Wikia

Yeni Wiki

Tevfik Fikret/Şiirleri

Talk0
55.812pages on
this wiki

< Tevfik Fikret

Bakınız
Şablon:Tevfik Fikret - d {{Tevfik Fikret}}
Tevfik Fikret - Rıza Tevfik
Tevfik Fikret/Hayatı
Tevfik Fikret/Eserleri
Tevfik Fikret/Şiirleri
Tevfik Fikret/Hakkında...
Tevfik Fikret/Videolar
Tevfik Fikret/Fotoğraflar

Osmanlıca şiirleri http://www.archive.org/search.php?query=Tevfik%20Fikret
Yenişehir gazilerine
Mehmet Akif'in Tevfik Fikret'e taşlaması
Ne var ne yoksa mukaddes onunla bitti demek! Gençliğe hak veririm… çünkü üç beyinsiz inek Yazıp dağıttı o isyan beratını; Çocukların yüreğinden kopardı imanı[4]-[4]- … Üdebânız hele gayetle bayağ mahlukaat… Halkı irşad edecek öyle mi bunlar? Heyhat! Kimi garbın yalınız fuhşuna hasbî simsar; Kimi İran malı der, köhne alır, hurda satar! Eski divanlarınız dopdolu oğlanla şarab; Biradan, fahişeden başka nedir şi’r-i şebab? Serseri: hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok; Feylosof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok! Şimdi Allah’a söver… sonra biraz bol para ver: Hiç utanmaz; protestanlara zangoçluk eder![5]-[5
Ragıp ALKANAdded by Ragıp ALKAN


Ağustos Böceği İle Karınca 26.08.2000
2 Balıkçılar 26.08.2000
3 Bana Kimsin Diye Sorma Meleğim 26.08.2000
4 Bir İçim Su 26.08.2000
5 Doksan Beşe Doğru 02.04.2001
6 Haluk'un Bayramı 30.09.2002
7 Haluk'un İnanci 26.08.2000
8 Han-ı Yağma 26.08.2000
9 izler 10.06.2000
10 Kimseden Ümmid-i 09.07.2001
11 Ömr-i Muhayyel 26.01.2005
12 Promete 10.06.2000
13 Sabah Olursa 18.05.2002
14 Sancağ-ı Şerif Huzurunda 02.04.2001
15 Sen Olmasan 09.05.2002
16 Sis 22.01.2003
17 Tarih-i Kadim 27.08.2000
18 Tarih-i Kadime Ek 27.08.2000
19 Yağmur

SİS ŞİİRİ VE YORUMUEdit

SİS (sadeleştirilmiştir)

Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,

Beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan

Ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,

Bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;

Tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar

Onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!

Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;

Lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!


Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan,

Ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!

Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan,

Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kraliçesi!

Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden

Sefahate susamış bağrında yaşatan.

Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde

Sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.

Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,

Ey bin kocadan artakalan dul kız;

Güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli,

Sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.

Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün

İki lâcivert gözünle ne kadar canayakın görünüyorsun!

Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi;


İçerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden.

Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken,

Lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!


Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır,

İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın.

Hep riyânın çirkefi; hasedin, kâr gütmenin çirkeflikleri;

Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek.

Milyonla barındırdığın insan kılıklarından

Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?


Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;

Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;

Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar.


Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler;

Ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki,

Geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur;

Ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi.


Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri;

Ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler.

Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler;

Ey servilerin kara gölgelerinde birer yer

Edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu;

“Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları.


Ey türbeler, ey her biri velvele koparan bir hâtıra

Canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler!

Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar;

Ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan

Vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer.


Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi

Sembole eden harap ve sessiz evler;

Ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan

Kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş,

Ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş!


Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü

Her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar!

Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu

Bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp

Her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini

Gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir!


Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş

Olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât!

Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler;

Ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar!


Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus;

Ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu.

Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki

Her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür!


Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için

Yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!


Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan,

Ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”!

Ey en şiddetlikuşkularla duygusu körleşerek


Vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;

Ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar.


Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret!

Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;

Ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!

Ey korku ağırlığından iki büklüm gezmeye alışmış

Zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet!


Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç;

Ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!


Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca;

Ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler,

Hele sizler...


Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;

Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!


SİS ŞİİRİNİN TAHLİLİ:


  Realiteden nefret eden Servet-i Fününcular, ruhlarını tabiat,aşk ve hayal ile avutmaya alışırlar.   Fikret SİS adlı şiirini derin bir ümitsizlik ve yalnızlık ruh hali içerisinde kaleme almıştır.    SİS şiirinde Fikret'in kötümserliği, İstanbul'un maddi,manevi bütün varlığına karşı duyulmuş kuvvetli bir nefret halinde kendini gösteriyor.

Tük edebiyatında İstanbul ilk defa SİS ile menfur ve mel'un bir şehir olarak ele alınmıştır. Eski Tük edebiyatında Nedim ve Nabi İstanbul'u yüksek bir medeniyet ülkesi olarak tasvif etmişlerdi. Fikret'in bu mel'un şehir görüşünü Batılı yazarlardan almış olması çok muhtemeldir. Galatasaray ve Kolej muhitinde yabancılarla yakın temasta bulunan Fikret'in onların umumiyetle Şarka, Osmanlı İmparatorluğuna ve İstanbul'a bakış tarzını benimsemiş olması da mümkündü. Fikret'in İstanbul'a bakış tarzı, kendisinden sonra,Meşrutiyet ve ilk Cumhuriyet devirlerinde Tük edebiyatına çok tesir etmiştir. SİS şiirinin kuvveti, sadece Fikret'in nefret duygusunun şiddetinden değil,aynı zamanda sanatının hususiyetinden ileri gelir.Fikret'in şiiri de resmin tesiri altındadır.Servet-i Fününcular gibi o da bir manzarayı,bütün teferruatına kadar tasvir etmekten ve ona bir ruh hali vermekten hoşlanıyor. SİS,Servet-i Fünün edebiyatının başlıca ifade mekanizmasını teşkil eden şu esasa dayanıyor: dış dünya ile ruh hallerini birleştirmek; başka bir deyişle maddiyi manevi, maneviyi maddi kılmak. Fikret SİS te İstanbul'un maddi unsurlarını şehrin ruhunun dış görünüşü olarak tefsir ediyor. Başta sis ve arkasından hayal meyal seçilen şehir tasvir olunmuştur. Daha sonra şehrin şairde bıraktığı umumi intiba,maddi güzellik ile ahlak çöküşünü birleştiren güzel fahişe imajıyla anlatılıyor.Bunu şehrin mimarisinin tasvir ve tesfiri takip ediyor.Nihayet, onun bozulmuş ruhundan ve insanlarından bahsolunuyor.Bu geniş, kasvetli,karanlık,köhne,kokuşmuş manzaranın üzerinde sis tekrar edilen örtün... beyti ile nefret ve lanet dolu bulutlar gibi dolaşır. Gözlerimiz bu korkunç tabloyu izlerken kulaklarımız şairin nefret ve merhamet dolu ey nidalarıyla doluyor.Fantastik bir maceraya ağır ve boğucu bir musiki refakat ediyor. SİS şiiri, bir tek hakim duygunun tesiri altında kaynaşan ve aynı duyguya iştirak eden bir sürü teferruattan mürekkeptir. Şairin teferruatı şiirde nasıl işlediğini inceleyelim;

1 Şiirin başında sisin anlatıldığını söylemiştik. Fikret burada sisin maddi görünüşü ile manevi tesirlerini tasvir ediyor.

2 İkinci kısımda konu şehrin bıraktığı genel intibadır. Şehir on üç mısra devam eden güzel fahişe imajı ile tasvir ediliyor.Servet-i Fününcularda güzellik ve ahlak kavramlarından güzellik ön plana çıkarken,Fikret'te ahlak kavramı ön planda yer almaktadır.Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri de Fikret'in İstanbul’un kendisinden değil,içerisindeki ahlaki çöküşten nefret ettiği gerçeğidir.

3 Üçüncü kısımda, her mısrada şehrin mimarisini oluşturan unsurlardan biri ele alınıyor.Fikret'in bu noktada tasvir tarzı korkunçtur.Ona göre kuleler kanlı, surlar dişleri düşmüş sırıtan kafile gibidirİstanbul'u bu yönleriyle ele alan Fikret'i tarihe ve dine büyük bir sevgi beslememesine bağlayabiliriz.

4 Bu şehri sukut ettiren amiller nelerdir?SİSin son kısmında şair bu soruya cevap vermiştir.Bu şehri dolduran insanların ruh çürümüş,ahlakı bozulmuştur.Bu şehirde açlık korkusu ile her alçaklığı yutan insanlar yaşar.Onları bu yaşayışa iten tevekkül anlayışlarıdır. Allah'a inanan ve güvenen insan fikrine karşı,kendine ve tabiata inanan ve güvenen insan fikrini ortaya koydu. Ona göre istikbali yaratacak olan Haluk böyle bir tip olacaktı Fikret'e göre Abdülhamit korktuğu için milleti sindirmiş, anayasayı ortadan kaldırmış,ordu ve memur sınıfı siyasi mahkum derecesine düşmüştü.Memleket meselelerine kayıtsız olan gençlik ise kadın peşinde koşmaktadır.Baştan sona kadar nefret hissi içinde olan SİS hicranlı annelere,kimsesiz ve avare çocuklara karşı olan merhamet hissi ile sona erer. SİS şiirinde Fikret, Meşrutiyet'ten önceki sanatının doruk noktasına erişir.SİS in üslubu Servet-i Fünuncuların pitoresk ve müzikal üslup ideallerine tamamıyla uygundur.Onların yabancı kelime ve terkiplere düşkünlükleri bundandır.Varlıkları ayrı ayrı tasvir endişesi, onları sıfat ve isim tamlamalarına götürüyor. Farsça terkip mekanizması, küçük imajlara bir bütünlük veriyordu.Dil musikisi de onlara yabancı kelimeleri sevdirmiştir.SİSin mısraları ayrı ayrı incelenirse, burada bir sürü fonetik oyunları görülür. Namık Kemal ve Ziya Paşa'da, mücerret fikirlerin vezin ve kafiyeye sokulmasından ibaret olan sosyal şiir, Fikret'te çok sanatkarane bir şekil alır.Onda bahis konusu olan artık 'prensipler' ve 'hikmetler' değil, hayattan alınma sahneler ve manzaralardır.Sonuç olarak Fikret düşünce ve duygularını Canlı tablolar haline koydu ve onlara hitabete elverişli,heyecanlı bir sentaks ve musiki verdi.


ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

BALIKÇILAREdit

- Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,

Bugün açız yine; lakin yarın, Ümid ederim,

Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader!


- Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim

Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;

Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta...


- Olur;

Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala;

Ninen baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz...

Cocuk düşündü şikayetli bir nazarla: - Ya biz,

Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz?

HalaEdit

Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi

Döğerdi sahili binlerce dalgalar asabi.


- Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın;

Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme...

Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın;

Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme,

Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zira

Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha!


Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın

Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa.


- Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi, balığa?

- O gitmek istedi; 'Sen evde kal!' diyor...

- Ya sakın

O gelmeden ben ölürsem?


Kadın bu son sözle

Düşündü kaldı; balıkçıyla oğlu yan gözle

Soluk dudaklarının ihtizaz-ı hasirine

Bakıp sükut ediyorlardı, başlarında uçan

Kazayı anlatıyorlardı böyle birbirine.

Dışarda fırtına gittikçe pür-gazab, cuşan

Bir ihtilac ile etrafa ra'şeler vererek

Uğulduyordu...


- Yarın yavrucak nasıl gidecek?


Şafak sökerken o, yalnız, bir eski tekneciğin

Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak

İlerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak -

Şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin


Siyah kaburgasını... Ah açlık, ah ümid!

Kenarda, bir taşın üstünde bir hayal-i sefid

Eliyle engini guya işaret eyleyerek

Diyordu: 'Haydi nasibin o dalgalarda, yürü!'


Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; 'Yürümek,

Nasibin işte bu! Hala gözün kenarda... Yürü!'

Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine

Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?


Deniz ufukta, kadın evde muhtazır... ölüyor:

Kenarda üç gecelik bar-ı intizariyle,

Bütün felaketinin darbe-i hasariyle,

Tehi, kazazede bir tekne karşısında peder

Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor;

Yüzünde giryeli, muzlim, boğuk şikayetler...


BANA KİMSİN DİYE SORMA MELEĞİMEdit

Bana kimsin diye sorma meleğim

Pek güzel dinle de izah edeyim

Nam-ı naçizime `Fikret' derler

Şi're de nisbetimi söylerler

Kaldığım varsa da gah ekmeksiz

Kalmadım şimdiye dek mesleksiz

Nur bekler gibi nısf-ı şebde

Bekledim on iki yıl mektebde

Sonra çıktım ne için bilmeyerek

Bu da bir cilve-i baht olsa gerek

Bab-ı Ali'ye müdavimlendim

Ehl-i namus diye mimlendim

Şimdi bir hayli eser sahibiyim

`Ahmed Ihsan'da musahhih gibiyim

Saye-i lutf-i cihan-banide

Hocayım Mekteb-i Sultani'de...


HALUK'UN BAYRAMIEdit

Baban diyor ki: 'Meserret çocukların, yalnız

Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk, dinle;

Fakat sevincinle

Neler düşündürüyorsun, bilir misin? ... Babasız,

Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi

Sıyah-ı mateme benzer terâne-i îdi!

Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir;

Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin;

Biraz güzellensin

Şu ru-yı zerd-i sefalet... Evet meserrettir

Çocukların payı; lâkin sevincinle

Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor... Halûk, dinle!

HAN-I YAĞMAEdit

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır

Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;

Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazr!

Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!


Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir

Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!

Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!


Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say

Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,

Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;

Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!


Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar

Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.

Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.

Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,


Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!



Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını

Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini

Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.

Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!


Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!

Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...


Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,

Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

İZLEREdit

Kalbinde her dakîka şu ulvî tahassürün

Minkâr-ı âteşini duy, dâimâ düşün:

Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım?

Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım?...

Yükselmek âsmâna ve gülmek ne tatlı şey!


Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa... Ey

Müştâk-ı feyz ü nûr olan âtî milletin

Meçhul elektrikçisi, aktâr-ı fikretin

Yüklen, getir -ne varsa- biraz meskenet-fiken,

Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen

Esmar-ı bünye-hîzini; boş durmasın elin.

Gör dâimâ önünde esâtîr-i evvelin

Gökten dehâ-yı nârı çalan kahramânını...


Varsın bulunmasın bilecek nâm-ü şanını.

ÖMR-İ MUHAYYELEdit

Bir ömr-i muhayyel...Hani gülbünler içinde

Bir kuşcağızın ömr-i bahârîsî kadar hoş;

Bir ömr-i muhayyel...Hani göllerde,yeşil,boş

Göllerde,o sâfiyet-i vecd-âver içinde


Bir dalgacığın ömrü kadar zaîl ü muğfel

Bir ömr-i muhayyel!


Yalnız ikimiz,bir de o:Ma'bûde-i şi'rim;

Yalnız ikimiz,bir de onun zıll-ı cenâhı;

Hâkîlere bahş eyleyerek hâk-i siyâhı

Dûşunda beyaz bir bulutun göklere âzim.

Her sahn-ı hakîkatten uzak,herkese mechûl;

Bir safvet-i masûmenin âgûş-ı terinde,

Bir leyle-i aşkın müteennî seherinde

Yalnız ikimiz sayd-ı hayâlât ile meşgul.


Savtındaki eş'ar-ı pür-âhenk ile mâlî,

Şİ'rimdeki elhan-ı muhabbetle nagam-saz,

Ah istiyorum,göklere âmâde-i pervâz

Bir lâne-i âvârede bir ömr-i hayâlî...


Bir ömr-i hayâlî...Hani gülbünler içinde

Bir kuşcağızın ömr-i bahârîsî kadar hoş;

Bir ömr-i hayâlî...Hani göllerde,yeşil,boş

Göllerde,o sâfiyet-i vecd-âver içinde

Bir dalgacığın ömrü kadar zaîl ü hâlî

Bir ömr-i hayâlî!

SABAH OLURSAEdit

Bu memlekette de bir gün sabah olursa, Haluk,

Eğer bu memleketin sislenen alın yazısı

Dirençli, dinç bir elin güçlü, canlılık verici

Dokunmasındaki titremle silkinip, şu donuk,

Şu paslanan yüzü halkın biraz gülerse... -- O gün

Ben ölmemiş bile olsam, hayata pek ölgün,

Pek az ilişkim olur kuşkusuz; -- o gün benden

Ümidi kes; beni kötrüm ve boş muhitimde

Bütün acımla unut; çünkü kör, topal, tükenik

Bakışlarım seni geçmişte görmek ister; sen

Bütün etin, kemiğin, kimliğinle yarısın:

Ve şarkılar gibi hep hep kulaklarımda sesin...


Evet, sabah olacaktır, sabah oursa, geceler

Geçer, kıyamete dek sürmez; en sonunda bu gök

Bu mavi gök size bir gün acır; usanma sakın.

Hayata neş'e güneştir, usanç içinde kişi

Çürür bizim gibi... Siz, ey yarın uzaylıların

Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!

Tükenmez özlemi vardır ufukların ışığa,

Işık, ışık... Bugünün işte ruhu, özlemi bu;

Silin bulutları, silkin o korku gölgesini,

Koşun ışıklar içinden o kutlu kurtuluşa.

Ümidimiz bu; ölürsek de biz, yaşar mutlak

Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!

TARİH-İ KADİMEdit

İste, der, insanoğlunun geçmiş hayati bu.

Ve baslar bize maval okumaya.

Ninniler uydurup uyutur bizi

Dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,

Zifiri karanlık hayatından.

Gösterir bize evvel zamanı,

Tek doğru, en güzel örnek, der.

Bakarsın gelecek günlerin farkı yok gecen geceden.


Senin tarih dediğin iste budur,

Alnında altı bin yıllık buruşuklar

Ve bir o kadar da kuşku.

Başı geçmişe bir düşe değer,

Sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,

Bir deri bir kemik,

Ayakta zorla durur.


Ben hiç tiksinmem ondan,

Karsıma alırım onu arada bir,

Alat bakalım, derim, şu eskilerden.

Bir parça feylesofa benzer o,

Bir parça sırtlana benzer,

Berbat suratıyla da bir hortlağa.

Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,

Baslar paslı, boğuk bir sesle

Bir bana anlatmaya,

Sirksiyle, ne olmuş ne bitmişse:

Hep yıkım üstüne yıkım,

Acı üstüne acı!

Ne vakit geçse anlı sanlı bir ordu,

Çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,

Kanlar yağar dört bir yana.

En basta bir kanlı bayrak.

Kanlı bir taç gelir arkasından.

Sonra araçlar sokun eder kan içinde:

Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,

Mancınık, top, tüfek, sapan.

Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.

En son alay esirler geçer.

Yenen bir kişiye yenilen on kişi,

Çiğneyen hakli, çiğnenen hapı yuttu.

Yıkımlara, acılara alkış tut,

Yüksekten bakanlar önünde eğil,

İnsafla birdir aşşağlık ve namussuzluk,

Doğruluk lafta, yürekte değil,

İyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.

Bir gerçek var, tek bir gerçek:

Eli kolu bağlayan zincir.

Bir tek şey var sözü gecen: yumruk.

Hak güçlünün, kotunun yani.

Uzun lafın kısası:

Ezmeyen ezilir!

Nerde bir şeref var, iğreti.

Nemde bir mutluluk var, yama.

Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.

Din şehit ister, gökyüzü kurban.

Her yanda durmadan kan akacak,

Durmadan her yanda kan!



İşte böyle inler, sayıklar o,

Anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü

Ne yolda, nasıl sürdüğünü.

Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.

Duyarım sesinin titreyen kuyusunda

Yankısını korkunç bir iniltinin,

Ben de baslarım birdenbire titremeye,

Toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.

Savaşın gurultusu, patırtısı, indir artık

İndir bu acıklı sahnenin perdesini!

Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!

Sen de, gelenekçi iskelet,

Yazdığın kara yazılara bir son ver,

Aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.

Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?

Bizden iyi geceler onlara,

bizden onlara iyi uykular!

Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,

Koşuyorsun karanlıklara doğru?

Kanla oynamış gibisin,

Kırmış geçirmişsin insanoğlunu.

Sen buna kahramanlık mi dedin?

Onun koç'ku' kan ve hayvanlık be?

Şehirler çiğne, ordular dağıt,

Kes, kopar, kir, sürükle,

Ez, vur, yak ve yık.

Yalvarmalara yakarmalara bos ver,

Gözyaşlarına iniltilere aldırma.

Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,

Ne ekin koç, ne ot koç, ne yosun.

Sonsun evler, surunsun insanlar orda bumda,

Kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,

Mezar taşına donsun her ocak,

Damlar çoksun yetimlerin başına.

Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!

Hey bana bak, başbuğ musun ne?

Yerin dibine bat, cakanla gösterisinle!

Her başarı bir yıkım bir mezarlık,

İste bir yavrucak yatıyor surda,

Ey cihangir, onu gör de utan!

Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,

Nice acılar verdin bütün insanlara,

İnim inim inlettin bütün insanları.

Parçalan, kararmış taç, tuz buz ol,

Hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.

Göz yaşından incilerin nemde hani?

Nasıl da yosun tutmuşlar, biç görsen!

Eski cağlar nasıl kanmış size?

Ey kan içen kargalar,

Bütün karanlıklar sizinle dolu!


Artık yeter fikri susturduğunuz,

Yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada

Zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.

Hadi gidin tarih korusun sizi,

-haydutlara en iyi sığınaktır gece-,

Gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.

İste müjdelerin en güzeli,

İste en gerçek özgürlük

Düşümüzdeki gelecek cağlarda:

Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,

Ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,

Ne yakınma, ne de zulmün kahrı,

Ne tapılan, ne tapan,

Ben benim, sen de sen!


Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek zaman,

Kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,

Savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?

Belki duyulmadık bir öykü,

Belki korkunç bir masal.

Çok sürmez köhne kitap,

Fikri gömen sayfaların

Buğun olmazsa yarin yırtılacak.

Ama kim yapacak dersin bu isi?

Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,

Hangi güç kalkar, ben yaparım der?

Yerlerin ve göklerin sahibi mi?

Tamam, iste oldu simdi!

Yeri göğü elinde tutan o kibirli,

O somurtkan ve dokunulmaz.

Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?

Gökyüzü, sen söyle,

Yüzyıllarca sel gibi akan şu,

- simdi esrik bir ağzın türküsü,

Kuru sesi zindandaki bir adamın,

İç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,

Bir geniş 'oh!', bir derin 'eyvah!',

Bir yakarış, bir övgü,

Simdi tüy gibi bir rüzgar,

Simdi ağzın bir kasırga.

Dokunaklı bir yakınma şimdi,

Sabredemeyen bir basa kakma,

Bir titreme, bir can sesi,

Bir savaş davulunun gümbürtüsü,

İçin için ağlaması çaresizliğin,

Kahrın iyilik bilir kişnemesi,

Bir söylev, apaçık, gürül gürül,

Simdi utangaç ve hasta bir yalvarış,

Bir rahatlık bir iç sıkıntısı,

Simdi korkunç bir haykırma –


Bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla

İnleyen bos kubbe, sen söyle!

Sen ki her sesi yankılayansın,

Söyle, bu bir suru bos çabalama içinde,

Daha yukaçlardaki şu tanrı katına

Hangi sesin yankısı varabilmiş ki?

Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?

Binlerim seni, göklerin tanrısı,

Din ulularından dinlerim seni:

'Ne benzer var, ne noksanı,

Canlı ve olumsuz ve her şeye gücü yeten ve yüce.

Odur veren yiyeceği içeceği,

Düşleri gerçek yapan o,


Bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,

Acık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,

El uzatan yoksullara ve çaresizlere,

Her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören...'

Seni böyle ovup duruyorlar iste.

Oysa senin en ustun özelliğin ne,

'Ortaksız' olusun değil mi?

Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.

Topu Olumsuz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.

Ve topu ortaksız ve tek.

Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,

Ve topunun yukaçlarda bir gökyüzü.

Bütün oradan gelir yüreğe doğan.

Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,

Ve topunun görünmez bir tanrısı.

Topunun adanan bir cenneti var,

Ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,

Ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.

Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yasar.

Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.

Tanrılar ne derse onu yapacak halk,

Sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.

Ama tanrılar ne derse onu yapacak.


Kanasım gelmiyor bunların hiçbirine.

'Ne bileyim?' diyor kime sorsam.

Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?

Belki aldanmak yasamanın bir gereği.

Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,

Belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,

Karıştırmaktayım 'yok' la 'var' I.

Kusurum ne? Kuşkuda olmak mi?

Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.

İnsan aklidir eninde sonunda gerçeği bulacak olan.

Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.

Kim bilir, obur dünya belki de var.


Madem bu beden o olumsuzun isi,

Ne diye kıvranır durur bin turlu dert içinde?

Hadi diyelim aslimiz toprak bizim,

Sen gel onu kederden bir çamur yap.

- her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -

İnsaf be, bu kadarı da olur mu?

Sen gel hem yoktan var et,

Sonra da ettiğini boz, kötüle.

Hiç bir yaramandan ummam bunu:

Yaradan yok eder, ama perişan etmez!


En zorlu düşmanın iste, tanrı,

Boğmak ister seni ulu katında,

Çok iyi tanırsın sen o yılanı,

Onun kızgın zehrinden bir vakitler bize

Bir tadımlık vermiştin hani.

Kuşku! En zalim en güçlü düşman.

Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,

Ya da bilemedin isin nereye varacağını.

'şeytanlık, düzen, sapıklık' denen şey var ya,

Buğun yerinden yurdundan edecek seni o.

Tapınağında ışıklarını söndürüyor,

Elleriyle parçalıyor heykelini.

Sense, iler tutar yerin kalmamış,

Göçüp gidiyorsun olanca gücünle.

Burçlarında yıkılmalar falan hani?

Nemde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?

O kızgın soluğun hani nemde?

Ne cehennemlerinde bir kaynama var?

Ne büyük acını gören bir göz.


Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.

Oysa bir ufak parçası kopsa insanin,

Bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.

Sen Yeryüzü ve Gökyüzü’nle göç gir de,

Bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.

Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.

Zaten yalana ağlasa ağlasa,

Bir ikiyüzlüler ağlar, Bir de ahmaklar.

AĞUSTOS BÖCEĞİ İLE KARINCAEdit

Karıncayı tanırsınız

Minimini bir hayvandır

Fakat gaayet çalışkandır

Gaayet tutumludur, yalnız

Pek hodgamdır, bu bir kusur:

Hodkam olan zalim olur.


Bir gün ağustos böceği

Tembel tembel ötüp durmak

Neticesi aç kalarak

Karıncadan göreceği

Bürudete bakmaz, gider

Bir lokma şey rica eder

Der ki: - Acıyınız bize

Çoluk çocuk evde açız

İaşenenize muhtacız.

Karınca bir yüreksize

Layık huşunetle sorar:

- Aç mısınız? Ya o kadar

Uzun, güzel günler oldu.

O günlerde ne yaptınız?

Böcek inler: - Açız, açız

Bakın benzim nasıl soldu

O günlerde gülen, öten

Sazla, sözle eğlenen ben

Bugün bakın ne haldeyim!

Vallah açız, billah açız,

Halimize acıyınız!

Karınca eğlenir: - Beyim,

Şimdi de raksedin, ne var?

'Yazın çalan kışın oynar.

DOKSAN BEŞE DOĞRUEdit

Bir devr-i şeamet, yine çiğnendi yeminler;

Çiğnendi, yazık, milletin ümmid-i bülendi!

Kanun diye topraklara sürtündü cebinler;

Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi...


Eyvah! Otuz üç yıl o zehir giryeleriyle,

Hüsranları, buhranları, ehvali, melali,

Amal-ü devahisi ve sulh-ü seferiyle

Bir sel gibi akmış, mütevekkil, mütehali...

Yazsın bunu tarih-i iber hatt-ı zeriyle!


Ey bir dem-i rüya gibi geçmiş kara günler,

Bir lahza edin seyr-i cahiminizi tekrar;

Dönsün bize o derin nazra-i muğber...

Heyhat! Otuz üç yıl, otuz üç yıl bütün ekdar

Heyhat! Ne bir ders, ne bir fikr-i mukarrer

Silmez fakat elvahını tarih-i muanit;

Doksan beşi aç! Gölgesi bir tac-ı harisin

Saklar mütelaşi, mütereddit, mütemerrit

Evca-ı şebengizini bir yevm-i habisin.

Hala o vesavis, o desayis, o mefasit.


Hala o şebin zeyl-i temadisi bu ezlam;

Hala o cehalet, o tecahül ve o techil;

Hala vatan hissesi bir tude-i alam;

Hala düşünen başlara hep latme-i tenkil,

Hala sırıtan dişlere hep lokma-i inam!

Hala tarafiyyet, hasabiyyet, nesebiyyet;

Hala: ‘Bu senindir, bu benim!’ kısmeti cari;

Hala gazap altında hakikatle hamiyyet...

Hep dünkü terennüm, sayıdan, saygıdan ari;

Son nağmesi yalnız: Yaşasın sevgili millet!


Millet yaşamaz, hakka tahassürle solurken

Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;

Millet yaşamaz, meclisi müstahkar olurken

İğfal ile, tehdit ile titrer ve sinerse;

Millet yaşamaz maşer-i millet boğulurken!


Kanun diyoruz; nerde o mescud-i muhayyel?

Düşman diyoruz nerde bu? Hariçte mi, biz mi?

Hürriyetimiz var, diyoruz, şanlı, mübeccel;

Düşman bize kanun mu? Ya hürriyetimiz mi?

Bir hamlede biz bunları, kahrettik en evvel.


Bir hamle-i mahnum-i tagallüple değiştik

Hürriyeti şahsiyyete, kanunu gurura;

Heyhat! Otuz üç yıl geri düştük ve mühlik

Yoldan şu nedametli ve gafletli mürura

Bişüphe o humma-yi cünun oldu muharrik,

Ey millete bir sille olan darbe-i münker,

Ey hürmeti kanunu tepen sadme-i bidad,

Milliyeti, kanunu mukaddes tanıyan her

Vicdan seni lanetle, mezelletle eder yad...


Düşsün sana meyyal-i tahakküm eğilen ser

Kopsun seni –bir hak diye- alkışlıyan eller

YAĞMUREdit

Küçük, muttarid, muhteriz darbeler

Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz

Olur dembedem nevha-ger, nagme-saz

Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz

Küçük, muttarid, muhteriz darbeler...


Sokaklarda seylabeler ağlaşır

Ufuk yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır;


Bulutlar karardıkça zerrata bir

Ağır, muhtazır dalgalanmak gelir;


Bürür bir soğuk, gölge etrafı hep,

Numayan olur gündüzün nısf-ı şeb.


Söner şimdi, manzur olurken demin

Hayulası karşımda bir alemin.


Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;

Bakıldıkça vahşet çöker yerlere.


Geçer boş sokaktan, hayalet gibi,

Şitaban u puşide-ser bir sabi;


O dem leyl-i yadımda, solgun, tebah,

Surur bir kadın bir rıda-yı siyah


Saçaklarda kuşlar -hazindir bu pek! -

Susarlar, uzaktan ulur bir köpek.


Öter guş-ı ruhumda boş bir enin,

Boğuk bir tezad-ı sukun u tanın;


Küçük, pür heves, gevherin katreler

Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz

Olur muttasıl nevha-ger, nağme-saz

Sokaklarda, damlarda pür ihtizaz

Küçük, pür heves, gevherin katreler...

YAĞMUREdit

(Günümüz Türkçe'siyle)

{C}Küçük, tekdüze, ürkek vuruşlar

Kafeslerde, camlarda titreşerek

Dürmadan türkü söyler, ağıt yakar

Kafeslerde, camlarda titreşerek

Küçük, tekdüze, ürkek vuruşlar


Sokaklarda seller ağlaşır

Ufuk yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır;

{C}Bulutlar karardıkca zerrelere bir

Ağır, olgun dalgalanma gelir;

{C}Bir soğuk gölge çevreyi bürür,

Gündüzden geceyarısı görünür.

{C}Söner şimdi, görünürken demin

Maddesi karşımda bir alemin

{C}Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;

Bakıldıkça vahşet çöker yerlere.

{C}Geçer boş sokaktan, hayalet gibi

Koşarak bir çocuk, başı örtülü

{C}O sıra, andığım gece, solgun ve bitkin,

Sürür bir kara çarşafı bir kadın


Saçaklarda kuşlar - acıdır bu pek! -

Susarlar, uzaktan ulur bir köpek.

{C}Öter ruhumun kulağında boş bir inilti,

Boğuk bir sessizlikle tınlamanın çelişkisi


Küçük, istek dolu, inci gibi damlalar

Sokaklarda, damlarda hep titreşir

Ezgi söyler durmadan, ağıt yakar

Sokaklarda, damlarda hep titreşir

Küçük, istek dolu, inci gibi damlalar...

Sancağ-ı Şerif HuzurundaEdit

Ey rayet-i Peygamber, ey ümmid-i ahiri
Milyonla kulubun;
Ey nefha-i gaybiye-i nusret, ki safiri
Vecd- aver olur ruhuna şarkın ve cenubun;
Kudsiyyet-i feyzinle açıl, rengini göster,
Varsın soluk olsun

Bir hahzacık ey seyf-i cihad, oyna kınından,
Aksın koyu kanlar; Vadeyliyor Allah, olacaktır sana kurban
İslam’a ihanet düşünen can-ü cihanlar.

Gafil medeniyyet, seni en sonra muhakkak
Hüsran ile tetvic edecek akl-i tebahın

Allahına şükret:
Şükret ve maasine olup taib-ü nadim,
Haktan talep-i ecr-i cihad et... Ne saadet,
Rabbin ne saadet ki, bugün din uğrunda
Emvalimi verdim;
Rabbim ne saadet, ne saadet ki yolunda
Emvalimi, eşgalimi, amalimi verdim.

Artık yürürüm... avn-i Hüda meşal-i rahım,
Biazm-ü iradet;
Peygamberimin sancağı oldukça penahım.

Elbet benimdir ebedi savn-ü selamet
Artık yürürüm... Yıldırım insin beni yakmaz,
Boğmaz beni tufan;
Ben hıfz-ı melaikteyim, elbette bırakmaz
Onlar beni düşmanlara, yoktur buna imkan.
Gözler yumulu, sine açık, can müteselli,
Vicdansa pür-ümmid.

Ben Rabbime doğru
Her an müteveccih, mütevekkil ve saburum,
Ölsem de ne mutlu bana, kalsam da ne mutlu!

1915 (Son Şiiri)

Tevfik Fikret

Around Wikia's network

Random Wiki