılar, özellikle Rasit
Beybutov'un sarkıları "Arsin Mal Alan" vb. filmler, Türkler arasında çok popülerlik
kazanmıstı. Türk tiyatrolarında çalısan koreograflar, bestecilerden bazıları Bakü'de kurs
görmüslerdir. Bakülü uzmanlar Bulgaristan'a gelerek Türk tiyatrolarına yardımda
bulunmuslardır. Sumnu Türk Tiyatrosuna özellikle Prof. Süleyman Aleskerov büyük
hizmetlerde bulunmustur.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Eylül 04, 2009, 18:53:04---- 2


Bulgar komünistlerinin Türkler arasında Marksizm-Leninizm teorisini, ideolojisini
yayacak hazırlıklı parti elemanlarına da ihtiyacı vardı. Parti yöneticileri olarak hazırlık
görmeleri için üç Türk parti fonksiyoneri Bakü Yüksek Parti Okulunda üç yıl kalmıslardır.
Buraya kadar sayılan tüm faaliyetler gözle görülür birer gerçekti. Bu gerçekler de
Azeri aydınların basarısıydı. Azeri uzmanları Moskova'nın emri üzere Bulgaristan'a
gönderilmis, Türkler arasında sosyalist fikirlerin yayılması, bunların gelecekte Türkiye' de
gerçeklestirilecek bir sosyalist ihtilâlinin öncüleri, sosyalist Türkiye'nin yöneticileri olarak
yetistirilmesi amaçlanmıstır. Ancak bu uzmanlar her seyden önce birer Azeri kardesti ve
Bulgaristan Türklerinde ve özellikle ögrencilerde Türklük ruhunun güçlendirilmesi için
çalısmıslar ve basarılı olmuslardır. Türkiye ile Bulgaristan arasındaki iliskilerin tamamen
kopmus bulundugu bir dönemde ortaya çıkmıs büyük bir boslugu Azeri aydınları büyük
ölçüde doldurabilmistir. Sosyalist dostlugu, sosyalist kardesligi ilkeleri, Azerbaycan ve
Bulgaristan Türkleri için birer Türklük ilkesi anlamına gelmis ve Türkiye aleyhine
propaganda yapılmamıstır. Hatta fırsat buldukça Türkiye ve Türk milletine beslenen derin
sevgiyi açıkça belirtmekten kaçınılmamıstır.
Stalin'in ölümünden sonra dünya politikasında birçok degis...likler olmus ve
Türkiye'de bir sosyalist ihtilâlinin gerçeklestirilmesinin de mümkün olmadıgı görülünce
Bulgaristan Türklerine izlenen politikada 180 derece bir degis...lik yapılmıstır. Azerbaycan
bilim adamları, süreleri dolmadan ve üniversite ögrencilerine hazırlamaya baslamıs oldukları
ders kitaplarını tamamlayamadan ülkelerine dönmek zorunda bırakılmıslardır. Bakü'ye
ögrenci göndermek, Bulgaristan'da okul ve üniversitede bölümler açmak büyük bir hata
olarak degerlendirilmistir. Bulgar yöneticiler: "Meger biz Türklerden eleman yetistirmekle
koynumuzda birer yılan büyütmüsüz, Kemalist, Pantürkist bir kusak yetistirmisiz" demeye
baslamıslar ve Bulgar kamuoyunu Türklere karsı kıskırtarak: "Türkler büyük imtiyazlarla
enstitü ve üniversitelere yerlesti ve Bulgar gençlerinin yerlerini aldılar, Türklerin aldıkları
görevler, çalıstıkları yerler Bulgarlara verilmelidir." diyerek asıl büyük politik amaçlar Bulgar
halkından gizlendi ve Türklere karsı nefret uyandırmakta çok basarı saglandı. Üniversite ve
enstitülerde ögrenim gören Türk gençlerinden de yararlanılamadı. 1956 yılında Bakü
Üniversitelerinden ve Sofya Üniversitesinin üç Türkçe ögretim yapan Bölümlerinden ilk
mezun olanlar 1956-1957 ögretim yılında mecburî hizmetlerine henüz baslamısken ders
yılının sonuna varmadan Sofya'dan kötü haberler gelmeye basladı. Bundan sonraki üniversite
mezunlarından da büyük bir çogunlugu kendi branslarında çalısma mutluluguna kavusamadı.
Ögretmenlik yapmak için egitim görmüs Türk aydınlarının tarımda, insaat islerinde, yol
yapımında, fabrikalarda, maden ocaklarında birer isçi olarak çalıstırılması Bulgar yönetici1ere
büyük bir zevk veriyordu. Türklerin egitim ve kültürel kalkınmasını çok görerek türlü
yöntemlere basvuruldu ve:
1. Bundan böyle Bakü'ye ögrenime Türk gençleri gönderilmedi.
2. Açılısından iki yıl sonra Sofya Üniversitesindeki Türklere ait Türk Tarihi ve Fizik-
Matematik Bölümleri Bulgarlara ait bölümlerle birlestirildi, yani Türk bölümleri kapatıldı. Bu
bölümlerde asistanlık yapan iki Bulgaristan Türkü Üniversite dısında bırakıldı.
3. Sofya Üniversitesi Türk Filolojisi Bölümünde Türk gençlerinin yeri Bulgar
gençlerine verildi ve Türk Filolojisi adı olan bu bölümün adı da degistirilerek Oryantalistik,
sonraları Türkoloji, daha sonraları da Dogu Dilleri ve Kültürleri Merkezinde bir birim olarak
Türkoloji adıyla yer aldı. Yani, bölümün adında Türkiye kültürünü anımsatacak bir iz
bırakılmadı. Ögretim görevlisi Türkler de Üniversite dısında bırakıldı.
4. 1958 yılında Türk liseleri Bulgar liseleriyle birlestirildi. Yani kapatıldı.
5. Bundan bir yıl sonra, 1959'da Türk anaokulu, ilk ve ortaokulları Bulgar okullarıyla
birlestirildi, yani kapatıldı.
6. Sumnu ve Hasköy Yarı Yüksek (Önlisans) Bulgar Ögretmen Enstitülerinde açılmıs
Türkçe Bölümler kapatıldı.
7. Türk Ögretmen okullarına da (Türk pedagoji mekteplerine de) birkaç yıl sonra son
verildi.
8. Türk tiyatrolarının faaliyetlerine son verildi. Burada Yusuf Kerim’in Süleyman
Aleskerov’a elden gönderdigi mektuplarından birinden su satırları okuyalım:
… Yaratıcılık islerin ne kadar da sevindirici. Allah korusun, hep böyle devam etsin.
önce müsaade buyur, halk artisti fahri unvanını ve profesör unvanını candan gönülden
tebrik edeyim. Ellerinden hasretle sıkar büyük basarılar dilerim.
Benim islerim baresinde neler yazayım. Tiyatrolar baglandı, benden sevindirici
haber beklenemez. Bilirsin tiyatro benim canımdı. Biz onu hiç yoktan var ettik, tam
ayakları üzerine basacagı sırada hepsi bitti gitti. Bakihanov yoldasla tanıstıgıma
sevindim. Onun operetası "Mehmedali Kurorta Gidir" bende var. Plastinkasını sen
vermistin. Sahiden de çok iyi ve mihriban bir arkadas.
Kardesim Süleyman, özür isterim beni bagısla makina ile yazıyorum mektubu.
çünkü bende son zamanda sinir oldu. Asabilestim. El yazmamı kendim bile
okuyamıyorum. Bundan ötürü makineye basvurdum, bagısla!
Sahiden de sizi çok göresim geldi. Akgül muallime ile bize konak gelin. Çok
sevineceyik. Ne zaman dersen ben davetiye gönderirim.
Emin olun biz sizi hemise hatırlıyoruz. Unutmuyoruz. Sizi her hatırladıkça
tiyatronun o altın devri yadıma geliyor, bir de üzüntü kaplıyor içimi. Keske bu üzüntü
olmasaydı.
Sofya
Sizi candan seven ve hiç unutmayan dostunuz.
28 V 1982

Yusuf Kerim’in Süleyman Aleskerov’a gönderdigi mektuplarından biri.
9. Türkçe ders kitapları ve sanat eserlerinin yayımlanmasına son verildi, "Narodna
Prosveta" (Halk Egitimi) Yayınevi Türkçe Subesi kapatıldı.
10. Bastan "Eylülcü Çocuk", "Halk Gençligi" gazeteleri "Filiz" , "Piyoner" çocuk
dergilerinin çıkarılmasına son verildi. Sonraları "Yeni Isık" gazetesi yarı Türkçe ve yarı
Bulgarca çıkmaya basladı. Ocak 1985 yılından itibaren de tamamıyla Bulgarca bir gazete
olarak çıkmaya devam etti. "Yeni Hayat" dergisi de bastan Türkçe, sonra Türkçe-Bulgarca
olarak çıktı. Ocak 1985'ten sonra da, yani Türklerin Bulgarlastırılması olaylarından sonra da
çıkarılması durduruldu.
11. Ocak 1985 yılının sonunda Sofya Radyosunda Türkçe yayınlar da yasaklandı.
1985'in basında Bulgarlastırma olaylarından sonra Türkçe konusmak yasaklandı ve
Bulgaristan'da Türk olmadıgı dünyaya bildirildi. Yüzyıl geriye dönerek ölüm tarihleri çoktan
unutulmus Türklerin de adları Bulgar adlarıyla degistirildi. Arsivlerde Türk adları silindi,
yerlerine Hristiyan Bulgar adları yazıldı. Mezar taslarında da Türk adı bırakılmadı. 1985'te
Moskova'dan Bakü Pedagoji Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Afat Gurbanov'a bir emir gelir ve
ellilerde ögrenim görmüs Bulgaristan Türklerinin Türk adlarının yerine Üniversite
arsivlerinde Bulgar adları yazılması istenir. Rektör Prof. Dr. Afat Gurbanov böyle bir emri
tepkiyle karsılar ve arsivlerde herhangi bir degis...lik yapılmasının uygun görülmedigini nazik
bir biçimde Moskova'ya bildirir.
Büyük tarihî emelleri gerçeklestirebilmek için Bulgaristan Türklerine bazı ödünler
verilmis, bazı fedakârlıklar yapılmıstır. Emeller suya düsünce de Bulgaristan Türkleri
soykırıma ugratılmıstır.
Bulgaristan Türklerinin bu faciası tüm dünyada oldugu gibi, Azerbaycan'da da
yakından izlenmekteydi. 1988 yılında Bulgar sarkıcı Emil Dimitrov Bakü 'ye konser vermeye
gittiginde Bakü'lü kardeslerimiz Bulgaristan'ın Türklere uyguladıgı soykırımı protesto etmek
amacıyla meydanlara döküldüler, mitingler düzenlediler. Emil Dimitrov'un konser vermesine
imkân vermeyerek onu ilk kalkan uçakla Moskova'ya kovdular. Bu haberler Bulgaristan
Türklerine yürüttükleri mücadelelerinde güç veriyordu.
İşte böyle ellilerin baslarında baslatılan egitim ve kültürel kalkınma Moskova
tarafından yönlendiriliyor, Bulgarlar tarafından uygulanıyordu, icra ediliyordu. Ancak ellilerin
sonuna varmadan Bulgar komünistleri tüm okullarımızı kapattı ve açmıs oldukları tüm kültür
ocaklarımızı söndürdü. Bulgaristan Türklerinin egitim ve kültürü karanlık günler yasadı. Tüm
zorluklara ragmen bilim alanında çalısmalarını sürdürebilen birkaç bilim insanı ayakta
kalabilmistir. Bunlardan Prof. Dr. Cengiz Hakov (tarihçi), Doç. Dr. Halil E. Recebov
(felsefeci), Prof. Dr. Ahmet Sadullov (tarihçi), Prof. Dr. Hayriye Memova-Süleymanova
Yenisoy (dilci) ve Prof. Dr. Üzeyir Zeynalov (biyofizikçi) bilim alanında yükselmelerini
Azeri bilim adamlarına, saygıdeger hocalarına borçludurlar. C. Hakov, H. Recebov ve A.
Sadullov Bakü'de ögrenim görmüslerdir. H. Memova- Süleymanova (Yenisoy) ve Ü.
Zeynalov Sofya Üniversitesi Türkçe egitim yapan Bölümlerinin ilk mezunlarından olmus,
sonraları ise Bakü'de doktora yapmıslardır.
Bulgaristan'da 10 Kasım 1989 tarihinde komünistler iktidardan indi ve ülkede bir
demokratiklesme süreci basladı. Bu yeni durumda Türkiye Cumhuriyeti Bulgaristan
Türklerinin egitim ve kültürel kalkınmasına yardımcı olmaya baslamıstır. 1993 yılından bu
yana her yıl yaklasık 100 Türk genci Türkiye 'ye gelerek üniversitelerde ve yüksek okullarda
ögrenim görmektedirler. Mezunlardan bazıları da Türkiye'de yüksek lisans ve doktora yapmıs
ve yapmaktadırlar. Ögrencilerin hepsi Türk devletinden burs alıyor ve yurtlarda kalıyorlar.
1992 yılından bu yana her yıl yaz aylarında belirli sayıda Türkçe ögretmenleri Türkiye'ye
gelerek kurs görmektedirler. Birkaç genç de radyo ve televizyon kurslarına katılmıslardır.

Türkiye'nin Bulgaristan Türklerine yardımı dogaldır ve gelecekte de devam edecektir. Bunun
yanısıra Azeri kardeslerimiz de içinde bulundukları bazı ekonomik sıkıntılarına ragmen,
geçen yüzyılın ellili yıllarında oldugu gibi simdi de Bulgaristan Türklerine yardımcı
olabilirler ve egitim, bilim ve kültür alanında eleman yetistirebilirler. Bu hususta ilk adımlar
da atılmıs bulunuyor. Son 1989’un Büyük Göçünde 15.000’i askın Bulgaristan Türk aydını
göçe zorlandı ve Bulgaristan'ı terk etmek mecburiyetinde bırakıldı. Bulgaristan Türklerinin
aydın zümreye ihtiyacı vardır. Bu azınlık Azeri kardeslerine minnettardır. Bulgaristan
Türklerinin kültür tarihinde Azeri aydınları altın sayfalar bırakmıstır.

KAYNAKLAR
1. …………..
2. Hakov, C., Azerbaycan-Türk Diasporası, Kaynak, 2007, 6.
3. Yenisoy, H. Süleymanoglu, 1877/1878 Osmanlı-Rus Savasından Bu Yana Bulgaristan
Türklerinin Türkçe Egitim Sorunları, _kinci Uluslararası Büyük Türk Dili Kurultayı, (_hsan
Dogramacı’ya Armagan). Biskek, 2007, 16-40.
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Eylül 23, 2009, 17:08:38---- Bulgarların Adı ve Kökeni - Murat Ulutürk Bulgarlar için de 150 yıldan fazla bir zamandan beri menşe aranmış ve Urallı, Fin, İslav, Tatar vb. asıllı olduklan iddia edilmiştir.

Nihavet Türk asıldan geldiklerine dair önce Vambery tarafından ileri sürülen görüş G. Feher’in arkeolojik ve Gy.Nemeth’in linguistik araştırmaları ile kesinlik kazanmıştır. Kavim adı olarak "Bulgar" kelimesi 5. asrın 2. yansından önce mevcut değildi; ilk defa, 482 yılında, Bizans imparatoru Zenon’un, Doğu-Got’larına karşı savaşmak üzere, askerî yardımlarına müracaat ettiği Karadeniz kuzeyindeki topluluk ismi olarak ortaya çıkmıştır. Bulgar adı bir tarihî hadiseden doğmuş idi: Avrupa Hun hükümdarı Attila’nın ölümü üzerine evlatları ile tabi kavimler arasında patlak veren mücadelelerde Attila’nın 2. oğlu Dengizik’in 469’da ölümünden sonra, bunun küçük kardeşi Irnek idaresinde Orta Avrupa’yı terkeden Hun kütleleri Karadeniz kıyılarında buluştukları başka Türk zümreleri ile karışmışlardı. Bu karışmadan doğan yeni topluluk Türkçe "Bulgar" diye anılmağa başladı.

Bulgarların Kökeni - Başlangıçtan 765 yılına kadar Bulgar hükümdarlarının adlarını ve hakanlık sürelerini gösteren ve bugün ancak, daha geç zamandan kalma bir Rus kronikinde İslavca tercümesine sahip olduğumuz "Bulgar hakanlan listesi"nde İrnek, Bulgar hükümdar sülalesinin atası olarak görünmektedir.Hun kütleleri ile karışan bu Türklerin asıl adı "Ogur"du ve Tuna ağzından Volga’ya kadar Karadeniz kuzeyi bozkırlarında, daha sonraki Peçenekler ve Kumanlar gibi ayrı boy birlikleri halinde oturuyorlardı. Saragur (Sa-rı/Ak/Ogur), Biştigur (Beş-Ogur), Ultingur~Altziagir (Altı-Ogur), Kutri-gur-Kuturgur ("Tukurgur" = Dokuz-Ogur) Ungur ~ Hunugur ~ Onugur (On-Ogur), Utigur ~ Uturgur (Otuz-Ogur). Bizans tarihçisi Priskos (5. asır)’un, Sabarlar tarafından Ural dağlarının doğusundaki yurtlarından uzaklaştırılarak Karadeniz düzlüklerine geldiklerini (461 - 465’lerde) bildirdiği Ogur Türkleri, aynı tarihçiye göre o zaman üç grup teşkil etmekte idiler. Saragur, Urog (Ogur) ve On-Ogur. Bunlar Avarların önünden batıya çekilen Sabarların karşısında tutunabilmek için Bizans’a elçi göndermişlerdi. Son araştırmalara göre, Ogurlar büyük göçten önceki yurtlarında da üç zümre halinde idiler: Dogu zümresi (Seyhun-Çu nehirleri ve Çalkar Gölü havalisinde: On-Ogurlar) ; orta zümre (bugünkü Kazak-Kırgız bozkırı ve Emba nehri boyunda -ihtimal- Otuz-Ogurlar) ve batı zümresi (Yayık nehri havalisinde -herhalde- Dokuz-Ogur’lar). Bu sıralarda Saragur (Ak-Ogur) kütlesine karşılık ötekilerin "Kara Ogur" kanadını teşkil etmiş olmaları muhtemeldir.

Büyük Bulgarya - Devlet teşkilatı düzenindeki ilk Bulgar birliğinde On-ogur’ların çoğunlukta oldukları anlaşılmaktadır. Bunlar 6. yüzyıldan itibaren bütün kaynaklarda Kuzey Kafkasya’da gösterilmişlerdir. Buraya “Patria Onoguria” (On-Ogurların Yurdu) denilmekteydi. 8. yüzyılın ilk yarısında Azak denizine doğru yayılmaya başlamışlardır. 630 senesinde Gök Türk devletinin fetret devresine girmesi üzerine, Hazarlar gibi Bulgarlar da idareyi kendi ellerine almışlar ve “Büyük Bulgar” devletini kurmuşlardır. Devletin kurucusu “Kourt=Kurt” Doulo adındaki hükümdar sülalesine mensuptu. Bulgar hükümdar sülalesi, Asya Hun tanhuları ailesine bağlanır. Kurt’un dağınık Ogur kabilelerini birleştirerek siyasi teşkilat meydana getirdiği ülkesine “Büyük Bulgarya” (Magna Bulgaria) deniliyordu. Fakat bu devlet fazla uzun ömürlü olmadı. Kurucusunun 665 yılındaki ölümünden sonra komşusu olan Hazar hakanlığının baskısı ile parçalandı. Çoğunluğunu Otuz-Ogurların oluşturduğu bir kütle kuzeye çekildi (İtil Bulgarları) , Kurt’un oğullarından Bat-Bayan Hazarlara tabi olarak, Macarların ve On-Ogur Bulgarlarının başında Kafkasya’da kaldı. Bugünkü Balkanların dedeleri bu kavimdir. Bat-Bayan’ın kardeşi Asparuh ise kalabalık Bulgar kütleleri ile Tuna’ya yöneldi. 668’de Balkanlara geçti ve elverişli toprakları ele geçirerek 679 yılında yeni Bulgar devletini kurdu. Bu devlet Bizans tarafından 681 yılında tanındı.

Asparuh (679-702) tarafından İmparator Konstantinos IV’ün direnişi kırılarak Dobruca’nın güneyinde kurulan ve kısa zamanda askeri ve siyasi yönlerden gelişen devlet, Ogur Türkleri tarafından kurulan en uzun ömürlü siyasi teşekküldür. Devletin sağlam temellere oturduğu, Bizans ve Avar imparatorlukları gibi iki büyük güç arasında varlığını korumasından da anlaşılabilir. Dışardan gelen Bulgar Türkleri, bölgedeki Slav kütlelerini beceri ile kendilerine bağlamışlardır. Bulgarlar devlet fikrine yabancı olarak kabile düzeninde yaşayan Slavları teşkilatlandırarak, Bizans’a karşı tendilerini korumalarını sağlamışlardır. Tuna Bulgarlarının en sıkı siyasi münasebetleri Bizans ileydi. Hazar prensesi ile evlenen imparator Justinianus II, Bulgar hanı Tervel’in (702-718) yardımı ile 705 yılında ikinci defa tahta çıkmıştır. 713 yılında imparator Philippikos’un düşüşü de Bulgarların Bizans topraklarında ilerleyişine bağlanmaktadır. Bulgar devletinin kısa zamanda kazandığı kuvvet, bu olaydan da anlaşılabilir. Arapların 717-718 yıllarında yaptıkları İstanbul kuşatması sırasında Bulgarlar Bizans’a yardım etmişlerdi. Bu işbirliği Bulgar devletine çeşitli iktisadi menfaatler sağlamıştır. Ancak 8. yüzyıl içinde Bulgar hanlığının karışık durumundan yararlanan Bizans Bulgar topraklarına çeşitli seferler düzenlemiştir. 9. yüzyıl başında Bulgarların başına geçen “Krum Han” (803-814) Macaristan ve Transilvanya’yı hanlık sınırlarına kattı. Krum Han’ın “Kabiliyetli harp adamı ve aydın teşkilatçı” kişiliğinden korkan Bizans imparatoru Nikephoros I, ondan kurtulmak için harekete geçti (811). Şimdiki Şumnu’nun güneybatısına düşen hanlık başkenti Pereyaslav’ı tahrip etti. Fakat savaşın sonunda Nikephoros yenilmiş, ordusu dağılmış ve kendisi de savaş meydanında ölmüştü. 450 senedir ilk defa bir Bizans imparatoru düşman elinde can vermişti. Arkasından, imparatorluğun doğu eyaletlerinden getirilen birliklerle güçlendirilmiş kalabalık ordusu başında Bulgarlar üzerine yürüyen Mikhael II’i de mağlup eden Krum Han, Bizans’ı ortadan kaldırarak “Altın mızrağını Yaldızlı Kapu’ya (Yedikule’deki tören kapısı) asmağa” and içmişti. Sofya, Niş ve Belgrad şehir kalelerini işgal ederek Orta Avrupa-Orta Doğu arasındaki en büyük ticaret ve askeri sevkiyat yolunu kontrolü altına almıştı. 813’te Filibe üzerinden Edirne’ye ulaştı ve burayı kuşatma altında bırakarak ilerlemeye devam etti. 814 baharında İstanbul’u kuşattı. Fakat saldırıların en şiddetli zamanında 13 Nisan 814 günü ağzından burnundan kan gelerek aniden öldü. Oğlu olan Omurtag Han (814-831) Bizans ile 30 senelik bir ticaret anlaşması imzaladı. Frank imparatorluğu ile de uzlaşmak istemesine rağmen başarılı olamayınca silaha davranan ve Tuna-Sava-Drava havzasını alarak, Roma devrinden beri terk edilmiş olan tuzlaları yeniden işletmeye açıp devletine büyük bir servet kazandıran Omurtag Han zamanı Tuna Bulgarlarının tarihlerindeki en parlak devir olmuştur. Kurulan şehirler, saraylar, geniş ölçüde inşaat ve imar, su yolları, abideler, gelişmiş şehirler ve Şumnu’nun doğusunda bulunan yüksek bir kaya üzerinde 40 m2’lik yeri kaplayan, kitabeli Krum Han’ın atlı kabartması o çağın hatıralarındandır. Fakat, sonuçta Slavlara göre daha az sayıda nüfusa sahip olan Bulgar Türkleri zaman içinde, Bizans etkisindeki Slav kültürünün tesiri altına girmeye başladılar. Devlet içinde görevlendirilen Slavların sayısı artıyor, evlenmeler yolu ile karışmalar çoğalıyor, Slav dilinin tesiri gittikçe fazlalaşıyor ve Türkler hızla Slavlaşıyordu. Boris Han’ın (852-889) Ortodoksluğu resmen kabulu ile, Bulgarların Slavlaşma süreci de tamamlanıyordu.

http://www.turansam.org/makale.php?id=327
---- Konu Başlığı: Ynt: ARAŞTIRMA veTEZLER Gönderen: BalkanTürk89 üzerinde Kasım 03, 2009, 00:16:42---- Türk Halk Kültürünün Balkanlardaki Rolü Prof. Dr. Erman Artun
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi

Balkanlar Avrupa’nın güneydoğusunda Yugoslavya, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Türkiye’nin bir bölümünü içine alan bir yarımadadır. Türkler, MS. IV. yüzyılda Batı Hun Türklerinin yerlerinden kopmaları ve Orta Avrupa bozkırlarına gelmeleri sonucunda yeni bir yurt kurarlar. Bu yerleşme aynı zamanda günümüz Avrupa Dünyasının biçimlenmesine ve bugünkü coğrafi düzene girmesine etki eder. Hun Türkleri Ural ve Kafkasya Bölgesinde Orta Avrupa, Adriyatik kıyıları ve Balkanlara uzanan geniş bir alanı kontrol ederler. Kuzeyden ve güneyden gelen Türkler XIII. yüzyıl içinde Avrupa’da birleşir ve zamanla Hristiyan’laşırlar. Türk halk kültürünün bu coğrafyada etkisi bu yıllara kadar dayanır[1].

          XI. ve XII. yüzyıllarda Peçenek, Kuman ve Uz Türkleri Balkanlara gelip yerleşirler. XIII.yüzyılın ortalarında da Moğol istilasından sonra Sarı Saltuk ile sonradan onun adıyla anılan Türkmen aşireti Balkanlara geçerek Türk topluluğunu meydana getirir. Balkanlarda asıl ve kalıcı ilişkiler Osmanlıların kuruluş yıllarından itibaren Osmanlıların bu topraklara ayak basmalarıyla başlamıştır. Orhan Gazi’nin büyük oğlu ve Rumeli Fatihi olarak da anılan Süleyman Paşa’nın 1354 yılında Çanakkale Boğazı’nı geçerek Gelibolu’ya adım atmasıyla fetih hareketi başlamıştır[2].

Türkler 14.yüzyılın ortalarından itibaren Balkanlara damgalarını vurmuşlardır. Doğal olarak Balkanlardaki yerli topluluklardan etkilenmişlerdir. Ancak Türklerin yönetici kesim olarak kendi etkileri daha büyük olmuştur. Fransız Georges Castellan, 14-18. yüzyıllar arasında Balkan halklarının dil ve dinlerini değiştirmeden Türk usulü yaşadıklarını belirtmekle yetinmez, şunları da ekler: O dönemin seyyahları Balkan kentlerinin hatta Hıristiyan nüfusun çoğunlukta olduğu yerlerde bile yaşama biçiminin Türk karakterinde olduğunu belirtir. Buna göre “Selanik, Belgrat, Sofya’da herkes çarşaf giyiyordu ve pek çok kilise kadın ve erkekleri ayıran tahta parmaklıklarla bölünmüştü. 19. yüzyıla kadar Belgratlı Sırp kadınlar çarşaf giyiyor kocaları da sarık sarıp nargile içiyorlardı. 1829’da Vuk Karaciç de bunları doğrular. Şehirde Sırplar Türk adetlerine göre yaşıyorlardı[3]. Bu konuda 1665’te Rycaut’un verdiği örnek çarpıcıdır. Rycaut “Osmanlılardan önce 1200 yıllık geçmişi olan Sofya kendi için öylesine her şeyiyle Türk ki içinde Türklerin kendilerinden daha antik görünen hiçbir şey yok” der[4].

Makedonya’da ve Bosna’da Türklerin hayatlarına imrenen Hıristiyan halk kitleler halinde İslam dinine geçiyordu. Osmanlılar akılcı iskan politikalarıyla Balkanlarda işgal ettikleri topraklara konar-göçer Türk oymaklarını getiriyor, şehir ve kasabalara yerleştiriyorlardı. Ayrıca yeni yurtlarına bağlanmaları ve hayatlarını sürdürebilmeleri için çiftçi ve zanaatı olan Türk göçmenlerle toprak veriliyordu.

Balkan yarımadası Osmanlıların eline geçtikten sonra Balkanlardaki halkların yaşama biçimleri gelenek görenekleri, kültürleri, Türk dilinin yaygınlaşması cami, hamam, medrese, tekke, türbe, çeşme, köprü, kervansaray vd. Osmanlı eserlerinin hızla inşa edilmesiyle değişime uğramıştır. Türklerle, Türk diliyle, Türk kültürüyle iç içe yaşayan Balkan halkları Türk kültüründen etkilenmişlerdir[5].

19.yüzyılda Balkanları da etkisi altına alan milliyetçilik ve batılılaşma akımlarının sonucu Balkanlardaki Türk halk kültürü etkisi yavaş yavaş azalmağa başladı. Buna karşılık şehirlerin yapısında etkin olan Türk kültürü 20. yüzyılın ikinci yarısında da varlığını hissettiriyordu. Balkan Türk dünyası 20. yüzyılın ilk yarısında siyasi açıdan büyük bir çözülüşü, dağınıklığı kopukluğu yaşadı. Bu olumsuzluklar doğal olarak Balkan Türk halk kültürünü de etkiledi. Osmanlının Balkanlardan çekilmesi üzerine Türkler başka sistemler, başka bayraklar altında yaşamak gerçeğiyle baş başa kaldılar. Bu sancılı dönemde Türkiye Türkleriyle Balkan Türk dünyası arasında doğal ve temel bağ olan Türkçe ve Türk halk kültürü de büyük baskılarla karşı karşıya kaldı. Türk kimliğinin reddi, ardından Türk dili ve Türk halk kültürünün de reddedilmesi gündeme getirildi. Bilinçli ve sistemli olarak tatbik edilen uygulamalara rağmen günümüzde Türk dili, Türk halk kültürü yaşamaktadır. Milli kimlik, milli kültür ve ana dil arasındaki güçlü bağın bilincinde olan Balkan Türkleri değerlerine sahip çıkarak çözülmediler.

1990 yılı sonrası dünyanın siyasi haritası hızla değişip yeniden yapılanmağa başladı. Osmanlının Balkanlardan çekilmesi sonucu, Balkan coğrafyasına hakim olan devletlerin hangi yönetim biçimine sahip olurlarsa olsunlar Türklere, Türk kültürüne sistemli karşı politikalarda birleşmeleri dikkat çekicidir. Yunanistan demokratik sistemde yer almasına rağmen Türk kültürüne karşı izlediği karşı politikayla totaliter rejim politikalarını aratmamıştır. Bulgaristan’da Todor Jivkov döneminde Türkler bir tür dil, kültür ve kimlik soykırımıyla karşı karşıya kalmışlardır. Fakat bu baskı geri tepmiştir[6].

Romen tarihçisi Beldiceanu günümüzde hala Türk kültürü damgasının yaşadığını şöyle anlatmıştır[7]. “.......Gelenekler ve Osmanlı söz hazinesi halklarının dillerinde yaşamağa devam ediyor. Arnavutlar, Bulgarlar, Yunanlılar, Makedonyalılar, Boşnaklar, Sırplar ve Romenlerin miras aldıkları bu hazineye bir göz atılırsa Osmanlı uygarlığının ne derece kendini kabul ettirmeyi becerdiği ve Balkanlardaki yaşamın bazı yönlerini şekillendirdiği fark edilir. Bir evin mobilyası, oda eşyası, giyim, yiyecek ve kent çevresine ait en az iki yüz kelimenin Türkçe olması anlamlıdır.” Yazarın bu değerlendirmeyi izleyen yargısı ise daha da önemlidir. Yazar, “Doğu Avrupa halkları üzerine vurulan bu damga, Balkanlarda yeni bir kent uygarlığının ilk temellerini Türklerin attığını ve bu roldeki önemlerini iyi yansıtmaktadır[8]. Sırp araştırmacı Milan Vasic de işin Hıristiyan çocuklara Türk ismi vermeğe kadar vardığını, iki kültürün birbirini etkilemesi sonucu tam bir ahengin yaratıldığını belirtiyor[9].

Türk halk kültürü çok zengin bir yapıya sahiptir. Bu zenginlik köklerini tarihin derinliğinden almaktadır. Türkler, Sibirya’dan, Balkanlar’a, Yemen’den Hindistan’a, Çin’e kadar çok geniş coğrafyaya yayılmış, bu coğrafyalarda devletler kurmuş, bir çok uygarlığa etki etmiş çeşitli uygarlıklardan aldığı kültür ögelerini de Türk kültürüyle yoğurmuştur. Bu hareketlilik Türk kültürünü sürekli ve dinamik kılmıştır. İki binli yıllara girmeye az bir zaman kala bu dinamikler dünyada hareketlenmiş, çınar ağacı hem köklerinden hem dallarından filizler vermeğe başlamıştır[10].

Türk halk kültürü yüzyıllar boyunca Balkan kültürünü besleyen en önemli kaynaktır. Türk halk kültürü Balkanlarda Türk kimliğinin oluşmasını sağlayan en önemli alt yapı kurumu olmuştur. Türklerden atasözlerine mani dörtlüklerinden tekerlemelere kadar Türk dünyasıyla benzerlik gösteren bu kültür hazineleri daha uzun yıllar Balkan Türklerinin kimliklerinin belirlenmesinde büyük rol oynamaya devam edecektir[11].

Töreler, tarihsel, sosyal, kültürel nedenlerle ve göçlerle değişikliğe uğrayarak çıkış zamanlarındaki asıllarından uzaklaşabilirler. Tarih boyunca Balkanlar coğrafyası Türk dünyasında önemli bir yer olmuştur. Balkan halk kültürünün coğrafi konumu ve tarihsel bağlarıyla kendine özgü bir durumu vardır. Tarih boyunca göçlerin çeşitli kültür ve birikimlerin Balkan halk kültürünü oluşturan ana etmendir. Anadolu’ya gelen İslamiyet’le Anadolu’da yeniden şekillenen ve oradan Avrupa ortalarına giden Türk kültürü, Balkanlarda yerli halkın kültürlerini etkilemiş, onlardan da etkilenmiştir. Kültür, doğası gereği değişkendir. Gelenek zaman boyutunda başka bir geleneğe dönüşür. Türkler kadar geniş bir halk kültürü coğrafyasına sahip millet azdır.

Türk halk kültürü, yüzyılların deneyimlerinden süzülerek biçimlenmiş kuşaktan kuşağa aktarılan bir değerler bütünüdür. Halk kültürü ürünleriyle yaşadıkları yöre arasında bir bağ vardır. Bu ürünlerin şekillenmesinde tarihi ve kültürel mirasın önemli bir rolü vardır. Gelenekler, içinde bulundukları çevrenin sosyo-ekonomik durumuna göre davranış kalıpları geliştirirler. Kendine özgü bir halk kültürü olan Balkanlar, Türklerin gelip yerleşmesiyle bir kültürleşme sürecine girmiştir. Bu etkileşim günümüzde de sürmektedir.

Halk kültürü ürünleri bir milletin meydana getirdiği kültürel değerlerin bütünüdür. Her toplumun kendine özgü kalıplaşmış değerleri vardır[12]. Halk kültürü ürünleri halkın kültür yapısını belirleyen yaşadığı toplumun dokusu, milletin söz sanatlarındaki semboldür. Balkanlardaki Türk halk kültürü ürünlerinin Türklerin ortak duygu ve düşüncelerini dile getirmesi bakımından ve kültürün korunmasında, yaşatılmasında önemli işlevi vardır. Bu halk kültürü ürünlerinden Balkanlarda yaşayan Türk halkının estetik modelini, beğenisini, sosyal tarihini, toplumun ahlâk anlayışını ve örnek değerlerini öğrenebiliriz.

Bugün Balkanlarda tekerlemeler, masallar, halk hikayeleri, bilmeceler, atasözü ve deyimler türküler, maniler (martifal) ninniler, ağıtlar vb. yaşamaktadır. Bir çok Türk atasözü Balkan dillerine çevrilmiş ve kullanılmaktadır. Bir çok Türk türkü ezgisini Balkan şarkılarında görüyoruz. Balkanlarda Türk kültürünün yöre halkına ne denli etki ettiğinin en açık göstergesi ise onların dillerine girmiş Türkçe kelimelerdir. Sırpça-Hırvatça’ya yedi bin, Makedonca’ya yedi sekiz bin, Bulgarca’ya beş bin, Rumca’ya üç bin, Arnavutça’ya sekiz bin, Macarca ve Romence’ye de çok sayıda Türkçe kelime girmiştir[13].

Balkanlarda halk kültürü ürünleri, kültürünün yayılmasında önemli rol oynamıştır. Aşıklar köklü bir Balkan âşıklık geleneği oluşturmuşlardır. Eski Yugoslavya’da Priştine, Prizen, Üsküp’te güçlü bir âşıklık geleneği vardı. Aşık kahvehanelerinde âşık fasılları yapılıyordu. Anadolu’dan gelen âşıklar âşıklık geleneğini Balkanlara taşımışlardı. Balkanlı âşıklar da İstanbul’a gelerek âşık kahvehanelerinde Balkan aşıklık geleneğinin örneklerini sunmuşlardır[14]. Balkan âşıkları gezginci âşıklık geleneği gereği bütün Balkanları gezerek âşık tarzı şiirler söyleyerek, halk hikayeleri anlatarak, muammalar çözerek düğün ve çeşitli törenlere katılarak Türk halk kültürünü yaymışlardır. Diğer koldan dervişler Balkanları gezerek tekke ve zaviyeler açarak dini-tasavvufi şiirler söyleyerek Türk kültürünün Balkanlarda kök salmasında etkin rol oynamışlardır. Aşıkların “dörtlük örme” adını verdikleri atışma örneklerinin pek azı günümüze gelmiştir. Bazı cönk ve mecmualardan tespit edilen şiirlerin büyük bir bölümü anonimleşmiş şiirlerdir. Balkanlı divân şairleri hakkında bilgimiz bulunmasına rağmen [15] âşıklık geleneği ve aşıklar hakkında fazla bilgimiz yoktur.

Balkanlarda âşıkların destanları toplumun değer verdiği kişi ve olayları anlatan, halkın duygu, istek ve umutlarını sergileyen hayati yapıya sahiptir. Balkanlardaki âşıkların tarihsel ve toplumsal olaylara bağlı şiirlerinde Balkanlardaki Türk insanının acılarını, sevinçlerini umutlarını, özlemlerini buluruz. Toplumu çok yakından ilgilendiren olayları destanlaştıran âşıkların destanlarında toplumun sosyal yapısını, ps...olojisini bulabiliriz. Bu yönleriyle söz konusu destanlar sosyal tarihe kaynaklık ederler.

[1]Dursun YILDIRIM, “Türk Dünyasına Toplu Bakış” Türk Bitiği, 1998, Ankara s.22.

[2] Mustafa İSEN, Ötelerden Bir Ses, Ankara, 1997, s.513, Yılmaz ÖZTUNA Rumeli Kaybımız, İstanbul 1990 s.17.

[3] Georges Castellan, Balkanların Tarihi, (Çev. Ayşegül Yaraman-Başbuğu) Milliyet Yayınları, İstanbul 1995, s.148.

[4] Orhan KOLOĞLU, Mostar 2004, Gazete Pazar 10 Ekim 1999, s.7.

[5] Nimetullah HAFIZ, Kosova Türk Halk Edebiyatı Metinleri Priştine, 1985, s.5-10.

[6] Feyyaz SAĞLAM, “Türk Dünyası Edebiyatında Yeni Bir Alan: Yunanistan (Batı Trakya) Türklerinin Edebiyatları, “Birinci Uluslar arası Kıbrıs ve Balkan Türk Edebiyatları Sempozyumun Bildirileri Gazi Magusa 1998, s.17-23.

[7] Orhan KOLOĞLU, Mastar 2004, s.7.

[8] Nimetullah HAFIZ, Kosova Türk.........s.5-10.

[9] Orhan KOLOĞLU, Mastar 2004, s.7.

[10] Ali Abbas ÇINAR, Türk Dünyası ve Halk Kültürü Üzerine Araştırmalar ve İncelemeler Muğla, 1996 s.V.

[11] Suphi SAATÇI, “Kerkük ile Kıbrıs ve Balkanlarda Yaşayan Türk Topluluklarının Edebiyatları Arasında Varolan Benzerlikleri”, İkinci Uluslar arası Kıbrıs ve Balkan Türk Edebiyatı Sempozyumu İzmir, 1999, s.42-43.

[12] Ethem Ruhi FIĞLALI, Türk Dünyası Halk Kültürü Üzerine Araştırma ve İncelemeler (Ali Abbas Çınar) Muğla 1996 s. III.

[13] İlhan GENÇ, “Balkanlarda Türk Divan Edebiyatı ve İzleri” Uluslar arası Kıbrıs ve Balkanlar Türk Edebiyatları Sempozyumu Bildirileri, İzmir, 199, s.2.

[14] Nimetullah HAFIZ, Kosova Türk.......s.5-10.

[15] HAFIZ Age s.5-10.

http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/8.php

Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006, Simple Machines LLC

Around Wikia's network

Random Wiki